Gençlik Gidiyor mu, Yer mi Değiştiriyor?

Her geçen yıl geride kalırken takvim yaprakları yalnızca bir sayıyı eksiltmiyor; gençlikle kurduğumuz ilişkiyi de sessizce yeniden düzenliyor. Eskiden gençlik daha somut, daha kolay tarif edilebilir bir şeydi: belli bir yaş aralığına denk düşer, sonra hayatın sorumluluklarıyla birlikte doğal biçimde kapanırdı. Bugün ise gençlik, biyolojik bir dönem olmaktan çok kültürel bir statüye dönüşmüş gibi görünüyor. Gençlik artık yalnızca “kaç yaşındasın?” sorusunun cevabı değil; nasıl yaşadığımız, hangi ritimde hareket ettiğimiz, hangi dili konuştuğumuz ve hangi dünyaya ait hissettiğimizle ilgili bir şey.

Bu değişimi doğuran en önemli nedenlerden biri, yetişkinliğin gecikmesi. Eğitim süreleri uzuyor, iş hayatına giriş zorlaşıyor, ekonomik bağımsızlık daha geç kazanılıyor. Ev kurmak, düzen oturtmak, geleceği planlamak eskisine göre daha maliyetli ve daha belirsiz. Önceki kuşaklarda yetişkinlik daha keskin bir eşikti: bir meslek edinilir, ev tutulur, sorumluluk alınırdı. Bugünse yetişkinlik bir eşikten geçmekten çok, uzun bir koridorda yürümeye benziyor. İş var ama güvencesiz; ilişki var ama belirsiz; gelecek var ama sürekli değişen şartlar altında. Bu yüzden gençlik de uzuyor. Toplumsal olarak “uzamış gençlik” diye adlandırabileceğimiz bu durum, sadece yaşın uzaması değil, aynı zamanda hayatın stabil hâle gelememesi demek.

Fakat asıl ilginç olan, gençliğin uzarken aynı anda bir ideale dönüşmesi. Modern kültür, gençliği yalnızca bir dönem olarak görmüyor; korunması gereken bir ayrıcalık gibi sunuyor. Gençlik; hız, yenilik, esneklik, çekicilik, trendleri takip edebilme, gündemi yakalama gibi niteliklerle özdeşleşiyor. Bu özdeşlik, sosyal medya ve görünürlük kültürüyle daha da güçleniyor. Artık herkes aynı vitrinde. Yaş almak bir “normalleşme” değil, vitrinde kalmak için daha çok çaba gerektiren bir süreç gibi yaşanıyor. Böylece gençlik, biten bir dönem olmaktan çıkıyor; sürdürülmesi gereken bir performansa dönüşüyor.

Bu yüzden yaş algımız da değişiyor. Yaş artık yalnızca kronolojik bir sayı değil, toplumsal bir konum. “Otuzuma geldim ama hâlâ…” diye başlayan cümleler, aslında yaştan çok rol beklentilerini anlatıyor. Çünkü toplum, her yaşa bazı görevler bağlar: belli yaşta iş, belli yaşta evlilik, belli yaşta çocuk, belli yaşta “oturaklılık”. Fakat çağın gerçekleri bu görevleri sürekli erteliyor ya da anlamsızlaştırıyor. Böylece insan iki baskı arasında kalıyor: bir yanda toplumsal beklentiler, diğer yanda hayatın şartları. Yaşımız ilerliyor ama rollerimiz gecikiyor; gecikince de içimizde tuhaf bir uyumsuzluk hissi oluşuyor. Takvim büyüyor ama içimizdeki hayat hâlâ “tam başlamamış” gibi. İşte bu yüzden pek çok insan, yaş aldıkça bile kendini yaşında hissetmiyor.

Gençlik tanımının değişmesi biraz da hayatın şekil değiştirmesinden kaynaklanıyor. Bir dönem gençliği bedensel güç ve enerji belirlerdi. Bugünse gençliği belirleyen çoğu zaman beden değil; dil, estetik, teknolojiyle ilişki ve gündeme temas. Genç olmak, aynı dili konuşmak; genç kalmak, aynı ritimde yaşamak; genç görünmek, aynı biçimde sunmak gibi anlamlar kazanıyor. Böylece gençlik biyolojik bir dönem olmaktan çıkıp kültürel bir koda dönüşüyor. Bu kodun içinde kalan “genç”, kodun dışında kalan “yaşlı” sayılıyor. Yaşlılık bile yaşla değil, güncellikten düşmekle tarif edilir hâle geliyor.

Bu noktada çağın en büyük ironisi ortaya çıkıyor: Gençliğin süresi uzuyor ama gençlik hissi azalıyor. Çünkü süre uzadıkça belirsizlik uzuyor; belirsizlik uzadıkça psikolojik yük artıyor. Kendini yetiştirme baskısı, sürekli gelişme zorunluluğu, “potansiyelini kullan” dili; gençliği yüceltirken onu aynı anda yoruyor. Gençlik artık sadece imkânların dönemi değil; aynı zamanda yarışın dönemi. Bu yarışın içinde yıpranmak çok kolay. Bu yüzden insanlar yirmilerinde bile tükenmiş hissedebiliyor. Gençlik, özgürlükten çok endişeye yakın bir duygu hâline gelebiliyor.

Peki bütün bunların içinde gençlikle ilişkimizi nasıl kurmalıyız? Burada kritik soru şu: Gençliği bir ideal olarak mı, yoksa bir hakikat olarak mı görüyoruz? Eğer gençliği “geri dönülmesi gereken güzel günler” gibi düşünürsek, yaş aldıkça içimizde kayıp büyür. Çünkü geçmişle yarışılmaz. Ama gençliği bir hâl olarak düşünürsek — merak, öğrenme isteği, yenilenme, esneklik ve canlılık olarak — o zaman gençlik yaşın tekelinden çıkar. İnsan otuzunda da genç kalabilir; ellisinde de taze kalabilir. Gençlik, biyolojik enerjiden ibaret değilse, yaş almak gençliğin ölümü değildir; gençliğin tecrübeyle yeniden yoğrulmasıdır.

Belki de bugün gençlikle ilgili en sahici cümle şudur: İnsan, yaş aldığı için değil; anlamdan düştüğü için yaşlanır. Bu yüzden gençlik gidiyor diye değil, hayatın içindeki canlılık kayboluyor diye içimiz kararır. Gençliği bir yaş aralığına değil, hayata açıklığa bağladığımızda; her yıl geride kalırken kaybetmekten çok dönüşmeyi konuşabiliriz. Gençliğin bitişini değil, gençliğin biçim değiştirişini. Çünkü gençlik sadece bir dönem değil; insanda diri kalan yerin adıdır.

Yazar
Nuh Muaz KAPAN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen