Bir cumartesi günü yeşil top meyveli maklora ağaçlarının altından Serdengeçti’nin mezarına yürüyorum. Gayet tenha bir Cebeci asri mezarlığında Cumhuriyet’in erken döneminin üç maarif vekili yan yana yatıyor. 35 yaşında ölen Mustafa Necati, 41 yaşında ölen Reşit Galip, 39 yaşında ölen Vasıf Çınar… Mustafa Necati ve Vasıf Çınar Darülfunun Hukuk mezunu. Reşit Galip ise bir doktordu. Şu diyalogu ilginç… Dolmabahçe Sarayı’nda otururken zamanın Milli Eğitim Bakanı Sagay’ı eleştirince Atatürk Sagay için “benim hocamdır” diyor. Reşit Galip, değil seni, senin Allahını okutsa yine bu adam Maarif Vekili olamaz deyince Mustafa Kemal sofrayı terk etmesini söylüyor. Reşit Galip de “gerçi biz saraydayız ama hocanız Padişah’ın hocası değildir” diyor. Bir süre sonra da maarif vekili oluyor.
1935’te Maarif Vekaleti’nin adı Kültür Bakanlığı olarak değiştirilip 1940’lara kadar bu isimle devam etmiş. Eğitime kültür perspektifiyle bakılmış yani… O dönemde Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü, Anadolu Medeniyetleri Müzesi de kurulup bu çatı altında faaliyet gösteriyor. Ama bugün Kültür Bakanlığı’nın kendi internet sitesinde kuruluş tarihi 1971, ilk kültür bakanı Talat Sait Halman olarak veriliyor.
Vasıf Çınar Prag’ta, Roma’da, Budapeşte’de büyükelçilik yaptı. Moskova Büyükelçisi olarak vefat ettiğinde Ruslar naaşını İstanbul’a bir kruvazörle göndermişti. 1935’te bir dostluk nişanesi olarak… Amerikalıların 1946’da Münir Ertegün’ün naaşını Missouri zırhlısıyla gönderdiği gibi…
Saat on ikide İlknur’la buluşuyorum. Fırsat buldukça yaptığımız gibi yirmi yıl önce okuduğumuz Cebeci kampüsüne gidiyoruz. Mülkiye’nin girişine piyano koyulmuş. Herhalde bizim zamanımızda Meray odasında bulunan piyano olmalı diye düşündüm ama o da duruyormuş. 1996 yılında hazırlık sınıfından kamu yönetimi birinci sınıfa geçtiğimizde iki arkadaşla fakülteyi keşfetmeye çıkmıştık. Üst katta öğretim görevlilerine mahsus Meray Odası’ndaki piyanoyu çalmaya çalışıyorduk. Bize uzak köşeden birkaç dakikadır salonda olmamıza rağmen göremediğimiz birinin sesini işitmiştik. “O piyanonun buraya nasıl geldiğini sadece ben bilirim”. Sesin geldiği tarafa doğru yürüyüp sırtı bize dönük koltukta oturan yaşlı beye -Prof. Dr. Bülent Daver’miş- “nasıl gelmiş” diye sormuştum. 1930’larda okulun İstanbul’dan Ankara’ya taşındığını haber alan Adolf Hitler’in hediye ettiğini söyledi.
Bahçede oturup gençlerle kültür üzerine sohbet ediyoruz. Kültür emperyalizmine, boş magazin kültürüne itiraz ediyoruz diyorlar. Dizilerden yaka silkiyorlar. Mülkiye toplumcu eğitim veren bir ekol. Kimliği ve kültürü olan bir fakültede okumanın getirdiği bir bakışaçısı var. Ama maalesef okulun geleneği zayıflıyor. Kızılçam gibi bazı ağaçların serotinik, yani uzun süre kapalı kalıp yangınıbekleyen kozalakları var. Sıcak reçineyi eritiyor ve kısa bir süre sonra kozalaklar açılıp yanan ormanı yeniden teşkil ediyor. Yozlaşmanın her yeri kuşattığı bir çağda bu gençler belki bizim umudumuz olacaklar. Buraya her geldiğimde ikinci kat koridorunu boydan boya kaplayan siyah beyaz fotoğrafları incelemeye çalışıyorum. Bazen hikayelerin içine girmeye çalışıyorum. İsmet İnönüziyareti, Deniz Baykal, kokteyldeki cumhurbaşkanı, Mümtaz Soysal, 71 mezunları, uzun saçlı bir Mesut Yılmaz… Resimlerde anlaşılmayan bir sürü detay var. Bazı resimler bir şeyler saklıyor gibi. Bizim emekli devlet adamlarımızın neden otobiyografi yazmadığını bilen var mı? Tarihe, siyasal kültüre katkıda bulunmaları gerekmiyor mu?
