Çanakkale Destanı Ve Yazılış Hikayesi

Uzun zamandır okurlarıma M. Akif Ersoy’un ÇANAKKALE DESTANI şiirinin yazılış hikayesine değinmek istiyordum. Adı M. Akif Ersoy diye bir kişiliksiz varlığın o adını taşıdığı bir kahraman ve aydın şahsiyetin hatırasını yere atıp üzerinde tepinmesini içimiz burkularak izledikten sonra bu satırları kaleme almak elzem oldu. Bu riyakâr kişiliğin çok az bir zaman önce de büyük fikir adamı, roman yazarı ve şair olarak milletimizin gönlünde taht kuran H. Nihal Atsız’ın “Geri Gelen Mektup” şiirini seslendirme yüzsüzlüğünü gösterdiği programı izlerken kendi kendime; “Vah ki ne vah…! Ne günlere kaldık. Atsız mezarında ters dönecek” dedim.

Aşağıda tek harfine bile dokunmadan Eşref Kuşcubaşı’ya ait yazıyı sizlerin, özellikle de Türk Dünyasının her köşesindeki önemli okurlarımın görüşlerine sunuyorum. Bu destan şiirin tamamını da siz değerli okurlarımın hafızalarında tekrar canlanması için yazımın sonuna ekliyorum ki adı sadece M. Akif Ersoy olan kirli şahsiyetlere de kısacık bir ders olur.

ÇANAKKALE ŞİİRİ NASIL YAZILDI

Bizi bu konuda iyice düşündürmesi gereken müthiş gerçeği, şairi ve dönemini en yakından tanıyanlardan Eşref Kuşçubaşı’nın bir mektubundan öğreniyoruz.

Mektup aynen şöyle:

” Birinci Dünya Savaşı’nın felaket dolu günlerindeydik. Çanakkale muharebeleri bütün şiddetiyle devam ediyordu. Harbiye Nazırı Enver Paşa bir telgraf çekmiş, birliği alıp Cidde’ye götürmemi emretmişti. En kısa zamanda hazırlığımızı tamamladık ve yola çıktık. O zamanlar motorlu vasıtalar yoktu. Ağırlıklarımızı atlara, develere yüklerdik. Birliğimde (er, erbaş, zabit…) hepsi 126 kişiydi. Rahmetli Mehmet Akif de bizimle beraberdi. O da Cidde’ye gelecek, oradan da mukaddes topraklara (Medine-i Münevvere’ye) giderek Resululah!ın kabrine yüz sürecektik.

(…) Epeyce gittik. Ertesi gün öğlene doğru ufukta Cidde göründü. Akif, ellerini göklere açtı. Gözyaşları içinde bir şükür duası okundu. Arabistan çölleri, Anadolu çocuklarının “Amin!” sesleriyle inliyordu.

Cidde’ye gelir gelmez, İstanbul’a, Harbiye Nazırı Ever Paşa’ya bir telgraf çektim: “Şu kadar zayiatla Cidde’ye vasıl olduk” dedim. Bir gün sonra cevap geldi. Enver Paşa cevabında şöyle diyordu:

” Ben de size bir müjde vereyim: Çanakkale harbi zaferle biti. Düşman mahv-u perişan oldu ve geldiği gibi gitti. ”

Ben bu haberi arkadaşlara söyler söylemez, O büyük Akif secde-i Rahman’a kapandı. Dakikalarca sarsıla sarsıla ağladı. Kalktığı zaman mübarek sakalına çamurlar bulaşmıştı. Göz yaşlarıyla ıslattığı kumlardan, topraklardan oluşan acayip çöl çamurları..

Bir kalem, kâğıt istedi. Verdik. Gözyaşları içinde bir şeyler yazdı. Sanki yüreğindeki ateş, gözlerinden yaş olarak boşalıyordu ve o da kalemine mürekkep oluyordu. Kalem yazmıyor, adeta kâğıtlar üzerinde raks ediyordu. Beş dakika geçmemişti ki, kalemi kâğıdı bıraktı, tekrar secdelere kapandı. Ağlıyordu, ağlıyordu, yüksek sesle şükürler ediyordu. Her şükür deyişinde sanki Arabistan çölleri inliyordu.

Bana döndü:

” – Kalemim, Mehmetçiğin kanını ve kahramanlığını vazetmekten acizdir. Buna rağmen bir şeyler yazdım. Lütfen şunu okuyun. Eğer Mehmetçiğe bir nebze olsun lâyık değilse yırtıp atalım. ” dedi.

Aldım, okudum. Bu bir şiirdi. Hayır hayır… Şiir değil, vatan için akıtılan kanların mukaddes bir şelalesiydi. Adını biz koyduk: “Çanakkale Destanı…”

                   ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

                                                            MEHMET AKİF ERSOY

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.

-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde-gösterdiği vahşetle ‘bu: bir Avrupalı’

Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.

Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,

Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…

Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!

Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,

Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,

Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;

Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…

Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.

Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbâb,

Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;

Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,

Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;

O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,

Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,

Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

Alınır kal’â mı göğsündeki kat kat iman?

Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?

Çünkü te’sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,

Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;

Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedi serhaddi;

‘O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme’ dedi.

Asım’ın nesli…diyordum ya…nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…

O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar,

Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi…

Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?

‘Gömelim gel seni tarihe’ desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…

Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.

‘Bu, taşındır’ diyerek Kâ’be’yi diksem başına;

Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,

Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;

Ebr-i nîsânı açık türbene çatsam da tavan,

Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;

Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,

Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;

Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…

Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,

Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin’i,

Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…

Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;

Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın…Heyhât,

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,

Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

Yazar
Cemal ŞAFAK

Cemal ŞAFAK 1952 yılında Ardahan ili, Çıldır ilçesi, Aşık Şenlik köyünde dünyaya geldi. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Kars’ta tamamladı. Erzurum Kazım Karabekir Eğitim Enstitüsünden mezun oldu. Eskişehir Anadolu Ünive... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen