Haddi Aşmamak

            Karahânlı Hâkânı Abdülkerîm Satuk Buğra Hân ve hemen hemen onunla aynı zamân diliminde Selçuk Bey’in önderliğinde ve kılavuzluğunda Gök Tanrı dîninden İslâm inanışına yönelen Türk milleti, o en erken çağdan başlayarak, yeni dinlerinin bir numaralı müdâfii mevkiine çıkmışlar, bu haslet ve vasıflarını, hiçbir vakit kaybetmemişlerdir. Türk soyunun İslâm dînine bakışı, hep fedâkârlık ve en ileri seviyede aşk şekillerinde tezâhür etmiştir.  Bu samîmî bağlanışın en mühim taraflarından biri, belki de birincisi, Türk’ün Hazret-i Peygamber’e duyduğu üstün aşk olarak ortaya çıkmıştır.

            “Pîr-i Türkistan” diye  bilinen ve cümle Türk illerinin hocası kabûl edilen Ahmed Yesevî, bu pîr olma hâlini, sözleri, nasîhatleri ve “hikmet” adını verdiği şiirleri kadar, ömür defterine de aksettirmiştir. Hoca Ahmed Yesevî’nin bahsi geçen “pîr” duruşunda, pek yukarıda bir Hazret-i Muhammed aşkı vardır. Öyle ki o, Resûlullâh’ın ömür yaşı olan altmış üçe erdiğinde, geri kalan hayâtını, toprak altında hazırladığı, Güneş ışığı girmeyen mahzende geçirmiştir. Hoca Ahmed Yesevî, bu amelini, haddi aşmamak için işlediğini, söylemiştir. Haddi aşmamak, kişi serencâmının en mühim umdesi bilinmiştir. Zîrâ, ortalık yere dökülüp saçılan nice bed fiilin ardında haddi aşan işler vardır. 

            Müslümanların kıblesi olan Kâbe’nin buunduğu Mekke ile Hazret-i Peygamber’in mescidini ve türbesini koynunda saklayan Medîne, asırlar boyunca Türk hâkimiyetinde kalmıştır. Lâkin, Türk milleti, bu işi, aslâ bir hâkimiyet olarak görmemiş, kendisini o iki mukaddes beldenin hizmetçisi bilmiştir. Cihângîr Yavuz Sultan Selîm Hân, Merc-i Dâbık Muhârebesi’nden sonra girdiği Haleb’de, halîfelik unvânını da devralmış idi. Haleb Ulu Câmii’nde kılınan Cuma namâzında, minbere çıkan hatîbin, kendisini:

            “Hâkimü’l- Haremeyni’ş-Şerîfeyn!”

diye takdîm etmesine îtirâz etmiş ve bu cümleyi:

            “Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn”

olarak düzeltmiş, düzelttirmiştir.

            İstanbul’daki Sultan Ahmed Câmii’nin bânîsi de olan Birinci Ahmed Hân, Hazret-i Peygamber’in ayak izinin kalıbını çıkartmış ve bu kalıba döktürdüğü sorgucu, merâsimlerde sarığına takmıştır. Sultan Ahmed, ömrünü ve sultanlığını, Hazret-i Peygamber’in ayağının altında geçirmeyi murâd eylemiş, bu sorgucu sarığına bu yüzden rabtettirmiştir.

            Medîne’deki Mescid-i Nebevî’de, zamân zamân tâmirât ve tâdilât işleri yapılırdı. Bu, oldukça sık tekrarlanan bir iş olmuştu. Her seferinde, bu iş için bizzat İstanbul’dan husûsî olarak yetiştirilmiş usta ve ameleler yollanırdı. Bu tâmir ve tâdil hey’eti, birbirleriyle âlet, edevât alıp verirken, başka bir dille konuşurlar, hep şifreli kelimeler kullanırlardı. Orada yatan kıymetli na’şı rahatsız etmemek için kısık sesle hitâb eden bu usta ve ameleler, iş gördükleri keser, çekiç, testere, mala benzeri âletleri, bu bilinen isimleri ile telâffuz etmezler, “elhamdülillâh, sübhânallâh, allâhü ekber” misilli tâbirleri söylerlerdi. Bunların her biri, bir âletin karşılığı olurdu.

            Türk’ün Peygamber aşkına bir başka misâl de, Medîne’ye kadar varan demir yolu hattı idi. Bu hattın Medîne içindeki raylarına keçe kılıf konmuştu. Bu keçe kılıflar, Hazret-i Peygamber’in, trenin raylarda çıkaracağı seslerden rahatsız olmaması için geçirilmişti. Türk milleti, Hazret-i Muhammed karşısında böylesine ince düşünceli ve aşk hisleriyle hareket etmiş, pek asîl bir duruşun sâhibidir..

Yazar
Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kad... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen