Eski Türklerde Dinî İnanç Yapısı

Tam boy görmek için tıklayın.

Uğur UTKAN

 

Öz

İslamiyet öncesi eski Türklerdeki inanç yapısı ve dine olan bakış açısı ana hatlarıyla ele alınmakta olan bu makalede tarih boyunca pek çok inancı benimsemesine rağmen tek bir tanrıya dayanan inanç yapısını muhafaza edebilmiş olan eski Türklerin inanç sistemleriyle ilgili hep tartışılagelen totemizm ve şaman anlayışıyla ilgili meselelere de ışık tutulmaya çalışılmaktadır.  

Anahtar Kelimeler: Gök Tanrı, Budizm, Şamanizm, Maniheizm, Totemizm

 

Abstract

In this article, which outlines the belief structure and perspective on religion of the ancient Turks before Islam, it also attempts to shed light on the issues related to totemism and shamanism, which have always been debated in relation to the belief systems of the ancient Turks, who have managed to preserve their belief structure based on a single god despite adopting many beliefs throughout history.

Keywords: Sky God, Buddhism, Shamanism, Manichaeism, Totemism

1) Giriş

Türkler; tarihleri boyunca birbirinden farklı birçok dinin veya inanç sisteminin etkisi altında kalmıştır. Orta Asya’daki en eski Türk topluluklarının inanç sistemleri atalar kültü, tabiat kültleri ve Gök Tanrı kültü olmak üzere üçlü bir din anlayışından oluşmaktadır. Bunlardan atalar kültünün çeşitli eski Türk zümreleri arasında en köklü ve en eski inançlardan birisi olduğu söylenebilir. Atanın öldükten sonra ailesine yardım edeceği inancından doğan, korku ve saygıyla karışık bir anlayıştan oluşan atalar kültü, Budizm ve Maniheizm gibi yabancı dinlerin yayılmasından sonra da Türkler arasında kuvvetinden bir şey kaybetmeden varlığını devam ettirmiştir.[1]

2) Türk Ulusunun Sarsılmaz Temelleri: Millî Kültür ve İnanç

Milletleri millet yapan ve millet olarak yaşatan milli kültürlerin temel unsurlarından birisi milli terbiyedir. Milletimizin bugün yaşadığı buhranın temelinde, hiç şüphesiz millî kültür ve terbiyenin ihmal edilmiş olması vakıası yatmaktadır.

Nitekim büyük Atatürk bu hakikati zamanında görmüş ve gerekli tedbirlerin alınması hususunda, “Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istikbâline, kendi benliğine ve an anât-ı milliyesine düşman olan anâsırla mücadele etmek lüzûmu öğretilmelidir. Beynelmilel vaziyeti cihâna göre, böyle bir cidâlin istilzâm eylediği anâsır-ı rûhiye ile mücehhez olmayan fertlere ve bu mâhiyette fertlerden mürekkep cemiyetlere hayat ve istiklâl yoktur” îkazını yapmıştır.

Atatürk’ün bu çok yerinde îkazının, onun ölümünden sonra, eğitim ve kültür hayatımızda maalesef dikkatlerden kaçmış olmasının acı neticelerini bugün milletçe çekiyoruz.

Millî birlik ve beraberliği temin için, ortak kültür değerleriyle beslenerek yetişmenin lüzûmunu, atalarımız çok iyi kavramışlar ve bunu binlerce yıl gelenek hâlinde devam ettirmişlerdir.

Eskiden, yediden yetmişe herkesin mutlaka bildiği, okuduğu bazı mühim eserler vardı: Kur’an-ı Kerim ve Hadis kitapları yanında, Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i, Derviş Yunus ilahileri. Mevlâna Celaleddin-i Rumî’nin Mesnevi’si, Battal Gazi Destanı, Dede Korkut Kitabı v.s. bunların başında gelirdi. Atalarımız Türk-İslâm ahlâk ve an’anesini bu eserler vâsıtasiyle yaşıyor, yaşatıyor ve kendilerinden sonra gelenlere intikal ettiriyorlardı. Bunun tabiî neticesi olarak, ayni değerlere inanarak yetişen millet fertlerini “milli şuur ve ülküler etrafında toplamak” için, ayrıca bir gayret sarf edilmesine ihtiyaç bile kalmıyordu.

Nitekim bugün de, milletimiz, her türlü ihmâle rağmen, millî kültür ve irfandan nasibini almış olan geniş kitlemiz sayesinde ayakta durabilmektedir.

Zaten millî bilincimiz bu kitlenin çabalarıyla şekillenirken aynı çabalar hem edebiyatımızın damarlarını beslemiş hem de milli şuurumuzun sürekliliğini sağlamıştır. Bu kitleler, kültürün yalnız tüketicisi değil, aynı zamanda üreticisi ve taşıyıcısıdır.

Bilindiği üzere, Türk milletinin çağdaş milli kültür değerleri, Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, İstiklâl Savaşı ve Atatürk Devri’nde en kuvvetli şekilde idrâk edilmiş ve ifadesini bulmuştur. Bu devirde yetişmiş olan şair ve yazarlarımız, milli varlık ve benliğimizi, Atatürk’ü, onun milliyetçilik anlayışını, kurduğu Cumhuriyet’in mânâ ve ehemmiyetini doğrudan doğruya gönle ve rûha hitab edecek şekilde işleyen zengin bir edebiyat ve külliyat meydana getirmişlerdir.

Meydana gelen bu zengin edebiyat ve külliyat; millî bilincimizin de sağlamlaşmasını sağlamış, ayrıca dinî olmayan ve tamamıyla millî reflekslerin tezahürü olan bir inanç yapısının da gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamıştır. Millî reflekslerden meydana gelen inanç yapısı aslında millî hassasiyetten, töreye bağlılıktan başka bir şey değildir.

Yani inanç deyince aklımıza sadece dinî anlamda inanç gelmemelidir.

Biraz daha açacak olursak dinî olmayan inançlar; bir vahiy, kutsal kitap veya sistematik dinî yapıdan beslenmeyen, fakat toplumların:

  • tarih boyunca geliştirdiği,
  • tecrübe ettiği,
  • nesilden nesile aktardığı kültürel kabuller, değerler, ritüeller ve tabular anlamına gelmektedir.

Kaldı ki bir inancın “millî” sayılabilmesi için:

  • Bir millete özgü olması,
  • O milletin tarihî tecrübesiyle yoğrulması,
  • Toplumsal hafızada karşılık bulması,
  • Kuşaklar boyunca aktarılması,
  • Hayatın kültürel örgüsüne yerleşmesi

gerekir.

Bu yönüyle dini olmayan inançlar çoğu zaman millî kimliği oluşturan derin kodlardır.

Din bir inançtır, fakat her inanç din değildir. İkisinin arasındaki fark kutsallık kavramında belirir. Dinî inançlarda varlıklar hakkında kutsal olan ve olmayan (meselâ İslâmlıkta haram, helâl) diye ayırım yapılmıştır. Kutsal olanlara dokunmak, karşı gelmek yasaklanmıştır. Tâzim etmek saygılı davranmak suretiyle onları memnun etmeğe çalışmak lâzımdır. Din dışı suçların türlü cezaları vardır. Dinî yasaklara riayet etmeyen ise günah işlemiş olur ki, cezası daha çok vicdan azabı çekmek ve çevre tarafından ayıplanmaktır.[2]

3) Kutsallığın İfade Ettiği Anlam

Kısacası yukarıdaki hususlarda da belirtildiği gibi kutsal inançlar millî değil, dinî önem taşıyan inançlardır.

Bu arada aklımızdan çıkarmamamız gereken bir diğer husus da şudur:

Birçok dilde, kutsal, mutlak iyiliği, mükemmelliği ve mutlak bir bütünlüğü içerir. Arapça’da “Kuds”; mübareklik, noksanlardan uzak olmak, anlamına gelir. Latin dillerinde, “sacer”, dokunulmazlığı, yasaklar ile korunmuş bir ilahi bir alanı ifade eder. Kutsallık, bir sınır, “eşikte” yer alan bir kavramdır.

Aynı zamanda, aziz ve murdar gibi ikili bir anlamı da içerdiğinden, kutsal ve kutsal dışı dünyaların ayırımına da işaret eder.

Bu iki dünyayı ayırmak, egemenliğin temel koşullarındandır.[3]

Kutsallık anlayışına dayanan inançlar, yani dinî özellik ve önem taşıyan inançların da tam îmân sistemi halini alması durumunda ancak kutsallık anlayışının altı doldurulabilmektedir.

Kutsallık anlayışına dayanan bir inancın tam îman sistemi hâlini alabilmesi için ise üç şart tesbit edilmiştir:

a- Îtikad (îmanın esasları)

b- Amel (tapınmalar, özel törenler vb.)

c- Cemaat (îtikad ve amel’in bir kütle tarafından kabûl ve icrası).

Bu şartları gerçekleştiren din sistemleri biri iptidâî (veya halk dinleri), diğeri yüksek (veya semavî dinler) olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. İptidaî dinlerle yüksek dinler arasında en mühim fark “Tanrı” telâkkisinde görülür.[4]

İslâmlık, Hristiyanlık, Musevilik gibi semavî dinlerde kaadir-i mutlak, yaratıcı, tek Tanrı imanın merkezî noktasıdır. Totemcilik veya çok tanrılı bütün diğer inançlar halk dinleri sayılırlar.[5]

Türkler târihleri boyunca dinî mahiyette türlü inançlara bağlanmışlardır. Bunların içinde “iptidat” leri olduğu gibi, yüksek (semavî) olanlar da vardır.[6]

Ama tarihsel bağlamda genel olarak Türklerin daha çok benimsediği Gök Tanrı (Tengri) inancının ortaya koyduğu sistem katı ve hiyerarşik bir din olmaktan çok, kozmik düzeni, doğanın ruhlarını ve ataların kutsallığını esas alan bir dünya görüşünü içeriyordu.

Bu dünya görüşündeki başlıca unsurlar:

  • Tengri (Gök Tanrı): Yaratıcı, düzen kurucu, kâdir-i mutlak güç.
  • Yer-Su Ruhları: Dağ, ırmak, orman gibi doğal varlıkların koruyucuları.
  • Umay: Ana tanrıça, bereket ve doğum koruyucusu.
  • Atalar Kültü: Ölmüş ataların ruhlarına saygı ve onları koruyucu kabul etme.
  • Şamanlık (Kamlık): Ruhlarla iletişim kurabilen dinî önderlik.

Bu yapı içerisinde “totemcilik” tartışmalı bir kavram olarak karşımıza çıkar.

4) Eski Türklerde Totemcilik var mı idi?

Bu soruya cevap bulabilmek adına öncelikle totem kavramının tanımını yapmak gerekir.

Totem, bir kabilenin hayvan, bitki veya herhangi bir cismi ata kabul ederek ilahi bir maneviyata büründürüp tapınç kaynağı hâline getirmesine verilen bir inanç sisteminin genel adıdır.[7]

Daha detaylı bir açılım yapmak gerekirse sosyolojide din konusundaki araştırmaların ciddiyet kazandığı yüzyılımızın başlarında ve ihtimal zamanımızda bile, Avustralya kabileleri, Amerika yerlileri ve Melanezya toplulukları arasında görülen totemcilik, en iptidaî cemiyet tipi olarak kabul edilen “klan”ın dinî kadrosunu teşkil eder. Buna göre, bir hayvan veya bir bitki bir cisim klan’ın atası durumunda olup, kutsal sayılır ve adına “totem” denir (kelime Kuzey Amerika’da yaşayan bir kızılderili kabilesi dilinden alınmıştır). Bütün klan mensupları o totemden türedikleri kanaatindedirler. Totemin taştan veya tahta parçalarından sembolleri yapılır ki, buna “Şuringa” adı verilir. Kurt, tavşan vb.; herhangi bir bitki ve mesela bir taş parçası; yağmur, deniz vb. totem olabilir.[8]

Nitekim Prof. Dr. Mehmet Eröz’e göre Türklerin de eski yaşayışlarının bir uzantısı olarak totemik anlam taşıyan anlayışlar mevcuttur ve kurt, at, koyun (özellikle koç), güvercin gibi hayvanlar bu anlayışların sembolik örnekleridirler.

Özellikle Alevî-Bektaşî kültüründeki tavşan eti yememe ve onu uğursuz sayma adetinin bu dönemden kalma totemik iz taşıdığı konusu, Türklerdeki totemik iz taşıyan unsurlar arasında öne çıkmaktadır.[9]

Bu totemi ata sayanlar kendilerini birbirleri ile akraba bilirler, toteme âit klan’ın adını taşırlar, o toteme mahsus törenlere katılırlar; başka totem sahibi klan’ların dinî törenlerine giremezler. Bir klan’ın üyeleri arasında evlenme yasaktır, zira aynı toteme taptıklarından birbirlerine karşı “mahrem”dirler ve aynı kutsallığı taşırlar. Halbuki diğer totemler, kendilerince, kutsal olmadığı için başka klan mensupları ile evlenmeleri mümkündür. Bir görüşe göre “exogamie” (dışardan evlenme)nin sebebi budur.[10]

Eski Türk örf ve gelenekleri arasında totemciliğin kısaca açıkladığımız özelliklerine uygun görülen bazı inanış ve davranışlar dikkati çekmektedir: Türk ailesinde exogamie esastır. Türkler kurt’u ata tanımışlardır. Göktürkler ve Uygurlar arasında kurt ata iken, Oğuzlarda ise erkek bozkurt bir milli kılavuz olarak görülmüştür.[11]

Ayrıca geçen yüzyılın ikinci yarısında Asya Türk zümrelerinden Altaylılar ve Yakutlarda tesbit edilen, baba ve anayı temsil eder mâhiyetteki semboller (put, idol) totemcilikteki şuringa’ları hatırlatır. Bütün bunlar bir kısım araştırıcıyı Eski Türklerin bu klan dini ile ilgileri olabileceği düşüncesine götürmüş olmalıdır.[12]

Gerçekten Orta Asya Türkleri arasında görülen ve bazıları keçeden, paçavradan, kayın ağacı kabuğundan, bazıları da hayvan derilerinden yapılan bu put-fetişlere Altaylı’lar tös (töz) (Bu kelime Türkçede “asıl, kök, menşe mânasına gelmektedir.[13]

Yakutlar Tangara diyorlardı. Bunlar duvarlara asılır veya torbalarda saklanır, mühim bir yolculuğa veya ava çıkarken üzerlerine saçı saçılır, ağızlarına yağ sürülürdü.[14]

Asya Türklerindeki dinî inançlar hakkında etnografik araştırmalar yapmış olan Abdülkadir İnan bu konu ile ilgili olarak şu izahatı vermektedir: “Türk ırkına mensup şamanistlerde çok yaygın olan töz’ler, tilek, kozan (tavşan), aba (ayı), bürküt (kartal), tiyin (sincap), as (kakım) ve bunlara benzer adlar taşıyan putlardır. Ayrıca büyük kamlar (şamanlar), kahramanlar, iyi ve kötü ruhlar namına yapılan putlar da vardır… Bu meşhur tözlerden, Televüt boyunun koyucusu olan Tilek tözüne şaman dualarında hitap edilir. Bu töz insan şeklindedir. Kozan töz (buna Urunhalar Akeren, Buretler Sayan-Ongon diyorlar) aslında Tubakaç boyuna mahsus olup boylar arasında evlenme neticesinde yayılmıştır. Aba tös şamanistlerin en çok saydıkları putlardan biridir, ayı tasviridir. Şor avcıları Sanğır denilen putu sayarlar, bu da insan şeklindedir, üzerine av hayvanlarının derilerinden parçalar asarlar. İnançlarına göre, kendisini memnun eden avcılara bol av verir; darılırsa ormanları yakar, avcıları hasta eder… Kuş gibi tasvir edilen ruhlar daha ziyade Yakutlarla komşuları Dolganlarda bulunur. Yakutlarda en çok sayılan kuş, kartaldır. İlkbahar ve güz mevsimleri, kartalın temsil ettiği ruhun iradesine bağlıdır. Kartal kanatlarını bir defa sallarsa buzlar crimeğe başlar, ikinci defa sallarsa ilkbahar gelir. Kartal kültü ile ilgili geleneklerden anlaşıldığına göre, eski zamanlarda bu kuş güneş ve Gök-Tanrı’nın sembolü sayılmıştır… Kartal geleneği son zamanlara kadar Başkurtlar arasında da yaşamıştır. Kartal ile ağaç kültü arasında münasebet vardır. Başkurtlarda eski zamanda tanımadık bir adama rastlandığı zaman, kuşunun ve ağacının ne olduğu sorulurmuş. Bu rivayetteki “12 kabile” ve “12 kuş” hikâyesi İbn Fadlan’ın haber verdiği “12 Tanrı” ve bazı kuşlara tapan Başkurtları (M. 921-922 yıllarında Bağdat’dan İtil (Volga) Bulgarları ülkesine giden İbn Fadlan’a göre “Başkurtlar arasında 12 ilâh’a inananlar vardır. Bu ilâhlar şunlardır: Kış-yaz, yağmur, rüzgâr, ağaç, insan, hayvan, su, gece gündüz, ölüm hayat, yer, gök. Gök ilâhı bunların en büyüğü kabûl edilir.[15]

Bu hususun altı başka kaynaklarda da çizilmektedir.[16]

Bu belirtilerin totemcilik devri hatıralarından olduğu birçok etnograf tarafından ileri sürülmüştür.[17]

Burada bahis konusu edilen 10. yüzyıl Başkurtlarında olduğu gibi, tarihî Türk topluluklarına ait bazı kayıtlarda da yukarıdaki inançları andıran belirtilere tesadüf edilmektedir.[18]

Meşhur tarihçi Reşîd’ üddin (ölm. 1318) Câmi’üt-tevârih’inde 24 oğuz boyunu sıralarken, her 4 boy için bir kuşu “ongon” olarak göstermiştir (“Ongon” sözü, Türklerin tös’üne karşılık olarak Moğolların kullandığı, Moğolca bir tâbirdir.[19]

Fakat diğer bir fikre göre, tâbir Türkçe ong (sağ, uğur) mânasiyle, totem’i ifade etmiştir.[20]

Bu suretle şahin, kartal, tavşancıl, sungur, üçkuş ve çakır kuşları oğuzların “totem”leri arasında görünmektedir.[21]

Çin kaynakları Gök-Türklerin Tanrı’larını keçeden keserek içyağı ile yağladıklarını ve torbalar içinde sakladıklarını veya sırık üzerine diktiklerini, onun için yılın 4 “çağında” kurban kestiklerini haber veriyorlar.[22]

Bir Hun prensine ait bir altın heykel (put) bulunmuştu.[23]

Rivayete göre, Asya Hun hükümdarı Mo-tun’un soyu “ejder” idi ve daha çok erken devirlerde ejder etrafında bir kült teşekkül etmiş olması muhtemeldir.[24]

Bütün bunları eski Türklerde gerçekten, hakikî bir totemcilik dininin varlığına delil saymak mümkün müdür? Yukarıdan beri sıraladığımız vesikaların, totemciliğin mevcudiyetini telkine elverişli durumlarına rağmen, bu nokta fazla inandırıcı görünmemektedir. Çünkü totem dini yalnız bir hayvanın ata tanınmasından, ona âit bazı tasvirler yapılmasından ibaret değildir.[25]

Totemci topluluğun bu dinî anlayışa paralel olarak teessüs etmiş olan aile kuruluşu, âile hukuku, ekonomi vb. bakımlarından başka cepheleri de vardır[26] ki, ancak bunların hepsinin bir arada meydana çıkması hâli, eski Türk dinî inancı-nın totemcilik olduğunu kabûle bizi sevk edebilir.

Totemci âilede ana hukuku câridir. Türk âilesi ise “pederî” karakter taşımıştır. Klan’da akrabalık totem bağı üzerine dayanmakta iken, Türklerde kan akrabalığı temel teşkil eder. Klan’da mülkiyet ortaklığı yürürlükte olduğu hâlde, Türk ailesinde ferdi mülkiyet büyük rol oynar.[27]

Totemli klanda ekonomi “parazit” vasıf taşır, yâni devşirmeye ve avcılığa dayanır. Halbuki Türk ekonomisi daha ziyade hayvan yetiştirme ve tarım üzerine kuruludur. Totemciliğin özelliklerinden biri de her klanın bir toteme sahip olmasıdır, yâni totemsiz “klan” mevcut değildir. Türklerde ise “ata” kabul edilen hayvan sayısı tektir: Kurt.[28]

Eski çağlarda Türk âile ve soylarının ayrı ayrı totem-atalarının bulunduğuna dair bir ize tesadüf edilmemiştir. Kurt efsanesinin Türklerde bir umumîlik göstermesinin, kurt’un totem olmasından ziyade, bozkırların korkulu bir hayvanı olarak, bilhassa hayvan sürüleri için büyük tehlike teşkil etmesi dolayısıyla, ona karşı duyulan korku ile karışık bir saygı hissinden ileri geldiği anlaşılıyor. Diğer taraftan, kurt efsanesinin Türk kütleleri için toplayıcı vasfa sahip oluşu, klan’ları birbirinden ayıran, birbiri ile karşı karşıya bırakan totem’in fonksiyonuna aykırı düşmektedir (Geçen yüzyılın sonlarına doğru tesbit edildiğine göre Kazak-Kırgızlarda, Kızıl-Kurt, Ak-böri, Tana-boğa vb., Türkmenlerde Teke, Öküz, Özbeklerde Kulan (Yabani at); Uygurlarda Boğa-sığır vb. gibi topluluk adları yaşıyordu. Bunlarda kuvvetli bir Moğol tesirí aramak yerinde olmakla beraber, Türk tarihinin mazisine doğru gittikçe azalmakta olan bu tür isimler, Gy. Németh’e göre, totemcilikle ilgili değildir, zira eski Türk ad verme usulünde totemci hatıralara hemen hiç rastlanmamaktadır.[29]

Totemci klan’da herkes aynı adla totemin adı ile anıldığı hâlde, Türkler çok kere kurt’un asıl ismini bile söylemezler. Türkçede kurt’un gerçek adı “böri”dir. Türkler bunun yerine, küçük bir haşere olan “kurt”u kullanmışlardır. Bu da herhalde “böri”ye karşı duyulan saygı-korku hissinden ileri gelmektedir. Tekrar edelim ki, bu durum adı anılmayan hayvana “dinî” bir mahiyet izafe etmek demek değildir. Türklerde kurt pek aziz, saygı değer bir mahluk sayılmış ise de, kendine tapılmamıştır. Tabgaçlardaki (M. 3-6. yüzyıllar) kurtla alâkalı mağara kültü Gök-Türklerde “atanın yaşadığı yer”in ziyaret edilmesi ve orada törenler yapılması,[30] kurt’un vücudu ile değil, fakat mazinin karanlıklarına karışmış felaketli günlerin, kurt’a saygı duygusu ile örülmüş hatıraları ile ilgilidir (Benzer gelenekler eski Roma’da da vardı. Bilindiği gibi Roma’nın kuruluşunda rol oynayan dişi kurt’un mağarası önünde her yıl törenler yapılırdı (Lupercale şenlikleri)). Nihayet, yalnız totemde değil, toteme bağlı bütün insanlarda, bütün varlıklarda bulunduğuna inanılan ve dokunduğu her şeyi kutsallaştırıcı “mana” adlı (kelime Melanezya dilinden alınmıştır) gizli bir kuvvet tasavvurunu ihtiva eden totemcilikte (Türklerde totemciliğin varlığını düşünen Ziya Gökalp “bu mana” ile Türk “kut” kavramını birbirine karışmıştır.),[31] ruhun ölmezliği, atalar ruhları, o bir dünya düşünceleri olmadığı hâlde, eski Türklerde, bir “mana” telâkkisi hiç yer almadığı gibi, aşağıda göreceğimiz üzere, kâinat ruhlar dünyası olarak tanınmakta, ata ruhları için adaklar sunulmakta, kurbanlar kesilmektedir. Tös denilen putlar da totem “Şuringa”ları değil, daha ziyade ata ruhlarının timsalleridir.”[32]

Yukarıda bahis konusu edilen altın put, Hunların dini ile ilgili olmayıp, Çin sarayından getirilmişti.[33]

İlâve edelim ki, herhangi bir toplulukta bazı hayvanlara “saygı duyulması, o topluluğun totemci “klan” dan ibaret olduğuna delil sayılmamaktadır.[34]

Nitekim Zerdüşt dininde inek ve köpek kutsaldır. Bazı Hindu dinlerinde hayvan öldürmek yasaktır. Eski Mısır dini hayvana tapma şeklinde idi: meşhur Apis öküzü herkesçe mâlûmdur. Mısır’da timsah ve kartal’a da tapılırdı. Aşağı Mısır’da köpek aynı durumda idi. Bu “tanrı” hayvanları öldürmek, îdamı gerektirirdi. Eski Yunan inancına göre “yeraltı” nı üç başlı bir köpek (Kerberos) beklerdi.[35]

Fakat Başkırtlarda, Oğuzlarda görülen, bilhassa avcı kuşlarla ilgili “ongun” meselesi nasıl açıklanacaktır?

Türklerde totemci dinin varlığını kabûl güçlüğü karşısında, gerçek bir totemciliğin izleri sayılabilecek olan bu hususu herhalde komşu kavimlerin tesirinde aramak icap edecektir.[36]

Başkırtlardaki durumda “Ural”lı toplulukların tesirleri düşünülebilir. Altaylıların en batısında oturan ve yurtları Urallı (Fin-ugor) kavimlerinkine en yakın bulunan Başkırtların, özellikle, asli kısmını Fin-ugor kütlelerinin meydana getirdiği Macarlarla, hatta ihtimal etnik yönden, sıkı alakası mevcuttur. Bu itibarla Başkırtların menşe bakımından Altaylı (Türk) mı veya Urallı mı oldukları henüz açıklığa kavuşmamıştır.[37]

Oğuzlara gelince, bunlardaki totemcilik izlerinin Moğollarla ilgili bulunduğu daha sarih görünmektedir.[38]

Moğollar hakkındaki araştırmaları ile tanınmış Boris Yakovlevich Vladimirtsov’un: “Eski Moğollarda totemizme ve tabu’ya dâir mâlûmat yok gibidir. Bununla beraber Gizli Tarih’e göre Cengiz’in mensup olduğu kabilenin kökü börteçino (Bozkurt) ve Goai Maral (güzel Maral) idi. Fakat bu mâlûmat eski Moğolların totemleri hakkında söz söylemek için kâfi değildir”[39] demesine rağmen, Moğollarda totemciliğin mevcudiyeti hususunda kanaat uyandıran başka deliller de vardır.[40]

Moğol âile tipinin ana hukukunda olması, aslında bir orman kavmi olan bu topluluğun iktisadiyatı esasının parazit ekonomiye dayanması ve mülkiyette ortaklık bu fikri desteklediği gibi, “ongon” (totem) telâkkisi[41] de bunu gösterir. Bizzat Vladimirtsov, Moğol devri tarihçisi Reşîd’üddin’den naklen, Cengiz Han’ın, Ba’arin kabilesinden bir şahsı (tıpkı at ve diğer hayvanların ongon olarak başı boş bırakılması gibi) ongon diye âzat ettiğini, hiç kimsenin ona dokunamadığını kaydetmektedir.[42]

Burada kullanılan “ongon” tâbiri meselenin çözülmesi bakı-mından mühimdir. Kelime, yukarıda da zikredildiği üzere, ihtimal Türkçe ong (sağ, doğru, uğur) kökünden[43] türemiştir. Fakat “totem” mânasını ifade eden terim olarak yalnız Moğolcada yaşamış olup, Türk dillerinde mevcut değildir. Bu tâbire ne Gök-Türk metinlerinde, ne Uygurcada, ne de DLT’de rastlanmamaktadır (Moğol Buryat’larda hâlâ kullanılmakta olan ongon tâbiri,[44] Türkçe değil, Moğolca olup, Moğol şamanizminde malüm ve çok yaygın bir kelimedir.[45] Oğuz boylarına “ongon” olarak gösterilen “kuş”lar da DLT’deki Oğuz boyları listesinde yer almamış, yalnız boy adları ile damgaları kaydedilmiştir.[46]

Oğuzlara ait totem-kuşlar, ilk defa, Moğol devrinde 14. yüzyıl başlarında, Reşîd’üd-din’in Câmi’üt-tevarih’inde karşımıza çıkar. Osmanlı padişahı II. Murad çağı müelliflerinden Yazıcızâde’nin Târih-i âl-i Selçuk’u ile, eserini 17. yüzyılın 2. yarısında yazmış olan Ebû’l-Gazi Bahadır Han’ın Şecere-i Terâkime’sinde bu “ongon”lar belirtilmiş ise de[47] bu iki eserin Câmi’üt-tevârih’ten faydalandığı bilinmektedir. Diğer taraftan koyu bir Müslüman olan İbn Fadlan da 10. yüzyıl Oğuzlarının ne “kutsal” kuşlarından, ne de totemciliği hatırlatan herhangi bir ádetlerinden bahsetmemiştir.[48] Oğuz destanında da bu månada bir işarete rastlanmaz. Destanda zikredilen altın tavuk – gümüş tavuk, ak koyun – kara koyun sözleri,[49] eski Türk ekonomisinde çobanlık ve çiftçiliği sembolize etmekte olup, kutsallık ve tapınma ile ilgili bulunduğuna dair herhangi bir belirti yoktur.

5) Kartal Figürünün Türklerdeki Yeri

Bunların yanında totemcilikle ilgilendirilmemek üzere kartal inancının mühim yer tuttuğu görülmektedir. Altaylarda, M.ö. 3. bin sonları olarak tarihlenen Kurot kurganı içinde bir kartal pençesi bulunmuştur.[50]

Yine Altaylarda M.Ö. 4-3 yüzyıldan kalma Başadar kurganında bir kartal işareti ele geçmiş, ayrıca Tuna Bulgarları kabartmalarında (7.-8. yüzyıllar) çift başlı kartal tasvirine ve Peçeneklere âit (10. yüzyıl başları) altın kaplar üzerinde kartal motifine rastlanmıştır.[51]

1958 yılında Orhun kitabeleri bölgesinde yapılan arkeolojik kazıda bulunmuş olan Kül Tegin’in mermer büstünde serpuşun ön tarafını kaplayan, kanatları açık kartal tasviri dikkat çekicidir.[52]

Kartalın Yakutlarda da “saygı duyulan kuşlardan olduğunu yukarıda görmüştük. Abakan kıyılarında oturan Beltirlerde bir tören için kartal öldürülür ki, bu kartal ruhlar tarafından gönderilmiştir. Kazak-Kırgızlarda da benzer telâkkiler vardır.[53]

Herhalde Türklerde çok eski bir kartal kültünün mevcut olduğu anlaşılıyor. Araştırıcılara göre, kartal güneş (daha ziyade Gök) tanrının sembolü sayılmış olmalıdır.[54]

Yuvasını sarp vadilerde yalçın kayalar üzerine yapan ve çok yükseklerde uçabilen kartalın böyle telâkki edilmesi kuvvetle ihtimal içindedir ve bu telâkki eski Türk bozkır hayatında şüphesiz bir yeri olan avcılık dolayısiyle derece derece öteki bazı avcı kuşlara da teşmil edilmiş olabilir.[55]

Bu arada Türklerdeki eski kartal kültüne de göz atacak olursak Türk-Altay mitolojisinde bulunan “Öksökö” adlı çift başlı kartalı görmek mümkündür. Bu kartalın taşıdığı mana ise “Göğün bekçisi, kudretin ve kozmik düzenin temsilcisi”dir. Sağ kanadı Güneş’e, sol kanadı Ay’a uzanan Öksökö, bundan hareketle gece ile gündüzün efendisi sayılırken aydınlık ile karanlığın da dengesini temsil etmiştir. İki başının farklı yönlere bakması da evrendeki karşıt güçlerin uyumunu anlatır.

Eski anlatılara göre göğün en yüksek katında yaşayan Öksökö’nün bulunduğu yerden yeryüzünü ve yeraltını gözetlediğine inanılmıştır.

“Öksökö” adlı çift başlı kartal motifi, Selçuklu ve Anadolu motiflerinde de görülmüştür. Devlet kudreti ve göksel korumayla anılan “Öksökö”, Selçuklular vasıtasıyla Selçukluların atabeyi olarak görev ifa eder iken devlet haline gelen Zengilerin nüvesini oluşturduğu Eyyubilere geçmiş, Kudüs’ü Haçlı işgalinden kurtaran ve Hz. Ömer’den sonra ikinci Kudüs fatihi olarak adını tarihe altın harflerle yazdıran Büyük Sultan Selahaddin Eyyubi’ye atfen “Selahaddin Kartalı” olarak Eyyubi Devleti tarafından kullanılmıştır. Eyyubiler vesilesiyle tüm İslam coğrafyasına yayılan çift başlı kartal simgesi, neticede “Selahaddin Kartalı” olarak tescillenerek günümüze kadar gelmiştir. Bugün halihazırda İslâm dünyasının da benimsediği, ama kökü Türk-Altay mitolojisindeki “Öksökö”ye dayanan çift başlı kartal motifi, günümüzde Arap dünyasının ve ABD’nin resmi devlet armalarında da kullanılmaktadır.

Ama elbette ki çift başlı Türk kartalı, yalnızca İslam dünyasını etkilediğiyle kalmayıp diğer medeniyet dairelerinde de kendine yer bulmuştur. Öyle ki Bizans İmparatorluğu’nun emrine giren ve zamanla Hristiyanlığı seçen Türk asıllı aktörlerin de sembollerini Bizanslılara bir medeniyet etkileşim nişanesi olarak sunduklarının altını hiç kimse çizmez.

Yani artık Türklerin sembolü olduğundan sağır sultanın dahi emin olduğu bu iki başlı kartalı, tarihsel seyir dikkatle incelendiğinde Atilla’dan sonra Bizanslıların kendilerine simge olarak aldığını ve Konstantinopolis’in arması olarak kabul ettiklerini söylemek imkân dahilinde olacaktır.

Öte yandan Bizans sikkelerinde imparatorluk himayesine giren Türk asıllı unsurların etkisiyle kökü kün-ay olan ay-yıldız sembolünün de yer aldığını görebiliriz.

Daha da önemlisi Avrupa’da hakimiyet kurduğu yıllarda Avrupa’nın medeniyet dairesinde hakikaten unutulmaz izler bırakan ve pek çok yenilikleri Avrupa medeniyetine armağan eden Hun Devleti cihangiri Attila’nın (437-453) bayrağında ve savaşçılığı ile dikkatini çektiği Çinlilerin kaynaklarında ‘Yenilmez Savaşçı’ olarak gösterdiği Gök-Türk Başkumanca-Şehzâde Köl-Tigin’in, 731’de ölümü üzerine yapılan mermer heykelinin Börk’ünde, kanatlarını açmış kartal tasviri bulunuyor.[56]

Yine aynı şekilde Milattan Önce II. yüzyılda, Altay’daki Türklerin Çin’i darmadağın ettiği zaman, bayraklarında bulunan Türk simgelerinden birinin çift başlı kartal olduğu unutulmuştur.

Ama elbette ki bugün bu tarihsel hakikatleri kim hatırlatmak ve unutturmamak için uğraşıyor?

Göz göre göre unutulmaya ve hatırlanmamaya terk edilmiş durumda bu gerçeklikler.

 

Fotoğraf: Sivas Divriği Camii duvarından

Tabi hal böyle olunca hatırlanmak istenmeyen her şey böylece kendi kendine unutulmaya terk edilmiştir.

Fotoğraf: Bizans sikkelerindeki ay-yıldız

İki başlı kartalı taşıyan muhteşem bayrak Türk topluluğunda Kağan ve İşa’nın hâkimiyeti birlikte sağladığını ifade ediyor ve böyle bir devlet teşkilatının varlığını yansıtıyordu. Birincisi, yani kağan sınırsız hâkimiyet sahibi olmasına rağmen, devletin hazinesine dokunamazdı. Çünkü kağanlığın mülkü ve mali işlerinin tamamını devlet idaresinde herhangi bir hâkimiyet hakkı olmayan, işa yürütüyordu. Kağan, idari ve siyasi faaliyetleri yürütmek üzere hanların arasından belli bir müddet için seçiliyordu. İşa ise kendi haklarını miras olarak kabul etmekte, yani hazinenin hükümdarı olmuştur.

Atilla’nın ölümünden sonra bu çift başlı kartal, önce Bizanslılar tarafından beğenilip alınmış ve Konstantiniye’nin arması olarak kullanılmıştır. Daha sonra çift başlı kartal, Rusya İmparatorluğu’nun bayrağında dalgalanmaya başlamıştı. I. Petro, Azak seferinden sonra bütün Büyük Bozkırı yağmalamış; kültür değerlerini benimsemiş ve almıştır.

Yani o devirde Rusya’da daha önce bilinmeyen Kıpçaklara ait haç ve pek çok nişan Ruslar tarafından benimsenmeye başlanmıştır. Altaylılar devrindeki Dest-i Kıpçak medeniyetine ait ve pek çok kurganda bulunmuş nişanlardı.

Evet, erken ortaçağ diye adlandırılmış olan o uzak zamanlardan beri pek çok şey unutulmuştur.[57]

6) Eski Türkler Şaman Mıydı? 

Şimdi bugüne kadar çokça üzerinde tartışmalar yapılmış olan eski Türklerin Şaman olup olmadığı meselesine göz atacak olursak bozkırlar sahasındaki dinî inançların şamanlığa bağlanması âdet hâline gelmiş gibidir. Buna göre, eski Türk dininin ana vasfını da şamanlık teşkil eder. Bu kanaat geçen yüzyılın ikinci yarısından itibaren Orta Asya Türkleri (başlıca Altaylılar ve Yakutlar) arasında, özellikle W. Radloff, W. Seraşevskiy ve V. Verbitski, A. Anohin vb. gibi Rus araştırıcıların yaptıkları tesbitler sonucunda hasıl olmuştur.

Bu şaman Türklerin kozmogonisine göre, esas itibariyle, tanrıların en yükseği, insanoğullarının atası olan Tengere Kayra Han (veya Bay Ülgen) “kişiyi ve bunun aracılığı ile de yeryüzünü, dağları, vâdileri yaratmış, kişi’nin kendisi ile mücadeleye girişmesi üzerine, ona Erlik adını vererek ışık diyarından yeraltına atmış ve yerden dokuz dallı bir ağaç büyüterek, her dalında bir cins insan yaratmıştır.”[58]

Şamanlık inancına göre, kâinat üst-üste katlardan kuruludur. Katlar muayyen şeylerle birbirinden ayrılmıştır. Bundan dolayı şaman “san’atını icra ederken” bir kattan diğerine geçmek için büyük kuvvet sarfına mecbur kalmaktadır. Yukarıda 17 kat vardır ki, ışık âlemini teşkil eder. Aşağıda 7 veya 9 kat da karanlıklar dünyasıdır. İnsanlar bu iki âlem arasındaki yeryüzünde otururlar. Koruyucu bütün iyi ruhlar, kahramanlar ve tanrılar ışık dünyasında, zararlı ruhlar ve kötülük tanrıları karanlıklarda yaşarlar. Gök’ün en üst katında bir altın taht üzerinde oturan Bay Ülgen’in 9 kızı ve 9 oğlu vardır.[59]

Fakat bu nakledilenleri Türklerin asıl inançları saymakta acele edilmemelidir. Çünkü önce, Radloff’un da belirttiği gibi, bu hususlarda anlatılanlar o kadar çeşitlidir ki, bunlardan gerçek inanışa yakın olanını bile tesbit etmek son derecede güçtür. İkincisi, dünyanın ve insanın yaratılışı ile ilgili bu rivayetlerin hemen hiçbirisi orijinal, yâni şaman Türklerin kendi düşüncelerinin mahsulü değildir. Bunlar, çeşitli dinlerden gelen tesirlerin birbirleri ile karmakarışık şekilde örülmesinden meydana gelmiş bir tasavvurlar kaosundan ibarettir. Rivayetlerde geçen özel isimler (birkaçı müstesna), meselâ, kuday, kurbustan, körmös, maytere, mangdaşire, matman vb… yabancıdırlar. Âdem-Havva ve yasak meyve hikâye-sini andıran motiflerle bazı terimler (meselâ, tamu: cehennem) de böyledir. Bunlara “kıyamet” ve “Tufan” rivayetlerini de ilave etmek lazımdır.[60]

Mütehassıslarınca belirtildiği üzere, bu Orta Asya rivayetleri, Hind, İran, Yunan, Yahudi efsaneleri ile -belki eski Türk telâkki ve menkıbelerinden bazı kırıntıların da- katıldığı ve Moğol devrinde peydahlanan birtakım hikâyelerin karışmasından doğmuş oldukları için,[61] bunlardan Altaylı ve Yakut şamanlığındaki hakikî tasavvuru, yâni şaman Türk’ün kendi “dinî” düşüncesini bulup çıkarmak hemen hemen imkânsız görünmektedir.

Ancak Türklerin İslam’dan önceki ideolojik ve sosyo-kültürel alanın idare edici ve yönlendirici fonksiyonunu üstlenen Şamanlık, felsefî pratik bir akım olup Türk kültürünün bütün yönlerini kapsamaktaydı. Türklerin zamanla kabul ettikleri dinler de (Manihaizm, Budizm, Hıristiyanlık, Musevîlik, İslam) Şaman öğelerini Türk şuurundan ve Türk kültüründen silip atamamıştır.[62]

Şamanlık, yeni kültür çevresine ayak uydurarak yaşamını şöyle veya böyle bir şekilde sürdürebilmiştir. Takip ve yasaklar Şaman unsurlarını gizli şekilde yeni dinlerin alt  yapısına itmiştir ki, bugün bunlar Türk geleneksel inancını oluşturmakta ve dinî literatürlerde bâtıl inanç adıyla bilinmektedir.

Bütün yönleri ile Şamanlık, eski Türklerin yalnız inanç sistemini değil, aynı zamanda felsefesini de oluşturur. Ancak inanç sistemimizi bütünüyle Şamanlık adına bağlamak da doğru değildir. Şamanlık olsa olsa inançları kendi felsefî ve pratik sistemine uygun bir biçimde şekillendirmiştir. Eski Türk felsefesi de Şamanların ezoterik bilgileri temelinde biçimlendirilmiştir.[63]

Öte yandan Asya bozkırları sahasında yaşayan toplulukların türlü dinî inançları vardı. Meselâ Gök-Türkler ateş’in kutsallığına inanırlardı.[64]

Ocaktaki ateşi söndürmeyerek bu saygıyı ömür boyu sürdürürlerdi. Ateş ocak içinde küle gömülerek saklanırdı. Kül ateşin koruyucusu kabul ediliyordu. Kül içinde yeniden ateş yakmaya hazır halde saklanan korlara nispetle ailede son çocuğa “kül” ismi verilirdi. Kül Tigin bunun bir örneğidir.[65]

“Yerli kara dağların yıkılmasın, kara dağa vardığında aşıt versin” şeklinde yapılan dua Türklerdeki dağ kültürünün izlerini yansıtır. Dikeyliğin güçlü simgesi olan dağ ormanları ile, karla kaplı oluşu ulaşılmazlığı ve gizemliliği, tepeleri göklere varan heybetli duruşu ile Türk destanlarında önemli bir rol oynamaktadır. Dağlar yeryüzünden göğe doğru yükselişi temsil eder. Dağların insanları Tanrı’ya yaklaştırdığı duaların oradan daha iyi işitilebileceği düşünülmüştür. Bu sebeple ölüler de Tanrı’ya daha yakın olacakları düşüncesiyle yüksek yerlere gömülmüştür.[66]

Hunlar, Göktürkler, Uygurlar dağları Tanrı makamı saydıklarından ölülerini hep yüksek yerlere ve tepelere gömerlerdi. Bugün Anadolu’da Türkler mezarlarını yüksek yerlere yaptıkları gibi dağ tepelerindeki yatırlara kurban kesme geleneğini sürdürmektedirler.[67]

Ayrıca ocağa tâzim, bir kült halinde gelişen “ata”“lara saygı; yeryüzündeki tabiat parçalarından herbirinin bir “ruh”a sahip olduğu düşüncesinden dolayı dağ, tepe, kaya, vâdi, ırmak, su kaynağı, ağaç, orman, demir, kılıç vb. ruhlarına inanış (Yer-su’lar); güneş, ay, yıldız, yıldırım, gök gürültüsü, şimşek gibi tabiat-üstü güçler tasavvuru bozkır Türklerinin inançları arasında idi. Ruhlar iyi-kötü (iyilik seven ve kötülük yapan) olmak üzere iki grupa ayrıldığı gibi, “Umay” adı verilen ayrı bir “kutsal güç” vardı.[68]

Orhun kitabelerinde Türklerin faydasına çalışan mânevî kuvvetler olarak Yer-su’lar tabiri oldukça sık geçer ki, bu da Gök-Türk çağında Türk topluluğunun “kutsal” (kitabelerde: iduq) saydığı yeryüzü avârızını da ayrı birer “ruh” un varlığını kabûl ederek onların yardımcı, iyiliksever kuvvetler olduğuna inanıldığını ispat eder. Bunlar arasında en mühimleri: dağ, orman ve ağaç, ateş ve ocak kültleri idi.[69]

Uygurlardaki “Kutlu Dağ” efsanesi[70] ile Gök-Türklerde başkent bölgesi “Ötüken”in kutsal yer olduğu telâkkisi[71] bunun tipik örneklerini teşkil eder.

Asya Hunları ilkbaharda (Mayıs ortalarında) Lung-ç’eng bölgesinde yer-su’lara kurban sunarlardı. Tan-hu (Hun hükümdarı) gündüz güneşe, gece dolunaya tâzim ederdi. Hunlar, Gök-Türkler, Uygurlar yapacakları işte başarı şansını ayın, yıldızların hareketleri ile kontrol ederlerdi. Tabgaçlar da, Hun-lar gibi, ilkbahar ve sonbaharda atalara kurban keserlerdi ve tapınak yeri olan bir “taş-ev” içinde sundukları kurbandan sonra, civara kayın ağacı dikerlerdi ki, bunlardan kutlu orman meydana gelirdi.[72]

Gök-Türkler 5. ayın 2. yarısında Gök-Tanrı’ya ve atalara, kurt-ata mağarasının önünde tanrılara kurbanlar takdim ederlerdi. Ölüm hâlinde yas törenleri yapılırdı, matem sırasında saç-baş dağıtılır, yüz ve kulaklar bıçakla çizilerek kan akıtılırdı. Bundan sonra yemek vermek âdet hâlinde idi. Hunlarda, Gök-Türklerde, Uygurlarda ve Oğuzlarda ölünün hâtırasına tertiplenen bu törenlere “Yoğ” denirdi.[73]

Türk hükümdarları ve kahramanları öldükleri zaman kabirlerinin başına, hayatta iken savaşıp öldürdükleri tanınmış kimselerin sayısı kadar, insan biçiminde yontulmuş taş (balbal) dikilirdi.[74] Ayrıca, Orta Asya’dan Tuna kıyılarına kadar uzanan bozkırlarda yaygın şekilde görüldüğü üzere, taşneneler (göbek hizasında tutulan sağ elde and kadehi taşıyan kaba taş heykeller) vardı.[75]

Zikrettiğimiz bu inançlar, “semavi” dinler sistemlerine girmeden önceki hemen bütün Türk topluluklarında umumîdir ve görüldüğü gibi, geçen yüzyılın sonlarına kadar, hatta zamanımızda bile, semavî veya “yüksek” dinlerin çerçevesi dışında kalmış, başka büyük Türk ve dünya kültür cereyanlarının tesirinden uzak düşen kuzeydoğu Asya bölgesindeki Yakutlarla, Altay dağlarının kuytuluklarında oturan Türk zümreleri arasında varlıklarını muhafaza etmiştir. Ancak bu dinî mahiyetteki inanışlar-dan hiçbiri şamanizme dahil değildir. Yukarıda belirtildiği gibi, bir inancın şamanik karakter taşıması için, gayesi tanrılarla bağlantı kurmak olan ruhi “mîraç”ın temel prensip teşkil etmesi ve yine şamanlığa mahsus “extase” in tatbik yeri bulması lazımdır.

Şamanlıkta ruhun uçuşu (göklere yükselmesi, yeraltlarına inmesi) ile “extase”, bir arada ve aynı zamanda vâki olan bir faaliyet belirtisidir. Şaman, evlerin etrafından ayrılmadıkları, öfkeli anlarında, hayattaki akrabalarına zarar verebileceği sanılan ölülerin ruhlarını uzaklaştırır, bazılarını yeraltı katlarına kadar kovalar, kurbanları yüksek tanrılara sunmak üzere kat,kat göklere çıkar.[76]

Gerek semada Bay Ülgen, gerek karanlıklar dünyasında Erlik gibi tanrılarla dostluk kurar, onları görür ve onlarla konuşur. Hastanın bedeninden çıkıp gitmiş olan ruhunu arar, bulur, getirir, yerine koyar (hastalığı iyi eder). Böylece, insanların ruhları ile de sıkı temas hâlindedir. Şaman törenleri de, bu suretle, tanrılar ve ruhlar (esprits) la kendisi arasında bağlantı kurmağa kabiliyetli şamanın vecdî hareketlerinden ibarettir. Şamanlar, bunun için, her parçası üzerine takılan her madde veya yapılan her tasvir veya şekil ayrı bir mâna ifade eden veya ayrı bir varlığın sembolü olan garip elbiseler, külâhlar giyer, maske takar, yine türlü maddeler takılı ve tasvirlerle özel tarzda hazırlanmış davulunu veya defini çalar. Bu esnada kendinden geçinceye -yâni tanrılar ve ruhlarla temas sağlayıncaya kadar zıplar, sıçrar, acayip sesler çıkarır, yalvarır, söylenir, yerlerde sürünür, bazan da bayılır, düşer. Böylece maksadına ulaşmış olur.[77]

Şamanın, diğer insanlar üzerinde garip tesirler uyandıran bu davranışında, başarı temin eden bazı şartlara ihtiyaç olduğu aşikardır. Bu şartlar şaman olma konusunda kendini göstermektedir: Tesbit edildiğine göre, şaman olabilmenin yollarından biri, bir şaman ailesinden gelmek (veraset), öteki de şahsî kabiliyet sayesinde “hidayete ermek” dir. Bu ikincisi doğrudan doğruya irade mahsulü yahut topluluk veya klan tarafından “seçilme” yoludur. Kendi iradeleri ile veya “seçilme” yolu olan şaman olanlara umumiyetle az rastlanmaktadır. Bunlar, mesleğini atadan tevarüs eden veya tanrıların ve ruhların “dâvet”i ile icra eden şamanlardan daha zayıf sayılır ve fazla itibar görmezler. Daha mühim olan ve çeşitli gruplara göre, verasetle geçtiği veya doğrudan doğruya tanrının, gök’ün bağışı kabul edilen birinci yol şamanlığının ortak belirtisi, şamanın, etrafındaki insanlardan farklı bir ruh hâli göstermesi, yalnızlıktan hoşlanması, bedenî bir arıza ile mâlûl olması, sinir hastalığı ârazı ortaya koyması, sar’a nöbetlerine tutulması gibi hâllerdir.[78]

Herhangi bir şaman şu iki hususu kesinlikle iyi bilmek durumundadır:

a – Extase’ın gerektirdiği mânevî-ruhi tutarlılık,

b- İlgili topluluğa mahsus gelenek ve teknikler, yâni, tanrıların, “esprit” (peri, cin) lerin adları, alışkanlıkları, neler yaptıkları, görünmez kuvvetlerin birbirleri ile münasebetleri ve gizli dil. Şaman’ın teknik ve gelenekler bakımından mutlaka yaşlı, tecrübeli bir şaman tarafından yetiştirilmesi icap eder.

Kendini şaman olmağa hazırlayan kişi, rüyasında veya bir hastalığı anında veya “extase” başlangıcında, bir ata ruhu, bir yarı-tanrı varlık, bir hayvan perisi ile karşılaşır ki, bu ilk temas ona, mesleğinde kesin rol oynayan ruhları görmesine, onlarla “mahremiyet” kurmasına sebep olur ve bunu meslektaşları olan ölü şaman ruhları tamamlar. Kendini bütün diğer ruhlarla temasa getiren, gökyüzüne yükselten veya yeraltına indiren ölü şaman ruhları sayesinde şaman adayı, yalnız ölüler tarafından bilinmesi mümkün gerçekleri öğrenmek iktidarına kavusur. Ruhları görmek, onların mânevî “tabiat” larına iştirak etmek mânasına gelir. Bu suretle ruhlar ve tanrılar dünyası ile doğrudan doğruya ve “muşahhas” şekilde münasebete girişen şaman bir sürü “ruh”lara sahip olur ki, bunlardan bir kısmı şamanı korumakla, bir kısmı da “mahremiyet” içinde ona yardım etmekle vazifeli bulunurlar. Bu ruh (esprit) lar büyük çoğunlukla hayvan biçimindedirler. Bunlar Sibirya kavimlerinde ve Altaylılarda: Ayı, kurt, geyik, tavşan ve çeşitli kuşlar, özellikle kartal, baykuş, karga suretinde görünebilirler; ayrıca, büyük böcek, ağaç, toprak, ateş hâlinde de tecellî edebilirler. Kendini diğer dünyalara (gök’e, yeraltına) taşıyan ve ona sırları ifşa eden ata ruhlarından başka, şaman, vecdî seyahati sırasında, başını koruyan “baş perisi”, yeraltına inerken yanında bulunan “ayı perisi” ve üzerine binerek gökyüzüne çıktığı at ruhu taraflarından himaye edilir ve yardım görür. İhtiyaç anında şaman bütün yardımcı ruhları, hem de dünyanın her köşesinden, dâvet edebilir, onlar da birbiri arkasından gelerek işe girişirler. Bu daveti şaman davulunu veya defini çalarak yapar. Törenin başlangıcında, yâni göklere veya yeraltına seyahat hazırlığında bu yardımcıların rolü büyüktür. Onların geldikleri ve yardıma giriştikleri, şamanın o hayvanların seslerini, bağırış ve ötüşlerini aynen taklide ve onlar gibi hareket etmeğe başlaması ile anlaşılır. Meselâ, Tunguz şamanı, baş yardımcılarından biri yılan olduğu için. yerlerde sürünmeğe çalışır. Eskimo şamanı kurt gibi ulur. Japon şamanı ren geyiği olmağa gayret eder. Veya birçok yerlerde şamanlar kuşlar gibi ötmeğe, uçuşmağa girişirler. Şamanlar yüzlerine bazan mahrem ve yardımcı hayvanı tasvir eden maskeler takmak suretiyle aynı sonuca ulaşırlar. Şaman, dâvet ettiği hayvanlarla konuşmak için, öğrendiği onların “gizli” dillerini kullanır. Bu daha ziyade, uluma, böğürme, meleme vb. şeklindedir. Başta kuşlar olmak üzere, hayvanların “gizli dillerini bilen şaman dünyadaki bütün tabiat sırlarını tanıma imkânını bulur, çünkü tanrıların dış görünüşlerinden ibaret olan bu hayvanlar ona bütün gizlilikleri açıklarlar ki, bu da şamana gelecekten haber verme yetkisini kazandırır. Artık şaman için, her ruh, peri, cin ile, her cins tanrı ile konuşmak, arzu ve istekleri onlara aktarmak, kesilen kurbanların ruhunu takdim etmek, ricada, şefaatte bulunmak ve bu maksatlarla kâinatın 3 kozmik bölgesinde (yeryüzü, gök, yeraltı) serbestçe ve rahatça gezip dolaşmak, ve ölüleri diriltmek dahil, her türlü sırra vakıf olmak imkânını engelleyen hiçbir şey kalmamıştır.

Davulunu çalarak cinleri, perileri toplayan şamanın elindeki ip veya asâ bir kozmik bölgeyi diğerine bağlayan “yol” dur. Esasen aşağı-yukarı her varlığı, her gözle görünen ve görünmeyen kuvveti emri altında tutan şaman için mistik seyahatlerinde kullanacağı birçok araçlar vardır: Kayın ağacı dalından yaptığı dokuz basamaklı, merdiven taklidi kertikli veya, kurban edilmiş atın derisinin asıldığı sırık, şamanın gezi sırasında yürüyeceği “yol”lardır. Gökkuşağı gökyüzü ile yeraltını birbirine bağlayan köprüdür. “Dünya ağacı da bunlardan biridir. Şaman, elindeki merdiveni vasıtasıyla, yüksek dalları gök’ün 17. katındaki Bay Ülgen’in sarayına dokunan “dünya ağacı”nın tepesine çıkar. “Hayat ağacı” ise bunun başka şekli olup, kozmik bölgeleri birbirine bağlar. Bazı yerlerde 7 katlı gösterilen ve kutup yıldızı ile ilgili “kâinat dağı” ve dünyanın merkezinden geçen “kâinat mihveri” veya “dünyanın direği” de aynı vazifeyi görmek suretiyle, şaman tarafından kullanılır vb…

Görülüyor ki, şamanlık bir dinden ziyade, temel prensibi ruhlara, cinlere, perilere emir ve kumanda etmek, gelecekten haber vermek düşüncesi olan bir sihirdir. Yalnız, Eski – ve Orta çağlarda çok yaygın bulunan mâlum sihirden farkı, bunun ferdî ve şahsî olmasına karşılık, şamanlığın orta ve kuzey Asya topluluklarında ve dünyanın birçok yerlerinde az veya çok kalabalık “cemaat” lere sahip olmasıdır. Gerçekten, belirtelim ki, burada kısaca tanıtmağa çalıştığımız özellikleri ile şamanlık, zannedildiği yalnız Asyalı Türk topluluklarına mahsus değildir. Başta M. Eliade olmak üzere, birçok araştırıcıların tesbit ettiklerine göre, hiç olmazsa bu tesbitlerin yapıldığı son yarım yüzyıl içinde Tunguzlarda, Moğollarda, Mançularda, Laponlarda, Eskimolarda, Vogu, Ostiyak ve Samoyetlerde, Kafkaslarda, Hindistan’da, Çin’de, İndonezya’da, Malezya’da, Melanezya’da, Polinezya’da, Avusturalya’da, Büyük Okyanus’un öteki adalarında, Alaska’da, Groenland ve İzlanda’da, Kuzey Amerika’da, Güyan’da, Amazon bölgesinde ve Afrika’nın birçok yerlerinde hayvan cinslerinin değişmesi ruh, cin, peri, telákkileri, törenlerin icrası bakımlarından ufak tefek ayrılıklar yanında -temel prensipler değişmemek şartıyla- şamanlık yaşamıştır.

Tekrara hacet yoktur ki, gerçek şamanlığın tarihi Türk topluluklarında görülen yer-su inançları ile bir ilgisi mevcut değildir. Ancak şaşırtıcı bir uygunluk göze çarpar. Esasen şamanlığın en dikkate değer bir özelliği de girdiği bölgelerdeki halkın mâneviyatına, ruh dünyasına bürünme kabiliyetidir. Şamanik “extase”, ruhun seyahati ve tanrılarla bağlantı kurması konusunda eski Türk topluluğunun tabiatta var kabûl ettiği esrarlı kuvvetleri iyiden iyiye istismar etmiştir. Bu, özellikle, atalar kültünün, kartal inancının, demirciliğin ve at kurbanının şamanik vasıf kazanmasında görünür. Böylece şamanlık eski Türk inanç sistemini yavaş yavaş işleyerek, bütün mâneviyat âlemini belirli bir kadro içine almağa muvaffak olarak kendini adeta bir “din” sağlamlığına ulaştırmıştır (Şamanlık telâkkilerinden çoğu Müslüman-Türk toplulukları arasında zamanımıza kadar yaşamağa devam etmiştir).[79]

Hemen belirtelim ki, dinî inançlara dış tesirler yalnız bizde görülen bir durum değildir. Din tarihçilerine göre, bütün dinlerde böyle yeni unsurlarla birleşmeler, yenileşmeler olmuştur ve olmaktadır.[80]

Gelgelelim Hristiyanlığın ortaya çıkışına ve Roma’da yayılışına bakıldığında Hristiyanlık birdenbire veya tamamen son halini almış şekilde ortaya çıkan bir din değildir. Hristiyanlık Yahudi geleneklerini baz alarak ortaya çıktı ve yüzyıllar boyunca Roma’daki kültürel ve siyasi yapılardan etkilenerek şekillendi.

Günümüzde hala geçerli olan bir örneğe bakacak olursak, Roma Katolik Kilisesi’nin başında bulunan Papa, unvanını Roma’da eskiden yüksek rahiplik seviyesi olan pontifex maximus’tan alır. Roma kültürü tamamen değiştirilmemiş, ancak sık sık başka insanlar ve kültürlerle etkileşime girdikçe farklı amaçlar kazanmıştır.

Hristiyanlık, hem Yahudilikten ve hem de Roma’daki kültürel kurumlardan büyük ölçüde etkilenmiştir. Bu yüzden, bu tarihsel bağlamı göz önünde bulundurmadan Hristiyanlık dininin gelişimini tam olarak anlamamız mümkün değildir.[81]

Yani Hristiyanlık, MS 1. yüzyılda Yahudiye bölgesinde ortaya çıkıp İsa Mesih’in öğretileri olarak başlangıçta küçük bir grup tarafından benimsense de Roma İmparatorluğu’nun geniş topraklarında hızla yayılmaya başladı. Hristiyanların inançları uğruna ölmeye hazır olmaları, bu dinin daha da güçlenmesine neden oldu. Daha da önemlisi Hristiyanlık, Roma sanatı ve mimarisinde önemli değişikliklere neden oldu. Erken Hristiyan sanatı, sembolizm ve alegorik temalarla dolu iken, zamanla daha gerçekçi ve detaylı eserler ortaya çıktı. Ayrıca, Hristiyanlık, Roma mimarisinde kilise ve bazilika gibi yeni yapıların ortaya çıkmasına neden oldu.[82]

Gelgelelim Türklerin İslamlaşma sürecine bakıldığında eski Türk halklarının büyük bir çoğunluğu, geleneksel şifahî kültürün hâkimiyeti altında, göçebe bir hayat sürmekteydi. Daha önce Şâmânist, Budist ve Maniheist mistik kültürlerin tecrübesini yaşamıştı. Önemli bir kısmı Arapça bilmek bir yana, okuma yazma dahi bilmiyordu. Türklerin eski dinî geleneklerine uygun hareket edilerek, onların anlayabileceği ve hazmedebileceği bir tarzda İslâm’dan önce alışık oldukları usullerle mistik yoldan İslâm’a dahil olmaları sağlandı.[83]

Bu sebeple Ahmed Yesevî’nin tasavvuf sistemi ve dolayısıyla Yesevîlik daha başından beri, henüz kitabî (yüksek) İslâm’ın bütün inceliklerini kavramaktan uzak göçebe ve yarı göçebe Türk boylarının oluşturduğu sosyo-ekonomik ve kültürel çevrenin yapısı gereği, çok muhtemel olarak eski kabilevî geleneksel inanç ve âdetlerin geniş ölçüde yeni İslâmî kalıplar içinde yaşatıldığı bir karakter arz ediyordu.[84]

Ahmet Yesevî kitabî kültürün unsurlarını şifahî hale dönüştürüp, halkın idrâk seviyesine uygun bir tarz ve tavır takip etti. Onun vücûd verdiği gelenek, bütün bir Türk coğrafyasında feyz kaynağı olarak devam edegelmiştir. Sûfîler, Ahmed Yesevî gibi, halk çevrelerinden geldikleri için aynı dili konuştukları ve aynı dinî arka-plana dayandıkları bozkırlarda, kent çıkışlı din adamlarından daha iyi sonuçlar alarak başarılı olmuşlardır.[85]

Yani Şamanizm Türklerde birebir inançla alakalı bir konu başlığı değildir. Ancak Türk toplumlarında biraz önce yukarıda da belirttiğimiz şamanik unsurlar yaygındı:

  • Kamın transa girerek ruhlarla konuştuğuna inanılması
  • Davul (tuğrak / tüngür / kopuz) eşliğinde ritüel
  • Ateş kültü
  • Ataların ruhlarıyla ilişki
  • Kurban ve arınma törenleri
  • Ötüken merkezli kutsal mekân anlayışı

Fakat bu unsurların hiçbiri Türklerin tek bir “Şamanizm dini”ne sahip olduğunu göstermez.

Daha çok Şamanik işlevli bir rahiplik sınıfı vardır.

O halde şamanlık nerede doğmuş ve bizim ülkelere nasıl gelmiştir?

Şamanlığın menşei hakkında başlıca iki teori vardır. (Bazı şamanlık törenlerinin “âşıkane” sahnelerinden dolayı, şamanlığı, cinsî heyecanları tatmin duygusuna bağlayan üçüncü bir fikir, itibar görmemiştir.)

Bu teorilerden ilki A. Ohlmarks’a aittir. Ona göre şamanlığın kökünde daha ziyade “arctique” bölgede kendini gösteren bir çeşit asabî hastalık yatmaktadır. Kuzey kutbuna yakın veya biraz daha güney bölgeler (subarıtique)deki şiddetli soğuklar, uzun geceler, tenhalık, inziva, vitamin eksikliği gibi håller bölgede yaşayan insanların sinir sistemleri üzerinde bazı tesirler uyandırmakta ve onları özel bir asabî rahatsızlığın (hysterie arctique) pençesine düşürmektedir. Şamanların sık sık sar’a nöbetine tutulmaları bundandır; hakikî sar’alıdan farkları da kendi iradeleri ile aşkın (transe)ı, gerçekleştirebilmeleridir. Şamanlığın bu açıklanmasını takviye eden daha bazı müşahede ve kayıtlar da vardır.[86]

Büyücülerin ve hastaları iyi eden sihirbazların çoğunlukla aynı rahatsızlığa tutulmuş oldukları görülmüştür. Buna göre şamanlığın kutup bölgesinden güneye doğru yayılmış olması gerekir.

Fakat umumiyetle şamanlarda tesbit edildiği söylenen ruhů, zihnî rahatsızlıklara dünyanın her yerinde rastlanmaktadır. Üstelik belirtilmiştir ki, şamanlar, kendileri hasta olmaktan ziyade “hastaları tedaviye kabiliyetli” kimselerdir. Kendi rahatsızlıklarını bizzat tedavi eden şaman başkalarını da hastalık ve huzursuzluktan kurtarır. Bu itibarla çoğunlukla tam bir sıhhate sahiptirler. Hatta topluluk içinde zihin sağlamlığı bakımından en ileri durumdadırlar. Orta Asya kavimlerinden Buryatlarda şamanlar zengin şifahî destan edebiyatının koruyucuları olmuşlardır. Yakut şamanının söz hazinesi 12 bin kelimeyi bulduğu halde, halkın konuştuğu kelime sayısı 4 bini geçmez. Kazak-Kırgız şaman (baksı) ları, şarkıcı, şair, müzisyen, kâhin, hekim, ve halk gelenek ve menkıbelerinin yaşatıcılarıdırlar.

Bundan dolayı, başta M. Eliade olmak üzere, ikinci teori taraftarlarınca, şamanlığın menşeini güneyde, sıcak bölgelerde aramak lazımdır. Gerçekten dünyanın çeşitli yerlerindeki şekil ve belirtileri arasında yapılan araştırmalar bu görüşün doğruluğunu ortaya koymaktadır.

Şaman olmanın, yukarıda söylediğimiz, iki şartı Güney – Afrika, Güney-Sûdan, Malezya, Sumatra, Güyan, Amazon topluluklarında büyücü ve sihirbazın şartlarıdır. Bazı Orta Asya topluluklarında “Ak şaman”, “Kara şaman” ayırımındaki ikilikde İran tesirini görmek mümkündür. Yakutlardaki “hayvan ana”, “semavî zevce” tasavvurları, ana hukukuna dayalı âile telâkkisinin hatıralarındandır. Yine Yakutlarda, adına ilkbaharda ve yazın şenlikler tertiplenen, bereket ve doğum tanrıçası Ayzıt da öyle. Altaylı şamanların en ulu tanrı saydıkları Bay Ülgen’in durumu da bununla karşılaştırılabilir. Çünkü 9 erkek, 9 kız evlâdı olduğuna inanılan bu tanrı daha ziyade bereket tanrısı olup ürünün bolluğu ve iyi vasıflı olması ile ilgilenmektedir ki, toprağa bağlı güney kültürlerin tasavvurlarındandır. Ölülerin ruhları. ile münasebetler Kuzey Amerika’da, Eskimolarda, Avusturalya’da, hattâ eski Keltlerde görülür. Altaylılarda uyuşturucu madde (özellikle kenevir tohumu) kullanmanın kaynağı eski İranlılardır. Üç kozmik bölge ile bunları birbirine bağlayan “mihver” (dünyanın direği) telâkkisi eski Germenlerde, Hind’de, Mısır’da, eski Yunanistan’da, Bâbil’de mevcuttu. “Dünyanın merkezi”, “kozmik dağ” açıkça Hind tesiri; “dünya ağacı” Hind-İran; ağaç-kuş terkibi, eski Germen; “hayat ağacı”, “âkıbet kitabı”, “canlanan kemik”, İran, Hind, İbranî, Mezopotamya; 7 ve 9 sayıları vb… güney tesirleridir. Şamanın kutsal cübbesinin temsil ettiği hususlar Eskiçağ hükümdarlarının ve din adamlarının elbiselerinde görülür. Şaman aynası da güney menşeli olduğu gibi, şamanın meşhur davulu da, Budizm yolu ile, Hindistan’dan gelmiştir. Şamanlık, “sihirli uçuşu ve diğer özellikleri ile bütün eski Hind’de ve Hind-Avrupalılarda, eski Çin’de mevcut olmuştur.[87]

Şaman kelimesi de bu sihrî inancın menşeinin güney olduğunu göstermektedir. Şaman terimi Tunguzcadan -Rusça yolu ile- Batı ilim dünyasına geçmiş ise de, aslen Sanskritçenin kollarından bir dile bağlanmaktadır. Bundan 60 yıl kadar önce “şaman” kelimesi ile bunun Türkçe karşılığı kabûl edilen “kam” sözünün, fonetik bakımdan, birbirinin aynı olduğu ileri sürülmüştü. Daha sonra bu iddianın yetersizliği gösterilirken, Hind-Avrupa dillerinden Toharcada (Samane = Budist râhip) ve Sogdçada (smn = saman) kelimelerinin keşfedilmesi, terimin Hind menşei olduğu düşüncesini destekledi ve bu husus tarihî ve etnografik vesikalarla büsbütün kuvvet kazandı. Şaman kelimesi Tunguzcaya yabancı görünüyordu ve şamanlığın güneyden kuzeye doğru yayılışında Budizm (lamaizm) tesiri sezilmekte idi. Budizm 4. yüzyılda Kore’ye, sonraları Uygurlar arasına, 13. yüzyılda Moğollara, 15. yüzyılda Amur nehri bölgesine nüfuz etmişti. Mançular arasında ise Budizm 9. yüzyılda görünmüş, fakat Ming sülâlesi zamanında (14-17. yüzyıllar) yayılmıştı. “Ruh” adlarından bir kısmı Moğol ve Mançu dillerinden alınmış ise de, “ruh” larının çoğunluğu Budist menşeli olan ve şaman cübbesinin üzerindeki tasvirlerin Budist rahipleri kostümlerinin taklidi bulunan Tunguzlar nihayet, komşuları olan Yakutlara tesir etmişlerdi.[88]

Şüphesiz “mîrâc” gibi bazı şamanik unsurları ihtiva etmekle beraber Budizm,[89] şamanlık demek değildir. Fakat bu güney kültürleri mahsulünün Orta ve Kuzey Asya’ya nüfuzunda başlıca aracı rolünü oynamıştır.

Gerçekten eski Türk topluluklarında şamanlığa benzer bir inancın varlığına ihtimal verdirecek hiçbir kayıt mevcut değildir. Altay Türkleri tarafından bugün “şaman” mânasında kullanılan Kam sözü, bilindiği kadarıyla 5. yüzyıldan beri yaşamaktadır. Avrupa’da hakimiyet kuran Hunlar zamanında Ata-kam ve Eş-kam adlarında iki kişiden bahsedilmektedir. Yani Avrupa Hunlarının din adamlarına da Kam denilmekteydi.[90]

Eger eski Türklerde şamanlık olsaydı, Hunların örf ve adetlerı hakkında oldukça geniş bilgiler veren Latin ve Germen yazarların “Hunların dini törenleri yoktu’ diyecek yerde, garip ayinleri olan şamanik telakkilerden haber vermeleri gerekirdi.

Hükümdar ailesinin Budizmle yakın ilgisine rağmen, Tabgaçlarda da Şamanlığı hatırlatan birşey yoktur. Hem Budızmi, hem de Maniheizmi kabul etmiş olan Uygurlar da bile bu hususta açık bir delile rastlanılmamaktadır.

Hatta Uygurlarda kam sözü din adamı değil, “büyücü, sihirbaz” manalarında kullanılmıştır. Kaşgarlı Mahmud, “kam” sözünü kahin kelimesiyle açıklamıştır. Bu söz o zamanki Müslüman Türkler tarafından da unutulmamıştı.[91]

Yusuf Has Hacip ise, Kutadgu Bilig’de kamları “otacılar” olarak çevirmekle beraber, bunların insan toplulukları için faydalı kişiler olduğunu söyler. Kanaati temsil eden Odgurmuş hakana nasihat verirken; “bazı insanlar yoksul, bazı insanlar da kaygı ile yıpranmışlardır. Bunlann ilacı, dertlerine derman sendedir. Bunları tedavi et, bunların karnı ol” demektedir.[92]

Din adamı manasına Türk boyları arasında değişik adlandırmalar vardır. Mesela Kazak ve Kırgızların Kam yerine Baksı, eski Karlukların da Sagun kelimesini kullandıklarını biliyoruz. Baksı herhalde Budizm vasıtasıyla gelmiş yabancı bir kelime olmalıdır. Türkmenlerde bakşı veya baksı “saz şairi” manasını ifade eder. Altaylılar ve Tuvalılar bugüne kadar kam kelimesini yaşatmışlardır. Saha Türkleri erkek kama “oyun”, kadın karna “udagan” derler. Mogolcada erkek kam “bö” yahut “böge”, kadın kam da Sahalar gibi Udagan adını alır. Çuvaşlar da ise bu kelime “yum”dur. Müslüman Türkler kam kelimesini unutmuşlardır. Şaman kelimesini Türkler bilmez. 18. yüzyılın sonlarına doğru kabul edilmiş olan “şaman” terimi Türkçeye yabancıdır.[93]

Orkun kitabeleri de dahil olmak üzere, şimdiye kadar bulunan kitabelerde ne Kam sözüne, ne de Şamana tesadüf edilmiştir. Bu nedenle, mevcut vesikalardan yola çıkarak, Eski Türkler Şaman idiler şeklinde bir sonuçta çıkarılamaz.[94]

Şaman, tabiatüstü kuvvetlerle temas kurduğunu iddia edenlere denir. Biraz bugünki medyumlar gibi, kendilerine göre bir takım usullerle trans hâle girip kendilerinden geçer. Hususi elbiseler giyer. Davul veya ses çıkaran âletler kullanır. Danslar yapar. Normal insanların görüp işitmediği şeylerden, ruhlardan, cinlerden anlatır. Şair değildir; ama şiir şeklinde dualar okur; içlerinde mânâsız, ama ‘sihirli’ kelimeler de bulunur.

Bunlar din adamı olmaktan ziyade, birer kabile büyücüsüdür. Güya gelecekten haber verirler. Hastalığı yapan kötü ruhu ‘öldürüp yiyerek’, hastaları iyileştirirler. Ruhlar âleminde neler olup bittiği hakkında konuşurlar. Bu hususiyetleri irsîdir. Şamanlık aileden geçer. Şaman, erkek veya kadın olabilir.

Şamanlara, Sibirya’dan Hindistan’a, Afrika’dan Amerika’ya kadar geniş bir coğrafyada rastlanır. Bunların ekserisi din adamı olduğu için, bu coğrafyadaki iptidai dinlere Şamanizm adı verilmiştir. Aslında böyle bir din yoktur. Şamanlık, sonradan dinlere karışmış tabiatüstü kuvvetler sistemidir. Parapsişik bir metoddur. Bu bakımdan her dinde bulunabilir. Bu büyücülere olan inancı din gibi görmek, meseleyi içinden çıkılmaz hâle getirmiştir.[95]

Öte yandan şunu da gözden kaçırmamak gerekir ki bu iptidai akidenin Türk milleti gibi milyonları bulan geniş kitleyi ve münevverlerini çeken tarafı yoktu. Muntazam bir dinî sistem şeklini alamamıştı.[96]

7) Eski Türk Dini

Bozkır Türklerinin dinî inançlarını şu üç nokta-da toplamak mümkündür:

a-Tabiat kuvvetlerine inanma

b-Atalar kültü

c-Gök-Tanrı[97]

a – Yukarıda sırası geldikçe işaret edildiği üzere, eski Türkler tabiatta birtakım gizli kuvvetlerin varlığına inanıyorlardı. Bu nokta açık şekilde yer-su (yär-sub) tâbiri ile Orhun kitabelerinde ifadesini bulmuştur. Aynı inanış “yir-suv” tarzında Uygurlarda da vardı.[98]

Bunlar “iduk” yâni kutsal idiler. Tabiat kuvvetlerine îtikad, hemen bütün “halk dinleri”nde mevcut bulunmaktadır[99] ve fizikî çevrede rastlanan yanardağ, deniz, ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, yıldırım, ay, yıldızlar, güneş vb… gibi tabi-at şekil ve hâdiseleri karşısında duyulan hayret, korku, saygı hisleri dolayısiyle bunların kutsallaştırılmasından doğmuştur. Eski Türklerde yer-su’ların ayrı ayrı fonksiyonlarını tâyin etmek için gerekli bilgilere sahip değilsek de, umumiyetle bu nevi “halk inançları nda maddi hayat şartlarının, ekonomik ve sosyal âmillerin de rol oynadığı kabûl edilmektedir. Meselâ, çiftçi kavimlerde daha çok verimlilik ve bereket tanrıları olarak kendine tapılan kuvvetler görülür. Birçok eski Doğu inançlarında “toprak ana” en fazla saygı duyulan bir tanrıçadır. Savaşçı kavimlerde çarpışma, zafer tanrıları birinci plânda yer almaktadır. Çobanlıkla uğraşan topluluklarda ise, meselâ hayvanların yavrulaması ve koyun kırpma zamanları hususî törenler yapılır. Bu gruba giren çok tanrılı halk dinlerinin, umumiyetle, içinde zuhur ettiği topluluğun dışına yayılmak temayülünde olmadıkları müşahede edilmiştir. Halk dinlerinin bu “mahalli” olma vasıflarına karşılık, “yüksek” dinler, bütün insanlığa hitap etmeleri ile, cihânşümul olmak karakterini taşırlar.[100]

Türklerinkine benzer “halk” dinleri eski kavimlerde umumî idi. Eski Hind’in kutsal kitabı olan Veda’larda tanrı adları tabiat kuvvetlerini gösterir. Meselâ en mühim Hind tanrılarından olan Agni, ateştir; İndra, yıldırım, yağmur ilâhıdır. Hind-İran mitolojisinde Frangrasyan (Afrasyab) savaş tanrı-sıdır. Yine Sanskritçede Dyaus (=tanrı) “parlak sema” mânasındadır (Dyaus sözünden Yunancaya Zeus, Lâtinceye Jovis, günümüz İtalyancasına Dio, İspanyolcaya Dios, Fransızcaya Dieu kelimeleri çıkmıştır.). Eski Yunan tanrı ve tanrı-çaları hep tabiat kuvvetlerinin ilâhlaştırılmasından doğmuştur: Zeus, gökyüzünün hükümdarı olup yag. mur yağdırır, şimşek çaktırır, bulutları sevk ve idare eder vb. Apollon, güneş, gençlik tanrısı; Afrodit. ilkbahar, aşk tanrıçası; Poseidon, deniz tanrısı; Ha-des, karanlık yeraltı (cehennem) tanrısı; Ares, savaş tanrısıdır vb.. Ancak eski Yunanlılar, tıpkı eski Mısırlılar ve Mezopotamyalılar gibi, tanrıları, kendilerine benzer birer “insan” olarak tasavvur ettik-lerinden, aralarında “beşerî” maceralar hayal etmiş-ler, Yunan mitolojisi de bu suretle vücut bulmuştur. Eski Yunanlılarda her şehrin de bir “koruyucu tanrısı vardı. Bütün bu tanrıları memnun etmek için onlara bal, zeytinyağı, güzel koku ve ayrıca kanlı kurbanar sunan eski Yunanlılar, ölülerin ruhları-nın, Hades’in ülkesi olan toprak altına indiğine inanırlardı. Eski Mısır’da Nil nehri bereket tanrısı idi. İran’da Zerdüşt dininin ulu tanrısı olan Ahuramazda’nın temsilcisi ateş idi. Romalılarda her yerin “koruyucu” perileri vardı, her insanın da bir koruyucu perisi olurdu (erkeklerinkine genius, kadınlarınkine juno adı verilirdi). Eski Germenlerde bir soyun, bütün üyeleri arasında işbirliğini sağlayan “uğurların varlığına inanılırdı.[101]

Misâlleri çoğaltmağa lüzum görmeden şunu ilave edelim ki, çeşitli ülkelerde bütün bu tanrılar veya tanrıçaların tasvirleri, mücessem (plastik) şekilleri yapılıyordu. Eski Yunan heykelleri, Hind putları; ağaçların, mağaraların, pınarların, büyük kayaların ruhlarla meskûn olduğuna inanılan, taşlara tapınılan Câhiliye devri (İslamlıktan önceki devir) Araplarında, başta Lât, Menat, Uzzá olmak üzere bir sürü put mevcuttu.[102]

Eski Türklerde “ruh”ların “insan” biçiminde tasavvuru olmadığı için, putlara da rastlanmaz. Türkler sadece onlara kutsallık izafe etmekle yetinmişlerdir. Atalar kültüründe ölmüş atalara saygı duyulması pederşahi devlet anlayışının inanç sahasındaki belirtisi sayılmaktadır.[103]

Atalara ait hatıraların kutlu sayılması Türk mezarlarına yapılan tecavüzlerin en ağır şekilde cezalandırılmasından da anlaşılmaktadır. Bu tecavüzlerin nedeni ise öbür dünyada rahat yaşamalarının sağlandığı düşünülerek ölülerin silahları, kıymetli eşyaları, bazen tanı teçhizatlı atları, kadınların da mücevherleri ile gömülmeleri idi.[104]

Eski Türk dininde ruhlara inanışın diğer bir be-lirtisi de kâhinlik veya falcılığın Türkler arasında itibar görmesidir. Avrupa Hunlarındaki falcılığa Lâtin kaynaklarında işaret edilmiştir.[105]

Uygurlardan kalma mühim dil yadigârlarından biri de “Irk Bitik” adlı ve kâhinlikle ilgili eserdir.[106]

Ancak falcılık ve kahinlik de bütün Eski-ve Orta çağlarda umumî idi. Eski Mısır, Yunan, Babil kâhinleri meşhurdur. Romalılar da fala ve kâhinlere inanırlardı.[107]

b-Eski Türk inanç sisteminin 2. esasını atalar kültü teşkil eder. Ölmüş atalara tâzim, onlar için kurbanlar kesilmesi “pederşahî (patriarcale) âile” de baba hâkimiyetinin inanç sahasındaki belirtisi sayılmaktadır. Telâkkiye göre, baba ve umumiyetle atalar, öldükten sonra dahi, ruhları vasıtasıyla, âile efradını korumağa devam ettiklerinden, onlara karşı duyulan minnet hissi türlü şekillerde ortaya konmaktadır.[108]

Öte yandan eski Türkler, ataların öldükten sonra tam anlamıyla yok olmayıp ruhlarının varlığını sürdürdüğüne inanırdı.

Bu inanışa göre ataların ruhları; soyu korur, töreyi ve düzeni gözetir ve saygıda kusur edilirse uğursuzluk getirebilir.

Bu durum, ataların birer “tanrı” değil; kutsal ve saygıdeğer ruhlar olarak algılandığını gösterir.

Öte yandan eski Türk inanışında ataları ölse de ruhlarının varlığını bedeni terk ederek sürdürdüğüne inanılırken ayrıca ruh bedeni yalnızca ölüm anında değil, uykuda ve hastalıkta da terk ederdi. Bedeni terk eden ruhun ağızdan çıkarken kuşa dönüştüğüne inanılırdı. Orhun kitabelerinde Bilge Kağan ve Kültigin için kullanılan “uçtu” tabiri de buradan gelir. Uçmak, tanrının yanına yükselmek anlamı taşıyordu.

 

İslamiyet öncesi Türklerde can ve ruh “tin” (nefes) sözcüğüyle ifade edilirdi. Ölüm ise ruhun bedenden ayrılması şeklinde yorumlanırdı.[109]

 

Ayrıca Müslüman olmadan önceki devirlerde Türklerde bedeni terk eden tinin kuşa dönüştüğüne inanıldığı için ‘Tinin uçmak olsun’ tabiri kullanılır.[110] Türkler İslamiyet’i seçtikten sonra bu tabir, yerini “Mekânı cennet olsun”a bırakmıştır.

Ölü gömme çeşitleri

Eski Türklerde ölü kimi zaman toprağa gömülürken kimi zaman yakılmış, yakılıp gömülmüş, terk edilmiş veya ağaca asılmıştı. Ölünün yakılması veya gömülmesi durumunda yapılan defin töreni geleneklerinde bir değişiklik görülmüyordu. Ölüyü yakarak toprağa gömme adetini özellikle Göktürkler uyguluyordu. Eski Türkler için önemli olan ateş, arınma ve temizlenme anlamları taşımaktaydı. Eski Türkler kimi zaman ölüden korkmuş ve kötü ruhlarının kendilerini rahat bırakmayacağını düşünmüşlerdi. Bu düşünce ile ölünün, eşyaları hatta atı bile yakılırdı. Böylece bir arındırma gerçekleştirilirdi.

Eski Türklerde ağaçların üzerine ölü koyulur ya da yere çakılan kazıklar yardımıyla ölü sabitlenir ve terk edilirdi. Çürüyene kadar burada kalan cesedin sonradan kemikleri toplanırdı. Bu davranış şeklinin nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte birkaç teori bulunuyor. İlki ölüden korkulduğu yönünde. Cesedin sabitlenmesi, tarih öncesi dönemde korkulan cesetlerin bağlanarak mezara koyulmasıyla eşdeğer görülüyor. Bir başka düşünce ise etin kemikten ayrılması yönünde. Ağaca bırakılmış ya da yere sabitlenmiş ölü, kuşlara ve hayvanlara yem olur ve et kemikten ayrılmış olurdu. Böylece ölen kişi yeniden dirilebilecekti. En yaygın olan defin şekli ise ölünün doğrudan toprağa gömülmesiydi. Bu gelenekte ölü, kurgan olarak adlandırılan mezar yapıları içine gömülmekteydi.[111]

Öte yandan eski Türk inanışına göre ruhları öbür dünyaya göçen ataların orada rahatsız edilmemeleri, iyi yaşamaları lâzımdı. Ayrıca ataların tasvirlerinin yapılıp saklandığına dair kayıtlar da görülmektedir. Nitekim ne şamanlıkla ne de totemcilikle ilgisi olmadığını açıkladığımız tös (put) ler, ataları temsil ediyordu.[112]

Atalar kültüne sahip başka kavimlerde bu inanç, ölen bazı kudretli kimselerin sonra ilâhlaştırılıp yarı-tanrı sayılacak kadar ileri gitmiştir (meselâ, eski Yunanda heros’lar). Ölünün gelecek hayatında daha mutlu yaşayacağına inanılan bazı Hind – Avrupa kavimlerinde ölünün mezarına eşyası konulur, hattâ büyük ve saygıdeğer ölülerin akrabaları da öldürülerek yanına gömülürdü. Bu insan kurbanı âdeti, özellikle Keltlerde dehşet verecek kadar vahşiyane idi.[113]

Kuzey Avrupa kavimlerinin, kutsal hayvanı erkek domuz olan bereket tanrısı Freyr için yaptıkları törenler arasında insan kurban etmek de vardı.[114]

Hind-Avrupalı Soğdlarda da insanlar kurban edilirdi. Yunan mitolojisinde «toprak ana» Gea’nin kendi çocuklarını öldürüp yemesi, Zeus’un oğlu gösterilen, sarhoşluk ve verimlilik tanrısı Dionysos (Romada Bakhus)’un Titanlar tarafından keza öldürülüp yenmesi ve Zeus’un da onun yüreğini yemek suretiyle yeni bir Dionysos meydana getirmesi insan kurbanı âdetinin izleri sayılabilir. Nihayet Troia savaşlarında İphigenia ile Orestes’in tanrılara kurban olarak sunulduğu bahis konusu edilmiştir. İran’da manihaist kozmolojide «hayat anası» denilen ilk insanın Karanlık devleri tarafından öldürülüp yutulması da buna benzer. Eski Hind dininde sayısız çocuk doğurup, sonra bunları öldürerek yiyen tanrıça Kali de öyle.[115]

İskitlerde mevcut olan insan kurbanı âdetinin, 10. yüzyıla kadar İslâvlar arasında yaygınlaşarak devam ettiği İbn Fadlan’ın korkunç kadın kurbanı tasvirinden anlaşılmaktadır.[116]

İnsan kurbanı asıl Sâmî kavimlerde ehemmiyet taşıyordu. Ken’an bölgesinde (Arabistan’ın kuzey sahası) bereket ile ilgili olarak, tabiatın gidişini idare eden ilâhlara insanlar kurban edilirdi. Tanrının hiddetini yatıştırmak için, Câhiliyye Araplarınca en kıymetli evlât olan, erkek çocuk takdim olunurdu.[117]

Bu insan kurbanının izleri Sâmî menşeli olan “semavî” dinlerde de devam etmiştir. Hz. İsa’nın insanlığı kurtarmak için, kendisini feda ettiği telâkkisi gibi. Bizzat İsa “Son Yemek”inde ekmeği kendi vücuduna, şarabı kendi kanına benzetmiştir ki, o kan insanlığın selâmeti uğruna dökülecektir. İslâmiyette kutlanan “Kurban Bayramı dolayısiyle anlatılan Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etme teşebbüsü hikâyesi mâlûmdur. İnsan kurbanı âdeti Uzakdoğu’da da vardı. Çin kaynakları Kore kavimlerinden Fu-yü’ların böyle bir geleneği olduğunu kaydederler.[118]

Bazı Moğol kavimlerinde ve Çin’de de bu âdetin bulunduğuna dair işaretler mevcuttur.[119]

Eski Türklerde en büyük kurban, bozkırlı Türkün kutsal bir duygu ile sarıldığı attır. Buna dair misâl pek çoktur. Orta Asya eski Türk bölgesinde özellikle Altaylardaki kurganlarda, birçok at iskeleti bulunmuştur (At cesetlerinini bulunduğu mahallerden en mühim ve meşhuru Pazırık’tır.).[120] Diğer hayvanlardan erkek cinsi üstün kurban sayılırdı.[121]

Eski Türklerde de insan kurbanı olduğunu zan-ettirecek bazı işaretlere rastlanmaktadır. Meselâ, Asya Hun topluluğunda “ölüyü takip etme” (yakınlarının ölü ile birlikte gömülmesi),[122] Gök-Türklerin “Deniz tanrıçası ile münasebette bulunan dedeleri-den birinin avda bir geyik öldürmesi üzerine onun kabilesi mensuplarının, geyik öldürmelerinden dolayı, o günden itibaren hep kurban için insan göndermek zorunda kaldıkları”[123] gibi kayıtlar vardır. Bilinen en sahih kayıt, Köktürk yurduna gelen Bizans elçisi Valentin’in, İstemi Kağan’ın yuğ merasimini anlattığı satırlardır. Buradaki kayda göre; “Matem günlerinden birinde dört tane bağlı Hun getirdiler ve babasının (kağanın) atları ile bunları ortaya koydular. (Uçmağa) gidip (kağanın) hizmetine girmelerini emrettiler…”[124]

Ayrıca Gök-Türk hanlarının mezarları başında düşman orduları şeflerinin kurban edildiği[125] şeklindeki bir iddia da ilave edilebilir.

Bu istisna haberler dışında Türklerde insan kurbanının olduğuna dair delil gösterilebilecek unsurlar birtakım eski Türk destanlarıdır. Bu destanlardan bir tanesi Başkurtların, ünlü Ural Batır Destanı’dır. Destana göre; kağan, yılda bir defa insan kurban etmektedir.

Ancak bütün bu “haber”ler daha yakından incelenirse eski Türklerde insan kurbanının âdet hâlinde mevcut olduğunu şüpheye düşürecek birçok hususlar ortaya çıkar: Asya Hunlarına ait kayıtlar açık değildir. Ölüyü akrabaların nasıl “takip ettikleri Çince metinde iyi açıklanmamış, fakat tercümede “yorum” yolu ile böyle bir zanna varılmıştır. Eğer gerçek dinî mânada insan kurbanı bahis konu-su olsaydı, bu noktayı Çin kaynaklarının zikretmelerine herhâlde bir engel yoktu. “Yorum” doğru olsa bile bu âdet, Türklerden ziyâde, büyük Hun imparatorluğundaki, insan kurbanını mübah gören Moğol veya Hind-Avrupalı kütleler için geçerli sayılabilir. Zira Çinliler çok kere “Hiung-nu” adı altında topluca andıkları çeşitli kavimler arasında açık bir ayrılık göstermemektedirler. Gök-Türkleri ilgilendiren kayıt ise, görüldüğü üzere, geyik ile alakalıdır. Geyik motifi Türk kaynaklı değildir ve Eski Türk inancında bir deniz tanrıçası (veya herhangi bir tanrıça) da mevcut olmamıştır. Burada bir kuzey bölge veya Ural’lı kavimler geleneğinin Gök-Türklere yakıştırıldığı anlaşılmaktadır. Esasen Gök-Türklere çağdaş Çin kaynaklarında böyle bir rivayete rastlanmamakta ve bahis konusu kayıt çok sonraki iki kitapta yer almaktadır.[126] Zira asıl metinde bu kısım noksandır.[127]

Çinli kumandanın “kurban” edilmesi oldukça ilgi çekici bir macerayı ortaya koyuyor: Bu yüksek rütbeli kumandan (general), Hun-lara sığınmış ve Çin hükümeti aleyhine tehlikeli bir unsur hâline gelmiş ve durumdan ürken Çin’in bir siyasî intikam manevrası neticesinde öldürülmüştür. Hun idarecilerini bu işe teşvik eden de bir wu (= Çinli rahip) idi. Üstelik bu “kurban” toprak tanrısına sunulmuştu. Hun hükümdarı ise, daha sonra, kendini suçlu hissettiği için Gök-Tanrı’nın gazabından korkmuş ve onu teskin için bir “kutsal mahal yaptırmıştı. Demek ki, Türk inancı yönünden “insan kurbanı” uygun düşmemekte idi. Attila’nın ölümü üzerine birçok kimsenin de öldürülüp gömüldüğü haberine gelince, burada iki ihtimal hatıra gelebilir: Ya bu gerçekten bir insan kurbanı” dır veya Attila’nın mezarının gizli kalması için, mezarın yerini görenlerin ve gömme işinde çalışanların öldürülmesi hâdisesidir. Fakat bu ihtimallerden her ikisine, bilindiği gibi, özellikle büyüklerin hususî kalelerde mezarları saklamak yoluna gidilmemiştir. Tersine, bilindiği gibi, özellikle büyüklerin hususî kabirleri yapılmış, üstlerine bina (bark) inşa edilmiş, bark’ın iç duvarlarına da ölünün hayatta iken katıldığı savaşlara ait sahneler resmedilmiştir. Bununla da yetinilmeyerek, yine bilindiği gibi, kabrin veya mezarın etrafına taşlar yığılmış, balbal’lar dikilmiş, alelâde mezarlara da, belirli olması için tümsek biçimi verilmiştir.[128]

Mezarların gizli tutulması, Doğuda Bir Moğol âdetidir ki Moğol İmparatorluğu’nun dört bir yanından gelen hazineler içerdiğine inanılan Cengiz Han’ın mezarı gizlidir ve Moğollar nedense bu mezarın bulunmasını istememektedir.

Peki, Moğollar neden bu mezarın bulunmasını istemiyor?

Çünkü Cengiz Han bir zamanlar Büyük Okyanus ile Hazar Denizi arasındaki topraklara hükmetmişti. Öldüğünde cenazesinin gizli tutulmasını istemişti.

Yas tutan ordusu, cenazeyi taşırken önlerine çıkan herkesi öldürmüş, Cengiz Han gömüldükten sonra mezarın izini kaybettirmek için üzerinde bin at dolaştırılmıştı.

Ve Moğollar 1227’de ölen liderlerini sevse de mezarının bulunmasını istemiyordu. Dışarıdan bakan birinin ise bunu anlaması biraz zordu.

Bunun, mezar bulunursa dünyanın sonu gelecek inancıyla ilgisi yoktu. Rusya’daki bir üniversitede uluslararası ilişkiler okuyan Moğol tercümanım Uelun’a göre, Cengiz Han mezarının bulunmasını istemiyordu, ona saygı gereği, aranmamalıydı bu mezar.[129]

İşte bu Moğol adeti maksadıyla, yâni büyüklerin yattığı yerin ifşa edilmesini önlemek için ilgili insanların öldürülmesi Vizigotlarda (Batı – Gotları) da yaygın bir âdet hålinde idi.[130] Aslen Got menşeli bir tarihçi olduğu söylenen ve eserini Attila’nın ölümünden 100 yıl kadar sonra yazan Jordanes’in ancak mezar gizleme düşüncesi ile açıklanabilecek kayıtları eğer doğru ise ve eğer Attila’nın, ölümünü hemen takip eden karışıklık devrinde şanına lâyık bir anıt-kabir (bark) inşa edilmiş de, sonraları, bu büyük Türk başbuğundan tabiatıyla hoşlanmayan Batı Hıristiyan taassubunun tahripkâr faaliyetleri sonucunda yıkılıp yeryüzünden kaldırılmamış ise, hadisenin Moğol ve Vizigotları taklit neticesinde vukua geldiğini kabúl etmek zarureti vardır. “İnsanları kurban” ihtimali de aynı açıdan değerlendirilmelidir. Çünkü hem Moğolların, hem Gotların atalarında insan kurban etmek âdeti mevcut bulunuyor, fakat Türklerde, ve elbette Asya Hunlarının torunları olan Attila Hunlarında, buna rastlanmıyordu.[131] İnsan kurbanı aslında, bozkır kültürünün değil, ziraat kültürünün belirtisi olup, her yer, toprak ve bereket tanrıları ile ilgilidir. Bu mühim noktayı dikkate alan tanınmış kültür tarihçisi W. Eberhard, Türklerde böyle bir âdetin mevcut bulunmadığını ve hatta insan kurbanı âdetinin bazı yerlerde Türkler tarafından yasak edildiğini bildirmektedir.[132]

Çin kaynaklarında Asya Hun İmparatorunun, düşman hükümdarının kafatasını altın ile kaplatarak içki tası yaptığı hakkında bir haber vardır. Bu da Türk âdeti değildi. Hind-İranlı bazı kavimlerde (Meselâ, İskitler) ve çok eski devirlerde Çin’de (T’sin devleti zamanı) mevcut olan bu âdet, sonraları Hunlar arasında da görülmüş olabilir.[133]

Ve sadede gelecek olursak artık şu gerçeği kabul etmeliyiz ki mazide Türkler Gök-Tanrı inancına bağlıydı.

Gök-Tanrı bozkır kavimleri inancında tek yaratıcı olarak görünmekte ve din sisteminin merkezinde yer almış bulunmaktadır.[134]

Hunlar, Tabgaçlar, Kök-Türkler ve Uygurlar gibi Türk boylarında, kurbanlar sunulan kutsal varlıkların başında ve hepsinin üstünde geliyordu. Tanrı tam iktidar sahibi idi. Aynı zamanda “semavî” mâhiyeti hâizdi.[135]

Tanrı’nın Türk iktidar sisteminde asıl sahip olduğuna en somut kanıt Tanrı’dan aldığı yetkiyle tahta oturan hükümdar Tanrı ile uyum halinde olmak zorundadır. Tanrı buyruklarına “yarlık” denirdi. Tanrı Türk evren tasavvurunda devletle ilişkili konulara doğrudan müdahale eder. Evrenin ve dünyanın nasıl yaratıldığı açıklanmamıştır. Çünkü Tanrı yaratmıştır.

Tanrı devlet ve toplumların zayıfladığı anlarda kaybolur ya da zayıflar, bir anlamda çok Tanrılılık ortaya çıkardı. İmparatorluk dönemlerinde ise ulusal hale gelirdi. Hem bütün insanların hem de Türklerin Tanrısıdır. Kağana göre arzın merkezi Türk topraklarıdır. Bilge Kağan, Türk halkının adı ve ünü kaybolmasın, kağanlık veren Tanrı bizzat onu başa geçirmiştir.[136]

Devletin ve hükümdarın belirlenmesinde Tanrı iradesi ve evren düzeni model olarak alınmıştır. Gök Tanrı dininin esaslarını Çin kaynaklarından, Orhun yazıtlarından az çok anlamak mümkündür. Büyük Hun İmparatorluğu hükümdarı Mo-tu (Mete), MÖ 176’da Tanrı tarafından tahta çıkarıldığını, askerî zaferlerini onun sayesinde kazandığını söylemiştir. Yine Hun hükümdarı Chünch’en MÖ 133’te Çinlilerin kendisine hazırladığı tuzaktan kurtulunca “Tanrının takdir buyurması ile kendini koruduğunu” ifade etmiştir. Yani başarısını Tanrıya bağlamıştır.[137]

Yine Gök-Türklerin Çin’den ayrılarak müstakil bir devlet kurmaları (680-682 yılları hadiseleri) O’nun isteği ile vuk’u bulmuştur. Hakan, Türklere “Tanrı” tarafından verilmiştir, fakat topluluk, hakanı terk ettiği için, “Tanrı” tarafından perişanlığa sürüklenmiştir.[138]

Yani “Tanrı” Türk milletinin hayat ve istiklâli ile ilgilenen bir “ulu varlık durumundadır. Tonyukuk’a da başarıları için gereken “bilgiyi O ihsan etmiş,[139] Gök-Türk hakanlığının kurucuları olan Bumin ve İstemi’yi, Türk töresini yürütmeleri için, Tanrı tahta çıkarmış,[140]

“Türk budunu yok olmasın… hür ve müstakil olsun” diye İlteriş Hakan ile hanımı İl-Bilge Hatun’u o yükseltmiştir.[141]

Savaşlarda O’nun iradesi ile zafere ulaşılır. “Tanrı” Türk’ün hayatına vasıtasız olarak müdahale eder, emreder, İradesine boyun eğmeyeni cezalandıran “Tanrı”, bağışladığı kut (iktidar) ve ülüğ (kısmet)ü[142] lâyık olmayanlardan geri alır.[143] Şafak söktüren (Tan üntürü), bitkiyi meydana getiren “Ulu Tanrıdır, yâni o, hayat verici ve yaratıcıdır. Ölüm de, can veren “Tanrı” nın iradesine bağlıdır.[144]

Bir de şunu unutmamak gerekir ki Tek Tanrı inancı, Eski Türklerin ataerkil büyük aile yaşam biçimine ve devlet teşkilatına tamamen uygundur. Gökte ve yerdeki duzen, Türk devlet  teşkilatı ile sıkı sıkıya bağlıdır ve birbirini tamamlar. Gök ve güneş mutlak hakimdir. Yeryüzünde nasıl aile başkanına itaat ediliyorsa, yıldızlar ve tabiat güçleri de Gök Tanrıya itaat etmek zorundadır. Yine aynı şekilde yeryüzündeki devlet düzeninde de asilzadeler hükümdarlara, aile fertleri de aile başkanlarına bağlıdırlar. Eski din inançlarında da aynı düzenden bahsetmek mümkündür. Gök kültüründe hükümdar göğün oğludur.[145]

Orhun kitabelerinde eski Türk kozmogonisini tek cümle içinde açıklayan ibare şöyledir: “Yukarıda kök teñri, aşağıda yağız yer yaratıldıkta, ikisinin arasında insan-oğlu yaratılmış…”[146]

Şu ibarede daha açık olarak “Tanrı” ile “yer” eşit bir fonksiyon içinde görünmektedirler: “Üze Tengri, asra yer yarlıkkadug üçün”[147]

Buradaki “kök teñri” deyiminin Ulu Tanrı’yı değil, doğrudan doğruya mavi gökyüzünü, semayı ifade ettiği bellidir. Yoksa, R. Giraud’nun da işaret ettiği gibi, yaratanın aynı zamanda yaratılmış olması gibi garip bir çelişki bahis konusu olur. Her ne kadar Gök dininin o çağlarında da, Tanrı îtikadının bütün temel prensiplerine rağmen, kâinatı kaplayan, her yerde hazır bulunan, her şeyi sınırsız hâkimiyeti altında tutan maddî gökyüzünün, bütün hayatını, varlığını semaya borçlu bozkırlının gözünde “Tanrı” telâkki edilmiş olması mümkün ise de, herhalde eski Türk’ün kafasında, mekânı göklerde olan, cisim (madde) hâline sokulamayan bir tek Tanrı inancı mevcut bulunuyordu.[148]

790’larda Tiflisli St. Abo, Hazar Türklerinin “bir yaratıcı Tanrı” tanıdıklarını söylemiş, Hazar hâkanı 862 yılında Bizans’tan gelen St. Kyrill ile görüşürken, Hıristiyanlarca tanrının “üçlü kişiliğine (Trinity) inanıldığı hâlde, kendilerinin tek Tanrı’ya iman ettiklerini bildirmişti. İbn Fadlan (10. yüzyıl) şöyle diyordu: “Oğuzlar-dan biri, haksızlığa uğrar veya başına hoşlanmadığı bir iş gelirse, başını göğe kaldırır ve : “Bir Tanrı” der, bu, “Bi’llâh vâhid” (Allah bir) demektir.” “Yine Oğuzlardan biri bana: Sizin rabbınızın kadını var mı? diye sordu. Hemen tövbe ve istiğfar ettim. O da benim gibi yaptı, tövbe ve istiğfar etti”[149]

Öte yandan din olarak mevcudiyeti M.Ö. 5. asra kadar tesbit edilen Gök-Tanrı’nın Asya Hunlarında bile tek ulu varlığı temsil ettiğini belirtmeden geçmek olmaz.

Yani Türk inançlarının en yalın şekliyle görünüm kazandığı Kök Türklerde çok tanrılı bir inanç sisteminin var olmadığı açıktır. Tanrı kelimesinin başına Kün, Ay kelimelerinin ilavesi Mani dinini kabul eden Uygurlarda ortaya çıkmıştır.[150]

Ancak Hunlar devrinde (sonraları, 6-8. yüzyıl Türk topluluklarında artık fonksiyonlarını kaybetmiş olan) güneş, ay, yıldız kültleri de rol oynamaktadır. Hun hükümdarı her sabah doğan güneşe ve gece dolunaya tâzim etmekte idi.[151]

Şüphesiz çok eski bir naturizmin izleri olan bu tür davranışlar Eski çağların hemen bütün kavimlerinde vardı. Bâbil’de Şamas güneş tanrısı idi. Malakbél doğan güneşi temsil ediyordu. Palmir’de Arso ve Azizo sabah ve akşam yıldızlarının sembolü idi. Yarkhibol güneş tanrısı, Aglibol ay tanrısı idi.[152]

“Göklerin sahibi” sayılan çok yüce tanrı Bualsamin -semavî vasfına rağmen bereketli yağmur yağdırmakla vazifeli idi. Eski Mısır’da Re güneş tanrısı idi. Yine Mısır’da, inek şeklinde tasavvur edilen ve gök ile ilgili, Nut adlı bir üstün varlığa inanılırdı ki, hiç-bir fonksiyonu bulunmayan ve ancak toprak tanrısı Keb ile birleşerek İsis (kız) ve Osiris (erkek) çocukları doğuran bir tanrıça idi. Sonra bu Re ile, Theb şehrinin tanrısı olan Amon birleşerek, ikisi bir arada, bir tanrı rolünde görünmüşlerdi. Firavun böyle ortaya çıkan Amon-Re’nin oğlu sayılırdı.[153] İran’da Ahura (Vedalarda, Asuia) ve Zerdüşt dininde Ahuramazda, dünya nizamını plânlayan, âleme hayat veren, aslâ aldatılamayan, şer kuvvetleri ile mücadele eden yüce tanrı olarak ateş ve güneşin (göklerde parlayan nurun), sığır ve boğanın temsilcisi idi. Yine İran’da gelişip, Roma’da da yayılan Mithraizm bir güneş dini idi. Eski Hind’de Varuna dünya kanunlarının koruyucusu ve, bazı rivayetlere göre, dünyayı yaratan bir tanrı olmakla beraber, Mithra ve, dünya nizamını yaratan, Rta ile birlikte bulunur ve sihirbazlık bilirdi.[154] Akadlarda Sin, göklerin ve yeryüzünün hükümdarı, fakat ay tanrısı idi, oğlu Şamaş ise güneş tanrısı. Dinî inançları bakımından Sümerlerin tesiri altında kaldıkları bildirilen Akadlar ve diğer Sâmî topluluklarının en mühim tanrıların-dan biri olan Anu, göklerin sahibi sayılıyor, bu sıfatı ile de kıralları tahta çıkarıyordu ve aslında bir Sümer tanrısı olması gerekiyordu.[155]

Sümerler ise Sâmî veya Årî (Hind-Avrupalı) değil, Mezopotamya’ya… Asya kıt’asından gelmiş bir kavim idi.

Gökyüzündeki tabiî varlıkların büyük rol oynadığı bu eski “halk dinleri” nde, özellikle dikkati çeken nokta, bütün eski kavimlerin güneşi, ayı ve yıldızları “tanrılar” olarak tanımaları, fakat bizzat “gök” ile ilgilenmemeleridir. Halbuki bozkır Türk dininde, gökyüzü belirtileri (güneş, ay, yıldızlar) değil, yekpare gök’ün sembolleştirdiği tek “Tanrı” inancı temel teşkil etmektedir. Bu suretledir ki, “Gök-Tanrı” dini Türklere mahsus bir inanç sistemi olarak ortaya çıkmaktadır.

Nitekim dinî inançlarda “ulûhiyet” konusundaki araştırmaları ile tanınan W. Schmidt, Türklerin daha Asya Hunları çağında tek tanrılık’a doğru gelişmiş yüksek bir dine sahip oldukları kanaatine varmıştır. Ona göre, Gök-Tanrı yalnız kendisine itaat edilmesi gereken, koruyucu bir kudret olduğu halde, diğer kutsal varlıklar (güneş, ay, yıldızlar, atalar ve diğer ruhlar) için mühim bir fonksiyon mevcut değildi. Gök-Tanrı aynı zamanda, yukarıda sırası geldikçe belirttiğimiz üzere, yüksek bir ahlâkî karaktere haizdi. Bundan dolayı, “saf bir gök kültüne sahip” Hunlarda gerçek bir din ile karşı karşıya bulunduğumuzu söyleyen W. Schmidt’e göre, insan hayatına tesir eden ulu bir varlığın mevcut olduğu o devirde, Türkler arasında, insanlar tarafından yapılan dua, kurban sunma ve törenlerden kurulu bir din sistemi teşekkül etmiş bulunuyordu.[156]

Gök-Türkler çağında ise, Gök-Tanrı büsbütün, mânevî büyük bir kudret hâline yükselmişti.[157]

W. Koppers de bu konudaki düşüncesini şöyle ifade etmektedir: “Hayvan yetiştirici kültürün karakteristik Gök-Tanrısı olan ve Çincede de T’ien şeklinde görünen bu Tanrı başlangıçta gök kubbeden kâinatı idare eden ve gök ile aynı sayılan en yüksek varlık iken, daha sonraları, gittikçe artan bir derecede panteist (mutlak birlik) gelişme göstermiş ve kendi şahsî seciyesi inhilâl ederek gayri şahsî bir dünya kanununa, dünya-ya nizam veren bir kudret olmuştur.[158]

Öte yandan Gök Tanrı, yaratıcı özelliği ile eski Türk inanç sistemi içerisinde kendi mevkisini bulurken, bunun yanında dağ, ateş, ova, orman, su gibi yeryüzüne ait cisimler ve güneş, ay, yıldızlar gibi gök cisimleri gibi ögeler tıpkı Umay motifi gibi kutsallık atfedilen ve saygı duyulan unsurlar olarak göze çarpar ve onları bir “kült” olarak değerlendirmemizi gerektirir.[159]

Gök-Türklerde yer-su’ların kutsal sayılması, Hunlarda güneşe, aya vb. tâzim edilmesi, “semavi” mahiyetteki tek tanrılık inancını gölgelendirmez. Dinler tarihinde tesbit edilmiştir ki, hiçbir din yalnız bir çeşit “îtikat” ve “amel” den ibaret olmamış… hiçbir devirde bir tanrı tek başına kalmamış ve her tanrı daima “kutsal” sayılan ikinci derecede, yan varlık inançları ile çevrili bulunmuştur. Tarihin en “yüksek” dinlerinde bile durum böyledir: Hıristi yanlıkta bir yerine üç olan Tanrı kişiliği (Trinité)’ nden başka, Meryem Ana, melekler, azizler ve ölü ruhları “kutsal” dırlar. İslâmiyette İhlas Sûresi’nde “Allah’ın birliği ve vasıfları din felsefesi ve edebiyatında görülmemiş bir îcaz ile belirtilmiş” olduğu hâlde, “Amentü bi’llâhi” de meleklere, Tanrı resûllerine (peygamberler), kutsal kitaplara îman edilmektedir.[160]

Diğer yandan Gök-Tanrı dininin Türklere mahsus bir inanç olduğunu Tanrı kelimesinden de anlamak imkân dahilindedir. Bu tâbir, Başkırtça hariç, belirli fonetik farklarla, bütün Türk lehçelerinde mevcut olduğu gibi, birçok Asyalı kavimlerin dillerine de girerek ortak bir kültür terimi hâlini almıştır.[161]

Türkçenin asli sözlerinden biri olan Tanrı kelimesi (Çağımızın en tanınmış Türkologlarından birisi olan G. Németh, “Tanrının Türkçe bir kök kelime olduğunu belirtmiştir.[162]

Fakat Tanrı tâbirinin daha eski yüzyıllara ait hatırası da vardır ki bu bağlamda ilk tanrının ortaya çıkışına dair şu kıssa oldukça önemlidir:

Başlangıçta sadece yokluk vardı. Sonsuz bir boşluk. Bu boşlukta var olan tek şey Ginungagap idi, yani “Büyük boşluk”. Sonsuzluğa dek uzanan rengi ve görüntüsü olmayan bir düşüş.

 

Zamanın kıvrımlarında sıcak ve soğuk belirdi. Bunlar belki de var olan ilk duygulardı ve bu her şeyin başlangıcıydı… Sıcak ve soğuk artık iki nehir olmuştu, ikisi birlikte Gigungagap’a dökülüyorlardı. Kuzeyden akan soğuk ırmağın ismi ‘Niflheim’, güneydeki sıcak ırmağın ismi ise ‘Muspelheim’ idi. Niflheim ve Muspelheim kendi kendilerine oluşmuş ilk dünyalardı, yani dokuz dünyanın başlangıcı.

Soğuğun ve sıcağın Ginungagap’a dökülmeden önceki birleşiminde patlamalar yaşanıyordu ve bu patlamalar evrenin ilk canlısının doğumuna neden oldu. Bu ne bir Tanrı, ne de bir insandı. Bu bir devdi…

 

Adı Ymir’di. Kızgın, aptal ve açtı. Ginungagap’ın sonsuz boşluğunda kendine yiyecek arayıp durdu. Ve sonunda sütünden beslenebileceği Audumbla adında dev bir inek buldu. Ymir hiç durmadan ineğin sütünü içiyordu, ancak kısa bir süre sonra Audumbla’da acıkmıştı ve etrafta yiyebileceği tek şey Ginungagap’ın taşları idi. Her gün açlığı daha da artan Audumbla her gün bu kayaları daha sık yalıyordu tuz ve yiyecek ihtiyacını gidermek için. Kaya yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştı. Sonunda şekil taştan kurtuldu. Bu da ilk tanrının doğuşu oldu…

İlk tanrının adı “Buri” idi. Ymir’in ve Buri’nin yaratma güçleri vardı. Yalnız kalmamak için kendilerine eşler bu eşlerdende çocuklar yarattılar. Tanrıların ve Devlerin soyu Ginungagap içerisinde üremeye başlamıştı.

Bu iki ırkın birleşiminden ise Üç büyük tanrı doğdu: Odin, Vili ve Ve. Bütün tanrılar ve devler Odin’in bu zamana kadar doğmuş en güçlü canlı olduğunu anladılar ve ona saygı gösterdiler. O geleceğin, geçmişin ve insanların babasıydı.[163]

Öte yandan Konfucius (M.Ö. 5. yüzyıl)’un eserlerinde gökten, tanrıdan bahsederken kullandığı “T’ien” tâbiri Türkçe “Tanrı” kelimesinden başkası değildir.[164]

Böylece en kadîm Türkçe kültür sözlerinden biri olan “Tanrı” Gy. Németh tarafından eski Sümer dilinde aynı mânaya gelen “Dingir” kelimesi ile karşılaştırılmış, fakat, bundan 5000 yıl kadar önce Mezopotamya’da yaşayan Sümerlerin dili ile, onlardan 2500 yıl sonra Kuzey Çin’de görünen Hunların dilinde ortak bir kelimenin bulunması zorluğu -daha bazı ayrılıklara da dikkat çekilmek suretiyle- ileri sürülerek iki kelimenin aynîliği kabûl edilmemiştir.[165]

Ancak böyle bir akrabalık meselesini sadece linguistik ve fonetik açıdan kesin hükme bağlamak doğru olmasa gerektir. Herhalde meselenin tarih ve kül-tür cephelerini hesaba katmak yerinde olur. “Dingir” sözünün Sümercede sadece “parlak” mânasında değil, fakat tanrı (veya tanrıça)yı, yâni bir dinî varlık bildiren terim olduğu Sümer dili mütehassısı Landsberger tarafından ifade edilmiştir.[166]

Yani Tanrı sözü aslında kökü Tengri olmasından ötürü Türkçe bir terimdir. Yani Türklerde Tanrı sözcüğü hep mevcuttu.

Zaten asli Türk inancında “kadir-i külli şey” olan bir tek Tanrı mevcuttu. Doğudaki eski Türklerin en özgün metinleri olan Orhon Yazıtları’nda tek olan, her şeye gücü yeten ve denetleyen bir Tanrı inancı bariz görülür.

Hint mitolojisinden aldığımız çarka oturarak, arabesk çağında “kahpe felek” haline getirdiğimiz kötü talihin döngüsel yapıdaki kaynağına eski Türkler “ödlek” derdi. Bu kelime “öd” zaman kökenlidir. Alper Tonga öldi mü, ödlek öçin aldı mu?

Sonraki çağlarda İran kökenli inanışların etkisiyle kötülük tanrısı haline gelen Erlik, eski Türklerde ölüm meleği, yani Azrail idi.

Benzerlikleri daha da artırabiliriz.[167]

Mesele tamamen budur.

O yüzden asil Türk inancında puta tapıcılığa dayalı bir paganlık anlayışı yoktu.

Asli Türk inancında puta tapıcılık olmadığı için, putları muhafaza ve tâzim maksadı ile yapılan (tapınaklar) inşa âdeti de yoktu. Eski Türklerin Gök-Tanrı’ya ibadet usülleri hakkında da açık bilgi bulunmamaktadır.[168]

Bütün bunların yanı sıra şu hususu da belirtmek elzemdir ki o husus, Gök Tengri’nin toplumsal ve siyasal anlamı geniş alanları denetim altına almak zorunda olan Atlı Çoban Kültürünün Tek Tanrısı olduğudur.

Aslında devlet kuruculuğunun ideolojisini yansıtan Tek Tanrı, eski Türklerin de dinî inanç modelinin yansımasıdır.

Daha detaylı bir şekilde açıklamamız gerekirse Türklerin İslamiyeti kabulünün yaşadıkları tarihsel sürece uygun bir yükselme olduğunu saptamanın çok da zor olmayacağı bir tablo önümüze çıkacaktır.

Zira Tengri fikri ilk kez MÖ 3. binde Urallar’ın doğusundaki bozkırlarda doğmuştu. Bu bölgede yaşayan Öntürklerin Atlı Çoban Kültürüne sahip oldukları biliniyor. Özellikle Koppers, Schmidt, Menghin gibi “Viyana Okulu” diye anılan halkbilimciler, Atlı Çoban Kültürünün hem devlet kuruculuğunun hem de Tek Tanrının kökü olduğunu ortaya koymuşlardı.[169]

Atlı Çoban Kültürü, hayvancılığın en yüksek biçimini oluşturuyordu. Geniş meraları denetlemek, tarla tarımcılığından farklı olarak, örgütlenme ve savaş yeteneğini geliştirmişti. Bu atlı çobanlar, verimli tarım alanlarına inerek, oraların zenginliklerinin üzerine oturdular ve devletler kurdular. Yine bu atlı çobanlar, geniş meralarda yaşayan kabileleri örgütlediler ve Tek Tanrının otoritesi altında birleştirdiler.[170]

Tengri sözcüğü bütün Türk dillerinde ortakur. Bu sözcüğün MÖ 3 binlerde, Sümerlerde Dingir olarak bulunması, Tengrinin Sumere uzanan köklerine işaret ediyor. Dünyada bilinen ilk Tanrı kavramının Türkçe olması, MÖ 3 binlere uzanan Atlı Çoban Kültürüyle ilişkilidir.

Türk hakanları ve soyluları, Hunlar ve Göktürklerden bu yana hep kudretlerini Tanju veya Gök Tann’dan aldılar. Bu açıdan uygarlaşmış Türklerin inancı Şamanizm değildi. Bu ciddi yanlışı ne yazık ki bazı tarihçilerimiz bile tekrar ederler. Oysa Şamanizm, din değil, büyücülüktü. Gök Tanrı’ya inanan kağanlık aristokrasisinin Şamanizmle bir ilgileri yoktu. Nitekim Türk kağanlıklarının uygarlığı temsil eden soyluları ve tüccarları, İslamiyeti kolayca benimsedi ve kabul ettiler. Çünkü İslamiyetin Allah inancında Gök Tanrı’nın Sumerlerden beri daha soyutlanmış ve mükemmelleştirilmiş halini buldular.[171]

Zaten yukarıdaki satırlarımızda da belirttiğimiz gibi Türkler İslamiyeti kabul etmeden önce de Tek Tanrıcı idiler ve Cahiliye Devri’ndeki Arap paganlar gibi taşı oyup ona put diye tapmıyordu.

Buna Batılı tarihçiler “Tengrisizm” diyorlar.

Bu münasebetle dünya genelindeki en eski Allah/Tanrı sözcüğünün de Türkçe’den ortaya çıktığını belirtsek hiç de bilimsellikle ters düşmüş olmayız.

Zira dünyada ilk Tanrı sözcüğü de, bugüne kadarki bilim dağarcığına göre, Türkçedir. Ta MÖ 4. Binden söz ediyoruz. Sumer tabletlerindeki Tingir ile Türkçe Tengri/Tanrı ve Moğolca Tenri/Tengri arasında köken birliği olduğu, Tarihçiler ve Dilciler arasında genel kabul görmüştür.[172]

Eski ve Orta Türkçedeki Tengri sözcüğü, Türkiye Türkçesinde Tanrı olmuş ve Türk dilinin bütün ağızlarında var.

Hunlarda: Çengli=Tengri[173]

Göktürklerde: Tengri, Türük Tengrisi[174]

Divan-ı Lügat-it Türk’te: Tengri[175]

Oğuz Kağan Destanı’nda: Tengri[176]

Kıpçak/Kumanlarda: Tengri, Tengeri, Bey Tengri, Beymiz Tengeri, Ata Tengri, Tengiri Ata[177]

Azeri Türkçesinde: Tanrı.

Türkmenlerde: Tanrı.

Kazak ve Baraba Türkçesinde: Tengri, Tenri.

Kumuk Türkçesinde: Tenniri.

Sarı Uygur, Sagay ve Kırgız Türkçesinde: Tenir.

Oyrat ve Altay Türkçesinde: Teneri.

Sor Türkçesinde: Tegre.

Özbek Türkçesinde: Tängri.

Hakas Türkçesinde: Tigir.

Karaçay Türkçesinde: Teyri.

Başkurt, Kazak ve Kazak Tatarları ve Uygur Türkçesinde: Tanri.

Soyon Türkçesinde: Der.

Çuvaş Türkçesinde: Torı.

Teleüt Türkçesinde: Tenere, Tenre.

Yakut Türkçesinde: Tanara[178]

Öte yandan İslam öncesi Türklere ait Gök-Tanrı inanç sisteminde; Tanrısal kuvvet, kudret ve ihtişamın tecellisi olan Gökyüzünün önemi büyüktür. Türkler tarih sahnesine çıktıklarından itibaren gökyüzünü gözlemlemişler astronomi ve kozmoloji ile yakinen ilgilenmişlerdir. Bununla birlikte zamanı belirlemede ve gezegenimiz deki yaşamın devam etmesi için en önemli iki etken olan Güneş ve Ay Türklerde başlıca sembol olarak kullanılmış, bu sembol “Kün/Güneş-Ay” olarak ifade edilmiştir. Nitekim Türkler tarafından milli bayram olarak kutlanılan (21 Aralık) Nardugan ve (21 Mart) Nevruz/Yenigün diğer adıyla Ergenekon/Bahar başlangıcı bayramı olmak üzere bir çok bayram ve etkinlik Dünyamızın Güneş ekseni etrafında dönmesiyle oluşan Astronomik gece ve gündüz gün dönümleri ile Ayın dünyamız etrafında dönerken meydana getirdiği yarım ay, dolunay gibi (Kaşgarlı Mahmud : İlkbaharın birinci ayına “Oğlak Ay”, ikinci ayına “Ulu Oğlak Ay”, üçüncü ayına “Ulu Ay” denildiğini eserinde ifade etmiştir) Güneş ve Aya bağlı Astronomik zaman takvimleri ile alakalıdır. Zira mevsim döngüleri ve ay hareketleri Türkler için (Hayvanların doğum ve yaylım zamanı, yaylalık ve kışlalık göçler, zirai ekim dönemleri gibi nedenlerle) yaşamsal değerde önemlidir. Wang Yen-te’nin kayıtlarına göre Uygurlar, yaz ve kış dönenceleri için festivaller düzenlemekteydiler.  Yaz dönencesinde 21 Haziran’da toprak için kurban sunmaktaydılar.[179]

Kendilerinden önceki dönemlerin aksine Çin İmparatorluğu ile fazla bir savaş yapmayan ve çoğunlukla Çinlilerle ilişkilerini barış seyrinde sürdüren Uygurlar, Budizm ve Maniheizm gibi inançları da Çinlilerle bu dönemde sürdürdükleri barışa dayalı ilişkiler vesilesiyle tanıma imkânı bulmuştur. Neticede bu inançlardan oldukça etkilenen Uygurların Budizm’i ilk kez resmî din olarak kabul etmeleri 605’te Çinli Sui kuvvetleri Turfan’ı ele geçirmelerine yardımcı olduğunda olmuştu.[180]

Eski Uygurlar başta Çinceden olmak üzere Budist toplumların dillerinden yaptıkları çeviriler aracılığıyla Budizm’i tanımış, halka tanıtmış ve yeni dinlerini kendi mevcut dini inançları ile sentezleyerek Budizm için Uygurca bir terminoloji oluşturmuşlardır. Özellikle yeni inşa edilen Budist tapınaklar seyyahların ve din adamlarının dikkatini çekmiş ve Budizm’e ait eserlerin büyük çoğunluğu bu tapınaklarda Eski Uygurcaya çevrilmiştir. Eski Uygurlar, kendi din değiştirme süreçlerinde oluşturdukları bu terminolojiyi Budizm’e yeni geçen komşuları Moğollar’a da aktarmıştır.[181]

Uygurların bağımsız oldukları dönemlerde barış rüzgarlarının estiği Türk-Çin ilişkilerinin vesile olduğu Türklerin din değiştirmeleri yalnızca Budizm’le sınırlı kalmamış, Maniheizm de bu süreçte Türkler tarafından tercih edilen bir din olmuştur.

762 yılında Mani Dini, resmen bir devlet dini olarak Uygurlar tarafından kabul edilmiş olup, Maniheizm’i resmen bir devlet dini olarak kabul eden tek Türk devleti Uygurlardır.

Uygurların Maniheizm’i seçme sürecini başlatan hadise de oldukça enteresan biçimde cereyan eder:

Ngan-lu-san adında Çinli bir eşkiya, 755 yılında baş kaldırmış, Çin hükümdarı, ihtilalcilerin eline geçmiş olan başşehri bırakıp Çin’in güney-batısına kaçmıştı. Durumun düzeltilmesi için Uygurlardan yardım istenir. Bögü Kağan da 762 yılının güzünde ordusuyla gelir, iki başşehirden biri olan C’ang-an’ı asilerden kurtarır. Göçebe geleneklerine göre yardımın karşılığı olarak şehrin yağma ettirilmesi gerekiyordu.

Fakat Çin ordusunun serdarı, “henüz åsilerin elinde bulunan öbür başşehir Lo-yang”ın halkı eğer bu şehrin yağma edildiğini duyarsa âsilerle bir olacak ve şehrin alınması güçleşecektir; onun için yağmadan önce Lo-yang üzerine yürüyelim” deyince Bögü Kağan yağmayı bırakıp Lo-yang üzerine yürür ve şehri alır. Fakat bu sefer Uygurlar Lo-yang’ı yağma ederler. Bu askeri yardımın sonucu alındığı, Çin tahtı eşkiyanın elinden kurtarıldığı halde Uygur ordusu Ötüken’e çekilmeyip şehrin dışına yerleşir. Çünkü şehir hayatı Uygurları çekmektedir. Öteden beri Çin’de ticaretle uğraşan Uygurlar, bu olaydan sonra işlerini daha da genişletirler. Bunun sonunda Çin halkıyla Uygurlar arasında düşmanlık baş gösterir ve Kağan’a bir prenses ve vergi olarak da yıllık 20.000 top ipek vermek şartıyla Uygurlar Ötüken’e dönerler. Bu olay dolayısıyla şehir medeniyetinin manevi kurumlarını da yakından tanıyan Uygurlar, Çin’de Mani Dinini öğrenirler. Ötüken’e döner dönmez Bögü Kağan Çin hükümdarından, Mani rahipleri göndermesini ister. Gerçekten aynı yılım, 762’nin sonunda Mani rahipleri Ötüken’e gelirler ve Kağan Mani Dinini resmen devlet dini olarak kabul eder.[182]

Ama elbette ki bu din değişikliği, Uygurların hayatlarında köklü değişikliklere sebebiyet verecekti. Zira Maniheizm, savaş yapmayı ve et yemeyi yasaklıyordu.

Haliyle bu durum savaş yapmayı bırakan ve et yiyemediği için de eskisi gibi hayvancılık yapamayan Uygurlar, böylelikle tamamıyla yerleşik hayata geçip tarım yapan, kalıcı mimarî eserler inşa eden bir yaşam tarzına geçti.

Mani dininin Türklere etkisi yalnızca bunlarla sınırlı kalmamış, tanrısal isimlendirmelerde, nitelendirmelere de Mani dininin etki yaptığını görmek mümkündür. Uygurlar döneminde Türkler Gün Tanrı, Ay Tanrı, KünAy Tanrı tabirlerini kullanmış olsalar da bahse konu tabirler. Tanrı tarafından yaratılmış varlıklar üzerindeki Tanrısal kuvvetin tecellisini ifade amacıyla kullanıldığının altını çizmekte fayda vardır.

Nitekim Türkler tarafından Tanrı dağı gibi tabirler henüz Buda ve Mani inançlarını benimsemeden evvel Gök Tanrı inancını benimseyen Gök-Türk Kağanlığı döneminde kullanılmıştır.

Düşününüz, 8.yüzyılda bile Göktürk Hakanı Bilge Kağan’ın oğlunun adı, Tengri Kağan’dır.[183]

Ama elbette ki Yaradan’ın ismini bu tür beşerî varlıklara vermekten kasıt elbette ki Tanrı’ya şirk koşma anlamında olmayıp Tanrının yarattığı varlıklardaki Tanrısal gücün tecellisini ve Tanrısal kuvveti ifade amacıyla kullanılmıştır. Nitekim günümüzde İslam inancına sahip Müslümanlar çocuklarına Allah’ın 99 esmasındaki birçok ismi verebilmekteler (Kadir, Muhsin, Alim, Rahim vs.). Burada da isim verilirken amaç ve gaye Allah’a şirk koşmak değil Allah’ın yarattığı varlıklar üzerindeki tecellisini yüceltmek manasındadır. Yoksa Türkler Gök-Tanrı inancında Tanrı’nın bir ve tek olduğuna daima iman etmişlerdir. Nitekim Ökük-Türük veya (kök) Gök-Türk tabiri dahi (Gök)Tanrı’ya inanan Türk anlamında kullanılmıştır.[184]

Sözün Özü

İslamiyet öncesi Türklerde birçok inanç sistemi ve din görülmüş olup, tarihsel olarak Türkler tek tanrılı bir inanç yapısına sahip olmuştur. Bu inanç yapısı, atalar kültü ve tabiat kutsallığını barındıran özgün bir inanç sistemi olma özelliğini taşımıştır.

Totemcilik tartışmalarında ise Eski Türklerin bazı uygulamalarının totemik izler taşıdığı kabul edilse de, bunun tam anlamıyla bir totem dini anlamına gelmediği bilimsel gerekçelerle apaçık ortadadır.

Kaynakça:

“Dede Korkut kitabı”, Neşr. Muharrem Ergin, TDK Yayınları, Ankara, 1958

Abdülkadir İNAN, “Tarihte ve Bugün Şamanizm”, TTK Yayınları, Ankara, 1954

Abdülkadir İNAN, Müslüman Türklerde Şamanizm Kalıntıları, İlâhiyat Fak. Dergisi, Ankara, 1952, sayı IV

Abdülkadir İNAN, Ongon ve Tös, Türk Tarih, Arkeologya ve Etnografya Dergisi, c.II, İstanbul, 1934

Ahmet CAFEROĞLU, “Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü”, TDK Yayınları, İstanbul, 1968

Ahmet TEMİR, “Türkçe Kül Tigin ve Moğolca Od Çiğin Adları İle İlgili Tartışmalar Üzerine”, Şükrü Elçin Armağanı, Ankara 1983

Ahmet Yaşar OCAK, Türk Sufîliğine Bakışlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 1999

Alaaddin ATA, Melik Cüveyni, Târih-i Cihanguşa, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1988, c. I

Annemarie SCHİMMEL, “Dinler Tarihine Giriş”, haz. Recep Kibar, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1955

Annemarie von GABAİN, Alttürkische Grammatik, Otto Harrassowitz, Leipzig, 1950, Glossar

Bahaeddin ÖGEL, İslâmiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınevi, İstanbul, 1991

Bahaeddin ÖGEL, Sino-Turcica : Çingiz Han ve Çin’deki hanedanının Türk müşavirleri, Taipei, 1964

Bilge Kağan Yazıtı

Boris Yakovlevich VLADİMİRTSOV, Moğolların İçtimai Teşkilatı, çev. Abdülkadir İnan, TTK Yayınları, Ankara, 1944

Burcu ATLAS, Antik Roma’da Hristiyanlığın Yükselişi, 4 Mart 2025, Evren Atlası, https://evrenatlasi.com.tr/kultur/antik-romada-hristiyanligin-yukselisi/, Erişim Tarihi: 11.01.2026

Divan-ı Lügat-it Türk, c.III, çev. Besim Atalay, TDK Yayınları, Ankara, 1941

Documents Sur Les TOU-KİUE, Turcs Occidentaux, Edouard Chavannes, Paris, 1903

Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019

Ebû’l-Gâzî Bahâdır Han, Şecere-i Terâkime, tıpkı basım TDK Yayınları, Ankara, 1937, s. 24b-25b

Eckart PETERİCH, Küçük Yunan Mitologyası, çev. Yakup Baydur, Maarif Vekaleti Yayınları, Ankara, 1959

Ekrem Buğra EKİNCİ, Türkiye Gazetesi, Şaman Kime Denir? Şamanizm Nedir?, 15 Ağustos 2016, https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/prof-dr-ekrem-bugra-ekinci/saman-kime-denir-samanizm-nedir-592815, Erişim Tarihi: 11.01.2026

Elif PATAN, “İslamiyet Öncesi Türklerde Ölü Gömme Adetleri”, 17 Haziran 2020, https://arkeofili.com/islamiyet-oncesi-turklerde-olu-gomme-adetleri/, Erişim Tarihi: 11.01.2026

Eren ÖZTÜRK, Türkler kılıç zoruyla mı Müslüman oldular? Özgürlük Meydanı, Aydınlık, 31 Mayıs 2019; https://www.aydinlik.com.tr/haber/turkler-kilic-zoruyla-mi-musluman-oldular-127628, Erişim Tarihi: 11.01.2026

Erhan ALTIN, “İlk Tanrılar, Dünyanın Yaratılışı ve Odin!”, 9 Haziran 2018, Onedio, https://onedio.com/haber/ilk-tanrilar-dunyanin-yaratilisi-ve-odin-iskandinav-mitolojisi-nde-her-seyin-sonu-olan-kacinilmaz-savas-ragnarok-819206, Erişim Tarihi: 11.01.2026

Erhan KARAOĞLAN, Eski Türk Dini’ne Atfedilen Totemcilik Meselesi Üzerine, 3 Aralık 2016, https://www.kirmizilar.com/eski-turk-dini-ne-atfedilen-totemcilik-meselesi-uzerine/, Erişim Tarihi: 05.12.2025

Erin CRAİG, Cengiz Han’ın mezarı neden bulunamıyor?, 25 Temmuz 2017, BBC Dergi, https://www.bbc.com/turkce/vert-tra-40716086, Erişim Tarihi: 11.01.2026

Eyup SERTAÇ AYAZ-KÖL TİGİN (K 10) YAZITINDAKİ ÖD T(E)ÑRİ (y¹s¹r¹) KİŞİ OGLI KOOP ÖLG(E)Lİ TÖRİM(İ)Ş CÜMLESİ ÜZERİNE, c. 4, sayı 7, 2020

Faruk SÜMER, “Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Yayınları, Ankara, 1967

Fatih Mehmet ŞEKER, İslâmlaşma Sürecinde Türklerin İslâm Tasavvuru, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2010

Fatih Mehmet Yiğit, Eski Türk Yazıtları ve Türk Atasözlerinde Geçen Kün ve Ay Kavramı ile Türkler Tarafından Kullanılan Kadim Ay-Yıldız/Kün-Ay Sembolü, Academia, 16.02.2018, https://www.academia.edu/39030299/ESK%C4%B0_T%C3%9CRK_YAZITLARI_VE_T%C3%9CRK_ATAS%C3%96ZLER%C4%B0NDE_GE%C3%87EN_K%C3%9CN_VE_AY_KAVRAMI_%C4%B0LE_T%C3%9CRKLER_TARAFINDAN_KULLANILAN_KAD%C4%B0M_AY_YILDIZ_K%C3%9CN_AY_SEMBOL%C3%9C, Erişim Tarihi: 16.01.2026

Fatih Mehmet Yiğit, Türk Kültüründe 21-22 Aralık Dönence (Nardugan) Kutlaması,  Academia, 23.12.2019, https://www.academia.edu/41407177/T%C3%9CRK_K%C3%9CLT%C3%9CR%C3%9CNDE_21_22_ARALIK_D%C3%96NENCE_NARDUGAN_KUTLAMASI_ile_TATAR_VE_BA%C5%9EKURT_T%C3%9CRKLER%C4%B0NDE_NARDUGAN_KUTLAMASI, Erişim Tarihi: 11.01.2026

Fatma Aysel DİNGİL, “İslâm Öncesi Türk Kültüründe Kutsallık İzafe Edilen Maddî Unsurlar”, T.C. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2012

Franz ALTHEİM, Attila et les Huns (Illusration d’Erika Trautmann-Nehring), Payot, Paris, 1952

Fuzuli BAYAT, “Ana Hatlarıyla Türk Şamanlığı”, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2021

Fuzuli Bayat, “Anadolu Halk Sufizminin Oluşmasında Şamanlığın Rolü”, Uluslararası Anadolu İnançları Kongresi Bildirileri, 23-28 Ekim 2000, Ürgüp/Nevşehir, Ervak Yayınları, Ankara, 2001

Fuzuli BAYAT, “Türk Kültüründe Eren=İren Sentezi”, Yol 10, Mart-Nisan 2001

Fuzuli BAYAT, Hoca Ahmet Yesevi ve Halk Sufizminin Bazı Problemleri, Azerbaycan Teknik Üniversitesi, Bakü, 1997

Görkem KIZILDAĞ, İslamiyet Öncesi Türklerde Ölülere Ne yapılıyordu?, 14 Mayıs 2021, Onedio, https://onedio.com/haber/islamiyet-oncesi-turklerde-olulere-ne-yapiliyordu-981632, Erişim Tarihi: 15.01.2026

Győrffy GYÖRGY, A Magyarok elődeiről és a honfoglalásról: kortársak és krónikások híradásai, Budapeşte, 1958

Gyula NÉMETH, “Türklüğün Eski Çağı”, Ülkü, sayı 88, s. 299-304; sayı 90

Gyula NÉMETH, A Honfoglalo Magyarsag kialakulasa İrta, TDK Yayınları, Budapest Hornyanszky Viktor 1930

Gyula NEMETH, Attila ve Hunları, çev. Şerif Baştav, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Ankara, 1962

Hans FREYER, “Din Sosyolojisi”, çev. Turgut Kalpsüz, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Ankara, 1964

Hüseyin Namık ORKUN, “Eski Türk Yazıtları”, Alaaddin Kıral Basımevi, İstanbul, 1939, c.II

Hüseyin Namık ORKUN, Eski Türk Yazıtları, c. I, Türk Dil Kurumu Yayınları, İstanbul 1935

Hüseyin Namık ORKUN, Eski Türk Yazıtları, c. II, Türk Dil Kurumu Yayınları, İstanbul, 1939, s. 71. 73, 83

İbn Fadlan Seyahatnamesi, çev. Lütfi Doğan, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Ankara, 1954, c. III, sayı I-II

İbrahim KAFESOĞLU, Eski Türk Dini, Kültür Bakanlığı Yayınları: 367, Türk Kültürü Kaynak Eserleri Serisi: 12, Ankara, 1980

İbrahim Kafesoğlu, Kutadgu Bilig ve Kültür Tarihimizdeki yeri, Târih Enstitüsü Dergisi, sayı 1, İstanbul, 1970

İbrahim KAFESOĞLU, Türk Milli Kültürü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1977

Jean Paul ROUX, Moğolların ve Türklerin Eski Dini, çev: Aykut Kazancıgil, İşaret Yayınevi, İstanbul 1994

Kaare GRØNBECH, Kuman Lehçesi Sözlüğü (Codex Cumanicus’un Türkçe Sözlük Dizini), çev. Kemal Aytaç, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1992

Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lügat-it Türk Dizini, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1986,

Kurakichi SHİRATORİ, On the Territory, Memoirs of the Research Department of the Toyo Bunko (the Oriental Library), Tokyo, 1957

Kül Tegin Kitabesi

László RÁSONYİ, Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1971

Lazslo RASONYİ, Tuna Köprüleri, çev. Hicran Akın, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1988

Louis LİGETİ, Bilinmeyen İç Asya, çev. Sadrettin Karatay, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1998

Lumir JİSL, Kül-Tegin Anıtında Arkeoloji Araştırmaları, TTK Belleten, Ankara, 1963, c.27, sayı 107

Mehmet DEMİRCİ, “Ahmed Yesevi ve Türklerin İslâm ve Din Anlayışı”, 5 Ekim 2016, https://www.mehmetdemirci.org/ahmed-yesevi-ve-turklerin-islam-ve-din-anlayisi/, Erişim Tarihi: 11.01.2026

Mehmet ERÖZ, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Otağ Matbaacılık, İstanbul 1977

Mehmet Fahrettin KIRZIOĞLU, Yukarı Kür ve Çoruh Boylarında KIPÇAKLAR, (Ahıska/Çıldır Eyâleti Tarihi’nden)-TTK Yayını, Ankara 1992

Mehmet TAPLAMACIOĞLU, “Din Sosyolojisi”, İlâhiyat Fak. Yayını, Ankara, 1961

Mircea ELİADE, Le chamanisme et les techniques archaïgues de l’extase, Paris, 1951

Muhaddere Nabi ÖZERDİM, Çin Dininin Menşei Meselesi ve Dini İnançlar, Belleten, TTK Yayınları, Ankara, 1962, c. 26, sayı 101

Murat Adji, “Kaybolan Millet (Deşt-i Kıpçaklar)”, Doğu Kitabevi, İstanbul, 2019

Mustafa TALAS, “Mehmet Eröz’de Türklerde Totemizm İzleri”, Yay, tar. 2004, İnönü Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü, https://www.academia.edu/71454213/Mehmet_Er%C3%B6z_de_T%C3%BCrklerde_Totemizm_%C4%B0zleri, Erişim Tarihi: 05.12.2025

Neşet ÇAĞATAY, İslâmdan Önceki Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Ankara, 1957, C. 6, Sayı: 1-4

Nurettin Şazi KÖSEMİHAL, Sosyoloji Tarihi, Fakülteler Matbaası Yayınevi, İstanbul, 1955

Osman Nedim Tuna, Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi ilgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1997

Ömer YILDIRIM, “Gök Tanrı inancı”, 14 Eylül 2023, https://www.felsefe.gen.tr/gok-tanri-inanci/, Erişim Tarihi: 11.01.2026

Peter VACZY, “Hunlar Avrupa’da İkinci Bahis”, yay. Gyula Nemeth, Attilla ve Hunları, çev. Şerif Baştav, Ankara 1982

Roma İmparatorluğu’nda Hristiyanlık, Khan Academy, https://tr.khanacademy.org/humanities/world-history/ancient-medieval/christianity/a/roman-culture, Erişim Tarihi: 11.01.2026

Saadettin BULUÇ, “Şaman”, İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2001, c. XI

Saadettin GÖMEÇ, “Eski Türk İnancı Üzerine Bir Özet”, Tarih Araştırmaları Dergisi, 2003, cilt: XXI, sayı: 33

Saime TUĞRUL, 31 Mart 2021, Kutsal ‘manevi ve millî’ değerlerimiz, https://www.gazeteduvar.com.tr/kutsal-manevi-ve-milli-degerlerimiz-haber-1517793, Erişim Tarihi: 05.12.2025

Sevcan Yılmaz KUTLAY, Uluhan Özalan, “Eski Uygurların Din Değiştirme ve Dinî Terminoloji Oluşturma Sürecinde Çevirinin Rolü”, Mart 2025, Söylem Filoloji Dergisi, Çeviribilim Özel Sayısı

Şerafettin TURAN, “Türk Kültür Tarihi”, Bilgi Yayınları, Ankara, 1994

Şinasi TEKİN, Mani Dininin Uygurlar Tarafından Devlet Dini Olarak Kabul Edilişinin 1200. Yıldönümü Dolayısı ile Birkaç Not (762-1962), Belleten, Ankara, 1962

Talât TEKİN, Hunların Dili, Doruk Yayınları, Ankara, 1993

Tonyukuk Kitabesi

Tuncer GÜLENSOY, Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü, Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2018, c. II

Alexander BERZİN, Uygurların Din Değiştirmeleri, https://studybuddhism.com/tr/ileri-seviye-calismalar/tarih-ve-kultur/budizm-ve-islam-ileri-duzey/budist-musluman-etkilesimi-erken-abbasi-donemi/uygurlarin-din-degistirmeleri, Erişim Tarihi: 08.12.2025

Walter RUBEN, Buddhistlik ve Şamanlık, CHP Konferanslar Serisi: 5, Ankara, 1939

Wilhelm BARTHOLD, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, çev. Ragıp Hulusi Özdem, TTK Yayınları, Ankara, 2013

Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20

Wilhelm KOPPERS. “Urtürkentum und Urindogermanentum”, Belleten, Ankara, c.V, sayı 20, Ekim 1941

Wilhelm RADLOFF, “Sibirya’dan”, Çev. Ahmet TEMİR, Maarif Basımevi, İstanbul, 1956, c.II

Wilhelm RADLOFF, Sibirya’dan Seçmeler, Çev. Ahmet TEMİR, Kültür Bakanlığı Yayınevi, Ankara 1975

Wilhelm SCHMİDT, Der Ursprung des Gottesidee, X, 3, Die asiatische Hirtenvölker, Freiburg, 1949, çev. Sadettin. Buluç, Eski Türklerin Dini, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, İstanbul, 1965, c. XIII

Willi BANG-Reşit Rahmeti Arat, Oğuz Kağan Destanı. 1936 ve 1000 Temel Eser, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1935

Willi Bang-Reşit Rahmeti ARAT, Oğuz Kağan Destanı. 1936 ve 1000 Temel Eser, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1970

Wolfram EBERHARD, “Eski Türk Dini”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, C. XIII, İstanbul, 1964

Wolfram EBERHARD, “Çin’in Şimal Komşuları”, Türk Tarih Kurumu Yayınevi, Çeviren; Nimet ULUĞTUĞ, Ankara, 1942

Wolfram EBERHARD, “Orta Asya’da At Cinsleri ve Beygir Yetiştirme Hakkında Malumat”, Ülkü, sayı, 92, Ankara, 1940

Wolfram EBERHARD, Çin Tarihi, TTK Yayınları, Ankara, 2007

Wolfram EBERHARD, Eski Çin Kültürü ve Türkler, çev. İkbal Berk, Ankara Üniversitesi DTCF Dergisi, Ankara, 1943, c. I

Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig İndeksi, haz. Kemal Eraslan, Osman Fikri Sertkaya, Nuri Yüce, Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul 1979

Zeki Velidi TOGAN, “Bozkurt Efsanesi”, Türkler Ansiklopedisi, III. Cilt, Ankara, 2002

Zeki Velidî TOGAN, Hatıralar, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1999

Ziya GÖKALP, “Türk Medeniyeti Tarihi”, Matbaa-i Âmire Yayınevi, İstanbul, 1923

Ziyaeddin Fahri FINDIKOĞLU, Türk Aile Sosyolojisi, Hukuk Fak. Dergisi, 1946

[1] Şerafettin TURAN, ‘‘Türk Kültür Tarihi’’, Bilgi Yayınları, Ankara, 1994, Sf. 110

[2] İbrahim KAFESOĞLU, Eski Türk Dini, Kültür Bakanlığı Yayınları: 367, Türk Kültürü Kaynak Eserleri Serisi: 12, Ankara, 1980, Sf. 7, 8

[3] Saime TUĞRUL, 31 Mart 2021, Kutsal ‘manevi ve millî’ değerlerimiz, https://www.gazeteduvar.com.tr/kutsal-manevi-ve-milli-degerlerimiz-haber-1517793, Erişim Tarihi: 05.12.2025

[4]     Mehmet TAPLAMACIOĞLU, “Din Sosyolojisi”, İlâhiyat Fak. Yayını, Ankara, 1961, Sf. 15

[5]    Mehmet TAPLAMACIOĞLU, a.g.e., Sf. 15

[6]  İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., Sf. 8

[7]  Erhan Karaoğlan, Eski Türk Dini’ne Atfedilen Totemcilik Meselesi Üzerine, 3 Aralık 2016, https://www.kirmizilar.com/eski-turk-dini-ne-atfedilen-totemcilik-meselesi-uzerine/, Erişim Tarihi: 05.12.2025

[8]   İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., Sf.  9

[9]  Mustafa TALAS, ‘‘Mehmet Eröz’de Türklerde Totemizm İzleri’’, Yay, tar. 2004, İnönü Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü, https://www.academia.edu/71454213/Mehmet_Er%C3%B6z_de_T%C3%BCrklerde_Totemizm_%C4%B0zleri, Erişim Tarihi: 05.12.2025

[10]  İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., Sf.  9

[11] Zeki Velidi TOGAN, “Bozkurt Efsanesi”, Türkler Ansiklopedisi, III. Cilt, Ankara, 2002, Sf. 544

[12]  Ziya GÖKALP, “Türk Medeniyeti Tarihi”, Matbaa-i Âmire Yayınevi, İstanbul, 1923, Sf. 33 vd.; Asya Hunları için bkz.: Wolfram EBERHARD, “Çin’in Şimal Komşuları”, Türk Tarih Kurumu Yayınevi, Çeviren; Nimet ULUĞTUĞ, Ankara, 1942, Sf. 118.

[13] Ahmet CAFEROĞLU, ‘‘Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü’’, TDK Yayınları, İstanbul, 1968, Sf. 250

[14] Abdülkadir İNAN, ‘‘Tarihte ve Bugün Şamanizm’’, TTK Yayınları, Ankara, 1954, Sf. 42

[15] İbn Fadlan Seyahatnamesi, çev. Lütfi Doğan, İlâhiyat Fakültesi Dergisi, 1954, c. I-II, Sf. 67

[16] Abdülkadir İNAN, a.g.e., Sf. 42-47

[17]  Abdülkadir İNAN, a.g.e., Sf. 45

[18]  İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., Sf. 12

[19]  Abdülkadir İNAN, a.g.e., Sf. 44

[20]  Gyula NÉMETH,  “Türklüğün Eski Çağı”, Ülkü, sayı 88, s. 299-304; sayı 90, s. 509 vd.

[21]   Faruk Sümer, “Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Yayınları, Ankara, 1967, Sf. 208’e eklenen liste.

[22] Wolfram EBERHARD, a.g.e. , Sf. 118.

[23] Abdülkadir İNAN, a.g.e., Sf. 2.

[24]Wolfram EBERHARD, a.g.e. , Sf. 77

[25] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., Sf. 13, 14

[26] Ziyaeddin Fahri FINDIKOĞLU, Türk Aile Sosyolojisi, Hukuk Fak. Dergisi, 1946, s. 254 vd.; Mehmet Taplamacıoğlu, a.g.e. , Sf. 63-69.

[27] İlgili hususta bk. İbrahim KAFESOĞLU, Türk Milli Kültürü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1977, indeks.

[28] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., Sf. 14

[29] Gyula NÉMETH, A Honfoglalo Magyarsag kialakulasa İrta, TDK Yayınları, Budapest Hornyanszky Viktor 1930, s. 70 vd.

[30] İlgili hususla ilgili bk. Wolfram EBERHARD, a.g.e., s. 80-86 vd.

[31] İlgili hususla ilgili bk. Türk Medeniyeti Târihi, s. 33). Eski Türklerde “kut” kavramı için bk. İbrahim KAFESOĞLU, Kutadgu Bilig ve Kültür Tarihimizdeki yeri, Târih Enstitüsü Dergisi, sayı 1, İstanbul, 1970, s. 20-27.)

[32] Abdülkadir İNAN, a.g.e., s. 42 vd.

[33] Kurakichi SHİRATORİ, On the Territory, Memoirs of the Research Department of the Toyo Bunko (the Oriental Library), Tokyo, 1957, Sf. 61

[34] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., Sf. 16

[35] İlgili konu için bk. Annemarie SCHİMMEL, “Dinler Tarihine Giriş”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Güven Matbaası, Ankara, 1958, s. 50 vd.; Eckart Peterich, Küçük Yunan Mitologyası, çev. Yakup Baydur, Maarif Vekaleti Yayınları, Ankara, 1959, s. 55.

[36] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., Sf. 17

[37] İlgili husus için bk.  Gyula Németh, a.g.e., s. 299-315; Vladimir Minorsky, a.g.e., s. 318 vd.)

[38] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., Sf. 18

[39] Boris Yakovlevich VLADİMİRTSOV, Moğolların İçtimai Teşkilatı, çev. Abdülkadir İNAN, TTK Yayınları, Ankara, 1944, Sf. 84

[40] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., Sf. 18

[41] Gyula Németh, a.g.e., s. 68 vd.

[42] Boris Yakovlevich VLADİMİRTSOV, a.g.e., s. 80 vd.

[43] İlgili husus için bk. Divan-ı Lügat-it Türk, çev. Besim Atalay, Türk Dil Kurumu, Ankara, 1940, c.I, Sf. 41; Annemarie von Gabain, Alttürkische Grammatik, Otto Harrassowitz, Leipzig, 1950, Glossar (akt. İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., Sf. 18, 19).

[44] Abdülkadir İNAN, a.g.e., Sf. 46

[45]  Hem ilgili husus için hem de Ongon kelimesi hak. bk. Abdülkadir İNAN, Ongon ve Tös, Türk Tarih, Arkeologya ve Etnografya Dergisi, sayı II, İstanbul, 1934, s. 77

[46]  İlgili husus için bk. Divan-ı Lügat-it Türk, (çev. Besim Atalay), c.I. , Türk Dil Kurumu, Ankara, 1940, Sf. 55-58.)

[47] İlgili husus için bk. Faruk SÜMER, Oğuzlar, s. 268’deki list.; Ebû’l-Gâzî Bahâdır Han, Şecere-i Terâkime, tıpkı basım TDK Yayınları, Ankara, 1937, s. 24b-25b (akt. İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 19).

[48] İbn Fadlan Seyahatnamesi, a.g.e., Sf. 62 vd.

[49] Willi BANG-Reşit Rahmeti ARAT, Oğuz Kağan Destanı. 1936 ve 1000 Temel Eser, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1935, str. 31-33.

[50] Bahaeddin ÖGEL, İslâmiyet’ten Önce Türk Kültür Târihi, TTK Yayınları, Ankara, 1962, s. 17

[51] Abdülkadir İNAN, a.g.e. , s. 55, 82, 136, 142.

[52] Lumir JİSL, Kül-Tegin Anıtında Arkeoloji Araştırmaları, TTK Belleten, Ankara, 1963, c.27, sayı 107, Sf. 408, resim 11.

[53] Abdülkadir İNAN, a.g.e. , s. 55, 82, 136, 142.

[54] Mircea ELİADE, Le chamanisme et les techniques archaïgues de l’extase, Paris, 1951, s. 78 vd; Abdülkadir İNAN, a.g.e., s. 46.

[55] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., Sf. 21.

[56] Mehmet Fahrettin KIRZIOĞLU, Yukarı Kür ve Çoruh Boylarında KIPÇAKLAR, (Ahıska/Çıldır Eyâleti Tarihi’nden)-TTK Yayını, Ankara 1992, s. 195, 214, 215. Nakleden: Neriman Görgünay KIRZIOĞLU, a.g.e., s.288.

[57] Murat ADJİ, “Kaybolan Millet (Deşt-i Kıpçaklar)”, Doğu Kitabevi, İstanbul, 2019, s. 205

[58] İlgili madde ile ilgili tafsilen bk. Wilhelm Radloff, “Sibirya’dan”, çev. Dr. Ahmet Temir, Maarif Basımevi, İstanbul, 1956, c.II., s. 5, vd; Abdülkadir İNAN, a.g.e., s. 19 vd.

[59] İlgili husus ile ilgili bk. not, Türklerin “ilk babası”nın yaratılışı hakkında Mısırlı Türk asıllı tarihçi Aybeg oğlu Ebubekir (Ö. 1331)’in rivayeti için bk, Abdülkadir İNAN, a.g.e., s. 21.)

[60] İlgili kısımdaki yabancı rivayet ve isimler için bk. Abdülkadir İNAN, a.g.e., s. 22-25

[61] İlgili hususta krş. Abdülkadir İNAN, a.g.e., s. 13, 21, 25.

[62]  İlgili hususa dair bak: Fuzuli Bayat, Hoca Ahmet Yesevi ve Halk Sufizminin Bazı Problemleri, Azerbaycan Teknik Üniversitesi, Bakü, 1997; Fuzuli Bayat, “Anadolu Halk Sufizminin Oluşmasında Şamanlığın Rolü”, Uluslararası Anadolu İnançları Kongresi Bildirileri, 23-28 Ekim 2000, Ürgüp/Nevşehir, Ervak Yayınları, Ankara, 2001; Fuzuli Bayat, “Türk Kültüründe Eren=İren Sentezi”, Yol 10, Mart-Nisan 2001

[63] Fuzuli Bayat, “Ana Hatlarıyla Türk Şamanlığı”, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2021, s. 19, 20

[64] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 25

[65] Ahmet TEMİR, “Türkçe Kül Tigin ve Moğolca Od Çiğin Adları İle İlgili Tartışmalar Üzerine”, Şükrü Elçin Armağanı, Ankara 1983, s. 293-299.

[66] Jean Paul ROUX, Moğolların ve Türklerin Eski Dini, çev: Aykut Kazancıgil, İşaret Yayınevi, İstanbul 1994, s. 124.

[67] Mehmet ERÖZ, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Otağ Matbaacılık, İstanbul 1977, s. 350

[68] Abdülkadir İNAN, a.g.e., s. 35-39.

[69] Abdülkadir İNAN, a.g.e., s. 48-71.

[70]  Çin kaynağı Yuan-Shi’den naklen, Bahaeddin Ögel, Sino-Turcica : Çingiz Han ve Çin’deki hanedanının Türk müşavirleri, Taipei, 1964, s. 11 vd; Daha bk, Alaaddin Ata, Melik Cüveyni, Târih-i Cihanguşa, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1988, c. I, s. 45.

[71]  Kül-Tegin Kitabesi, doğu, str. 23

[72]  Wolfram EBERHARD, a.g.e., s. 80.

[73]  Wolfram EBERHARD, a.g.e., s. 77, 87 vd; Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, c. I, Türk Dil Kurumu Yayınları, İstanbul 1935, s. 52, 70;  Faruk Sümer, Oğuzlar, s. 404 vd.

[74]  İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 28

[75]  Bahaeddin ÖGEL, İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınevi, İstanbul, 1991, s. 131, 136, 146, 166, 169, 196, 201 vd, 263, 296, vd, vb.

[76] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 29

[77] Abdülkadir İNAN a.g.e., s. 72-119; Ayrıca, Buluç, Saadettin, “Şaman”, İslam Ansiklopedisi, İstanbul-2001, c. XI, s. 31

[78]  İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 30

[79] Abdülkadir İNAN, Müslüman Türklerde Şamanizm Kalıntıları, İlâhiyat Fak. Dergisi, Ankara, 1952, sayı IV

[80] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 35

[81] Roma İmparatorluğu’nda Hristiyanlık, Khan Academy, https://tr.khanacademy.org/humanities/world-history/ancient-medieval/christianity/a/roman-culture, Erişim Tarihi: 11.01.2026

[82] Burcu ATLAS, Antik Roma’da Hristiyanlığın Yükselişi, 4 Mart 2025, Evren Atlası, https://evrenatlasi.com.tr/kultur/antik-romada-hristiyanligin-yukselisi/, Erişim Tarihi: 11.01.2026

[83] Mehmet DEMİRCİ, “Ahmed Yesevi ve Türklerin İslâm ve Din Anlayışı”, 5 Ekim 2016, https://www.mehmetdemirci.org/ahmed-yesevi-ve-turklerin-islam-ve-din-anlayisi/, Erişim Tarihi: 11.01.2026

[84] Ahmet Yaşar OCAK, Türk Sufîliğine Bakışlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 1999, s. 33, 35

[85] Fatih Mehmet ŞEKER, İslâmlaşma Sürecinde Türklerin İslâm Tasavvuru, Dergah Yayınları, İstanbul, 2010, s. 315

[86] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 36

[87] Saadettin BULUÇ, “Şaman”, a.g.e.

[88] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., Sf. 39, 40

[89] İlgili husus için bk. Walter Ruben, Buddhistlik ve Şamanlık, CHP Konferanslar Serisi: 5, Ankara, 1939, s. 97-107.

[90] Abdülkadir İNAN, a.g.e., s.72; İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., Sf.40; Peter Vaczy, “Hunlar Avrupa’da İkinci Bahis”, yay. Gyula Nemeth, Attilla ve Hunları, çev. Şerif Baştav, Ankara 1982, s.105

[91] Saadettin GÖMEÇ, “Eski Türk İnancı Üzerine Bir Özet”, Tarih Araştırmaları Dergisi, 2003, cilt: XXI, sayı: 33, s. 82

[92] Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig İndeksi, haz. Kemal Eraslan, Osman Fikri Sertkaya, Nuri Yüce, Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul 1979, s.218; Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lügat-it Türk Dizini, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1986, s.257.

[93] Wilhelm Radloff, Sibirya’dan Seçmeler, çev. Ahmet Temir, Kültür Bakanlığı Yayınevi, Ankara 1975, s.301-302; İnan, a.g.m., s.74-75; İbrahim KAFESOĞLU. a.g.e., s.40-41; Lazslo Rasonyi, Tuna Köprüleri, çev. Hicran Akın, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1988, s.12.

[94] Saadettin Gömeç, a.g.e., s. 82

[95] Ekrem Buğra EKİNCİ, Türkiye Gazetesi, Şaman Kime Denir? Şamanizm Nedir?, 15 Ağustos 2016, https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/prof-dr-ekrem-bugra-ekinci/saman-kime-denir-samanizm-nedir-592815, Erişim Tarihi: 11.01.2026

[96] Zeki Velidî TOGAN, Hatıralar, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1999, s. 68

[97] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., Sf. 42

[98] Ahmet CAFEROĞLU, a.g.e., Sf. 298

[99] İlgili yerde adı geçen inanışların türlü izahları yapılmak istenmiştir ki, başlıca teoriler olan: Animizm (ruhçuluk, canlıcılık) ve Naturizm (tabiatçılık) hakkında bk. Mehmet Taplamacıoğlu, a.g.e., s. 53-63; Nurettin Şazi Kösemihal, Sosyoloji Tarihi, Fakülteler Matbaası Yayınevi, İstanbul, 1955, s. 53-63

[100] İlgili yerde geçen hususlarda bk. Hans FREYER, “Din Sosyolojisi”, çev. Turgut Kalpsüz, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Ankara, 1964, s. 64-68.

[101]  Tafsilen bk. Annemarie SCHİMMEL, Dinler Tarihine Giriş, haz. Recep Kibar, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1955, s. 54-58.

[102] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 45

[103] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 45, 53

[104] Fatma Aysel DİNGİL, “İslâm Öncesi Türk Kültüründe Kutsallık İzafe Edilen Maddî Unsurlar”, T.C. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2012, Sf. 36

[105] Gyula NEMETH, Attila ve Hunları, çev. Şerif Baştav, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Ankara, 1962, s. 119 vd.

[106] Bahsedilen hususla ilgili bk. Hüseyin Namık ORKUN, “Eski Türk Yazıtları”, Alaaddin Kıral Basımevi, İstanbul, 1939, c.II, s. 69-93

[107] Prof. Dr. Annemarie SCHİMMEL, a.g.e., s. 55.

[108] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 53

[109] Elif PATAN, “İslamiyet Öncesi Türklerde Ölü Gömme Adetleri”, 17 Haziran 2020, https://arkeofili.com/islamiyet-oncesi-turklerde-olu-gomme-adetleri/, Erişim Tarihi: 11.01.2026

[110] Görkem KIZILDAĞ, İslamiyet Öncesi Türklerde Ölülere Ne yapılıyordu?, 14 Mayıs 2021, Onedio, https://onedio.com/haber/islamiyet-oncesi-turklerde-olulere-ne-yapiliyordu-981632, Erişim Tarihi: 15.01.2026

[111] Elif PATAN, “İslamiyet Öncesi Türklerde Ölü Gömme Adetleri”, 17 Haziran 2020, https://arkeofili.com/islamiyet-oncesi-turklerde-olu-gomme-adetleri/, Erişim Tarihi: 11.01.2026

[112] Abdülkadir İNAN, a.g.e., s. 43

[113] Prof. Dr. Annamarie SCHİMMEL, a.g.e., s. 63

[114] Prof. Dr. Annamarie SCHİMMEL, a.g.e., s. 62

[115] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 48

[116] İbn Fadlan Seyahatnamesi, çev. Lütfi Doğan, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Ankara, 1954, sayı I-II, Sf. 77, vd.

[117] Prof. Dr. Annamarie SCHİMMEL, a.g.e., s. 103 vd.

[118] Wolfram EBERHARD, Çin Tarihi, TTK Yayınları, Ankara, 2007, s. 17

[119] Bahaeddin ÖGEL, a.g.e., s. 296 vd; Wolfram EBERHARD, a.g.e., 1947, s. 61 vd.; Muhaddere Nabi Özerdim, Çin Dininin Menşei Meselesi ve Dini İnançlar, Belleten, TTK Yayınları, Ankara, 1962, c. 26, sayı 101, Sf. 79-119 vd.

[120] İlgili husus için bk. Bahaeddin Ögel, aynı eser, s. 62-68

[121] “Dede Korkut kitabı”, Neşr. Muharrem Ergin, TDK Yayınları, Ankara, 1958, s. 81 (1. destan).

[122] Wolfram EBERHARD, Çin’in Şimal Komşuları”, Türk Tarih Kurumu Yayınevi, Çeviren; Nimet ULUĞTUĞ, Ankara, 1942, Sf. 76, 94

[123] Wolfram EBERHARD, a.g.e., s. 86

[124] Louis LİGETİ, Bilinmeyen İç Asya, çev. Sadrettin Karatay, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1998, Sf. 72

[125] Wilhelm BARTHOLD, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, çev. Ragıp Hulusi Özdem, TTK Yayınları, Ankara, 2013, Sf. 13.

[126] İlgili hususa dair krş. Wolfram EBERHARD, a.g.e., s. 86.; Yine Gök-Türklerle ilgili Menandros’daki bir kaydın yorumunda da acele edilmiş gibidir. Bk.  Documents Sur Les Tou-Kiue, Turcs Occidentaux, Edouard Chavannes, Paris, 1903, s. 241

[127] İlgili hususa dair bk. Ed. Győrffy GYÖRGY, A Magyarok elődeiről és a honfoglalásról: kortársak és krónikások híradásai, Budapeşte, 1958, s. 50

[128] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 53

[129] Erin CRAİG, Cengiz Han’ın mezarı neden bulunamıyor?, 25 Temmuz 2017, BBC Dergi, https://www.bbc.com/turkce/vert-tra-40716086, Erişim Tarihi: 11.01.2026

[130] Franz ALTHEİM, Attila et les Huns (Illusration d’Erika Trautmann-Nehring), Payot, Paris, 1952, s. 193

[131] Franz ALTHEİM, a.g.e., s. 193 vd.

[132] Wolfram EBERHARD, Eski Çin Kültürü ve Türkler, çev. İkbal Berk, Ankara Üniversitesi DTCF Dergisi, Ankara, 1943, c. I, s. 21 vdd; Ayrıca bk. Wolfram EBERHARD, “Eski Türk Dini”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, C. XIII, İstanbul, 1964, Sf. 87

[133] İlgili yerdeki husus için bk. Wolfram EBERHARD, “Orta Asya’da At Cinsleri ve Beygir Yetiştirme Hakkında Malumat”, Ülkü, sayı, 92, Ankara, 1940, s. 100

[134] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 55

[135] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 55-56.

[136] Kül Tegin Kitabesi, Doğu Yüzü, 21.str

[137] Ömer YILDIRIM, “Gök Tanrı inancı”, 14 Eylül 2023, https://www.felsefe.gen.tr/gok-tanri-inanci/, Erişim Tarihi: 11.01.2026

[138] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 56

[139]   Tonyukuk Kitabesi, str. 7, 53

[140] Kül Tegin kitabesi, doğu, str. 1

[141] Kül-Tegin, doğu, str, 11; Bilge Kağan, doğu, str. 10.

[142] Kül.Tegin, doğu, str, 29.

[143] Bilge Kağan, doğu, str. 34-35.

[144] Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, c. II, Türk Dil Kurumu Yayınları, İstanbul, 1939, s. 71. 73, 83

[145] László RÁSONYİ, Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1971, s. 303

[146] Kül Tegin Yazıtı, doğu, str 1; Bilge Kağan Yazıtı, doğu, str. 2.

[147] Bilge Kağan Yazıtı, kuzey str, 11.

[148] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 59

[149] İbn Fadlan Seyahatnamesi, çev. Lütfi Doğan, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Ankara, 1954, c. III, sayı I-II, Sf. 63

[150] Eyüp SERTAÇ, AYAZ-KÖL TİGİN (K 10) YAZITINDAKİ ÖD T(E)ÑRİ (y¹s¹r¹) KİŞİ OGLI KOOP ÖLG(E)Lİ  TÖRİM(İ)Ş CÜMLESİ ÜZERİNE, c. 4, sayı 7, 2020, Sf. 223

[151] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., Sf. 60

[152] Neşet ÇAĞATAY, İslâmdan Önceki Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Ankara, 1957, C. 6, Sayı: 1-4, Sf. 48.

[153] Annamarie SCHİMMEL, Dinler Tarihine Giriş, çev. Recep Kibar, Kırkambar Yayıncılık, İstanbul, 1999, s. 28 vd.

[154] Annamarie SCHİMMEL, a.g.e., s. 65, 77, 245 vd.

[155] Annamarie Schimmel, a.g.e., s. 34 vd.

[156] Wilhelm SCHMİDT, Der Ursprung des Gottesidee, X, 3, Die asiatische Hirtenvölker, Freiburg, 1949, çev. Sadettin. Buluç, Eski Türklerin Dini, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, İstanbul, 1965, c. XIII, s. 81-85.

[157] Wilhelm SCHMİDT, a.g.e., Türklerin Dini, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, İstanbul, 1966, c. XIV, s. 77 vd.

[158] Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20, Sf. 448.

[159] Hüseyin UÇAR, “Bir Kültün Özellikleri: Türklerde Su Kültü”, Kültür Araştırmaları Dergisi, 2020, Sayı: 7, Sf. 26

[160] Mehmet TAPLAMACIOĞLU, a.g.e., s. 49 vd.

[161] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 65 vd.

[162] İlgili hususa dair bk. Gyula Néimeth, Türklüğün Eski Çağı, çev. Şerif Baştav, Ülkü Dergisi, a.g.e., s. 306

[163] Erhan ALTIN, “İlk Tanrılar, Dünyanın Yaratılışı ve Odin!”, 9 Haziran 2018, Onedio, https://onedio.com/haber/ilk-tanrilar-dunyanin-yaratilisi-ve-odin-iskandinav-mitolojisi-nde-her-seyin-sonu-olan-kacinilmaz-savas-ragnarok-819206, Erişim Tarihi: 11.01.2026

[164] İlgili hususla ilgili tafsilen bk İbrahim KAFESOĞLU, Kutadgu Bilig ve Kültür Tarihimizdeki Yeri, Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1980, s. 37 vd.

[165] Gyula NÉMENTH, a.g.e., s. 306.

[166] İlgili hususa dair bk. Türklüğün Eski Çağı, s. 305, n. 11 (mütercim Şerif Baştav’ın notu)). Sümerlerin Asya’dan Mezopotamya’ya göçen bir kavim olduğu düşünülürse, Tanrı sözünün Sümerlerde de mevcut olabileceği ihtimalinde isabet payı herhalde daha da artacaktır (İbrahim KAFESOĞLU, Eski Türk Dini, Ankara, 1980, s. 66).

[167] Eren ÖZTÜRK, Türkler kılıç zoruyla mı Müslüman oldular? Özgürlük Meydanı, Aydınlık, 31 Mayıs 2019; https://www.aydinlik.com.tr/haber/turkler-kilic-zoruyla-mi-musluman-oldular-127628, Erişim Tarihi: 11.01.2026

[168] İbrahim KAFESOĞLU, a.g.e., s. 67

[169] Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, s. 60

[170] Wilhelm KOPPERS. “Urtürkentum und Urindogermanentum”, Belleten, Ankara, c.V, sayı 20, Ekim 1941, s.481 vd.

[171] Doğu PERİNÇEK, a.g.e., s. 61

[172] Osman Nedim TUNA, Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi ilgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1997

[173] Talât TEKİN, Hunların Dili, Doruk Yayınları, Ankara, 1993, s.10.

[174] Orhun Yazıtları, Kültigin Güney 1 (Talât Tekin, a.g.e., s.20-21) ve Doğu 1 (Talât Tekin, a.g.e., s.24, 25); Bilge Kağan, Kuzey 1, (Talât Tekin, s.44, 45) ve Doğu 1 ve 10 (Talât Tekin, a.g.e., s.50-53)

[175] Divan-ı Lügat-it Türk, c.III, çev. Besim Atalay, TDK Yayınları, Ankara, 1941, s.376-377

[176] Willi BANG-Reşit Rahmeti ARAT, Oğuz Kağan Destanı. 1936 ve 1000 Temel Eser, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1970, s.3 ve 19

[177] Kaare GRØNBECH, Kuman Lehçesi Sözlüğü (Codex Cumanicus’un Türkçe Sözlük Dizini), çev. Kemal Aytaç, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1992, s.183 vd.

[178] Hepsi için bkz. Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü, Tuncer GÜLENSOY, Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2018, c. II, s. 857.

[179] Fatih Mehmet YİĞİT, Türk Kültüründe 21-22 Aralık Dönence (Nardugan) Kutlaması, Academia, 23.12.2019, https://www.academia.edu/41407177/T%C3%9CRK_K%C3%9CLT%C3%9CR%C3%9CNDE_21_22_ARALIK_D%C3%96NENCE_NARDUGAN_KUTLAMASI_ile_TATAR_VE_BA%C5%9EKURT_T%C3%9CRKLER%C4%B0NDE_NARDUGAN_KUTLAMASI, Erişim Tarihi: 11.01.2026

[180] Uygurların Din Değiştirmeleri, Dr. Alexander Berzin, https://studybuddhism.com/tr/ileri-seviye-calismalar/tarih-ve-kultur/budizm-ve-islam-ileri-duzey/budist-musluman-etkilesimi-erken-abbasi-donemi/uygurlarin-din-degistirmeleri, Erişim Tarihi: 08.12.2025

[181] Sevcan Yılmaz KUTLAY ve Uluhan Özalan, “Eski Uygurların Din Değiştirme ve Dinî Terminoloji Oluşturma Sürecinde Çevirinin Rolü”, Mart 2025, Söylem Filoloji Dergisi, Çeviribilim Özel Sayısı, Sf. 454-468

[182] Şinasi TEKİN, Mani Dininin Uygurlar Tarafından Devlet Dini Olarak Kabul Edilişinin 1200. Yıldönümü Dolayısı ile Birkaç Not (762-1962), Belleten, Ankara, 1962, s. 5, 6

[183] Doğu PERİNÇEK, a.g.e., s. 30

[184] Fatih Mehmet YİĞİT, Eski Türk Yazıtları Ve Türk Atasözlerinde Geçen Kün Ve Ay Kavramı İle Türkler Tarafından Kullanılan Kadim Ay-Yıldız/Kün-Ay Sembolü, Academia, 16.02.2018, https://www.academia.edu/39030299/ESK%C4%B0_T%C3%9CRK_YAZITLARI_VE_T%C3%9CRK_ATAS%C3%96ZLER%C4%B0NDE_GE%C3%87EN_K%C3%9CN_VE_AY_KAVRAMI_%C4%B0LE_T%C3%9CRKLER_TARAFINDAN_KULLANILAN_KAD%C4%B0M_AY_YILDIZ_K%C3%9CN_AY_SEMBOL%C3%9C, Erişim Tarihi: 16.01.2026

Yazar
Uğur UTKAN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen