Dilaver Cebeci Ağabey’den…

Dilaver Cebeci Ağabey sadece şair değildi. Mavi Türkü kitabı vardı birde. Oradaki çok sevdiğim yazılardan birisiydi “Saz”.

“Bir sazım olsa, göğsüne ortası kanlı bir yürek resmi yapardım.” diyor ve devam ediyordu.

O kadarcık mı? Sapına da bir çiçek… Papatya mı desem, lâle mi çiğdem mi? Herhalde kocaman bir papatyayı tercih ederdim. Tellerini özene bezene gerer, iyice bir düzen verirdim.” Teller muradını alırdı” Onu dost bilirdim. Bir askerin tüfeğine baktığı gibi bakardım, canım gibi severdim. Sazını ihmal edenlere nasıl kızmayayım. Ah bir saz çalabilsem. “Hele çal bakalım aşık” dediler mi, şöyle üstüne kapanır, gözlerimi yumar, parmağımı o kocaman papatyanın sağında, solunda, ortasında gezdirerek, önce;

“Meşeler göğermiş varsın göğersin

Söyleyin huysuza durmasın gelsin”

diye başlardım…

Bir sazım olsa, kolunun tam ucuna beş renkli bir püskül asardım. Mavi, yeşil, kırmızı, siyah ve sarı…Niye bu renkleri seçtiğimi, püskülünün neden bir tuğu andırdığını sorarlardı elbet.. Candan yürekten, şevk ile anlatırdım. Hatta beş rengin sırrını bile söylerdim. Sonra öyle bir türküye başlardım ki, dinleyenler önce birbirlerinin yüzüne bakıp ağızları açık kalırdı. Sazımın telleri duyulmamış sesler çıkarır, ben duyulmamış o türküme devam ederdim.

“O yar gitmiş yetişemem göçüne,

Ahdim olsun altın takam saçına…”

Yıl 2003 idi. Eşi Ayla Abla’yı aradım. Dilaver Cebeci Ağabey’i Eskişehir’de misafir etmek istediğimi söyledim. Tren ile geldi Dilaver Ağabey. Rahatsızdı, bazı olayları hatırlayamadığını söyledi.

Osmangazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bölümündeki hocaların yanına gittik. Türk Müziği Derneği’ndeki arkadaşlarla konuştuk. Bozüyük Türk Ocağı’nda toplanan arkadaşlara şiirlerini nasıl yazdığını, hatıralarını anlattı. Her gün bir öncekinden daha iyi oldu. Babamın yanına gittik. Köydeki dağları görünce “beni dağlara gömün” demişti.

Yıldız Sarayında Fesler ve Şamdanlar şiiri vardı.

Osmanoğlu, hey Osmanoğlu!

Balkan siyahı perdeler inmiş gözlerine,

Omuzların çökmüş Osmanoğlu!

Burası Yıldız Sarayıdır yıldızlar gibi yalnız;

Kasem olsun ki doğup batan yıldızlara,

Çift kanatlı kapılar hahamlar kadar imansız.” diye başlıyordu.

Bu şiirde geçen olayları Balkan Savaşı’nı, Yıldız Sarayı’nı, Selanik’i anlattı.

Bir başka şiirini belediye otobüsünde son durağa kadar üç sefer gidip geri geldiği zaman yazdığını söyledi. Şoför acayip acayip bakmış ama şiiri de bitirmiş o arada.

Dilaver Ağabey Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi adı altında yazılar yazıyordu. Bu yazıları Devranname, Seyranname adı ile kitaplaştırmıştı.

Bizim Eskişehir’de güzel bir arkadaşımız var, Prof. Dr. Zeki Atkoşar. Kimya Mühendisi, bestekâr.

Bir gün kayınbabasının evinde otururken eski tarihli (25.11.1990) bir gazete eline geçiyor. Gazetede Dilaver Cebeci Ağabey’in Seyyâh-ı Fakîr Evliyâ Çelebi adı altında, hoş üslubuyla yazdığı yazıyı okuyor, çok hoşuna gidiyor.

Sonra oturuyor, aynı üslupla Dilaver Ağabey’e bir mektup yazıyor.

Dilaver Cebeci Ağabey’in yazısının bir kısmı şöyle;

“Garibe-i Banka- Metelik

Hicrî bindörtyüz onbir Cemâdü’l evvelinün gurresinde, Medîne-i Üsküdar çarşusunda serseri gezer iken, kenâr-ı caddede karga derneği misillû bir cemâat-i kesîreye gözüm düş olup, anlara doğru vardukta gördüm ki bir nice avret ü er, mâde vü ner, hây ü hûy ü gulgûle ile bunda tecemmû eylemişler, İbâdullah pire gibi kaynar. Kesret-i nâs ü vefret-i ecnâsdan dost ü düşmenün birbirinü teşhise iktadârlaru yokdur. Yâd ü biliş birbirinden şöyle temyiz olmuşdur kim oğul atasın seçemez, karıncanun ol mahalle yolu uğrasa, kendüye bir delik bulub geçemez. Arsâ-i Arasat gibi herkes matlûb ile mağdûbu birbirine karışdurur. Burası bir cây-i kesret ü mahal-i hayret olmuşdur kim gedâ vü gânî, şerîf ü denî birbiründen müstağnîdür. Ne Zeyd Amr’un ahvâlin görür, ne Amr Zeyd’ün varlığun bilür. Her birisinün elinde bir küçük kırtasa, karşudaki dükkâne müteveccih indifâ-ı gayz ile söyleşüb dururlar. Güyâ ki rûz-i haşr ü saat-i neşrdür.”

Bu yazıyı okuyan Zeki Bey aynı şekilde bir yazı gönderiyor. Bu da Zeki Bey’in yazısının bir bölümü;

“Muhterem Çelebi Efendim,

Bu hakîr ü pür-taksîr belde-i Eskişehir’de Anadolu nâmı ile meşhûr ü ma’rüf Dârü’lfünûn, Mekteb-i İspençiyâr-i Âlisinde Kimyâ-yı Tahlîl-i Keyfî vü Kemmî ile muvazzaf bir kimesneyim.

Bundan takrîben bir sene mukaddem bir yevm-i hâmiste hâne-i kaaimpederde müsâfir idim. Esnâ-yı sohbet-i yârânda fersûde olmuş cerâidi tetkik ider iken gûşe-i cerîde-i Türkiyyede“Seyyâh-ı Fakîr Evliyâ Çelebi’’ serlevhası ile neşrolunmuş bir makaleye dîdem dûş olub nazar-ı dikkatimi celb ittikde hemân kıraate şuru ‘ eyledüm. Mezkûr makalede gaayet beliğ bir lisân-ı Osmânî vü üslûb-ı zebân-ı Çelebi ile Banka-Metelik tesmiye olunan bir âlet-i nev-zuhûrdan bahsolunup tâife-i me’murînin ahvâl-i pürmelâli nüktedâr ü üstâdâne bir tarz-ı nev-edâ ile beyân idilmiş idi. Elhak merhûm Çelebi Hazretleri dahî bu âlem-i fânîde ber devâm-ı hayât olsa idi, zannımca her hâl ü kârda böyle tavsif iderdi. Hakîr dahî bu letâif ü hoş-beyândan kesb-i keyf ile hem mütehayyir hem de mütelezziz olmuş idim. O günden berû mezkûr gûşe-i müstesnâyı takib eylemek husûsunda âdetâ mübtedâ oldum. İş bu ahvâle lisân-ı garbîden mülhem HOBİ dirler kim, lisân-ı Fârisîdeki HÛBÎ kelimesünden galat olub, o dahî güzellik, hoşluk mânâsına tekabül ider.”

Dilaver Cebeci Ağabey, Zeki Atkoşar Bey’in yazdığı yazıyı da 16.2.1994 tarihinde köşesinde yayımlıyor.

Dilaver Cebeci’nin bir neslin üzerinde hakkı var.

“Kelkit’in altı bağlar,

Kar yağar seki ağlar,

Muratlı murat almış,

Muratsız her gün ağlar.”

Bu türkünün söylendiği topraklarda mayalandı Dilaver Ağabey’in dünyası.

“Dedemden yadigâr bir sokak boyunca yürüyoruz” diyordu Kıyam Düşünceleri’nde.

İşte o güvercin kanatlı çağda,

Örümcekler duvar örer,

Kuşlar ordu bozardı.

Türküler kanat kanattı onda.

Kirpiği kaşına değdiği zaman sinesine yüzlerce ok saplanırdı. Mete’nin ordusundaydı o sıra. Topraklar yağmura doyduğu zaman doyardı ona.

Aklı saçlarına takıldığı zaman erguvan arzular dolardı içine.

Yıldızlar, sitare’ydi.

Siyah benli bir kız kaçardı düşlerine.

Kurşun benizli bulutlar gelirdi ufuklarından.

Susayıp su diye içerdi zamanı.

Tesbihi ülküsünün doğum sancısıydı… Alnında otuz üç damla terdi.

Çeğen tepesinde uzun, yorgun ve yenik gecelere hüzünlüydü.

Kerkük türküleri gibi kelepçeliydi.

Saçlarında kurt nefesli rüzgârlar dolaşan ülkü çağının bahadır meleklerine sevdalıydı. Kıbleli rüzgârlar doluyordu içine.

Kalem ile, süngü ile Türk ve Turan yazıyordu.

Yunus’un geçtiği şartlardan geçmişti.

Horasan göklerinde yıldızlarla söyleşmişti.

Ülküsüne baş koymuştu.

Asırlarca kır atını suladığı zamanlardan üç bin yıl sonra doğacak torununa selâm gönderiyordu.

O bizim Dilaver Ağabeyimizdi.

Bir neslin şiiriydi.

Ve Kelkit türküsü devam ediyordu;

Baba bir baktı geçti,

Bilmedim vakti geçti,

Dünya bir pencereydi,

Her gelen baktı geçti.

Mekânı cennet olsun…

Mehmet Ali KALKAN

Yazar
Mehmet Ali KALKAN

Eskişehir'de doğdu. Eskişehir Gazi İlkokulunu, Tunalı Ortaokulunu, Motor Sanat Enstitüsünü ve Çukurova Üniversitesi Mühendislik Bilimleri Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümünü bitirdi (1980). Bir müddet Eskişehir Belediyesinde ... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen