İlkenin Çöküşü, Pratiğin Kaosu

Tam boy görmek için tıklayın.

 

Prof. Dr. Hadi SAĞLAM[i]

Toplumları ayakta tutan şey, ilkelere sahip olduklarını söylemeleri değil; ilkeleri hayata taşıyabilme kudretleridir. Metinlerde yaşayan fakat pratikte karşılığı olmayan ilkeler, ne ahlâk üretir ne de adaleti tesis eder. Aksine, bu tür ilkeler zamanla vicdanları yatıştıran, zulmü ise görünmez kılan bir söylem alanına dönüşür. Bu sebeple asıl tehlike, ilkelerin inkâr edilmesi değil; ilkelerin işlevsizleşmesidir. İşlevsiz ilke, diri değildir; diri olmayan ilke ise topluma istikamet veremez.

Tarihsel tecrübe açık biçimde göstermektedir ki, ilkelerine isyan eden yahut ilkelerini hayattan çeken toplumlar, düşmanlarından önce kendi içlerinden çözülürler. Zira ilke, yalnızca teorik bir norm değil; gücü sınırlayan, kimliği denetleyen ve ahlâkî yönelişi belirleyen bir üst ölçüdür. Bu ölçü kaybolduğunda, güç kendisini haklı sayar; kimlik, ilkenin önüne geçer; adalet ise prosedürel bir kavrama indirgenir. Böyle bir zeminde ilkeler hâlâ anılır, hatta yüceltilir; fakat hayatı belirlemez.

Modern dönemde yaşanan krizlerin önemli bir kısmı, ilke eksikliğinden ziyade ilke–pratik kopuşundan beslenmektedir. İlkeler, metinlerde korunurken; hayat, başka referanslarla düzenlenmektedir. Bu kopuş, ilkeyi hayata taşıyacak metodolojinin zayıflamasıyla daha da derinleşmiş; lafızcı, parçacı ve bağlamdan kopuk okumalar ilkeleri bütüncül bir rehber olmaktan çıkarmıştır. Sonuçta ilke, ya güç sahiplerinin meşruiyet kalkanı ya da muhalif söylemlerin hamasi sloganı hâline gelmiştir.

Bu bağlamda “ölü ilke” kavramı, yanlış ilkeyi değil; doğru olduğu hâlde hayata indirilemeyen ilkeyi ifade eder. Ölü ilke, zulmü durduramaz; aksine çoğu zaman onu gerekçelendirir. Çünkü ilke, hayattan çekildiğinde boşluk oluşur ve bu boşluğu ya güç ya kimlik ya da çıkar doldurur. Böylece ilke, birleştirici bir üst norm olmaktan çıkar; pazarlık konusu yapılabilir bir değere dönüşür.

Bu makale, ölü ilkelerin nasıl üretildiğini, ilkelerin hangi süreçlerde dejenere olduğunu ve ilke–pratik bağının nasıl koptuğunu analiz etmeyi amaçlamaktadır. Aynı zamanda meseleye yalnızca teşhis koymakla yetinmeyerek, ilkelerin yeniden hayata nasıl indirilebileceğine dair ilkesel bir çerçeve sunmayı hedeflemektedir. Zira sorun, ilke yokluğu değil; ilkenin hayattan çekilmiş olmasıdır. Çare ise yeni ilkeler icat etmekte değil, mevcut ilkeleri yeniden diri kılacak ahlâkî ve metodolojik zemini inşa edebilmektedir.

  1. İLKENİN ONTOLOJİSİ VE İŞLEV KRİZİ: “İNANILAN” İLE “YAŞANAN” ARASINDAKİ KOPUŞ

Bir ilkenin varlığı, onun metinlerde tekrar edilmesiyle değil; hayatı dönüştürme kapasitesiyle ölçülür. İlke, eğer toplumsal ilişkilerde adaleti üretmiyor, gücü sınırlandırmıyor ve ahlâkî yönelişi belirlemiyorsa, teorik düzeyde mevcut olsa bile işlevsel olarak yok hükmündedir. Bu sebeple “ölü ilke”, reddedilen değil; inanıldığı iddia edilmesine rağmen hayata taşınmayan ilkedir (Gazâlî, İhyâ, I, 58).

İlkenin ontolojik anlamı, onun soyut bir norm olmasında değil; yön tayin eden bir ölçüt olmasında yatar. İlke, bireyin ve toplumun “nasıl yaşamalıyım?” sorusuna verdiği cevabın çerçevesini belirler. Bu çerçeve fiiliyatta karşılık bulmadığında, ilke ahlâk üretme gücünü kaybeder ve sembolik bir değere indirgenir. Böyle bir durumda ilke, hakikati inşa eden bir referans olmaktan çıkar; vicdanı oyalayan bir retoriğe dönüşür (Aristoteles, Nikomakhos’a Etik, II, 1).

Bu kopuşun en belirgin tezahürü, “inanılan” ile “yaşanan” arasındaki mesafenin giderek açılmasıdır. İlkelere iman söylem düzeyinde korunurken, pratik hayatta bu ilkelerin tersine davranışların olağanlaşması, ilkenin ontolojik zeminini çökertecek bir çelişki üretir. Zira ilke yalnızca bir inanç nesnesi değil; davranışı belirleyen normatif pusuladır (İbn Teymiyye, el-İman, 12–13).

İlkenin işlev krizine girdiği toplumlarda ahlâk kişisel tercihe indirgenir; adalet ise güç dengelerine tâbi hâle gelir. Bu noktada ilke, güçlü olanın lehine esnetilen bir araca dönüşür. Böylece ilke, zulmü engelleyen bir sınır olmaktan çıkar; zulmü gerekçelendiren bir söylem üretir. Tarihsel tecrübe, toplumları çürüten asıl tehlikenin ilkenin reddi değil, ilkenin istismarı olduğunu göstermektedir (İbn Haldun, Mukaddime, I, 311).

Bu durum aynı zamanda bir temsil krizini de beraberinde getirir. İlkeyi savunduğunu iddia eden aktörlerin, o ilkeye aykırı davranışlar sergilemesi, ilkenin toplumsal meşruiyetini aşındırır. Temsil bozulduğunda toplum, ilkeyi değil temsilciyi yargılar; ancak çoğu zaman ilke de onunla birlikte mahkûm edilir. Böylece ilke, kendi savunucuları eliyle itibarsızlaştırılmış olur (Weber, Economy and Society, I, 215).

Sonuç itibarıyla ilkenin ontolojik krizi, onun inkâr edilmesinden değil; hayattan soyutlanmasından kaynaklanır. İlke hayatın merkezinde değilse, davranışı belirlemiyor ve yalnızca söylemi süslüyorsa, artık o ilke diri değildir. Diri olmayan ilkeler ise topluma istikamet veremez, krizlere çare üretemez. Bu noktadan sonra sorun, ilkenin doğruluğu değil; ilkenin hayata indirilip indirilmediği meselesidir (Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 302).

  1. METODOLOJİ ÇÖKÜŞÜ VE İLKE DEJENERELEŞMESİ: LAFIZCILIK, PARÇACILIK VE TEMSİL EROZYONU

İlkelerin hayata yön verememesinin temel sebeplerinden biri, metodoloji çöküşüdür. Metodoloji, ilkeyi metinden hayata taşıyan köprüdür; bu köprü çöktüğünde ilke, metinlerde kalır ve pratiğe inemez. İlke bu durumda doğru olabilir; fakat işlevsizdir. İşlevsiz ilke ise toplumları dönüştürmez, yalnızca tartışmaları çoğaltır (Şâtıbî, el-Muvâfakât, IV, 164).

Metodoloji çöküşünün en belirgin tezahürü lafızcılıktır. Lafızcılık, ilkeyi bağlamından, maksadından ve bütünlüğünden kopararak yalnızca metnin yüzeyine indirger. Böyle bir yaklaşımda ilke, hayatı düzenleyen bir ölçü olmaktan çıkar; seçilip alıntılanan bir cümle hâline gelir. Oysa ilke, lafzın değil; maksadın rehberliğinde anlaşılır. Maksat ihmal edildiğinde, doğru lafızlarla yanlış sonuçlara ulaşmak kaçınılmaz olur (Gazâlî, el-Mustasfâ, I, 286).

Bu süreçte parçacılık devreye girer. İlke, ait olduğu bütünsel çerçeveden kopartılarak tekil meselelerin gerekçesi hâline getirilir. Parçacı okuma, ilkeyi bağlayıcı bir ana ölçü olmaktan çıkarır; duruma göre kullanılan bir aparata dönüştürür. Böylece aynı ilke, farklı bağlamlarda birbirine zıt uygulamaları meşrulaştırabilir hâle gelir. Bu durum, ilkenin kendisini değil; ilkeye yüklenen yöntemi sorunlu kılar (İbn Kayyim, İ‘lâmü’l-Muvakkı‘în, III, 11).

Metodoloji kaybının kaçınılmaz sonucu ise temsil erozyonudur. İlkeyi savunduğunu iddia eden aktörlerin, o ilkeye aykırı pratikler sergilemesi, ilkenin toplumsal güvenilirliğini aşındırır. Temsil zedelendiğinde, ilke doğru olsa bile inandırıcılığını kaybeder. Toplum, ilkeyi değil; ilkeyi temsil ettiğini söyleyenleri görür ve yargılar. Böylece ilke, temsilcilerinin tutarsızlığıyla toplumsal meşruiyetini yitirir (Weber, Economy and Society, I, 241).

Bu noktada sorun, ilkenin yetersizliği değil; ilkeyi hayata taşıyacak usûlün yokluğudur. Usûl kaybolduğunda, ilke korunmaz; araçsallaştırılır. Araçsallaştırılan ilke ise ya güç sahiplerinin meşruiyet kalkanı olur ya da muhalefetin hamasi sloganına dönüşür. Her iki durumda da ilke, adalet üretme kapasitesini kaybeder.

Sonuç olarak metodoloji çöküşü, ilkeyi öldürmez; onu işlevsizleştirir. Lafızcı ve parçacı okumalar, ilkeyi hayattan koparır; temsil erozyonu ise ilkeyi toplum nezdinde itibarsızlaştırır. Bu üçlü yapı sürdüğü sürece, ilkelerin diri kalması mümkün değildir. İlkeyi yeniden hayata indirmek, öncelikle onu doğru yöntemle okumayı ve tutarlı biçimde temsil etmeyi gerektirir.

  1. GÜCÜN AHLÂKÎ SINIRI: ADALET İLKESİNİN TAHAKKÜME KARŞI KURUCU ROLÜ

İlkelerin en ağır sınavı, güçle karşılaştıkları anda başlar. Güç, ilkeyi ya görünür kılar ya da boğar. Tarihsel tecrübe göstermektedir ki, ilke gücü denetlemediğinde; güç, ilkeyi kendi meşruiyet aracına dönüştürür. Bu noktada ilke, adalet üretme fonksiyonunu yitirir ve tahakkümün dili hâline gelir. Bu sebeple güç–ilke ilişkisi, teorik değil; doğrudan ahlâkî bir meseledir (İbn Haldun, Mukaddime, I, 307).

Adalet ilkesi, gücün meşruiyet şartıdır. Güç, adaletle sınırlandığında düzen üretir; adaletten koptuğunda ise istibdat üretir. Bu nedenle adalet, güçlüye tanınmış bir erdem değil; güce yüklenmiş bir sorumluluktur. Gücün kendisini haklı görmesi, ilkenin değil; kuvvetin merkeze alınması anlamına gelir. Böyle bir zeminde ilke, güçlü olanın lehine esnetilen bir söyleme dönüşür (Farabî, el-Medînetü’l-Fâzıla, 92).

İlkelerin öldüğü toplumlarda güç, hukukun ve ahlâkın önüne geçer. Hukuk, gücü sınırlayan bir norm olmaktan çıkar; gücün taleplerini düzenleyen teknik bir aygıta indirgenir. Bu dönüşümde adalet, hakkaniyet ölçüsü olmaktan çıkıp prosedürel bir formaliteye dönüşür. Böylece adalet varmış gibi yapılır; fakat fiiliyatta güç, her şeyi belirler (Arendt, On Violence, 44).

Bu bağlamda tarihte insanlığı en fazla öfkelendiren olgu, güçlü olanın yaptığı haksızlıktır. Zira güçsüzden gelen zulüm sınırlıdır; güçlüden gelen zulüm ise sistematiktir. İlke, tam da bu noktada devreye girmeli; gücü frenleyen, ona sınır çizen bir üst norm işlevi görmelidir. İlkenin bu işlevi yerine getiremediği her durumda, toplumda adalet duygusu çöker ve meşruiyet krizi doğar (Rawls, A Theory of Justice, 3).

İlkenin güce karşı koruyucu rolü zayıfladığında, hak–güç ayrımı ortadan kalkar. Güçlü olan, haklı kabul edilir; haklı olanın güçlü olması gerekmediği fikri ise silinir. Bu zihinsel kayma, ilkeyi ahlâkî bir ölçü olmaktan çıkarıp sonuç odaklı bir araç hâline getirir. Böyle bir ortamda adalet, ilkenin gereği olarak değil; güç dengesinin yan ürünü olarak ortaya çıkar.

Sonuç itibarıyla adalet ilkesi, gücün süsü değil; gücün sınırıdır. İlke, gücü meşrulaştırmak için değil; gücü denetlemek için vardır. Bu sınır kaybolduğunda, ilke diri kalamaz. Gücü ilkeye bağlamayan toplumlar, er ya da geç ilkesiz bir gücün altında ezilirler. Bu nedenle ilkeyi diri tutmanın en somut göstergesi, onu güç karşısında koruyabilme cesaretidir.

  1. TEFSİR KRİZİNDEN İNSAN OKUMASINA: VİCDANIN KÖRLEŞMESİ VE İLKENİN HAYATTAN ÇEKİLİŞİ

Modern dönemde karşı karşıya olunan temel sorunlardan biri, metnin anlaşılmaması değil; metnin muhatabının çözülmesidir. İlahi kelâmın kapalılığından değil, insanın vicdanî ve ahlâkî duyarlılığını yitirmesinden söz ediyoruz. Bu bağlamda yaşanan kriz, klasik anlamda bir “tefsir eksikliği” değil; daha derinde bir insan okuması krizidir. Metin yerli yerinde durmakta, fakat onu hayata taşıyacak özne giderek silikleşmektedir (Gazâlî, İhyâ, III, 17).

İlkenin hayattan çekilişi, çoğu zaman metnin çoğalmasıyla eş zamanlı ilerler. Metinler artar, yorumlar çeşitlenir; fakat ahlâkî karşılık zayıflar. Bu durum, tefsirin amacıyla araçlarının yer değiştirmesinden kaynaklanır. Tefsir, hayatı inşa etmek için yapılması gerekirken; zamanla metnin kendi içinde dolaşan bir faaliyet hâline gelir. Böyle bir ortamda ilke, davranışı dönüştüren bir ölçü olmaktan çıkar; yalnızca entelektüel bir alıştırmaya indirgenir (Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 9).

Bu noktada sorun, metnin yeterince açıklanmaması değil; insanın yeterince okunmamasıdır. Zira metin, muhatabının ahlâkî kapasitesine göre anlam kazanır. Vicdanı körelmiş, çıkarı merkeze almış bir özne için en açık metin bile işlevsiz kalır. Bu sebeple klasik geleneğin “tezkiye” vurgusu, sadece bireysel ahlâka değil; ilkenin hayatta karşılık bulmasına yönelik bir ön koşula işaret eder (İbn Kayyim, Medâricü’s-Sâlikîn, I, 56).

Vicdanın körleştiği yerde ilke, bağlayıcılığını kaybeder. İnsan, artık “doğru olan nedir?” sorusunu değil; “işime yarayan nedir?” sorusunu sormaya başlar. Bu zihinsel dönüşüm, ilkeyi ahlâkî bir pusula olmaktan çıkarıp çıkarla uyumlu bir argümana dönüştürür. Böyle bir ortamda tefsir faaliyeti, hakikati açığa çıkarmak yerine, mevcut eğilimleri gerekçelendirme işlevi görür (Nietzsche, Ahlâkın Soykütüğü, I).

Bu sebeple günümüzde ihtiyaç duyulan şey, yeni tefsirler üretmekten önce, insanı yeniden inşa edecek bir okuma bilincidir. Bu bilinç, metni merkeze alırken insanı ihmal eden değil; metni, insanın ahlâkî dönüşümünü hedefleyen bir rehber olarak ele alan bir yaklaşımdır. İlke, ancak böyle bir özneyle buluştuğunda diri kalabilir. Aksi hâlde metin korunur; fakat ilke hayattan çekilmeye devam eder.

Sonuç olarak tefsir krizi, metnin yetersizliğiyle değil; insanın ahlâkî çözülmesiyle ilgilidir. İlkenin hayata dönmesi, vicdanın yeniden merkezî bir konuma taşınmasını gerektirir. Metni okuyacak göz çoktur; fakat ilkeyi hayata indirecek insan azaldığında, en sahih metinler bile ölü ilkeler üretmekten kurtulamaz.

  1. KİMLİK PARÇALANMASI VE İLKE PAZARLIĞI: ALT KİMLİKLER ÜZERİNDEN İSTİKAMET KAYIPLARI

İlkelerin hayattan çekildiği toplumlarda, bu boşluğu çoğu zaman parçalı kimlikler doldurur. Kimlik, ilkeyle desteklenmediğinde yön verici değil; ayrıştırıcı bir işleve bürünür. Böyle bir zeminde ortak ilke etrafında inşa edilmiş bir “biz” duygusu yerine, çıkar ve aidiyet temelli alt kimlikler öne çıkar. Bu durum, ilkeyi birleştirici bir üst norm olmaktan çıkararak, pazarlık konusu yapılabilir bir değere indirger (Taylor, Multiculturalism, 34).

Kimlik parçalanması, ilkenin bağlayıcılığını zayıflatır. İlke artık herkes için geçerli bir ölçü değil; “bizimkiler” için esnetilebilen bir argüman hâline gelir. Böylece ilke, hakikatin dili olmaktan çıkar; aidiyetin dili hâline dönüşür. Bu dönüşüm, ilkenin evrensel iddiasını fiilen ortadan kaldırır ve onu grup çıkarlarının hizmetine sokar (Schmitt, The Concept of the Political, 26).

Alt kimliklerin çoğaldığı ortamlarda ilke, ahlâkî bir sınır olmaktan ziyade meşruiyet üretme aracı olarak kullanılır. Aynı ilke, bir grubu savunurken vazgeçilmez kabul edilirken; başka bir grup söz konusu olduğunda göz ardı edilebilir. Bu seçmeci tutum, ilkenin kendisini değil; ilkeye olan güveni aşındırır. Güven kaybolduğunda ise ilke, toplum nezdinde bağlayıcı bir değer olmaktan çıkar (Durkheim, The Division of Labour in Society, 71).

Bu bağlamda kimlik krizi, yalnızca sosyolojik bir mesele değil; doğrudan ahlâkî ve ilkesel bir krizdir. İlke kimliğin önüne geçtiğinde adalet üretir; kimlik ilkenin önüne geçtiğinde ise adalet askıya alınır. Tarihsel tecrübe, ilkenin kimliğe feda edildiği her durumda, kısa vadeli kazanımların uzun vadeli çöküşler ürettiğini göstermektedir (Arendt, The Origins of Totalitarianism, 460).

Sonuç itibarıyla ilkenin diri kalabilmesi, onu kimliklerin üzerinde tutabilmeye bağlıdır. İlke, aidiyetleri denetleyen bir üst norm olmaktan çıktığında; kimlikler ilkenin yerini alır ve istikamet kaybolur. Bu noktada yaşanan şey, yalnızca bir kimlik çoğalması değil; ilkenin sessizce pazarlığa açılmasıdır. İlke pazarlığa açıldığında ise artık kimseye yön veremez.

SONUÇ: DİRİ İLKE, DİRİ TOPLUM: Ölü ilkeler, toplumları dönüştürmez; yalnızca vicdanları oyalayan söylemler üretir. İlke, ancak hayata indiğinde, gücü sınırladığında, kimliği denetlediğinde ve vicdanı diri tuttuğunda anlam kazanır. Aksi hâlde ilke doğru olabilir; fakat etkisizdir. Bugün ihtiyaç duyulan şey, yeni ilkeler icat etmek değil; mevcut ilkeleri yeniden hayata taşımaktır. Bu da ancak sağlam bir metodoloji, tutarlı bir temsil ve ilkeyi kimliğin, gücün ve çıkarın önünde tutacak bir ahlâkî cesaretle mümkündür. İlke ya yaşatılır ya da bedeli ödenir. Tarih, üçüncü bir yol tanımamaktadır. 

[i] Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Temel İslam Bilimleri Bölümü · İslam Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen