Cengiz Aytmatov / Dişi Kurdun Rüyaları

 

‘‘Kötü, hemen her defasında, niçin iyiden daha güçlü olarak ortaya çıkıyor?’’ Akbar; boz renkli, parlak tüylü, şiir kadar güzel mavi gözleri olan asil dişi bir kurttur. Bir süredir Taşçaynar’la dolaşmaktadır. Aile olabilmek için onca erkek kurtların arasından Taşçaynar’ı seçmesi, kaderlerinin ve ruhlarının birbirlerine bağlanması tesadüfi değildir. Akbar dişi kurt olarak Taşçaynar’ı yönlendirir. Hangi ava saldırılacağına, harekete ne zaman geçilmesi gerektiğine Akbar karar verirken, Taşçaynar da ona uyar. Erkek kurt daima dişisini korumakla görevlidir ama bunu gizlice sanki bir sırmış gibi sessiz, sadık ve güvenilir biçimde yapmaktadır. Tabiat tasvirlerinin anlatıldığı sayfalarda Mujunkum bozkırının insanın gözünde canlanması mümkün olabiliyorken, Akbar ve Taşçaynar sanki yanı başınızda koşturuyor gibi hissediyorsunuz. Kader denilen bir olgu varsa ve eğer siz buna inanıyorsanız insan ve aynı zamanda hayvan hayatlarının birbirlerine nasıl yaman çelişkilerle bağlandığını görecek ve belki de isyan edeceksiniz. Tabiatın dengesini bozmayı seven insanoğlunun durması gereken noktayı aşması durumunda pek çok acı olay yaşanabiliyor.

Yavrularını beslemek için Mujunkum bozkırındaki göç mevsiminin iyi bir fırsat olduğunu bilen Akbar ve Taşçaynar avlanmak için bozkırda sessizce beklemektedir. Biraz sonra bu devasa sessizliğin içinden çıkmak isteyen saygalar mevsim değişiminde serin yaylaklara gitmek için gürültülü bir şekilde göç etmeye başlayacaktır. Akbar yavrularını doyurmak için en önde kurt sürüsüne başkanlık etmektedir. Akbar’ın otoriter kimliğine herkes boyun eğer hatta Taşçaynar bile boyun eğmek zorundadır. Saygalara doğru harekete geçme ânını başlatması için Akbar’dan işaret beklemektedirler. Akbar’ın üç yavrusu, Taşçaynar ve Akbar saksavul ağaçları arasında sessizce durmaktadırlar. Tabiatın kendine özgü döngüsü, hayvanlar âleminin binlerce yıldır devam eden av-avcı efsanesi; insanların, bozkırları, hazine değerindeki hayvanları, yer altı-yerüstü zenginliklerini fark etmeleriyle alt-üst olacaktır. İnsanlar daima hak ettiklerinden fazlasını isteyecekler, sürekli ve dengesiz şekilde avlanacaklar, binlerce yıldır süren kadim evrenin kurallarının bozulmasına neden olacaklardır. Akbar ve ailesi saygalardan birini avlamak isterken bir ânda cip ve helikopterle üzerlerine gelen amansız bir takibin içinde bulurlar kendilerini. Şimdi saygaların arasında hayvanların çoğunun gördüklerinde korkuyla titredikleri Kurtlar da yaşam ve ölüm mücadelesine katılmış; canlarını kurtarmak için koşan sayga sürülerinin birer parçası olmuşlardır. Bu koşu öyle bir koşudur ki durdukları anda yok olmaya mahkûm olan vücutlarını biraz daha fazla yaşatmak adına içgüdüsel bir sesin yönlendirmesiyle onurlu bir hayata doğru kaçıştır. Yukarıdan helikopterin yerden ciplerin takip ettiği hayvanlar çılgınlar gibi koskoca düzlük alanda koştururken Akbar’ın yavruları Kocabaş, Hızlı, Gözde birer birer düşerler; ölürler. Akbar’ın onların düştüklerini ve saygaların ayakları altında ezildiklerini gördüğü hâlde durması mümkün olmamakta, yüreği derin bir hüzünle dolmakta, göz ucuyla baktığı Taşçaynar ile sonsuz boşluğa doğru koşmaktadır. Ne kadar koştuklarından, onları kovalayanların ne istediklerinden habersiz hayvanlar sadece içgüdülerinin onlara emrettiklerini yapmakta ve canlarını dişlerine katarak koşmakta, koşmaktadır. Yaşam ve ölümün bu kadar ince bir çizgiyle ayrıldığı, bir tökezleme veya biraz geride kalmanın sonucunun ölüm olduğu koşuda hayvanlar hayatlarının belki de en önemli mücadelesini vermektedir. Onları kovalayan adamlar; Boss, Mişaş, Hamlet, Uzukbay hepsi birbirlerinden tehlikeli adamlardır. Ateş ettikleri hayvanları uzun zaman kovalamışlardır, sürüde kurtların oldukları da gözlerinden kaçmamış bu onları daha da coşturmuştur. Güneşin batışına yakın bir zamanda hem de yakıtlarını düşündüklerinden kovalamacaya son veren adamların vahşi birer katilden hiçbir farkları yoktur. Araçtan hep birlikte yere inmişler, ölü ya da hâlâ can çekişmekte olan saygaları kuyruklarından tuttukları gibi kamyonun içine fırlatmaktadırlar. Boss takımın lideridir, eski bir asker olması, ordudan atılması, karısının onu terk etmesi gibi sebeplerle tehlikeli bir insana dönüşmüş ve tabiri caizse azılı, acımasız bir kişi olup çıkmıştır. Adamlardan her biri en az Boss kadar tehlikeli olmakla birlikte aşırı sert yapısı nedeniyle grubun liderliğini Boss yapmaktadır. Mujunkum bozkırında bulundukları sürece düzenledikleri sürek avından büyük para kaldırmayı uman bu işsiz güçsüz insan takımı oldukça tehlikeli ve acımasızdır. Abdias da elleri kolları bağlı bir şekilde kamyonetin arkasında beklemektedir. Onlardan farklı olan sadece Abdias’tır.

‘‘Kalabalığın içinde insan tektir, kendi kendine kalınca yapayalnızdır.’’ Abdias Doğulu bir şair tarafından söylenen bu sözü hatırlıyordu. Aynı şairin diğer paradoksal olarak kabul edilebilecek ‘‘Kalbi sevmek için yaratılmış olan, hiç âşık olmamalı.’’ Sözünü hatırladı. Şimdi o da, burada, bu kamyonetin arkasında, ölü saygaların leşleri, dayanılmaz derecede keskin kokuları arasında elleri, kolları bağlanmış bir şekilde duruyor ve sevdiği kadını düşünüyordu. Onu sevmemiş olsaydı bu denli acı çekmeyecek, bir daha onu görmek için ruhunda böylesine şiddetli bir arzu duymayacaktı. Her şey, insanlar, duygular, tüm bu canlılar âlemi ne tuhaftı, tam bir tezatlık içindeyken aynı zamanda karmaşık bir şekilde birbirine bağlanmış ve uyum içinde olabiliyordu. Birinin gördüğü bir zarar diğerini olumlu ya da olumsuz bir şekilde etkileyebiliyordu. Şu ânda buradaydı ve o İnga’yı düşünüyordu. Onu ilk gördüğü günü unutamıyor, motosikletinden inerek yanına gelişini daha dünmüş gibi her ayrıntısına kadar hatırlıyordu. İnsanoğlu zamanı gerçekten yaşıyor ve geçiriyor muydu? Yoksa tüm yaşanmış ve bitirilmiş zamanlar kendi evreninde hâlâ yaşamaya devam mı ediyordu? Abdias uzun bir zaman dişi kurtla karşılaşmasını unutamamış ve dişin kurdun elinden nasıl sağ kurtulabildiğine inanamamıştı. Abdias dini yeniden yorumlamak istediği ve ilerici fikirleri yüzünden Papaz okulundan kovulmuştu. Ona göre iki bin yıl önce doğmuş olan dogmalar yeniden yorumlanmalı ve insanlığa faydalı hâle getirilmeliydi. Bu düşüncelerini sesli olarak söylediğinde çok tepki toplayacak, kendisinin şeytanla işbirlikçi olduğu söylenecek ve okuldan atılacaktı. ‘‘Gençti. Genç olmak çok şeyi açıklar.’’ Tüm hataları, sonucunu düşünmeden yapılan hamleleri, büyük sevdaları, tutkuları, yalanı, iftirayı, ateşli konuşmaları, idealistliği, doğru bildiğini şiddetle yapma arzusunu; genç olmak, veya genç bir ruha sahip olmak açıklayabilirdi. 

Abdias okuldan atıldıktan sonra bir gazeteye girmişti. Moskova’dan çok uzaklarda toplanan yaban keneviri ve haşhaş toplayıcılarının durumunu anlatan yazılar yazıyordu. İlk başlarda yazıları ilgi toplamıştı. O da uyuşturucu işinin nasıl organize edildiğini yerinde öğrenmek istiyor ve delillere, gözlemlere dayanarak kaleme alacağı yazılarını hazırlamak için toplayıcılarla birlikte çok uzaklara gitmek istiyordu. Daha öncesinde duyduklarından hareketle garda çalışan biriyle bağlantı kurarak Petruha ile tanıştı. Ertesi gün onlarla tren yolculuğuna başlamıştı. Uzun bir yolculuk oluyordu bu, Abdias; Petruha ve yanındaki diğer çocuklarla; Mohaç, Kolia… konuşmaya çalışıyor, hem kendinin eski bir papaz olduğunu söylüyor, yaptıklarının doğru olup olmadığını soruyor ve hem de onlardan biriymiş gibi hareket etmeye çalışıyordu. Kenevir toplamaya gitmeden önce Uçkuduk’ta gördüğü İnga Fiodorovna’ya ilk görüşte âşık olmuş, gezdiği her yerde, gördüğü her şeyde onu görür ve düşünür olmuştu. Abdias’ın çocuk yaştaki kenevir toplayıcıları ile Calpak-Saz’dan sonra steplere doğru yürümesi sırasında, bu küçük ama para hırsıyla dolmuş olan çocukları yaptıkları işin kötülüğü konusunda uyarıyor olması Petruha’yı çok öfkelendiriyordu. Kenevir bitkisini ilk kez gören Abdias, onun yoğun kokusundan etkilense de ve başı dönse de heybesini doldurmaya çalışıyor, her şeyin kusursuz işlemesini istiyordu. Bu üç çocuğun yanlışlarını görerek vazgeçmesini istemektedir. Aslında iyi ve kötü mücadelesinde iyi olan taraf Abdias’ken nasıl kötü bir insan konumuna düşürüldüğünü, onun uğradığı haksızlıkları görerek isyan ediyoruz. Abdias konuşmalarıyla çocukları ikna edebilmek, doğru yola sevk edebilmek için kendi kimliğini gizleyerek sanki onlardan biriymiş gibi hareket ediyordu. Küçük gurubun bir de patronu vardı tabii, o patron da uzaklarda bir yerde katlamalı sandalyesine oturmuş ve onları gözlemlemekteydi. 

Kenevir toplama, haşhaş toplama işi bittiğinde, yeni gelenlerin patrona öz toplama ritüelini yerine getirmek için Abdias steplerden daha ileriye, yalnız başına gönderilir. Abdias öz denilen maddeyi toplamak için epey ilerlediğinde yanında bir ânda bitiveren üç kurt yavrusunu görünce sevinmiş, onları kucağına almıştı. Abdias’ın yanında sevgiyle oynayan bu kurt yavruları çok değil bir ya da iki yıl içinde insanın en azılı düşmanı hâline gelecekti. Abdias’ın kaderinin bağlandığı Akbar işte burada genç adamın karşısında belirecekti. Akbar onu neden öldürmemiş, hayatını bağışlamıştı? Yavrularına bir zarar vermemiş olması ve bu tuhaf adamın yere eğilip başını ellerinin arasına alması onu Akbar’ın elinden kurtarmıştı. Oradaki bakışma; Akbar ve Abdias’ın bakışlarının birbirine değdiği anda zaman durmuştu. Parlak buzulların ışıltısındaki mavi gözlerin değdiği Abdias bu ânı uzun zaman unutmayacak ve ne garip bir tecelli ki ölümün buz gibi nefesini hissederken de aynı gözleri görecekti. Biliyordu, şu anda da onu çarmıha gerer gibi bir saksavul ağacına bağladıklarında da dişi kurdun orada olduğunu biliyor ve onu yardıma çağırıyordu.

Kitabın bir bölümünde Abdias’ın hikâyesi anlatılırken iyi-kötü çatışmasını görürüz. İlahi adaleti sorgularken, birçok defa bizlerin de sorguladığı ama değişmeyen tabular karşısında insanlığın çaresizce boyun eğişine isyan ederiz. Bir insanın; zeki, bilgili, eğitimli, derin bir dini bilgiye sahip olduğu hâlde, müzikten anlayan ince bir ruha sahip bir insanken bir bozkırın ortasında suçlu bir haydut gibi asılıp ölüme terk edilebileceği ve bununla birlikte tüm adalet duygularının sorgulatıldığı bir zaman tüneline doğru yolculuğa çıkarız. İki bin yıl önce doğan Meryem’in oğlu Nâsıralı İsa da inancından ve Allah’ın öğretilerini inkâr etmediği için çarmığa gerilmek için bekliyordu. Yahuda tarafından, en güvendiği, sevdiği havarisi tarafından yeri gösterilmişti, şimdi de Vali Pontius Pilatus’un karşısında hesap vermekteydi. Güç ve kurban karşılaşması. Yönetici ve entelektüel kişinin karşılaşması. Kendini beğenmişliğin ve doğruluğun karşılaşması. Kıskançlığın ve hoşgörünün karşılaşması. Baştan sona bir zıtlığın karşılaşması idi bu iki adamın karşılaşması. Nasıl olabiliyordu da bu karşısında üstü-başı yırtık pırtık, ayakları çıplak bir adam bu kadar kuvvetli bir hitabet gücüne sahip olabiliyordu? Bu kadar etkileyici ve kendinden emin konuşabiliyordu. Bu İsa başka bir hayattan söz ediyordu. Sonsuzlukta olan bir hayattan bahsediyordu. Ve anlaşılan o ki İsa’nın Cennetine Pontius ve Yüce Sezar giremeyecekti. Çünkü onlar binlerce yıldır süregelen kadim inanışlarını bırakamazlardı. Onların dünyaları çok Tanrılı bir dünya idi. Ölüme giderken, bir ağaca bağlanmış bir hâldeyken Abdias, Kudüs’te İsa’yı arıyordu. Oradaydı, Kudüs sokaklarındaydı, İsa’ya yalvarıyordu. Değmez diyordu, birlikte kaçalım diyordu. Bedenen bir ağaca asılı Mujunkum bozkırında olan Abdias’ın ruhu Kudüs sokaklarında dolaşıyordu. Sonra bir anlığına suların ilerisinde bekleyen babasını gördü ve Akbar’ın buz mavisi gibi soğuk ve bir o kadar da güzel bakışlarını gördü. Akbar da onu tanımıştı. Kader bir kere daha bağlamış ve bir kere daha ayırmıştı.

Kitabın son bölümünde Boston, Ernazar ve Akbar’ın hayatlarının birbirine nasıl bağlandığını görürüz. Kötü bir adam olan Bazarbay Akbar’ın yavrularını kaçırır. Yolda atını dört nala koşturan Bazarbay, Boston’un evine sığınmakla hem bu güzel ailenin felâketine ve hem de kurtların felâketine sebep olacaktır. Boston; çoban olmasına rağmen ileriyi gören, mücadeleci bir adamdır; çalışkandır, adildir ve yenilikçidir. Okumamış olmasına rağmen pek çok okumuş adamdan üstün olabilecek bir karaktere ve hitabet gücüne sahiptir. İşletecek ve çalışacak yaylalar istemekte ve kendisi bu mala sahip olmayı talep etmektedir. Yalnız o zamanki sosyalist Rusya bunu devlete ihanet olarak görmekte ve sistemin bir parçası olarak yetiştirdiği bağnaz adamları da jurnal etme yetkisi vererek insanların ümitlerini kırmaktadır. Bozkır gelenekleri, çobanların yaşayışları, o zamanki devlet yönetimi, karşılaşılan zorluklar, bir hasetçinin düşüncesizce yaptığı kötülüklerin pek çok kişinin hayatını etkilemesi söz konusudur. Kitapta iyi olan kazanamamıştır ama kötü olan kişinin ya da düşüncelerin de yok olmaya mahkûm oldukları gösterilmektedir. İsa’nın ölümüne karar veren Pontius artık yoktur yalnız İsa ve onun dogmaları hâlâ yaşamaktadır. Günümüzde Hristiyanlık âleminin sayısı da oldukça fazladır. Akbar’ın ölümü de bana bazı kederlerin yok olabilmesi için ölümün bir şifa olabileceğini hatırlattı. Akbar üç kez yavrulamış ve her defasında azılı düşmanı olanı insanlar tarafından yavruları öldürülmüş ya da çalınmıştı. Yavrularının yokluğuna dayanamayan Akbar çok acı çekiyordu. Onun daha fazla acı çekmemesi için de ölümü tatlı bir şerbet gibi içmesi gerekiyordu.

Kitabın okunması dileğiyle

Yazıyı hazırlayan Burcu Bolakan

Kitap Çevirisi: Refik Özdek

Yayınevi: Ötüken Neşriyat

Yazar
Burcu BOLAKAN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen