Hz. Ali’nin sözü kulağımızda yankılanıyor:
“Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacağı çağa göre yetiştirin.”
Bu söz yalnızca bir öğüt değil, bir çağrıdır. Çünkü her nesil kendisi için yaşamaz; bir sonrakine bir yol, bir nefes bırakmak için vardır. Fakat biz çoğu kez geçmişin hikâyelerini anlatmakla yetiniyor, bugünün sorunlarını konuşmakla oyalanıyoruz. Yarın içinse çoğunlukla yeni bir sözümüz olmuyor.
Oysa geçmiş, sadece anılarıyla taltif edilsin diye anlatılmaz. Geçmişi yaşatmak demek, onu bugüne ve yarına tercüme edebilmek demektir. Fakat hayat, olağan akışını aşarak öylesine hızlandı ki; bu hız kendi ahlakını, kendi dilini, kendi değerlerini doğuruyor. Biz çoğu kez ya önemsemiyor ya da bu yeni dili tanımlamakta gecikiyoruz. Böyle olunca da geleceğe karşı riskli bir boşluk oluşuyor.
Hikâye anlatmakla hikâye inşa etmek arasındaki fark tam da burada beliriyor. Çocuklara sadece geçmişin hikâyelerini anlattığımızda, onların dünyasına hazır kalıplar sunmuş oluyoruz. Oysa asıl ihtiyaç, onlara kendi hikâyelerini kurma gücünü verebilmektir. Dinlemek yerine inşa etmek… Anlatılanı tekrar etmek yerine, yeni bir söz söylemek… İşte yarına hazırlanmak böyle bir şeydir.
Bu da yalnızca bilgi vermekle değil, zihni ve kalbi eğitmekle mümkündür. Eleştirel düşünmeyi, ahlaki muhakemeyi, empatiyi, hayal kurmayı ve üretmeyi öğrenmeyen bir gençlik, yarını ancak dünkü kelimelerle karşılar. Oysa onların çağının dili bambaşka olacak. Ve o dil, bugünden duyduğumuzdan daha karmaşık, daha hızlı, daha çok katmanlı bir dil olacak.
Her milletin bir gelecek tasavvuruna ihtiyacı vardır. Ekonomik kalkınma ya da teknolojik ilerleme bunun bir parçası olabilir; ama yeterli değildir. Ortak bir hayal, ahlaki ve insani bir vizyon olmadan yarın kurulmaz. Gençlere bırakılacak en büyük miras, işte bu ortak tasavvurdur: geleceği birlikte düşlemek ve o düşe uygun bir dünya inşa etmek.
Bugün yaşadığımız sıkıntılar, dünün tanımlarının artık yetmediğini gösteriyor. Gelecek için yeni tanımlara, yeni hikâyelere ve yeni nefeslere ihtiyaç var. Çocuklarımızı kendi zamanımıza göre değil, onların yaşayacağı çağa göre yetiştirmek, işte bu yüzden sadece bir öğüt değil; çağın en acil sorumluluğudur.
Ve sorunun cevabı hâlâ önümüzde duruyor:
Çocuklarımız hangi çağın misafiri olacak?
Buna vereceğimiz cevap, aslında bizim hangi çağa ait olduğumuzu da gösterecek.
