Davanın Davası

Dava, öncelikle iki anlamlı bir kavram. Bir yönü hukuku, bir yönü düşünceyi ilgilendiriyor. Yargı organına hakkında hüküm çıkarılması için başvurulan bir konuya da, öne sürülerek savunulan düşünceye de dava deniyor. Bu yazı, bütünüyle bir hayat biçimi-felsefesi sunan düşünce anlamındaki büyük bir milli dava ve o davanın mensuplarının uğradığı hukuki süreçle; mahkemeyle, yani “Davanın Davası” ile ilgili.

Türkiye bir dava cennetidir. Dava sözü öyle ulu orta kullanılır gider. Küçücük bir sorunu çözme işini üstlenenler yaptıkları işi büyük bir dava, kendilerini büyük dava adamı olarak görmeye başlar. Bu küçük davaların yanında memleketi kurtaranların davası devede kulak gibidir. Akla hayale gelmeyecek türde, irili ufaklı, yerli ve yabancı davanın güdüldüğü bir ülkede yaşıyoruz. Yerli-yabancı ayırımını şunun için yapmamız gerekiyor; bu topraklarda yerli ve milli bir dava bulmak hayli zordur. Birçok davaya yakından göz atarsanız arkasında yabancı parmağı görürsünüz. Akıllı, zeki, okuyan, düşünen insan az olduğu için mi yerli davamız az? Hayır. Biz Türkler çok zeki, çevresine çok meraklı bir milletiz. Bu öğrenme merakı, hemen uyum sağlama yeteneği de başımıza çok çorap örmüştür. Maalesef Türkiye’de güdülen davaların büyük bir kısmı bu coğrafya üzerinde emelleri olan yabancı devletlerin örgütleri tarafından insanımıza benimsetilmiştir.

Tarih boyunca kendi geliştirdiği uygarlığı, bulduğu yaşama çözümleri ile yaşayan Türk milleti, kurduğu dünya devletleri zayıflayınca yabancı uygarlıklardan etkilenmeye başlıyor. Zayıflığına hemen çözüm bulma telaşına kapılıp başka topraklardaki çözümlere kapılıp gidiyor. Kurduğumuz son büyük devlet Osmanlı da çökmeye başlayınca böyle oldu. Bu çöküşten nasıl kurtuluruz sorusu ortaya üç büyük dava çıkardı: Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük. Tarihi biliyorsunuz; Osmanlıcılık ve İslamcılık tutmadı, Osmanlı çöktü. Türkiye Cumhuriyeti Türkçüler tarafından Türkçülük düşüncesi üzerine kuruldu. Sonrasında ilginç gelişmeler oldu. Türk milletinin kendi güç kaynaklarından çıkardığı Türkiye Cumhuriyetinin kurucu düşüncesi, davası, mensupları zaman içinde birtakım ayak oyunlarıyla etkisizleştirildi. Türk Ocakları, Türk Milliyetçiler Dernekleri kapatıldı. Türkiye’de Amerikan etkisi; eğitimi, üsleri, süt tozları, darbeleri görülmeye başladı. Devletine düşman bir İslamcılık biçimi türedi. Marksizm-Komünizm yaygınlaştırıldı. Milletin özünü yansıtan Türk milliyetçiliği ve milliyetçileri yeniden sahneye çıkmak zorunda kaldı. Bu süreçte Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran düşünce ve onun mensupları 3 Mayıs 1944 tarihinde ve 19 Ağustos 1980de iki kez sanık sandalyesine oturtuldu. Ne yazık ki Türk Milliyetçilerinin yargılandığı bu iki dava süreci, hele ikincisi sansür ve belli çevrelerce görmezden gelinip unutturulması nedeniyle kamuoyunca öğrenilemedi. Çünkü “Davanın Davası” gibi kitaplar yazılmamıştı.

1980 darbesi yapılmıştı. Darbecilerin sağcı solcu, suçlu suçsuz demeden yakaladığını hapishanelere tıktığı günler. Darbe başlamadan bir saat önce MHP Genel Merkezi’ne bir komando timi ve tanklar gönderilmiş, bir tank elektrik tellerini kopartmış, Genel Merkez’de bulunan görevliler Emniyet Müdürlüğü’ne götürülmüş, partinin hiçbir yetkilisi yokken fenerle arama yapılmış, güya otomatik silahlar, telsizler, hastane malzemeleri bulunmuş… Savcı Nurettin Soyer, çok sayıda otomatik silah bulduk diyerek listesi 6 sayfayı bulan resimler göstermiş. (Mahkemede bu silahlar hiçbir zaman gösterilemedi.) Bu yalanlar ile Evren’e koşup MHP hakkında özel kanun çıkarttırmış. AP ve MSP 13 Eylül, CHP 14 Eylülde, usulen aranmış. Bu işlerde tecrübeli olan Türkeş bir süre sonra teslim olmuş. Ülkücülerin önde gelen bütün isimleri gözaltına alınmış. Kaçabilenler çok zor durumdalar. Komiser Zeki Kaman ve Dürüst Oktay ekibi, gözaltındakileri C5 denilen cehennemde işkenceden geçirmiş. Bütün faili meçhul olayları üzerlerine yıkmış. Ülkü Ocakları başkanları da “Bize emri Türkeş verdi.” demedikleri için çok ağır işkenceler görmüş, feryatlar arşa çıkmış; kimse duymamış. Mamak Cezaevi’ne gönderilmişler ama orada da her an sadist Raci Tetik’in işkenceleri devam ediyor. Dokuz ay sonra MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası İddianamesi Marksist savcı Nurettin Soyer’ce açıklanmış. 587 sanıklı dava dosyasında suç belgesi diye binlerce belge koymuşlar. MHP aleyhine olduğunu düşündükleri her şey dosyada. Dosyaya lehte olabilecek tek belge koymadıkları gibi, bunları listelemeden çuvallara doldurup depoya kaldırmışlar. Savcının iddianamede kullandığı belgeler savcılığa yakışmayan kasıtlı bir elemeyle toplanmış. Ecevit’in CHP- MSP Hükümeti döneminde MİT’e alınıp MHP içine sokulan kışkırtıcı ajanlar ile başlamış, CHP’nin Güneş Otel Hükümeti döneminde devam etmiş. Hasan Fehmi Güneş, dönemin Ankara Sıkıyönetim Komutanı, Güvercinlik Jandarma Alay komutanı, işkenceci komiserler Zeki Kaman-Dürüst Oktay ve C5 ekibi, karanlık çevrelerden yardım gören Aydınlık gazetesi, başını Uğur Mumcu’nun çektiği gazeteciler, Uğur Alacakaptan gibi Marksist hukukçuların da içinde bulunduğu ekiplerle sürdürülen maksatlı bir çalışma. Sonuçta Ülkücülerin başına tarihteki en büyük çorap örülmüş.

Her şey olumsuz. Haberler Korkunç. Birçok kişinin köşesine saklandığı dönemde bazı yiğit ülkücüler çıkıp tehlikeleri umursamadan görevini yapmıştı. Bunlardan biri Şerafettin Yılmaz’dı. Arkadaşlarımın yerinde ben de olabilirdim diyerek Ankara’da arkadaşlarına devrettiği avukat bürosunun başına geçti. Bilgi yok, Savcılık belgeleri alınamamış, ihtiyaçlar dağ gibi, istekler bitmiyor… Adam yoktu, para yoktu. Bir avuç gönüllüyle çalışıyordu. Herkes, yapılacak hangi iş varsa ona, ihtiyacı olanın yardımına koşuyordu. Bu arada Büro sadece ülkücülerin hukuki sorunlarıyla ilgilenmiyor. Şerafettin Yılmaz işin hukuki tarafıyla ilgilenirken Galip Erdem de çoğu fakir olan cezaevindeki ülkücülerin harçlıklarını, onların dışardaki yakınlarının maddi ihtiyaçlarını, temin ediyor. Bunun için de adeta bütün eşi dostunu seferber etmiş, para topluyor. Tanıdıklarına “Şu kadar sayfa mektup gönder.” diyor. Çevresine güç veriyor. “Madem ülkücüsünüz, size yapılanlara üzülmeyin, siz bunları göze almamış mıydınız?” diyor. Her türlü tehlikeyi göze alıp Kenan Evren’e mektup yazarak “Bu gençlerin yetişmesinde benim de katkım var. Onlar suçluysa ben de suçluyum. Beni de atın içeri.” diyerek kafa tutmayı da ihmal etmiyor.

Duruşmalar başlayacak. Büroda bütün odalar dolu, iğne atsan yere düşmüyor; sanık yakınları, avukatlar, davayı merak eden ülkücüler. Korkunç işkence bilgileri gelmişti. Sanıkların yarıya yakını idam edilebilirdi. Korku vardı, endişe vardı. Bir tutuksuz sanık “bunlar beni de asacaklar” diye büroda sabaha kadar dolaşmıştı. Nasıl yoğun bir baskı altında olduklarını tahmin edersiniz. Sanıkların cezaevinde görüşlerine gidilmeli, ihtiyaçları karşılanmalı, belge fotokopileri mahkemeden alınmalı, belge isteyenlere belge verilebilmeli, büroya gelen hiç kimse eli boş dönmemeli, sanık yakınları, herkes bilgilendirilmeli, savunmalar hazırlanmalı suçlamaların hepsine gereken cevap verilmeli idi. Bir de bütün bunlara yetişebilmek için büroda çalışan insanlar vardı, avukatlar, gönüllüler… 220 idam istenen dava için dört dörtlük bir hukuki çalışma yapılması şarttı. Bir saatin dişlileri gibi kusursuz işleyen bir sistemin kurulmasına ihtiyaç vardı. O yoklukta, adamsızlıkta olağanüstü bir çalışma yapıldı. Ülkücülere atılan iftiralar, kurulan tuzaklar, sahte belgeler, sahte balistik raporları, sahte yer gösterme tutanakları, uyduruk itiraflar… tek tek ortaya çıkarıldı.

Yedi yılın sonunda MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası müşterek savunması yapıldı.  Şerafettin Yılmaz ve arkadaşları yapılması gerekeni yapmanın huzuruyla sessizce köşelerine çekildi.

Elimde “Davanın Davası” adıyla Raşid Demirtaş ve Mahir Durakoğlu tarafından yazılıp Ötüken Yayınevi’nce basılan kıymetli bir kitap var. 12 Eylül 1980’de açılan MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davasını, sanıkların, sanık yakınlarının, tanıkların, dinleyicilerin, gazetecilerin, bu davayı yürüten Avukat Bürosu’nun penceresinden anlatıyor. Galip Erdem ve Şerafettin Yılmaz gibi hiçbir karşılık beklemeden “Davanın Davası”nı sırtlayan iki abide şahsiyet ve arkadaşlarının verdikleri mücadelenin anlatıldığı muhteşem bir çalışma. Türk Devletinin içine sızmış bir ekip tarafından MHP ve Ülkücülere karşı kurulan tuzakları, Evren cuntası ve Amerikan darbesinin Ülkücülere yaptığı işkence ve zulümleri, “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davasını” anlatıyor. Çok çileli bir dönem, bir daha hiç yaşanmaması gereken hukuksuzluklar, Türk milliyetçilerine kurulan büyük tuzak ve onların buna karşı yiğitçe duruşları…

Hukuki bir süreci bu kadar akıcı bir dil ve üslupta anlatılması övgüye değer. MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davasını, Ülkücülerin davasını ve duruşunu bugüne, bu açıklıkta anlatan bir başka kitap yayınlanmadı. Dönemi birinci elden tanıkların dilinden tarafsız bir bakışla anlatan kitap oldukça hacimli olmasına karşı çok akıcı bir dille yazılmış ve bir solukta okunabiliyor. Okuyucular Ülkücülere yapılan işkence ve zulüm karşısında okuyucular zaman zaman gözyaşlarına boğulacaklar. Böyle zamanlarda okumak güçleşecek.

Bu kitabı öncelikle MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası sanıkları okumalı; çünkü dünyanın en çok idam istenen davasının sanıklarıydı onlar. Onlar 12 Eylül 1980den önce Türk milleti için bedenlerini siper etmiş, kan vermiş, can vermişler, mahkemede de yiğitçe durmuşlardı. Kendileri dile getirmese de, başkaları görmezden gelse de, C5 İşkence yerinde, Kafeste, koğuş ve hücrelerde yaşadıkları zulme karşı duruşları birer kahramanlık destanı idi. Kitap onları anlatıyor. Okuyunca “Ben de yazmalıyım, yoksa bir büyük destan daha tarihin karanlığına atılacak.” diyecekler.

Sanık yakınları okumalı. Evlatlarının anlatmadıklarını… Mamak Cezaevi görüş gününde kafesin arkasında “iyiyiz” derken nasıl kan kustuklarını…

“Davanın Davası” kitabını Bütün MHP’liler ve Ülkücüler okumalı. Çünkü onların yakın tarihi bu kitapta. 1944’de, 1980’de Ülkücülere yapılanları Türk milliyetçilerinin hatırında tutması gerekir. Kökü MHP olan bütün siyasi oluşumların ülkücü mensupları bu kitabı okumalı. Diğer partilerin “darbe sırasında bize çok zulmedildi” diye ortalıkta dolaşan yaldızlı siyasetçileri, yazarları okumalı. Türk milletine hizmet eden bütün siyasetçiler, gazeteciler, yazarlar, şairler bu kitabı mutlaka okumalı.

Kitabı okuması gereken o kadar çok insan var ki… Ülkücülere işkence yapan polisler ve yakınları, onlardan aşağı kalmayan savcılar, hâkimler ve onların çocukları; bir ülkede hukuk nasıl ayaklar altına alınabiliyor görmek için bütün hukukçular okumalı. Mamak’ta ülkücülere yapılan zulme alet olan askerler okumalı. Bu zulüm yumağına katkısı olan istihbaratçılar okumalı. MHP üzerine yıllarca karalama kampanyaları açmış gazeteler, yazarlar okumalı.

Bu kitabı 12 Eylül’de yaşadıklarıyla ilgili şimdiye kadar yüzlerce kitap yazan ve yazdıkları eserlerde ülkücüleri, haklı mücadelelerini, en az kendileri kadar zulme uğradıklarını bilerek görmezden gelen solcular, sosyalistler, komünistler okumalı. 12 Eylül’de karakollarda, cezaevlerinde sadece Komünistleri işkence görmüş gibi gösteren dizi ve filmlerin senaristleri da bu kitabı okumalı.

Ben tüylerim diken diken olmuş biçimde, gözyaşlarıyla okudum. Düşünceme göre “Davanın Davası” kitabı her aydının kütüphanesinde bulunması ve mutlaka okunması gereken bir kitap.

Kitabın başında, Mahkeme’nin açılış gününde, Türk Milliyetçileri’nin, kendilerine yapılan zulümleri bir yanardağ patlaması gibi söyledikleri İstiklal Marşı ile mahkemenin suratına çarptıkları sahne anlatılıyor. O sahneyi her ülkücü, her vatansever okumalı ve daima aklında tutmalı. Ve belki bu kitap her 19 Ağustos gününün İstiklal Marşı Günü veya Korkusuzlar Günü gibi bir milli günün ilan edilmesine de vesile olur.

İstiklal Marşı günüyle başlayan kitap, müşterek savunmanın mahkeme heyetine ve tarihe söylediği şu sözlerle bitiyor. “Bu davanın sanıkları sadece devletlerinin yaşaması ve milletlerinin bekası için çırpınan milliyetçilerdir. Çünkü bu davada yargılanan sadece şahıslar değil Türk Milleti’nin mukaddesleridir. Türk Milliyetçiliğidir… Davanın esas hatası buradadır. Bu dava açılmakla Kuva-yı Milliye Ruhu baltalanmıştır. O ruh ki bugün de yarın da milletimize lazım olacaktır. “ (MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası Müşterek Savunmasından)

Kitabın şimdiye kadar görmezden gelinen MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası üzerine yeni çalışmaları teşvik edeceğini düşünüyorum. Her ülkücü, kendisinde bulunan belge ve bilgileri mutlaka tarihe emanet etmelidir. Raşid Demirtaş ve Mahir Durakoğlu üzerlerine düşeni güzel bir şekilde yerine getirmişlerdir. Kendilerini kutluyor, onlardan dönemle ilgili yeni çalışmalar beklediğimizi de bildirmek istiyorum.

Yazar
Arslan KÜÇÜKYILDIZ

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen