Bilim’le Uğraşmak İbadettir 

 

Farkındasınız değil mi? Israrla yazmaya devam ettiğim makalelerimle Hıristiyan-İslam Dünyası arasında gittikçe derinleşmeye doğru giden bir kutuplaşmayı kamuoyunun dikkatine sunmaya çalışıyorum, sevgili okurlar. Evet, siz de farkındasınız, biliyorum. Açıkça görülmektedir ki, ortada keskinleşen bir nefret, birbirinden ayrışan, alabildiğine düşmanlaşan, gittikçe kutuplaşan bir Hıristiyan-İslam çatışması bütün varlığıyla ortalık yerde bulunmaktadır. Batı dünyası açısından bakıldığında bu açıkça bir “İslam korkusu” değil, İslam karşıtlığı “İslamofobi” biçiminde kendini göstermektedir. İslamofobi o kadar İslam nefreti ile bütünleştirilmiştir ki, geçmişin Hıristiyan dünyasında yaşanan bir Protestan-Katolik çatışması adeta bütün veçheleriyle hissedilmektedir. 

Malum, Samuel Huntington’ın ünlü ‘Medeniyetler Çatışması Teorisi’ soğuk savaş içerisinde 1981 yılında kuramsallaştırılmıştır. Huntington soğuk savaş sonrası çarpışmaların en derin nedeninin medeniyetler farklılığı olacağını, en azından medeniyetler arası çatışmaların diğerlerinden daha kanlı olacağını ileri sürmüştür. Bu da günümüzde de devam eden geçiş döneminin “kanlı mı, kansız mı” olacağı tartışmasını başlatmıştır. 27 Mart seçimlerinden iki hafta sonraki 13 Nisan 1994 tarihli Refah Partisi Meclis Grubu toplantısında Necmettin Erbakan Hoca da buna benzer bir durumu Türkiye için ortaya atmıştır:

“Şimdi ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kanlı mı olacak, kansız mı olacak, bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum amma, bunların terörizmi karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu kelimeleri kullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye’nin şu anda bir şeye karar vermesi lazım, Refah Partisi adil düzen getirecek, bu kesin şart, geçiş dönemi yumuşak mı olacak sert mi olacak, tatlı mı olacak kanlı mı olacak, altmış milyon buna karar verecek!” (1) 

Aslına bakarsanız, İslam ve Hıristiyan medeniyetleri arasındaki asıl sorun birbirlerini kapsamak ve asimile etmek, diğer bir deyişle egemen olmak arzularından kaynaklanmaktadır. Bu daha çok da batıda hâkim olan bir görüştür. Hatta buna yutmak bile diyebilirsiniz. Esasen Oryantalistler de buna çanak tutmaktadırlar. Onlara göre, Gorbaçov ve Reagan’la birlikte eski tarih sonlanmış ve yeni bir çağ başlamıştır. Ortadoğu, Afrika ve Asya artık dış güçler tarafından yönetilmemiş olmasına karşın gerektiği gibi yönetilememektedir. Bunun suçlusu da İslam devlet yönetimleridir. İktidarda bulunan İslam yönetimleri bu süreç içerisinde İslam’ın kurallarının bir türlü işletememişler ve sürekli dış güçlerin yönetimini çağrılı kuvvet haline sokmuşlardır. Yine onlara göre şimdilerde bu süreç artık sonlandığına göre çatışma üretilmeye devam ediyorsa bunun bir tek nedeni vardır. Dış güçlerin bölgeden uzaklaşması zamanında müdahalesinin sonlandırılmasıdır. Demek istenmektedir ki, çatışma çıkan bölgelerdeki bugünkü karmaşanın temel sebebinin aslında batının buralardan elini eteğini çekmesiyle buradaki eski kavgaların ve inanç çatışmalarının yeniden başlamış olmasıdır. Kastettikleri eski kavgalar Pers-Arap çatışmaları, örneğin İran-Irak savaşı gibi Sünniler ile Şiiler arasındaki çatışmalar bu nedenlerden dolayı yeniden alevlenmiştir. ABD’nin Irak’a düzenlediği ikinci saldırıdan sonra Irak’ı işgal etmesiyle Şiiler kendi sinerjileriyle ortaya koydukları ve ilk Cuma çıkışında “Tek başına Şiilik yok, Sünnilik yok, tek yol İslam Birliği”“La Şiiyye, la Sünniye, Vahde vahde İslamiyye”’vecizesini haykırmışlardır.  Neden? Kuşkusuz şöyle bir öngörüde bulunmak mümkündür; özellikle bazıları buna savaş diyor, ama bu nasıl bir savaşsa, bu doğrudan doğruya tek taraflı bir işgal hareketidir. Bütünüyle yapılan etnik ve dini ayrışmalara dayalı çatışmaların sahneye konulmasıdır. Ancak onlar şunu ağızlarına bile almaktan sürekli olarak kaçınmaktadırlar. Sanki bugüne kadar bölgeyi sürekli karıştıran ve kendi çıkarları uğruna bir yangın yeri yaratan batının kendisi değilmiş gibi, şimdi de batının buradan elini çekmiş olması çatışmaların sebebi olarak gösterilmektedir. Ne kadar ilginç değil mi? 

Oryantalistlerin dedikleri, ‘Romanum Imperium’la bütünleştirilen Roma Barışı “Pax Romana” diğer deyişle batı egemenliği din ve ırk çatışmaları sonlandıran bir orta yolu bulmuştu ve de her şeyden önemlisi kan dökülmüyordu. Çok ilginçtir; Roma Barışı ile Osmanlı Devleti’nin Osmanlı Barışı “Pax Ottomana” da benzer söylemlerle övülmüştür, övülmektedir de. Gerçekten de biri neredeyse iki yüzyıl, diğeri de 5-6 yüzyıl egemenlikleri altındaki coğrafyalarına barış yaşatmışlardır. Hiç şüphe yok ki, tarih böyle cereyan etmiştir.

Bir de şu açıdan bakılacak olursa bir diğer önemli tematik olgu şöyle ortaya çıkmaktadır.  Tasavvur edilen Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında sürmesi beklenilen küresel egemenlik savaşı. Salt bu açıdan bakıldığında savaşın iki tarafının da kendilerine göre farklılıkları ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Müslümanlar Hıristiyanlardan daha şevkli ve imanlıdır, bunda şek şüphe yoktur. Hıristiyanlarda ise bu ya hiç yok, ya da İslam dünyasına göre çok zayıflamış durumdadır. Avrupa’daki kilise ve katedrallerin kutlu doğum haftalarında Müslümanlara kiraya verilmesinden bunu anlamamanız olası değildir. Her şeye karşın bu medeniyetler çatışmasında İslam dünyası göreceli olarak kendilerine çok da olmasa güvenmektedirler. Hıristiyan dünyasına gelince, Hıristiyanlar arasında dayanışmanın pek de kalmadığı pandemi sırasında, başka ülkeye ait aşıların ve maskelerin çalınmasında bütün bunlar test edilmiştir. Müslümanlar kalabalık bir nüfusla, inançlarına sadık, nispeten daha disiplinli bir tarafken, Hıristiyanlar en azından bu konuda geri olduklarından kendi ülkelerinde bile bir Müslüman çoğunluğun yönetimi altına girme riski altında bulunmaktadırlar.  Diğer bir deyişle Hıristiyanlar için temel tehlikelerden biri Müslüman nüfusun altında kalmak değil, ezilmek korkusudur. Ancak batı bununla beraber bir şeylere daha güvenmektedir. Nedir o? Hıristiyanların kendilerine özgü üstünlükleri, bir kere bilgi sahibi olmaları ve özgürlüğü yaşamın her alanına sokmuş olmalarıdır. Şu bir gerçektir ki, Batılı anlamda özgürlük düşüncesi Müslüman coğrafyalar da dahil olmak üzere her yere yayılmaktadır ve benimsenmektedir.  Ancak unutmamak gerekir ki “Medeniyetler Çatışması” bahanesiyle batılı yorumuyla özgürlük ve demokrasinin, görüldüğü gibi “Arap Baharı”nı değil “Arap Kışı”nı geliştirmiştir. Ne güzel “otoriter, totaliter rejimler yıkılıyor, demokrasi ve barış geliyor!” diye kendilerini meydanlara atan insanlar şimdilerde kaldı mı? En azından ben bilmiyorum.  Evet, görünen köy kılavuz istemez. 

Ancak benim burada dikkat çekmek istediğim husus, kutuplaşmanın keskinleşerek devam etmesidir. Öncelikle ve peşinen söylemek gerekirse, kutuplaşma bu şekilde devam edecek olursa Batı’nın bundan zararlı çıkabileceği de açıkça ortadadır. Bütün mesele kutuplaşmayı önlemek için yapılması gerekenler? Ancak öncelikle söylemekte yarar var, ABD’nin bu ayrışmayı Avrupa’daki milliyetçiliği körüklediğini ifade etmek durumundayız.  Peki, bu durum karşısında fazla gecikmeden neler yapılmalıdır? 

Üzülerek ifade etmek gerekir ki oryantalistler, oksidantalistler savaş lordları tarafından alabildiğine kendi emelleri uğruna kullanılmaktadırlar. İnsanlığın Edward Said gibi şarkiyatçılara gereksinimi bulunmaktadır. Ancak maalesef batı dünyası İslam’a karşı ayrımsallaştırıcı, ayrıştırıcı modüler kültür yapıcı bir oryantalist yaklaşım sergilemektedir.  Bu paradigma bütünüyle yanlıştır. Bunun anlamı Batı bilimleri kuşanarak doğuya, doğudaki sorunları çözmek için akli yaklaşım getirmeye çalışmak, sezgisel aklı reddetmek demektir. Diğer bir deyişle batı gözlüğü ile doğudaki sorunları çözme girişimine yeltenmek bütünüyle yanlıştır. Bunun tersi de İslam Dünyası için geçerli olmaktadır. Sezgisel aklı odak noktasına yerleştiren İslam dünyasının batıya oksidantalizmle yaklaşımında aynı nefret duyguları egemen olduğunu söylemekle yetinelim. Sözün özü “İnsanlığın ‘Akli, Vehbi ve Kesbi bilimleri’ mecz eden şarkiyatçılığa ve şarkiyatçılara ihtiyacı bulunmaktadır.” Yaşanan olaylara da multidisipliner bakmak zorunluluğu tam da bu çözümlemenin odak noktasıdır. Batının gittikçe uzaklaşmaya çalıştığı, bu ılımlaştırmaya sağlayacak olan da Goethe, Schiller, Tolstoy ve geçen hafta dillendirmeye çalıştığım Rainer Maria Rilke gibi düşün insanlarının Batı Üniversitelerindeki müfredat programlarından kaldırmaya çalıştığı fikirleridir. Bu hafta da sizlere İslam dünyası ile Batı dünyasını ılımlaştıracak fikirlerin sahibi Alman sosyolog ve felsefeci Sigrid Hunke (Doğum Tarihi: 26 Nisan 1913, Kiel, Almanya-Ölüm Tarihi: 15 Haziran 1999, Hamburg, Almanya)’yi tanıtmaya çalışacağım. Almanya’da daha çok Arabist ve Doğu düşüncesine hayranlık duyan Yeni Sağ görüşlü bir yazar olarak bilinir ama gerçekte o Doğu biliminin kültür ve sanatının Batı üzerinde etkilerini diğer bir deyişle Batı’nın Doğu’dan aldığı mirası incelemiş, incelemekle kalmamış irdelemiştir de. Onun en önemli kitabı da ‘Batıyı Aydınlatan Doğu Güneşi’dir. Hunke “Geri Doğu-İleri Batı” yanlışlığının peşine düşmüş bunun yanlış olduğunu göstermeye çalışmıştır. Ona göre bu oryantalist bakış açısı Avrupa merkezli tarih tezidir. Çalışmalarının odak noktası da bu tezi çürütmek olmuştur. Onun ortaya koymaya çalıştığı tezlerinden birisi de “Kim ki bilim için uğraşır, O Allah’a ibadet ediyor demektir.” düşüncesidir. Bakın bu konuyu Hunke kitabında şöyle anlatmaktadır:

“Hz. Muhammed bilim için uğraşmayı, “her Müslüman için erkekler kadınlar için” dinî bir görev saymıştır. “Beşikten mezara kadar bilimi ara” demiştir. Yandaşlarına tekrara tekrar bu yolu göstermiştir. “Bilim öğrenmek oruç tutmakla ve bilim öğretmek de ibadetle eşdeğerdir.” Yaradılışı ve onun yüceliğini kavramak, yalnızca Arapların Yaradan’a karşı sevgisini derinleştirmek olabilirdi, ama ona göre bütün insanlık için bilim imanın yolunu aydınlatmak olduğunu göstermiştir. (…) Çünkü bilim Allah’ın onuruna hizmet eder. Bütün hikmet Allah’tan gelir ve tekrar ona döner. İşte bu nedenle “Hangi kaynaktan gelirse gelsin bilimi edinin. Ve o Çin’den bile gelse” Evet, Allah aşkına “bir kafirin dudaklarından da olsa bilimi alın!” (1)

Evet sevgili okurlar, Hunke’nin de dediği gibi kilise ve manastır sistemi uhrevi alanda ne yaptıkları bir yana, dünyevi alanda da “kültürü kurtarma” adına pek bir şey ortaya koydukları söylenememektedir. Kilise bilgiyi ve hatta “Kutsal Bilgeliği” (Divine Wisdom), Yunan Logosu (2)’nun kar gibi berraklığından çekip çıkararak, mucize ve batıl inançların boğucu ve karanlık çukuruna atmıştır. O mucize ve batıl inançların yayılmasının insanı nasıl körleştirdiği günümüzde yaşanmaktadır.  

Dipnotlar:

(1) Ali Karahasanoğlu,  “Kanlı mı olacak, kansız mı?”, Akit Gazetesi, 12 Mayıs 2016; 

https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/ali-karahasanoglu/kanli-mi-olacak-kansiz-mi-14946.html/Erişim Tarihi 16.07.2023/

(2) Sigrid Hunke, Çev. Işık Soner, Batıyı Anlatan Doğu Güneşi, Kaynak Yayınları No 532, 2.B., Ankara, Aralık 2022, s.260-261 

(3) “Logos Yunanca akılla kavrama demektir.” Sigrid Hunke, age, s.262

(4) Age, s.262

Yazar
Esat ARSLAN

Esat Arslan, İstanbul’da 15 Nisan 1947 tarihinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da; yükseköğrenimini Ankara’da tamamlayan Esat Arslan, Savunma Bilimleri, Kamu Yönetimi dallarında yüksek lisans; Türkiye Cumhuriyeti Tarihi da... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen