Din huzura hizmet etmeli, aksi halde hiçbir şeye hizmet etmez. Bayram namazından çıkan mahallelinin birbirlerini sükûnet içerisinde tebriki, evde büyüklere saygıyla yapılan bayramlaşma ne güzel bir idraktir. Günümüzde bu huzur bir yandan tüketim hırsıyla bozulurken, radikal akımlar aynı zamanda siyasi olarak da sıkıntılara vesile oluyor. Keza çoğu aile için bayramlar sadece tatil vesilesi oluyor, uzun yollarda trafik sıkışıklığı içinde geçen saatler bayramları başlatıyor ve bitiriyor.
…..
Ne var ki, konunun başka yönleri de var ve hassaslığı nedeniyle bu alanda yaşanan sorunları çoğu kez görmezden geliyoruz. Pekâlâ din bir sorun mudur? Şayet vicdani bir mesele olarak ele alınırsa, herkes inancını serbestçe yaşarsa değildir. Sorun, dinin siyaset ve toplum mühendisliği için kullanılmaya çalışılması veya baskı unsuru yapılmasıyla ortaya çıkar. Peki, bu baskı nasıl tanımlanır? Örneğin bilgili din sohbetleri yapılması yadırganmaz ama dini vecibelerin zorlanması kabul edilemez. Ancak bu da net değildir. Örneğin kimse oruca zorlanmasa dahi, tutmayanı kınayan bakışlar bile sıkıntı yaratır. Bizim ülkemizde dinin sorun haline gelmesi hemen her zaman dış müdahalelerle olmuştur. Osmanlı atalarımız bunu belli ölçülerde çözmüştü ama her zaman yabancı güçlerin sosyal bünyemizde yara açması için kullanılmıştır ve bu birçok ülkede hala devam etmektedir. Özellikle batı ülkeleri radikal dini grupları kullanmış, kontrolden çıkanları ise terörist ilan ederek tedip, hatta imha yoluna gitmiştir. Ayrıca büyüklü küçüklü muhtelif güçlerin bunları vekalet savaşlarında kullandıkları da görülüyor ki ülkemiz bunlarla sürekli mücadele halindedir. Bizde ilk büyük dış müdahale Safevilerin kızıl börklü dervişleri Anadolu’da huzursuzluk çıkarmak için göndermesidir ki, bunların tedibini hatırlayıp atalarımıza düşmanlık yaratmaya çalışanlara, Yavuz isminden bile rahatsız olanlara hala rastlanır.
…..
Farklı inançlara sahip kişileri rencide etmek istemediğimiz gibi, tartışmaların sertleşmesini de istemiyoruz. Ne var ki sorunlar ortada duruyor. Bunu aşmanın tek yolu laiklik olsa da, bu da garanti değildir, çünkü sonuç uygulayıcılarda biter. Dinler toplumları aşırılıklardan uzaklaştırmayı amaçladığı halde, kimi halde aşırılıklar için bahane yapılmalarına ne demeli? Haçlı seferleri geçmişte bunun başta gelen bir örneğidir ve en kanlıları da Hristiyanların kendi aralarındaki mezhep çatışmalarıdır.
…..
Birinci konu dinlerin anlaşılma şeklidir. Dinler her ülkede ve her toplulukta farklı şekillerde anlaşılmış, bu nedenle sayısız engizisyon, katliam ve din savaşları yapılmıştır. Hristiyanlıkta yüzlerce mezhep ve farklı kilise bulunmaktadır. İslam da her ülkede farklı şekillerde yaşanıyor. Uzak Doğu’daki Müslümanların basit ibadetleriyle Taliban arasında karşılaştırma bile yapılamaz. Ritüeller her iklimde aynı şekilde yaşanamaz. Kuzey kutbunda Ramazan kışa gelirse ne kadar oruç tutulacak. Yaza gelirse ne yapılacak, iftarla sahur arası yarım saat mi olacak? vs. İşte kurallar zorlanamaz. Kimse zihinleri tornadan geçiremez. Vicdani ve felsefi tartışmaların olmadığı bir din, robotlaşmış müritler yaratır. Bize inancıyla vicdan muhasebesi yapabilen, hakikat üzerine düşünebilen bireyler gerekir. Bunun temeli de vicdan ve inanç özgürlüğüdür.
…..
İkincisi, dinin öncelikle bir vicdan meselesi olduğunun kavranmasıdır. Dini bundan çıkarıp ritüeller meselesi haline getirmek sosyal bölünmeleri derinleştirir, çünkü bölünmeler zaten vardır. Tarih boyunca, binlerce yıldır inancı tekleştirme çalışmaları daima sonuçsuz kalmıştır, gelecekte de böyle olmaya mahkumdur. Bizde Alevilik, Mevlevilik, Bektaşilik gibi farklı anlayışlar acı verecek bölünmeleri önleyen tamponlar olmuştur. Elbette Alevilik de çok farklı şekillerde tanımlanan bir şeydir ve kökleri çok eski rafizi geleneklere dayanır ama İslamla telif edilmeye de çalışılmıştır. Aslında Hristiyanlık da bazı ritüellerini paganlardan almıştı ki, bu, dinin söz konusu toplumlar tarafından kabulünü kolaylaştırmıştır. Örneğin yortular ve karnavallar eski pagan bayramlarının Hristiyanlığa uydurulmuş halidir.
…..
Üçüncü konu dinle siyaset arasındaki bağdır. Din her zaman siyaset için kullanılmıştır. En bilinen örnek Hristiyanların “medeniyet götürüyoruz” bahanesiyle sömürgelerde milyonlarca yerli halkı katletmeleridir. Öte yandan bu bağ hiçbir zaman tam olarak koparılamaz. Hiç olmamıştır. Bazı ülkelerde Katolik mezhebi devletten bağımsız olarak uzun süre var olup kendi başına siyaset yapmışken, Ortodoks ve Sünni anlayışlarda din devletin kontrolü altında kalmıştır. 16. Yüzyılda İngilizler Anglikan Kilisesi’ni kurarak Roma’yı dışlamışlar ve kendi kiliselerinin başına kralları ve kraliçeleri getirmişlerdir.
…..
Dördüncü konu gene siyasetle ilgilidir. Örneğin ülkemizde sol görüşler bir İslam ülkesinde nasıl siyaset yapacakları konusunu hiç incelemedi. Hatta, bir İslam ülkesinde solun olup olamayacağı, olursa hangi yaklaşımla ve ne kadar olabileceği de tartışılmadı. Muhafazakâr iktidarlarda yerli ve dışarıdan empoze edilen dini yaklaşımların rolüne dair çok az araştırma vardır. Bu olgu yokmuş gibi davranmak sonuç getirmez.
…..
Atalarımızın bu konularda geliştirdikleri farklı yaklaşımları, yolları (tarik yol demektir, tarikat bu kelimeden gelir) bilmek ve felsefi planda tartışmak toplumsal uzlaşma açısından yararlı olabilir, yeter ki dogmatik kesimlerin hücumuna uğramasın. Ancak toplumumuzda bu olgunlukta olmayan unsurların olması bunu sınırlıyor. Hatta sıfır toleranslı kesimlerden bile söz edilebilir. Herkes tek bir din anlayışı olmamasını kabul edecek olgunlukta olamaz. Üstelik, 20. Yüzyıl radikal akımlarına karşı dünya çapında muhafazakâr yükselişi yaşadığımız bu yıllarda hiç olmaz. O halde sosyal hassasiyeti olanlar, özellikle din konusunu inceleyenler bu konular üzerinde daha fazla konuşmalıdır. Son yıllarda başka dinler de dahil olmak üzere konunun tarihi ve felsefesi üzerinde bilgili din adamlarımızın çoğalması olumludur ve onlara özellikle daha çok görev düşüyor…
Tanju AKAD
