Umberto Eco’nun “Gülün Adı” romanını 1999 ağustosunda okumuştum. Romanda 14. Yüzyıl başlarında Fransisken bir rahip olan Baskervilleli William ve yardımcısı Melkli Adso dini bir tartışmaya katılmak üzere Kuzey İtalya’daki gizemli bir Benedikten manastırına giderler. O sırada biri şüpheli bir şekilde ölür ve başrahip William’dan bu olayı araştırmasını ister. Bu sırada manastırın en önemli rahiplerinden Jorge de Burgos’la gülme üzerine tartışıyor. Gülme kilisenin yerleşik anlayışına uymayan bir eylemdir. Jorge ona bunu hatırlatıyor: “Ruh yalnız gerçeği düşünürken dingindir; iyi işlerden sevinç duyar; gerçeğe ve iyi şeylereyse gülünmez. İsa’nın gülmeyişinin nedeni buydu işte. Gülme ruhun kışkırtıcısıdır.” William burada gülmeyi tıpkı banyo gibi bedenin sıkıntılarını iyileştiren bir ilaç gibi gördüğünü savunuyor. İsa’nın gülmediğinden emin olmadığını söylüyor. Eco hakkında bir belgesel hazırladılar. “Umberto Eco, Dünyanın Kütüphanesi” isminde bir belgesel. Orada da sürekli gülüyordu adam…
Felsefe’de Platon’un, Aristoteles’in bugünkü düşüncemizi dahi belirleyen yollar açtığını söyleriz. Bu düşünürlerin bazı açılardan bizi fikri çıkmazlara da soktuğu da söylenebilir. Bugün düşüncemizin bize yeni yollar açması lazım. İroniyi farklı ele almak lazım. Büyükler için olumsuz görülebilecek gülmenin yüce bir ironiyi barındırmayan bir gülme olduğu söylenebilir. Yüce ironi gülmeye farklı bir anlam veriyor, bazen ciddiyete bağlı kalabilmek için de ironiye başvurabiliyoruz. Üst seviyede bir ironi barındıran ideoloji veya bir düşüncenin bütünüyle farklı bir şey olması mümkün.
Bizler bir hikayeyi okur gibi tarihi okuyoruz. Büyük Veba Salgını’nı, Balkan Savaşları’nı, II. Dünya Savaşı’nı, Hiroşima’yı vesaire… II. Dünya Savaşı’nda 70 milyon ila 85 milyon kişi ölmüş. Tarihi okumak onu hakkıyla bilmek değil… Tarih dediğimiz şey insanlığın büyük acılarının birikimi, insanı çıldırtabilecek yoğunluktaki bir şey… Biz onu bir hikaye okur gibi okuyoruz. Belgeselleri bir filmi izler gibi izliyoruz. Aslında iyi ki böyle… Olayları hakkıyla bilmek bizim çıldırmamıza, sürekli çığlık atmamıza neden olabilir. Bu yüzden belli bir ölçüde kaçmak gerekiyor gerçeklikten. İlber Ortaylı Mülkiye’de Türk İdare Tarihi dersimize girmişti. Final sorusu şuydu… Avrupa, Türkiye ve Orta Doğu haritasını çizin ve şu beş şehrin yerini işaretleyin. Sol görüşlü birkaç öğrenci Ortaylı’ya kaba bir şekilde tepki gösterdi. Ortaylı bize dönüp şunu demişti, “onlar daha çocuk” demişti. “Onlar daha çocuk…” Üst seviyede bir tarih bilgisi, aynı ölçüde abartılı bir gülüşü vardır. Yükselir, alçalır bir süre alçak devam edip tekrar yükselir… Zihnimize gerçekliğin basit, tehlikesiz bir karikatürünü yerleştirmeyi tercih ediyoruz. Sacré – cœur’daki veya Amiens Katedrali’ndeki gargoyleler bunun için korkutucu değil, hareket etmeyen, ağzından alev püskürtmeyen, ironi içeren canavar formları… En fazla su akıtıyor. Ne bileyim mesela Casper – Sevimli Hayalet çizgi filmi ölümü bize ironik bir formda gösterebiliyor. Yeni bir anlam katmanı oluşturuyor. Gargoyleler, Casper… Bunlar estetize gerçekliğin özel modeline uygun olarak sunuluyor bize… Zihnimize gerçekliğin tehlikesiz bir karikatürünüyerleştiriyoruz.
Onun kadar güzel gülen adam azdır. Fakültedeki odasında epey vakit geçirmiştik. Biz de çocuktuk o zaman ama değer verirdi, dinlerdi. O zaman da kaliteli espriler yapardı. Osmanlı kültürünü, medeniyetini geniş kesimlere tanıtıp sevdirdi. Ortaylı’dan bize kalacak asıl fikir büyük ayrıntılar koleksiyonudur, bütün önemlir ama Hermitage Müzesi’nin veya Aynalıkavak kasrının kapı, pencere detayları aynı derecede ilgi çekicidir. Sen de bırakıp gittin canım hocam, Fatih Camii’nin serin gölgesinde dinlenesin.
