Orta Doğu dediğimiz coğrafya Yahudilik, Hristiyanlık ve son olarak İslam inancının doğduğu yerdir. Bugün meydana gelen olaylara baktığımızda hala daha dini bir çekişme alanı olduğunu görüyoruz. Acaba bu çatışmalar kendiliğinden gelişen şeyler mi yoksa bir üst tasarımın sonuçları mı? Şunu da görüyoruz, siyaset ve din bazen elele yürürken bazençatışıyor. Yapıları gereği birbirlerinin alanına girme eğilimindeler.
Papalık Batı Roma İmparatorluğu 476’da yıkıldıktan sonra onun yerini doldurmaya çalışmıştı. Kurumlarını taklit etti, Roma garnizonunun olduğu yere piskoposluk açtı. Bunları yaparken hükümdarları ve devletleri yadsımamış, onlardan faydalanmanın yollarını aramıştı. Güçlü ailelerin erkek çocuklarının biri prens olurken bazen diğeri piskopos oldu. Yani bu iki kurum başka bir anlamda daha akrabaydı. Katolik kilisesi devleti yadsımamıştı. İki taraf da birbirini kontrol etmeye çalıştı. Augustinus (354-430) olumladığı devlet anlayışını Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak tanımlıyordu. Onu vaftiz etmiş olan Ambrosius (339-397) Kilise’nin Roma’nın külleri üzerinde yükseldiğini söylüyordu.
Zamanla ruhban sınıfı güçlendi, zenginleşti, bazen tepki çeken uygulamaları oldu. Birileri de gerçek Hıristiyanlıkta bunlar var mı diye sordu. 15. Yüzyıl başında Jan Hus Prag’ta bir reform hareketi başlattı. Ondan yaklaşık yüz yıl sonra Martin Luther Avrupa tarihini değiştirecek bir aktör haline geldi. Bunlar Papalığı sapkın olarak gördü. Luther’in son eserinin adı “Roma’da Şeytan Tarafından Kurulmuş Papalığa Karşı”dır…
Jan Hus 1415’te Konstanz Konsili kararıyla kazığa bağlanarak yakılmıştı. Reformcular büyük acılar çektiler. Thomas Müntzer 1525’te Thüringen köylü ayaklanmasından sonra idam edildi. Hans Hut iki yıl sonra 1527’de Augsburg’ta hapiste öldü. Balthasar Hubmaier 1528’de Viyana’da idam edildi. Karşılıklı büyük kırımlar yaşandı ama Protestanlar sonunda güçlenmeyi başardılar. Bu çağlar üstü bir olgu… Aralarında çatışma oluştuğunda dinler ve siyasi kurumlar bundan büyük zarar görüyorlar. Siyasi akıl dini akıldan yararlanarak önemli işler başarabiliyor. İmparator I. Otto kilise ile işbirliği yaparak ülkedeki düzensizliği sona erdirmiş, dük ve prensler üzerinde otoritesini kabul ettirmişti. III. Heinrich üç ayrı papanın ortaya çıktığı 1046’da bunları uzaklaştırarak gösterdiği adayın papa olmasını sağlamıştı. Papalık da onun himayesiyle Kuzey Avrupa’da güçlendi. III. Heinrich bunları yaparken Cluny tarikatını yönlendiriyor, piskoposların ve başkeşişlerin seçiminde söz sahibi oluyordu.
Tarih boyunca din ve devlet ya birbirini zayıflatır ya da birbirini besleyen iki kuvvet halindedir. Bizde Cumhuriyet devrinde başarılamayan şeydi bu… Din ve devlet birbirini besleyen iki kuvvet olamadı. Bundan merkez çok zarar gördü, çatışma merkezi zayıflattı. 2000 yılında Oylat’ta Orman Genel Müdürlüğü’nün sosyal tesislerinde kalıyorduk. Tesis şefi Nevzat Kaçar beyin odasında o zaman 100 yaşına yaklaşmış Orman Mühendisi Kamuran Ardıç’la sohbet ediyorduk. Hayat dersleri veriyordu. Yine eski bir komando olan bir amca ile konuşuyorduk. Bana orman meyvesinin zehirli olup olmadığını nasıl anlayabileceğimi sordu. “Yabani bir meyveden çok küçük bir ısırık alıp beklersin, zehirliyse hafif bir etkisi olur” dedi. Bir başka hususu şöyle anlattı. Asya’da akrep sokmasına karşı bağışıklığı olan insanlar kendilerine zamana yayarak küçük miktarlarda akrep zehiri tatbik ederek bu bağışıklığı kazanıyorlarmış.
Şunu söyleyeceğim… İnsanları tehdit eden zehir ve hayvanlar olduğu gibi tarihte de devletleri tehdit eden şeyler var. Anıl Çeçen Türkiye’nin soğuk savaş döneminde tehdit analizinin hatalı olduğunu, komünizm, bölücülük ve şeriat üzerinde durulurken asıl tehdidin emperyalizm olarak ortaya çıktığını söylüyordu. 28 Şubat için Ömer Lütfü Mete Türkiye bölünmek, bölünmemek açmazını yaşarken, böyle bir hengâmede ülkenin savunma “konseptine” irticayı baş tehdit olarak oturtmak ya da bölücülükle eş tehdit olarak görmek asla yerli bir proje değildi” diyordu. Biri akılsızlığa diğeri ise yabancı bir akla dikkat çekiyordu. Ama İslam bu ülke için zehirli değildi. Türkiye’de söz konusu dönemlerde devlet aklı çoktan hangi unsurun zehirli hangisinin ise zehirsiz olduğunu tespit etmiş olmalıydı. Ama bu maalesef yapılamadı. Siyaset, bürokratik oligarşi, askeri vesayet… Ne derseniz deyin…
Uzun bir süre bu alanda bir eksiklik yaşadık. Yönetmek yüksek bilgi gerektiren bir şeydir. Sonuçta bunu görebilmek çok zor değil… İran’ın I. Abbas’ı (1571-1629) oğullarından birini öldürtmüş, diğer ikisini kör ettirmişti, babası ve kardeşlerini de kör ettirerek hapse attırdı ve varis bırakamadan öldü. Mısır’ın I. Abbas’ı (1813-1854) ise güvendiği iki hizmetçisi tarafından öldürüldü. Yani Abbaslar dengeyi bulamamışlardı. Sağlıklı düşünebilen bir lider kadro yetiştirmek üzerinde daha fazla kafa yorulması gereken bir alan. General isminde bir strateji oyunu vardı. Oyunun temel mantığı şuydu… Kuvvetlerin ne kadar eksik olursa olsun üst seviyede tecrübeli bir general sana savaşı kazandırabilir. Ama bizim bazı generaller belki çok tecrübeli değildi.
ABD başkanı Bill Clinton’u seçmenlerden önce, henüz 18 yaşındayken senatör Fulbright asistanlığa seçmişti. Clinton Georgetown Üniversitesi’nde okurken Fulbright’ın Dış İlişkiler Komitesi’nde çalıştı. Sonra basamakları çifter çifter tırmanmaya başladı. Aristokrat bir aileye mensup olması mı kapılarını açmıştı? Hayır… Roma imparatorlarının yarısına yakını gibi sonradan güç kazanmış biriydi. Çocukluğu problemlerle boğuşarak geçmişti. Fulbright onun için Antarktika’daki siyah kayaydı. Avantajlı bir zemindi. Clinton otobiyografisinde dış politika anlayışını onun üzerinden anlatıyor.
Fulbright ismini bilenler bilir. Tesadüfe bakın ki aynı zamanda bir burs programına adını vermiştir. Türkiye’den de yetenekli gençlere ABD için eğitim bursu veriyorlar. Bugün bizde kadro yetiştirme işi iyi yapılıyor diyemeyiz. Sokollu Mehmed bugün yaşasa iki metreyi aşan boyuyla basketbol oynamayı tercih edebilirdi. NBA’da…
Bill Clinton, başkanlık görevinden ayrılırken bir belgesel hazırlatmıştı. Clinton, Oval Ofis’te kullandığı çalışma masası İngiliz Kraliyet Donanmasının keşif gemisi Resolute’un battıktan sonra bulunan parçalarından yapıldığını anlatıyordu. Kraliçe Viktorya tarafından A.B.D.’ye hediye edilen bu masanın birçok başkan tarafından kullanıldığını anlatıyordu. Amerikan bayrağı taşıyan bir asker tablosunun önünde durdu. Bu tabloyu bir Afro – Amerikalının yaptığını söyledi. Sonra yine Amerikan yerlilerine ait bir davulu gösterip bu davulun özgürlüğü ifade ettiğini söyledi. Hatırladığım kadarıyla önemli bir karar alacağı zaman bu objelerin önüne gelip düşündüğünden bahsediyordu.
Avrupalıların kıtaya yerleşirken Amerikan yerli nüfusunun önemli bir kısmını yok ettiği, bağımsızlığın İngilizlerle savaşıp kazanıldığı ve Afrika’dan getirilip köleleştirilen siyahi insanlara çok değil 50 küsur yıl öncesine kadar ciddi ayrımcılık uygulandığı bir ülkenin başkanı, İngilizlerle dostluğu, Amerikan Yerlilerine ve Afro-Amerikalılara bakışını böyle ortaya koyuyordu. İşte burada müthiş bir şey var, bizim de örnek alabileceğimiz bir şey…
Zihniyeti dönüştürme çabası var. Şimdi ABD’nin ve Avrupa’nın önünde Müslümanlıkla ilgili bir dosya olduğunu söyleyebiliriz. Ama İslam karşıtlığının da çok uzun süreceğini düşünmüyorum. Onlara atfedilen bazı terör eylemlerini islamcı militanların yapmadıklarını onlar da biliyorlar… Mahir Kaynak El Kaide’nin siyasi hedefinin IRA veya ETA gibi belirli bir coğrafyayı kapsamadığını söylüyordu. “Bunlar ABD, İspanya, İngiltere, Rusya ve birçok başka ülkede eylem yapabiliyor. Böyle büyük bir güç aslında El Kaide’nin olamaz, bu bir kod adı gibidir. Bu vasıflara sahip gücün sadece bir numaralı veya iki numaralı güç olduğunu görüyoruz” gibi bir şey diyordu. Ayrıca Batı ülkelerinde büyük bir demografik değişim var. Fransa’da, Almanya’da büyük bir değişim var…
