Bursa’nın en eski mahallelerinden biri Yahşîbey Mahallesi. Hisar’dan bakıldığında batıda Murâdiye, Hamzabey ve Kocanâib mahalleleri arasında yanmış bir fotoğraf gibi zamanı bekliyor.
Mahalle, kuzeyden İkinci Murat, güneyden Kaplıca Caddesi arasına sıkışmış isli bir lâmba gibi yanıyor. Bu isli lâmbanın ortasından bir fitil gibi geçen Cilimboz Deresi ise kışın gümrah bir ırmak gibi u/yanarak çağlasa da, bu fitil yazın kurak günlerinde cılızlaşarak âdeta sönüyor.
Arşivin 1467 tarihli belgelerinde rastlamak mümkün adına…
Sokağın başındayım…
Upuzun bir hikâyenin başlangıcında.
Yitik bir şey var aradığım sanki bu tozlu sokaklarda. Antik bir kenti bulmak için toprağı kazmak yeterlidir. Ancak şehrin ruhunu bulup kalbini hissetmek için taşların, mermerlerin, duvarların, bahçelerin, mezarların içine düşüp, çınarların kökleriyle birlikte yerin maden damarlarında gezinmek lazımmış, Bursa sokaklarını her gezişimde öğrendim bunu.
Mahalle, ismini Birinci Murâd Hân’ın eşi Gülçiçek Hâtun’un oğlu Yahşî Bey’den almış. Gülçiçek Hâtun aynı zamanda Yıldırım Bayezîd Hân’ın annesi; demek ki ikisi kardeşler.
Türbe, fetretin samyeli gibi kavurduğu o dönemde, yanmış bir filmin kopmuş karesi gibi saklanıp kalmış mahallenin bu çıkmaz köşeciğine.
Mermer söveli girişin iki yanında bulunan sütunlar türbeyi terk ederek gitmişler sanki. Sütunlar gidince, bu hüzünle iyice içine kapanmış türbe. Ne ki insanlardan kaçıp murakabeye dalacak münzevilerini bekliyor şimdilerde.
Duvarlar üç sıra tuğla, bir sıra kesme taşla örülü. Bu taşlar, bu duvarlar dilsiz bir deniz gibi dalgalanıp duruyor da kimseler duymuyor ne yazık ki!
Tabelasında 1399 veya 1400 yıllarında yaptırıldığının tahmin edildiği yazıyor. Bu türbe, pâdişah anaları için yaptırılan türbelerin ilki imiş aynı zamanda. Kare planlı yapının üzerine çekilmiş bir kubbe altında Gülçiçek Hâtun’dan başka kime ait oldukları bilinmeyen üç sanduka daha var. Ne garip… her biri kendi öyküsünün kubbesi altında, başlarına sonsuzluğu bir yorgan gibi çekmiş uyuyorlar…
Gülçiçek Hâtun’u merak ediyorum.
Gözlerine sürmeler çekmiş bu hâtun anne, yeşil kadifeden göz kapaklarını bir aralayıp baksa belki de göreceğim bu sanduka içinden kendisini de.
Türbeye girenler var hayret! Halbuki çok fazla ziyaretçisi olmaz buranın. Rehber, Gülçiçek Hâtun’u ve oğlu Yahşî Bey’i anlatıyor kısaca çünkü gezilecek çok yer var Muradiye’de daha…
Beni görmelerini istemiyorum! Oturduğum pencerede gözlerimi kapayıp saklanmak istiyorum sandukanın içine. Seslerini duyuyorum sadece… ne tuhaf… sandukadan bakıldığında, bir ölü, başka ölülere kılavuzluk yapıyor gibi. Ziyaretçilerin bakıp durdukları bu kesme taşlar ve yosun tutmuş eski mermerlerden anladıkları ne acaba?
Târihi sadece tozlu sayfalardan okumak yetmez, taşların kalbine inmek gerek! Çünkü hafızamızın yitik mirâsı, taşların kalbine gömülü; asıl onları okumak gerek! Taşların hafızasına sinmiş bu târihi okumak ve anlamak için de sonsuz bir bakış lâzım.
Pencerelerine güvercinlerin sığındığı, türbe girişinde kedilerin uzanıp keyif çattığı ve ara sıra benim gibi insanlardan kaçan münzevîlerin saklandığı bu türbe, aslında bir sınır çizgisi bu hayatla ötesi arasında. Ne bileyim… belki bir kanat sesi yahut içli bir ağıt duyabilir insan istese… Ancak evvelâ istemeli ve sonra dinlemeli taşların kalbini. Hatta ilk önce dinlemeyi öğrenmeli…
Ziyaretçiler çoktan gitmişler, farkında değilim.
Birkaç damla gözyaşı ve Fâtihalar bırakarak çıkıyorum türbeden.
Fetretin fırtına sonrası bıraktığı izlerden sonra gümüş kanatlarını açan kelimeler sanki buralarda bir yerlere gizlenmişler… Durun bakayım… nerede… nerede… Hah, işte orası! Tam köşede, en derinde!
Hani bazen bir tek kelime anofor gibi yakalar ve bütün bir gün savurur ya insanı peşinden? Yahşî Bey Türbesi de öyle işte… Önce belli belirsiz çağırır, bir dehliz gibi içine çeker; dünle bugünü iç içe geçirip alabora eder, sonra ansızın dışarı fırlatır! Ne olduğunu anlayamazsın bile, tek hissettiğin bir nebze “arınmış” olduğunuzdur.
Geniş bir tuğla ile örtülü türbe yerden bir hayli içeride. Üst bölüme yapılan camdan ışık alan bu türbe, âdeta bir sükût mahzenidir. Gözünü her açtığında kararan bir resim gibi dünya burada hatlarını tamamen kaybetmiştir. Yerin altından büyük bir denize doğru akan nehir gibi, acaba yetmiş bin evliya da şehrin kalbinden böyle mi akıyor?
Yoo, karanlık değil, derinlik size bahsettiğim. Derinliğin içinde bir nûr… taşın ve şehrin kalbi… Nisyan buhûru tüten bu kimsesizliğin yurdunda, parmaklarımı mezar taşına soksam acaba yanar mıyım? Ellerime bakıyorum. Parmakları bir ağacın kökleri gibi taşa geçmiş bu yaratık hep derine doğru inmekten başka ne yapabilir ki? İşte yazarlık öyküm benim!
Yâsîn-i Şerîf okuduğum yaprakları eskimiş dua kitabını dağınık, tozlu rafa bırakıp geri geri çekiliyorum. Hayır, âdeta yukarı fırlatılıyorum!
Sokakta kediler, komşumuz Zekiye Teyze’nin önlerine koyduğu ciğerli ekmeği yiyorlar.
Gülçiçek Hâtun’la karşı karşıya oturan Tûba Nine, türbelerin gönüllü türbedârı, nurlu sîmâsını çevreleyen yeşil örtüsüyle sokağın başında görünüyor. Belli ki yine “okumaktan” geliyor. Kendisi yokken gelenler mahrum kalıp dönmesinler diye açık bırakmış türbeleri. Karanfil kokan elleriyle yanağımı okşayan bu eski Bursa hanımefendisi, avucuma tarçınlı bir şeker bırakıyor. Ne çok severim tarçınlı şekeri.
Başımı çevirip gökyüzüne bakıyorum. Şehrin başucundan her an çocuğunu izler gibi bakan Uludağ’a göz kırpıyorum…
İkindi gölgesinin inmek üzere olduğu sokakta her şey sessiz… Yalnızca türbenin yanındaki kocaman çınar, kollarını açmış bir çocuk gibi geçmiş zamanları geri çağırıyor.
İlerliyorum…
Ahşap evler yerine betonarme evlerin birbirine yaslandığı dar sokaktan geçerek mahallenin dinmeyen “şırıltısına” ulaşıyorum.
Cilimboz Deresi, çocukluğumdan beri hep “gel” der bana. İşte burası Bursa’nın yetiştirdiği son mutasavvıflardan ve benim “Hazret Dede” diyerek kucağında büyüdüğüm Hasan Burkay Hüdâverdi Hazretleri’nin en alt katı büyük bir mescit olan evi. Dere, küçük kubbecikler dizili mescîdin eteklerinden akıyor.
Bu dere sanki Bursa’nın her yerine mütemadiyen akıyor, her deliğe sızıyor, her dehlizden geçiyor.
Geldiğim yoldan geri dönerek Sarıklı Değirmen Sokağı’ndan sağa saparak evime doğru yürüyorum. Eskiden büyük bahçelerin içinde bulunan bu ahşap konaklarda kim bilir kimler yaşayıp göçmüş? Acaba ipek böceği yetiştirildiği için mi bahçeler bu kadar büyükmüş? Zaten Murâdiye zengin ve köklü ailelerin oturduğu bir semt imiş. İbrahim Efendi Konağında yaşayan ve esasında köle olan Canduz, Balaban ve Şirin’in hikâyesi yazmam için beni bekliyor.
Ne garip… eskiden Rumların ve Müslümanların iç içe yaşadığı bu semtte hiç Rum kalmamış. Belki şu sokakta Vasîl Efendi yaşamıştı. Belki de şu bahçe Şişko Yanaklı Tanaş’a aitti. Ama Nuhbe Nine’nin anlattığına göre karşı ahşap konak eskiden Havlucu Dimitri Efendilere ait imiş.
İkindi hızla ilerliyor…
Adımlarım da…
Günlerdir sonbahar düşleri gören eski sokağımız üşümeye başladı bile. Gökyüzü dipsiz bir göl uzaklarda… Şehrin şairleri birazdan mısralar damıtacaklar o gölün derinliklerinden… kelimeler yanacak… belki de uyanacak şairler…
Bense… bense kalem tutuşturulan bu ellerimle ne şehri çözebilir ne de sırrını anlatabilirim.
Yalnızca taşın tozlu dudaklarından dökülen yanmış ve yarım yamalak sözleri yazabilirim işte böyle dilim döndüğünce…
Saliha MALHUN
