Beklenen saldırı nihâyet dün başladı. Haftalar boyu yığınak yapıldıktan sonra, üstelik soruna barış yoluyla çözüm bulunmasına ilişkin uluslararası çabalar devâm etmekte iken, ABD-İsrail ikilisi, dün sabahtan itibâren İran’a bomba yağdırmaya başladılar.
“Suyumu bulandırdın” kabilinden gerekçelerle başlatılan haydutluk savaşının ikinci gününde, İran’ın dînî lideri Hamaney de dâhil olmak üzere, kimliklerini tam olarak bilmediğimiz pek çok üst düzey İranlı yetkilinin öldürüldüğü anlaşılıyor.
Gelen haberlere göre, en üst düzeydeki pek çok yetkilinin -dînî lider Hamaney’in de katılacağı- bir toplantı yapacaklarının öğrenilmesi üzerine, haydutluk saldırısı öne alınmış.
Evet, ABD ve İsrail’in yaptığı, tam bir küresel haydutluk. Bunun başka bir izahı yok. Bir gün, güçten düştüklerinde, bu ülkelerden, işledikleri cinâyetlerin ve dünyâ halklarına verdikleri zararların hesabının mutlaka sorulması, bu zararların tazmin ettirilmesi gerekiyor.
Burada sorulması gereken bir başka önemli soru ise, şudur; böyle bir ortamda, en üst düzey yetkilileri bir araya getiren bir toplantı nasıl yapılır? Ve, olağanüstü gizlilik gerektiren bu toplantı, düşman tarafından nasıl öğrenilebildi? Gereken önlemler neden alınmadı ya da alınamadı?
Küresel güçleri rahatsız eden siláhlar üretebilen bir yapı, nasıl oluyor da, böyle bir toplantının düşman tarafından öğrenilebileceği varsayımını yeterince dikkate almıyor ve bu gizli bilginin düşman tarafından öğrenilmesini önleyemiyor?
***
Baskıcı yönetimlerin en büyük zaafı, ortak aklın oluşmasını sağlayan bir ortamın ve bu ortamın sürdürülebilir kılınmasını sağlayan kurumsal yapının oluşturulamamasıdır. Dolayısıyla, “yukarının” yaptığı bir yanlışı görenler yâhut da bir işin daha iyi nasıl yapılabileceğini düşünen insanlar mutlaka olur, ama “durun, böyle yapmayın” yâhut “şöyle yapın” diyebilme imkânı bulamazlar. İşler rayında giderken “tanrı” muamelesi yapılan, her şeyi bildiğine ve doğru yaptığına, söylem ve eylemlerinin sorgulanamaz olduğuna inanan/inandırılan zevat, işte böyle “basit” hatâlar yapmaya başlar, ceremesini ise çoğu zaman bütün ülke/halk öder.
Kumanda/Yönetim kademesini kaybeden bir ülkenin, bu haydutça saldırıya uzun süre direnebilmesi hiç kolay değildir. Eğer İran, ağır hasar alarak da olsa, bu haydutça saldırıyı defetmeyi ve ayakta kalmayı başarabilirse, rejim daha da güçlenme, ama aynı zamanda kendi içinden dönüşme imkânını da elde edecektir. Zira, görünen odur ki, bu vartanın atlatılması, “güçlü, ama aynı zamanda mutlu ve huzurlu bir ülke” inşa etme beceresini gösteremeyen “dinazorların” düşman eliyle ortadan kaldırılması sonucunda, idâreyi ele alan, ortak aklı oluşturmayı ve toplumda birlikte yaşama konusunda yeni bir ümit/irâde uyandırmayı başarabilen tâze, yıpranmamış, dinamik, toplumda olumsuz duygular uyandırmayan, genç bir kadronun yönetimi devralmasıyla mümkün olabilecektir.
Savaş ortamında böyle bir dönüşümün yapılabilmesi hayli zordur, fakat imkânsız da değildir. Kadim medeniyetlerden birisi olan İran’ın saygın halkı, Türkler ve Persler, bu saldırının neden yapıldığını, savaş kaybedildiği takdirde ülkelerinin başına neler gelebileceğini takdir edebilecek olgunluğa sahiptir.
Saldırgan haydutlar ise, bu savaşı kaybettikleri takdirde, yıkımın eşiğine gelmiş olacaklardır. Bu savaş, belki de onların son şansıdır. Borç içinde yüzen, zaten zayıf olan demografik homojenliğini hızla ve birlikte yaşama imkânı bırakmayacak şekilde kaybeden, gücünün en önemli kaynağı olan parasının “rezerv para” olma kabiliyeti hızla eriyen; teknoloji konusunda, başta Çin olmak üzere, başka ülkeler tarafından geçilmeye başlayan, geçmişte Vietnam sendromunu dahi üzerinden atmakta uzun süre zorlanan ABD, bu savaşta yenilgi aldığı takdirde, küresel haydutluktan bölgesel güç olmaya doğru evrilecektir. Ancak, Amerikan rüyası sona erdiğinde, milletler mozayiği halindeki bu “yeniyetme” ülkenin, toplumu bir arada tutma yeteneği azalacak, başta güney eyâletleri olmak üzere, bâzı eyâletlerin ayrılma sürecine girmesini önlemekte zorlanacaktır.
***
İran, bizim için yalnızca komşu ve kardeş ülke değildir. En az binyıldan buyana, Türkler tarafından yönetilen, elán nüfusunun yarısına yakınını Türklerin oluşturduğu, Türk Kültür ve Medeniyetinin yapıtaşı mesabesindeki çok sayıda Türk Âliminin/sanatkârının yetiştiği, kültür ve medeniyetimizin en önemli maddî eserlerinden pek çoğuna ev sâhipliği yapan bir ülkedir. Unutmayalım ki, 1040 Dandanakan Savaşı sonrasında kurulan Türkiye Devleti, Selçuklular döneminde, uzun müddet İran topraklarında hükûm sürdü. Bir anlamda, İran, bizim anavatanımızdır.
Büyük Atatürk, geleceği görmüş ve onca yokluk içerisinde, Afganistan, İran ve Irak ile “iktisadi ve siyasi” bir birlik oluşturmaya çalışmıştır. Bu birliğe, günümüzde, Azerbaycan, Türkistan Cumhuriyetleri ve Pakistan ile Irak ve Suriye’nin de katılımıyla, AB benzeri güçlü bir uluslararası birlikteliğin oluşturulabilmesi mümkündür.
Unutulmaması gereken hususlardan birisi de şudur; Yukarıda bahsedilen ülkelerdeki dinci hareketler, Türkiye’de dâhil olmak üzere, Batılı istihbarat örgütlerinin bu ülkeleri kontrol edebilmek için yapılandırdıkları beşinci kol faaliyetleridir. Aşırı sol ve bölücü karakterli hareketler de öyledir. Dolayısıyla, bu ülkeler, aralarında her türlü (iktisâdî, siyâsî, ilmî, kültürel, spor vb.) ilişkiyi en ileri şekilde geliştirmeyi, bu ilişkileri sürdürebilir ve işlevsel kılacak güçlü bir kurumsal yapı oluşturmayı, “muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkma” ve “yurtta sulh, cihanda sulh” şiarını uygulamaya geçirmeyi ve -tıpkı IX.-XI. Yüzyıllar arasında olduğu gibi- bilim ve akla önem veren bir düşünce iklimi oluşturmayı amaçlayan müşterek bir irâde inşâını başardıkları takdirde, dünyâda, Batı ile Doğu arasında her bakımdan denge sağlayacak yeni bir “güç merkezi”nin oluşması imkânı ortaya çıkacaktır.
***
Hâsılı, Türkiye, küresel haydutların borazanlığını yapan bazı kiralık kalemlerin aklına zinhar uymamalı ve kesinlikle haydutların tarafında yer almamalıdır. Ülkemizdeki askerî üslerin, bu hayâsız saldırıda saldırganlar tarafından kullanılmasına aslâ müsaade edilmemelidir. Daha önce söyledik, yine söylüyoruz, ki bu husus aklı başında herkes tarafından da bilinmektedir; İran birliğini kaybederse, bundan sonra yaşanacaklar, Irak ve Suriye’de yaşananlara rahmet okutur.
Daha açık söyleyelim; Geçmişte, petrole bekçilik yapması için, etrafı düşmanlarla çevrili, dolayısıyla Batı’nın destek ve yardımına her bakımdan mahkûm, yaşaması Batının himmetine muhtaç bir devletçik (İsrail) oluşturuldu. Kendi açılarından bunun ne kadar isâbetli bir öngörü olduğu, açıktır. Ancak, İran ve Türkiye, küresel haydutların bütün çabalarına rağmen, tam olarak Batı’ya râm olmayan, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan, -zaman zaman yalpalasalar da- kendi çizdikleri yolda yürümeye çalışan, bunun için büyük bedelleri ödeyen/ödeyebilen, bu direnme gücünü kadim târihlerinden ve devlet/toplum geleneklerinden alan, üstelik gelecekte Batı’nın çıkarlarını tehdit edebilme potansiyeli bulunan iki büyük ülkedir. Bu itibarlá, İran’dan sonra sıranın Türkiye’ye geleceği, tartışılması izahtan vareste bir husustur.
***
Önemli bir diğer husus da şudur; İsrail, Batılı müttefikleri bakımından da zaman zaman çizmeyi aşmaktadır. Şöyle ki;
Dünyâ finans piyasasında Yahudi kökenlilerin etkinliği aşırı düzeylere ulaşmıştır. İsrail, yüksek teknoloji üretebilen bir ülke hâline gelmiştir. Son olayların bir kez daha ortaya koyduğu gibi, Batılı Devletlerin, özellikle de ABD’nin politikalarını etkileyebilme gücüne erişmiştir. Üstelik, bu etkiyi kalıcı/sürdürülebilir kılmak konusunda, “Hristiyan Siyonizmi (evanjelizm)” olarak da adlandırılan oluşumlardan yardım ve destek görmektedir. Hâlihazırda, ABD’nde, nüfusun yaklaşık %40’ nın evanjelik harekete mensup olduğu ileri sürülmektedir.
Kezâ, İsrail, diğer küresel güçlerle de bağımsız ilişkiler kurmaya çalışmaktadır. İsrail, en büyük zaaflarından birisi olan nüfus eksikliğini telâfi etmek amacıyla, yaklaşık elli yıldan buyana, çok disiplinli bir nüfus artış politikası uygulamaktadır. Nitekim, diğer gelişmiş ülkelerin aksine, İsrail’in nüfus artış hızı, bâriz özelliklerinden birisi hızlı nüfus artışı olan- gelişme yolundaki pek çok ülkeyi geride bırakmış ve aile başına çocuk sayısı 2024 yılı itibâriyle 3,9 olmuştur. İsrail, yüzyılın sonuna doğru 50-60 milyon nüfusa ulaşmayı hedeflemektedir. Bu nüfusu barındırabilmek için de, öncelikle sınırları dâhilindeki Gazze ve Bati Şeria’yı Araplardan arındırmak, sonra da târihî metinlerinde “Nil’den Fırat’a” olarak tanımlanan coğrafyada hâkimiyet tesis etmek istemektedir. Bu hedefine de, son olayda da olduğu gibi, bâzen savaşarak, bâzen de -Sûriye’de konusunda bâriz biçimde görüldüğü üzere- hedef ülkeleri istikrarsızlaştırarak (ve, sonra da, insansızlaştırarak) ulaşmak istemektedir. Yeri gelmişken belirtmekte yarar var; Sûriye’nin boşalması, buradan çıkan/çıkarılan insanların büyük ölçüde Türkiye’ye sığışması, İsrail’in sözkonusu hedeflerine hizmet etmektedir. İsrail’in, hedeflerine ulaştığı takdirde, Bölge’nin zengin doğal kaynaklarına el koymak isteyeceği, herhâlde izeh gerektirmeyen bir husustur. Peki, bu güce/imkâna kavuşur ise, bu gücü/kaynakları ezelî düşmanları olan Hristiyan ülkelerle paylaşacak mıdır?
Genel kamuoyunun pek dikkatini çekmese de, yukarıdaki nedenlerle de ilişkili olarak, Batı kamuoyunda, İsrail/Yahudi karşıtlığı giderek güçlenmektedir. Son Gazze katliamları sırasında Batı kamuoyunda yükselen şiddetli öfkenin bir kaynağı da, İsrail/Yahudi politikalarından duyulan kaygıdır.
İsrail, Batı kamuoyunda giderek güç kaybettiğinin farkındadır. Bu durumda, zamanla daha da güçlenecek olan İran (ve, Türkiye) ile ilgili hedeflerine ulaşmasının daha da zorlaşacağını görmekte, bu yüzden de, henüz vakit varken, “çeşitli yollarla iknâ etmeyi başardığı” Batılı/ABD’li yönetimlerin desteğini alarak, İran (ve, Türkiye) konusundaki operasyonlarını gerçekleştirme amacı gütmektedir.
Fakat, İsrail’in yukarıda bahsedilen stratejisinin Batılı başkentlerde tamâmiyle görmezden gelindiğini düşünmek, kanaatimizce hatâlıdır. Batı (ABD, İngiltere ve AB), Bölge’de yeni bir stratejik müttefik arayışındadır. Soğuk Savaş döneminde Batı’nın en güvenilir müttefiki olan Türkiye’ye karşı, Batılı dostları her zaman ikircikli bir tavır içinde olmuşlardır; “ne oldur, ne öldür!” Türkiye’nin potansiyeli, Batı için her zaman endişe kaynağı olmaktadır. “Dünyânın kalpgâhı” olarak kabûl edilen bir coğrafyada yayılmış olan Türklerin kendi aralarında birleşmeleri, “bilim ve teknolojinin gelişimi, sanayi, demokrasi ve hukuk” gibi konulardaki sorunlarını da çözerek, küresel dengeleri etkileyecek bir güce kavuşmaları ihtimâli, Batılı ülkeleri endişelendirmekte, onları Türkiye/Türkler konusunda ikiyüzlü bir tavır takınmaya sevketmektedir.
Oysa ki, yalnız doğal zenginlikleri nedeniyle değil, aynı zamanda târih boyunca Doğu ile Batı arasında bir geçiş yeri olması nedeniyle, Ortadoğu’da kesin bir hâkimiyet sağlamak; bunun yanısıra, geleceğin küresel güçleri olarak görülen Çin, Hindistan, Rusya gibi güçleri kontrol etmek; aynı zamanda da Türkiye ve İran’ın bölgesel ya da küresel bir güç hâline gelmesini önlemek, Batılı stratejistlerin ana iştigal konusu durumundadır.
İşte bu noktada, Batı’nın, tıpkı İsrail gibi, tamâmiyle kendi himmetine muhtaç bir stratejik ortağa ihtiyâcı bulunmaktadır. Bilindiği üzere, literatürde, stratejik ortaklık “kader birliği” olarak tanımlanmaktadır. Türkiye-Kıbrıs-Azerbaycan, Yunanistan-Kıbrıs Rum Kesimi, ABD-İsrail, ABD-İngiltere ilişkileri buna misál verilebilir. Stratejik ortak olan iki ülkeden birisi için kötü olan, diğeri için de kötüdür; aksine, birisi için iyi olan, diğeri için de iyidir. Tehdit ve çıkarları bakımından, kopmaz bağlar sözkonusudur. Çıkarlarının farklılaşması ihtimali ya yoktur, ya da ihmál edilebilir düzeydedir. İsrail konusunda, Batılı ülkelerle bu ülkenin çıkarlarının farklılaşması ihtimali belirmiştir.
Şu hâlde, Batının Bölge’de yeni bir stratejik ortağa ihtiyâcı bulunmaktadır. Peki, bu kim olacaktır?
Görünen o ki, aday stratejik ortak, Batı’nın yüzelli yıllık çabası sonucunda oluşturulan Kürt etnisitesidir. Bundan sonra, Bölge’yi kontrol etmek için, bu gurubun, İsrail benzeri bir işlev görmek üzere, Batının stratejik müttefiki bir uydu devletçik hâline getirilmesi (Bunun yapılabilmesi için, bu gurubun yaşadığı ülkelerin ya da bir kısmının parçalanmaları gerekecektir) ve/veya Bölge’nin dört önemli ülkesini (Türkiye, İran, Irak ve Suriye) içeriden kontrol edebilmek amacıyla, sözkonusu ülkeleri istikrarsızlaştırmak ve bağımsız birer güç olabilmelerinin önüne geçebilmek için, anılan ülkelerde -Lübnan benzeri, etnik ve inanç gruplarına dayalı- parçalı bir devlet-toplum yapısı (ulus-devletin tasfiyesi) oluşturma çabalarının öncü gücü olarak kullanılacakları, açıktır. (Yaklaşık iki yıldan buyana, Türkiye’de, “terörsüz Türkiye” söylemiyle yürütülen çalışmalar kapsamında yapılan açıklamaları, hazırlanan komisyon raporunu ve terör elebaşısının açıklamalarını bu zâviyeden değerlendirmek, yerinde olacaktır.).
Peki, buradan şu sonucu çıkartabilir miyiz? ABD ve İsrail, büyük Kürdistanı kuracaklar! Üstelik de, İsrail, uzun vâdede kendi önemine gölge düşürme potansiyeli olan böyle bir girişime destek verecek, öyle mi? Böyle bir niyetlerinin olduğunu düşünmek için, câhil ya da akıl noksanlığı ile mâlûl olmak gerekir. Sömürgeci Batı, yapay olarak oluşturdukları bu topluluğu kolay lokma olarak görmektedirler. Şansları yâver gider de, hedeflerine ulaşabilirler ise, onları göz açıp kapayıncaya kadar parça-pinçik edebileceklerinden şüphe etmiyorlar.
Hatırlayalım; Sömürgeci Batı, yutmak istedikleri büyük lokmaları yumuşatmak için aparat olarak seçtikleri unsurları (henüz millet vasfı kazanamamış toplulukları) emellerine âlet edebilmek için, onların önüne dâimâ “büyük” (yâni, hiçbir zaman erişme ihtimalleri olmayan) hayâller koyarlar; Büyük Arabistan, Büyük Yunanistan, Büyük Ermenistan, Büyük Arnavutluk, Büyük Kürdistan gibi…
İmparatorluğumuzda, Devleti kuran ve yaşatan aslî unsur olan Türklerden bile daha ayrıcalıklı bir konumda oldukları hâlde, “Bağımsız Büyük Arabistan” hayâli ile kandırdıkları ve Mehmetçiği arkasından hançerlemeye iknâ ettikleri Arapların bugünkü hâllerine göz atmak, bu projenin ne anlama geldiğini anlamak için herhâlde yeterlidir.
Bu arada, önemine binâén, şu hususu da altını çizerek vurgulamakta yarar görüyoruz; Sınırlarımız dışındaki farklı topluluklarla ilişkili gösterilmeye çalışılan Kırmanç ve Zaza kökenli vatandaşlarımızın, “soy, kültür, inanç ve ezelî birliktelik (kaderdaşlık)” bağlamında, Türk Milletinin ayrılmaz bir unsuru olduğu, tartışma götürmeyecek bir husustur. Ki, bu konunun, son gelişmelerden sonra, tekrar tekrar irdelenmesi ve işlenmesi gerekmektedir.
***
İran bendi yıkıldığı takdirde, Türkiye’nin, “hibrit savaş” yöntemleriyle üzerine yapılacak hücumları engelleyebilmesi son derece güçleşecektir. Engellese bile, bütün gücünü ve enerjisini kendisini korumak için harcaması gerekecektir. Türkiye, bu süreci geçmişte yaşamış ve bedelini çok ağır bir şekilde ödemiştir. Karlofça sonrasında, Türkiye’yi adım adım geriye çekilmeye zorlayan süreç, aynı bu şekilde gerçekleşmiştir. 1804 yılından itibaren, Sırp, Yunan, Romen, Bulgar, Ermeni vd. isyanları bastırmak, içeride düzeni sağlamak, bir yandan cephelerde düşmana karşı savaşırken, aynı zamanda içeride “düşmanla işbirliği yaparak, cephedeki Mehmetçiği arkadan vuran; Mehmetçiğin geride bıraktığı ailesini kıtır kıtır doğrayan” gözüdönmüş isyancılarla uğraşmak durumunda kalan Türk Milleti, bütün kaynaklarını ve enerjisini, takatini, hayatta kalmak ve yurdu korumak için tüketmek zorunda kalmıştır. Bu yüzden de, aynı dönemde, sömürgeci Batı’nın “bilimsel gelişme, sanayileşme ve modernleşme” gibi konulardaki dev adımlarını tâkip edebilmesi kaabil olmamıştır. Allah korusun, aynı süreç yeniden başlatılmak üzeredir. Görünen odur ki, bu sefer, bu hâin projede, PKK/YPG/PJAK gibi işbirlikçi unsurlar manivelá gibi kullanılacaktır. Bu oluşumlar, yarım yüzyıldan buyana, böyle bir işlev için hazırlanmışlardır. Asıl görevleri bundan sonra başlayacaktır.
Sonuç itibâriyle, Türkiye, bu kirli savaşa kesinlikle ve hiçbir gerekçeyle destek/ortak olmamalı, kardeş/dindaş/soydaş İran halkının yanında olmalıdır.
Şu anda yapılan haydutluğun belki de tek yararı, İran halkına acılar çektiren molla rejiminin zayıflaması; böylelikle, sorunların farkında olan İranlı aydınların, bu süreçte, rejimin “halkın talep ve beklentilerine cevap verecek; huzur ve refahın tesis edilmesini sağlayacak şekilde” ülkelerini içeriden dönüştürme çabalarına fırsat ve imkân hazırlaması ihtimalidir. Türkiye’nin yapması gereken, bu çabayı desteklemek, bunun için uygun zeminin oluşturulmasına yardım etmek olacaktır.
Tekrar ediyoruz; Irak, Suriye ve Libya konusundaki hatâlar, İran konusunda tekrarlanmamalıdır. Peygamber Efendimiz, “Bir Müslüman, aynı delikten iki defa geçmez!” buyurmuşlardır. Biz, aman ha, dördüncü defa geçmeye kalkmayalım. Bindiği dalı defalarca kesene, korkarım Allah bile acımaz.
İstanbul / 01.03.2026
Mustafa TEZEL
