Prof.Dr. Ali KAHRİMAN
Bilim, modern toplumların ekonomik, teknolojik ve kurumsal gelişiminin temel belirleyicilerinden biridir. Çünkü bilimsel bilgi; gözlem, deney, ölçüm, sorgulama ve eleştirel düşünceye dayalı olarak üretilir. Bu yönüyle bilim, yalnızca teknik ve teorik bir faaliyet alanı değil; aynı zamanda kamusal karar alma süreçlerinin, kalkınma stratejilerinin ve toplumsal refahın temel girdilerinden biridir. Ancak bilimsel bilginin üretimi ve kullanımı, tarih boyunca tam anlamıyla bağımsız bir zeminde gerçekleşmemiştir. Siyasi iktidarlar, ideolojik yapılar, teolojik yaklaşımlar, etnik aidiyetler ve ekonomik çıkar çevreleri, bilimsel alan üzerinde doğrudan ya da dolaylı biçimde belirleyici olmaya çalışmıştır.
Bu durum, bilimin kendi doğası ile dışsal güç merkezlerinin beklentileri arasında sürekli bir gerilim üretmektedir. Çünkü bilimsel yöntem; kesin doğrulara değil, sürekli sınanmaya açık sonuçlara dayanır. Bilim, dogmatik değil eleştirel; mutlak değil sorgulanabilir, durağan değil değişime açık bir bilgi üretim biçimidir. Buna karşılık ideolojik, teolojik, etnik ya da ekonomik vesayet odakları, çoğu zaman kendi kabullerini tartışılmaz hale getirme eğilimindedir. Dolayısıyla bilimsel düşüncenin özgür gelişimi ile vesayet ilişkileri arasında yapısal bir çatışma bulunmaktadır.
Bilimin siyasal vesayet altına girmesi, özellikle merkeziyetçi ve kamusal kaynakların yoğun biçimde devlet eliyle dağıtıldığı toplumlarda daha belirgin hale gelmektedir. Çünkü bu tür yapılarda siyasi iktidar, yalnızca yönetim süreçlerini değil; aynı zamanda üniversiteleri, araştırma merkezlerini, uzmanlık kurumlarını ve kamuoyunu şekillendiren bilgi üretim alanlarını da etkileme kapasitesine sahiptir. Bilimsel veriler ve uzman görüşleri, çoğu zaman karar süreçlerini yönlendiren bağımsız unsurlar olmaktan çıkmakta; mevcut siyasi tercihleri meşrulaştıran araçlara dönüşmektedir. Böyle bir yapı içerisinde bilim insanı, gerçekleri açıklayan bir aktörden çok, belirli politikaların savunucusu veya muhalifi olarak konumlandırılmaktadır.
Siyasal vesayetin yanı sıra ideolojik vesayet de bilimsel düşüncenin önündeki en önemli engellerden biridir. İdeolojiler, toplumsal düzeni açıklama ve yönlendirme iddiası taşımalarına rağmen, çoğu zaman kendi kabullerini mutlaklaştırma eğilimindedir. Bu nedenle ideolojik sistemler, bilimsel bilginin değişken ve sorgulanabilir doğasını tehdit olarak algılayabilmektedir. Oysa bilimsel gelişim, farklı görüşlerin çatışabildiği, eleştirinin mümkün olduğu ve yanlışlanabilirliğin kabul edildiği ortamlarda ortaya çıkar. İdeolojik kalıpların egemen olduğu toplumlarda ise araştırma özgürlüğü zayıflamakta, alternatif görüşler bastırılmakta ve üniversiteler giderek düşünce üretim merkezleri olmaktan uzaklaşmaktadır.
Benzer biçimde teolojik vesayet de bilimsel özgürlüğü sınırlayan önemli bir etkendir. İnanç sistemleri, insanın anlam arayışında vazgeçilmez bir yere sahip olmakla birlikte, bilimsel yöntemin işleyiş alanına müdahale ettiklerinde hem dini hem de bilimi zedeleyen sonuçlar doğurabilmektedir. Çünkü din ile bilim farklı epistemolojik alanlara aittir. Din; ahlaki, metafizik ve varoluşsal sorulara cevap ararken, bilim maddi dünyanın işleyişini açıklamaya çalışır. Bu iki alanın birbirinin sınırlarını ihlal etmesi, özellikle eğitim ve araştırma süreçlerinde ciddi sorunlara yol açmaktadır. Bilimsel bulguların teolojik hassasiyetler nedeniyle baskılanması veya bilimsel araştırmaların dini referanslarla sınırlandırılması, uzun vadede entelektüel gelişimi zayıflatmaktadır.
Etnik vesayet ise bilimsel alanın evrensel niteliğini bozan başka bir risk alanıdır. Bilim, niteliği gereği etnik, kültürel ve coğrafi sınırları aşan ortak bir insanlık birikimidir. Ancak bazı toplumlarda bilgi üretimi ve uzmanlık, etnik aidiyetler üzerinden değerlendirilebilmekte; bireylerin fikirleri, bilimsel içeriğinden çok kimlikleri üzerinden anlamlandırılmaktadır. Bu durum, bilimsel liyakatin yerini grup aidiyetine bırakmasına yol açmakta; ortak aklın oluşmasını zorlaştırmaktadır. Etnik temelli kutuplaşmaların yoğun olduğu ortamlarda üniversiteler ve araştırma kurumları, bilgi üretim merkezleri olmaktan uzaklaşarak kimlik mücadelelerinin alanına dönüşebilmektedir.
Ekonomik vesayet ise günümüzde bilimin karşı karşıya olduğu en güçlü baskı biçimlerinden biri haline gelmiştir. Bilimsel araştırmaların finansman ihtiyacı arttıkça, sermaye gruplarının bilgi üretim süreçleri üzerindeki etkisi de artmaktadır. Özellikle enerji, sağlık, eğitim, çevre, deprem, kentsel yapılanma, madencilik, teknoloji ve savunma gibi alanlarda, büyük ekonomik aktörlerin araştırma gündemlerini ve uzman görüşlerini yönlendirme eğiliminde oldukları görülmektedir. Finansman ilişkilerinin belirleyici hale geldiği ortamlarda, araştırma sonuçlarının bağımsızlığı konusunda toplumsal şüphe oluşmakta; kamuoyunun bilimsel kurumlara olan güveni zayıflamaktadır. Bu durum yalnızca akademik etik açısından değil, aynı zamanda kamu politikalarının doğruluğu açısından da ciddi riskler yaratmaktadır.
Bilimin çok katmanlı vesayet altına girmesi, toplumsal kalkınma açısından önemli sonuçlar doğurmaktadır. Çünkü bilimsel düşüncenin zayıfladığı toplumlarda; eğitim sistemi ezbere dayalı hale gelmekte, üniversiteler eleştirel düşünce üretme işlevini kaybetmekte, kamu yönetiminde liyakat yerine sadakat öne çıkmakta ve uzun vadeli stratejik planlama yapılamamaktadır. Bunun sonucunda şehirleşme, afet yönetimi, çevre politikaları, enerji yatırımları, sanayi planlaması ve doğal kaynak yönetimi gibi alanlarda bilimsel temelden uzak, kısa vadeli ve popülist kararlar alınmaktadır.
Türkiye açısından bakıldığında, bu sorunların özellikle deprem, şehirleşme, çevre, enerji, eğitim ve madencilik alanlarında yoğun biçimde hissedildiği görülmektedir. Deprem riski yıllardır bilim insanları tarafından vurgulanmasına rağmen, yapı stoku, zemin özellikleri, kent planlaması ve afet hazırlığı konularında yeterli bilimsel yaklaşım geliştirilememiştir. Benzer şekilde çevre ve madencilik tartışmalarında da meseleler çoğu zaman bilimsel veriler üzerinden değil, ideolojik ve popülist yaklaşımlar üzerinden değerlendirilmektedir. Bir tarafta her türlü üretim faaliyetini peşinen reddeden bir anlayış, diğer tarafta çevresel maliyetleri tamamen göz ardı eden dar ekonomik yaklaşımlar bulunmaktadır. Oysa sürdürülebilir kalkınma; ancak bilimsel veriye, çevresel duyarlılığa ve toplumsal yarara dayalı dengeli politikalarla mümkün olabilir.
Sonuç olarak, bilimin siyasal, ideolojik, teolojik, etnik ve ekonomik vesayet altına girmesi yalnızca akademik özgürlüklerin daralması anlamına gelmemektedir. Bu durum; ekonomik kalkınmadan kurumsal kaliteye, demokratik işleyişten toplumsal refaha kadar ülkenin bütün yapısını doğrudan etkileyen derin ve yapısal bir soruna dönüşmektedir. Bilimsel düşüncenin özgürleşemediği toplumlarda liyakat zayıflamakta, kamu kurumları işlev kaybetmekte, uzun vadeli kalkınma hedefleri ise sağlam ve gerçekçi bir zemine oturamamaktadır. Bilimin yerini sadakatin, hakikatin yerini aidiyetin aldığı bir düzende ne adil bir yönetim anlayışı kurulabilir ne de güçlü ve sürdürülebilir bir gelecek inşa edilebilir. Bu nedenle bilimsel kurumların bağımsızlığını güçlendirmek, üniversiteleri özgür düşüncenin ve eleştirel aklın merkezleri haline getirmek, kamu politikalarını ise bilimsel veriye dayalı biçimde şekillendirmek, Türkiye’nin geleceği açısından ertelenemez bir zorunluluktur. Bu bağlamda, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” sözü yalnızca bir eğitim politikası yaklaşımı değil; aynı zamanda çağdaş devlet yönetiminin ve sürdürülebilir kalkınmanın temel ilkesi olarak değerlendirilmelidir.
—————————
Kaynak:
