Çerçi…  

Sözlükler, kimi kendi sırtına veya eşeğine yüklediği heybesiyle, kimi tek veya çift at koşulu arabasıyla köy köy dolaşarak ufak tefek tuhafiye eşyası, incik boncuk, çeşitli kuruyemiş veya halk ifadesiyle “öteberi” satan gezici satıcı diye tanımlıyor. Kelime halk arasında, Anadolu ağızlarında “çerçici” olarak da karşımıza çıkıyor.

Etimologların kökeninin Moğolca veya Farsça olduğunu söylediği bu kelime, Türkçe aracılığıyla Osmanlı coğrafyasına yayılmıştır. İlk kez 13. yüzyılda Kıpçak Türkçesinin anıtsal eseri Kodex Kumanikus’ta “çarci” şeklinde, 14. yüzyılda ise Süheyl ü Nev-bahar’da bugünkü şekliyle yer alıyor.

Çocukluk yıllarımda pek çok kere karşılaştığım ve alışveriş yaptığım çerçiler, Bilkentli yıllarımda rahmetli Halil İnalcık ve Talat Halman ile sohbetlerimden birinin konusu olmuş, Halil Hoca kültür tarihimizdeki yeri üzerine nefis bir analiz yapmış ve bir öğrencime 2009 yılında yazdırdığım yüksek lisans tezine “çok önemli” diyerek sevinmişti.

Destanların ve halk hikâyelerinin sıklıkla sözünü ettiği özellikle İpek Yolu üzerindeki gezici tüccarlar olan bezirgânlar, ülkeden ülkeye, şehirden şehre dolaşarak ticaret yaparken duyduklarını ve gördüklerini de naklederler, özel haber ve mektuplar için de gönüllü ulak olurlardı. Bir anlamda küresel seyyar satıcı olan bezirgânın rolünü şehirde “bohçacı”; köyde “çerçi” üstlenmiştir.

Özellikle köylü kadınlar ve genç kızlar, şehre ait yeni bilgi ve ürünleri onda görürler, ondan öğrenirlerdi. Çerçi, kentte modernleşme adına ne varsa ve ne şekilde ürüne dönüşmüşse köye onun bir örneğini, olmadı haberini getirirdi. Bir dönemin ifadesiyle “ayaklı gazete” gibiydi. Matbaanın icadından sonra basılan kitap ve gazetelerin eşekli seyyar satıcılar tarafından köylerde satılmasıyla Avrupa’da aydınlanmanın halka yayıldığı söylenir. Belki de “ayaklı gazete” veya “ayaklı kütüphane” sözü buralardan geliyordur, kim bilir?

Çerçi, köy meydanında veya bir sokağın başında şimdiki hoparlörün esin kaynağı olan kendine özgü zilini çaldığı veya “çerçi geldi çerçi” diye bağırdığı zaman etrafı, yaşlı ve genç kadınlar, hele çocuklar tarafından hemen sarılırdı. Çerçi, köylü kadınların ve çocukların gözünde şehrin ve medeniyetin kendilerine ulaşan yüzüydü. Onlar için çerçiyle görüşmek bir süpermarkete veya AVM’ye girmek gibi bir şeydi.

Ne yoktu ki onların heybesinde, eşeklerinin sırtında veya beyaz yuvarlak tenteli, tek veya çift at koşulu arabalarının dolaplarında. Tabir yerindeyse iğneden ipliğe kadar köyde ihtiyacı duyulan her şeyi bulundurur; hiçbir şeye yok demezdi. “Çerçi başındakini satar” atasözünde olduğu gibi bulur buluşturur, ihtiyacı giderirdi. Olmayanın kaydını tutar, sipariş bile alırdı. Abdurrahman Kızılay’ın seslendirdiği “benim ipek yağlığım var görmeye gelin” diyen Kerkük Türküsü böyle bir çerçi hikâyesidir.

Kadınlar ve genç kızlar kadar çocuklar da onun yolunu gözler, takas için hazırlıklarını önceden yaparlardı. Her ne kadar Nasreddin Hoca fıkrasında tebessüm konusu olsa da çalılara takılmış yünler bugün için toplanır veya folluktan aşırılmış, daha doğrusu aşırılmasına göz yumulmuş yumurtalar bugün için saklanırdı. “Çerçi geldi” sözü duyulunca genç kızların ve çocukların masum hırsızlıklarla dolu bütün sırları ortaya dökülür ve çerçiyle takas pazarlığı başlardı. Köy ahalisi çerçiyi de öğretmen, imam, dede, âşık gibi önemli şahsiyetler arasında görür ve gerek iş ahlaklarına gerekse insan ilişkilerine güvenir; çocukların ve genç kızların onlarla alışverişinden kaygı duymazdı.

Çocuklar daha çok sapan lastiği, balon, akide şekeri, kenger sakızı, leblebi, keçiboynuzu, “kıstırma” veya “püskevit” yapmak için bisküvi ve lokum gibi şeyler isterdi. Kadınlar için lamba şişesi, mandal, plastik, alüminyum, çinko veya melamin kap-kacak; genç kızlar içinse ataların “çerçi kızı boncuğa âşıktır” sözünü doğrularcasına ayna, tarak, küpe, kolye gibi süslenme eşyaları merak konusu olurdu. Bunların hepsi buğday, yumurta, yün, tiftik, peynir, pekmez, bal vb. köyde üretilenle takas edilir; kimse para nedir bilmezdi. Yani kent, köy için; köy de kent için üretir, çerçi de bu takasa aracılık ederdi. Kısacası çerçiler çağında kimse tüketici kelimesini bilmezdi, herkes ihtiyaca göre ve takasa dayalı üreticiydi.

Sanayileşme çağında köyden şehre göç sonucu geride kalan yaşlı nüfus büyük oranda üretimden vazgeçti. Dağlar kuzusuz koyunsuz, kümesler horozsuz tavuksuz, tarlalar arpasız buğdaysız, bahçeler sebzesiz meyvesiz kaldı. Böylece Sivaslı Âşık Emrah’ın mısralarının Ali Kızıltuğ’un dilinde yankılandığı “asr-ı gurbet harap etmiş köyünü” türküsüne yansıdığı gibi bağlar bostanlar, evler ocaklar viran oldu. Bu dönemde çerçinin rol ve işlevini karşılamasa da yeni bir seyyar satıcı türü ortaya çıktı: Gezici marketler.

Eşekli veya at arabalı çerçinin yerini alan ve kamyon, kamyonet, minibüs gibi motorlu araçlar kullanan bu gezici marketler, geldiklerini haber veren ritmik korna sesleriyle köy köy dolaşıyorlar ve araçlarına doldurdukları yumurtadan ekmeğe, peynirden süte, soğandan sarımsağa, domatesten bibere kadar her şeye kolayca müşteri buluyorlar. Takasın adı bile geçmiyor, herkes nakit para hatta kredi kartı kullanıyor.

Yani eski çerçilerin köyden aldıklarını günümüzde çerçilerin yerini alan gezici marketler köye satıyor. Günümüz köylüsü, sabah kahvaltısına oturmak için gezici marketin korna sesini ve fırından getireceği beyaz ekmeği bekliyor. Böyle olunca da çerçiden aldığı köy ürünlerini satan mahalle bakkallarının tezgâh ve raflarını da fabrikasyon ürünler dolduruyor.

Bu şekilde köyle kentin bağını kuran çerçinin dışında, günümüzün zincir marketleri ortaya çıkmadan şehirlerde geleneksel seyyar satıcılar da vardı: Bozacı, şerbetçi, sucu, balıkçı, üzümcü, soğancı, karpuzcu… Kent sokaklarında sanırım en son tüpçülerin ve overlokçuların mekanik sesleri işitilmişti. Bir de köyden kente göçün sembol tiplerinden birine dönüşen Züğürt Ağa’nın mahcup ve cılız sesi duyulmuştu.

Sanayileşe çağında “taşı toprağı altın” sanılarak köyden şehre göçenlerden “altın bilezik” denilen bir sanatı, becerisi veya düzenli işi olmayanlar, meydan, cadde ve sokaklarda belli köşeleri tutar ve her sabah dükkân açar gibi tezgâhlarının başına geçerdi. Bir de meydanda, caddede veya sokakta sabit bir yer tutamayıp kaçak göçek, kıyıda köşede gezenleri vardı ki onlara daha çok “işportacı” denirdi.

Sokağa çıkmanın yasak veya tehlikeli olduğu koronavirüs günlerinde işportacılar, seyyar satıcılar, gezici marketler ve bakkal çırakları yeni şartlara uyum sağlayarak bir süreliğine geri dönseler de saltanatları pek uzun sürmedi. O günlerde zincir marketler, kendilerine gelen telefonlara cevap vererek “sipariş usulü” seyyar satıcılığı başlattılar. Ancak internet, akıllı telefon, uygulama ve yapay zekâ çağında kredi kartlı yeni bir alışveriş sektörü ortaya çıktı ve neredeyse hayatın her alanını, satılan her şeyi içine aldı. Böylece hayatımıza, sanat ve edebiyatımıza esin kaynağı olan “postacı” tipinin rol ve görevlerini de devralan “kargocu” ve nihayet “kurye” diye yeni bir seyyar satıcı türü ortaya çıktı.

Bakalım balkonunu terasını, bahçesini bağını veya arsasını tarlasını tarımsal üretim için değerlendirmeyenlerin ve tabii çerçiler çağındaki gibi takas yapacak bir malı olmayanların gıda ve zaruri ihtiyaçlarını “kuryeler” üzerinden sipariş merkezleri hangi vakte kadar karşılayacak ve kredi kartları ne zaman “yetersiz bakiye” verecek onu da zaman gösterecek?

Değişen üretim-tüketim ilişkileri, kültürel tutumlar ve alışkanlıklar üzerine yapılagelen “bakkal” ve “market” karşılaştırmalarına dayalı çalışmaların benzerlerini çerçiden işportacıya uzanan çizgide seyyar satıcılar üzerine de yapmak gerekir.

Ancak bu yapılırken mağazaların vitrine, bakkalların rafa veya manavların tezgâha koymadığı defolu, ucuz veya çürük çarık malları -tabir yerindeyse- “uyuttukları” fakir fukara halka sattıkları için bir şeyin ucuzlamasını veya değersizleşmesini anlatan “işportaya düşmek” deyimine kaynaklık eden işportacı ile kenti ve medeniyeti, yeniyi ve bilinmeyeni köye, köyün üretimini şehre taşıyan çerçiyi “seyyar satıcı” başlığı altında bir araya getirirken kültüre ve tarihe haksızlık edilmemelidir.

[i] Prof.Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı,

 

Yazar
M Öcal OĞUZ

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen