İslamiyet ve Hristiyanlık Arasında Medeniyet Etkileşimi, Tarihsel Üstünlüğün El Değiştirmesi ve Günümüzde Dinsel Birlik İhtimali Üzerine Meseleler

Tam boy görmek için tıklayın.

Uğur UTKAN

 

Öz

Bu çalışma, İslamiyet ile Hristiyanlık arasındaki tarihsel etkileşimi, özellikle Orta Çağ’dan Yeni Çağ’a geçiş sürecinde medeniyetler arası bilgi, bilim ve kültür aktarımı bağlamında incelemektedir. Ve bu çalışma vesilesiyle İslam medeniyetinin ve İslam dünyasının Hristiyan coğrafyasına olan üstün yönleri ele alınmaktadır. Makalede, İslam medeniyetinin bilimsel, teknolojik ve kültürel üretim kapasitesinin Avrupa’nın Rönesans sürecine etkileri ele alınmakta; Endülüs, Bağdat ve diğer önemli İslam merkezleri üzerinden bilgi dolaşımının rolü tartışılmaktadır. Ayrıca, Hristiyan Avrupa’nın Orta Çağ’daki entelektüel yapısı ile İslam dünyasının bilimsel dinamizmi karşılaştırmalı bir perspektifle analiz edilmektedir. Çalışma, Batı medeniyetinin gelişiminde İslam medeniyetinin katkılarını vurgulamakla birlikte, bu katkıların tarih yazımında yeterince tanınmaması sorununa da dikkat çekmektedir. Ayrıca bu medeniyetler arasında yaşanan etkileşimler vesilesiyle kurulan üstünlüğün dinlerin başat aktör olmaktan çıkmaya başlamasıyla karşılıklı olarak nasıl el değiştirdiğine de vurgu yapılmaktadır. Son olarak, medeniyetler arasındaki üstünlüğün de karşılıklı olarak el değiştirmesine sebep olan dinlerin başat aktör olmaktan çıkışı başta olmak üzere dinsel bağlamda yaşanan tarihi gelişmelerin günümüzde dinsel temele dayanan siyasi birlik kurma veya dinsel bağlara dayalı yakınlaşma ihtimallerine etkisi değerlendirilmektedir.

Anahtar Kelimeler: İslam Medeniyeti, Hristiyanlık, Orta Çağ, Rönesans, Endülüs, Bilim Tarihi, Kültürel Etkileşim, Avrupa Birliği, Hristiyan Birliği

 

Abstract

This study examines the historical interaction between Islam and Christianity, particularly in the context of the transfer of knowledge, science, and culture between civilizations during the transition from the Middle Ages to the Modern Age. Through this study, the superior aspects of Islamic civilization and the Islamic world compared to the Christian world are discussed. The article explores the impact of Islamic civilization’s scientific, technological, and cultural production capacity on the European Renaissance; the role of knowledge circulation through Andalusia, Baghdad, and other important Islamic centers is discussed; and the intellectual structure of Christian Europe in the Middle Ages and the scientific dynamism of the Islamic world are analyzed from a comparative perspective. While emphasizing the contributions of Islamic civilization to the development of Western civilization, the study also draws attention to the problem of these contributions not being sufficiently recognized in historical writing. Furthermore, it highlights how the dominance established through interactions between these civilizations shifted reciprocally as religions began to lose their dominant role. Finally, the impact of historical developments in the religious context, particularly the decline of religion as the dominant actor which led to a shift in supremacy between civilizations, on the possibilities of establishing political unions based on religious principles or rapprochements based on religious ties today is evaluated.

Keywords: Islamic Civilization, Christianity, Middle Ages, Renaissance, Andalusia, History of Science, Cultural Interaction, European Union, Christian Union

Giriş

Bugünü bilmek, bugünkü insanlığın siyasi ve medeni durumunu kavramak, aynı zamanda yarını da bulmaya çalışmak için: Dünü, dünkü insanlığı öğrenmeye mecburuz, muhtácız. Dünü yani geçmişi bize tanıtan bilgiye Tarih denir.

Tarih: Yazılı vesikalara dayandığı için, bütün geçmişi bilemez, öğretemez. Bu sebepten, tarihin tanımadığı şok edici devirlere: Tarihden önceki zamanlar, tarihin bildiği ve öğretmek istediği zamanlara da: Tarih Çağları, denir.

Tarih bilgisi ile uğraşan bilginler (müverrihler) öğretilmesi kolay olsun, diye tarih zamanlarını: Eski Çağ Orta Çağ Yeni Çağ Son Çağ adları ile dört bölüme ayırmayı adet edinmişlerdir. Yazılı vesikalardan başlayarak beşinci asrın sonu-na doğru olan zamanlara: İlk veya Eski Çağ, 15 ei yüz yılın ortasına kadar: Orta Çağ, 18 ci asrın son yıllarına doğru: Yeni Çağ, zamanımıza kadar gelen olaylara da: Yakın veya Son Çağ adları verilmişti.

Çağları birbirinden ayıran olaylarda «Kesinlik, yoktur. Tarihçiler arasındaki görüş ve düşünüş ayrılıkları sebebiyle, bunlarda Birlik görülemez. Bu yüzden çağları, mevsimlere benzetenler bile olmuştur. Nasıl, bir mevsimin diğer mevsime geçişte kesin bir başlangıç gösterilemezse çağların değişmesi de, mevsimler gibidir. Yavaş yavaş, derece derece olur, birden bire değildir. Tarihte Eski Çağ Medeniyetine: Eski Medeniyet, denildiği gibi, Yeni çağ medeniyetine de Yeni Medeniyets veya «Rönesans Medeniyeti” adı verilmekledir.

Beş ciltlik İslâm Medeniyeti tarihini yazmış bulunan ve 1861-1914 yılları arasında yaşayan Beyrutlu Hristiyan Arab tarihçi Corci Zeydan der ki: Eski çağlar medeniyeti: İslâm medeniyeti ile sona erer.

Yeni çağlar medeniyeti de İslâm Medeniyetinden doğmuştur. Fransız Müsteşriklerinden (criehtaliste): Sédillo (1777 1832):

Müslümanlar, bizde rönesansı hazırlamıştır. hükmünü vermişti.

Şu düşüncelere göre, İslâm medeniyeti. Eski çağ medeniyeti, adı verilen (Eski Yunan ve Roma) medeniyeti ile Yeni Çağ medeniyeti, denilen (Rönesans Avrupa) medeniyeti arasında boşluğu doldurmuş bulunmaktadır.

Esasen medeniyetler: Siyasi hükümetler gibi doğuda parladı, batıya göçtü. Eski çağlarda doğu medeniyetleri (Eski Mısır ve Mezopotamya Ana medeniyetleri) De (Eski Yunan Medeniyetleri), devrelerini tamamlıyarak çöküntüye uğradıkları zaman bütün medeniyetlerin yerlerini yalnız «Eski Roma Medeniyeti almıştı.

Vaktaki Roma, Medeni geçinen dünyaya hakim oldu, Buram her taraftan akıp gelen yabancı kavimlerle doldu. Artık Roma, Roma olmaktan çıktı. Önce parçalandı: Doğu Roma, Batı Roma olmak üzere ikiye ayrıldı (395).

Doğu Roma (İstanbul), bütün orta çağ süresince (395 1453) yaşadığı halde Batı Roma, 5 ci yüzyılda ortadan kalktı (476).

Romanın ruh bakımından sönmesi yüzünden burada her şey değişti. Ancak, bu değişmeler o kadar derinden oldu ki içinde yaşayanlar bile değişikliği göremediler, farkında bile olamadılar, (Ruhul Akvam).

Gerçekte Batı Roma yıkılmış, Orta çağ başlamıştı, Roma’mn yerinde yeni yeni hükümetler kuruldu. Fakat; bunlar da çok yaşamadı. Batı dünyası baştan başa Derebeylerin ellerine kaldı. 11 ci yüzyıldan 13 cü yüzyılın sonuna kadar, tam üç asır, derebeylik (Feodalite) denilen Rejim hakim oldu.

Bu devirde devirde Avrupa’da (siyasi birlik yoktu). Fakat; bunun yerinde (din birliği) vardı. Tam üç asır, «Katolik kilisesi, ile «Papalık makamı, üstün bir rol oynadı, «Haçlı Seferleri, papalığın bu üstünlük siyasetinden ileri gelme Din harpleri, idi. Batı dünyası Kilise ve derebeylik yüzünden Taassub ateşleri ve Cehalet tufanları içinde yüzerken doğu alemi: İslâm Dininin yüksek ve mukaddes kuvvetiyle yükseliyor, yeni bir medeniyet doğuyor, yeni bir âlem parlıyordu. Eski Yunan ve eski Roma dünyasının en büyük parçasını eline geçirmiş bulunan müslümanlar az zaman içinde Atlas Okyanusundan, Batı Akdeniz kıyılarından Çin kapılarına, Hind sınıflarına Kafkaslara kadar yayılmışlar, büyük bir İslam Devleti kurmuşlar, medeni bir müslümanlık dünyası meydana getirmişler idi.

Bütün orta çağda ve orta çağdan yeni çağa girerken «İntikal asırları denilen: 14 cü, 15 ci, 16 cı yüzyılda İslâm dünyası ve bilhassa müslüman Türkler, her yönden olduğu gibi ilm ve kültür bakımından da batıya ve batılılara üstündü. Ve bu üstünlüğü sağlayan da İslâm Dini ve bunun pek tabil ve hakiki neticesi bulunan İslâm Medeniyeti oldu.

Gelgelelim Orta çağ Avrupası: İlim, fen ve sanat bakımından Müslümanlardan çok geri idi. Rühul Akvam yazarı (Dr. Gustave le Beno) şöyle diyor;

Müslümanlar, fikri terbiye ve ahlâk bakımından, Rönesanstan önce yaşayan kavimlerin hepsinden üstündü. Orta Çağ Üniversileleri, bir çok asır, Müslüman eser-lerinden başka ruhi gıdaya vakıf değillerdi. Müslümanlar, parlak medeniyetlerini kurduktan sonra batı, doğudan yetişmiş oldu. Papa 2. ci Silvestr, tahsilini Kurtuba da yapmıştı. Papa 5 ci Klemens da; Paris, Oxford, Şilmenge, Polonya Üniversitelerinde, Endülüs Medreselerinden Medreselerinden diplomalı birer muallim (Profesör) bulundurulmasını umûmi bir yazı ile tavsiye etmişti.[1]

Bu arada Papa V. Klemens tarafından yapılan tavsiye vesilesiyle Endülüs’ten söz etmişken şu hususları da belirtmeliyiz ki Müslümanlar İspanya, Portekiz, İtalya, Kıbrıs ve Fransa’nın bir bölümünü içine alan, Avrupa’nın büyük bir kısmını ele geçirdiklerinde buralarda çok Önemli ilmî ve kültürel değişiklikler meydana gelmiştir. İslâm medeniyetinin Avrupa’yı aydınlatması Rönesans’a kadar devam etmiş, Rönesans’ın ve aydınlanmanın sebebi İslâm kültür ve medeniyeti olmuştur. Zira o devirde Kurtuba, Sevilla, Palermo ve Granada gibi İslâm hakimiyetindeki şehirlerde ilim ve kültür meşaleleri parlarken, Paris, Roma gibi diğer Avrupa şehirleri karanlık dünyalarında ve cehalet denizinde yüzüyorlardı.

Endülüs, II. Abdurrahman, el-Hakem ve Mansur’un idaresinde iken (912-1002) bir milyondan fazla insanın yaşadığı Kurtuba, Bağdat ve İstanbul ayarında medeni bir şehirdi. Şehirde 200.000 ev, 60 saray, 600 cami, 700 hamam, 17 üniversite ve 70 halk kütüphanesi vardı . Endülüs şehirlerinde “Sokaklar taş döşeliydi, bugünkü gibi kaldırımlar vardı ve geceleyin de aydınlatılırdı. Aralıksız uzanıp giden binaların önünden, sokak lambalarının ışığında on kilometre yürümek mümkündü. Arap mühendisler. Guadalguivir nehri üzerinde onyedi kemerden meydana gelen bir köprü yapmıştı. I. Abdurrahman’ın ilk işi su yolu yaparak Kurtuba’da, evlere ve bahçelere bol su getirtmek olmuştu”.

Halife el-Hakem, memurlarını İskenderiye, Bağdat, Şam gibi şehirlere göndererek kitapçı dükkanlarını gezdirir, satın alınacak kitapları aldırır, istinsah ettirilecek olanları istinsah ettirirdi. Böylece başşehirde en büyük ve en zengin bir kütüphane kurulmuş bulunuyordu. Buradaki yazma eserlerin sayısının 400.000’i bulduğu ifade edilmektedir. Bu kütüphanenin sadece kitap adlarına göre yapılmış olan kataloğu 44 cilt tutmaktaydı.

“Endülüs fatihlerinin dil, edebiyat, din ve diğer içtimaî müesseselerinin tesir ve cazibesi o derece büyük oldu ki fiilen İslâm dinine girmiş olmamakla beraber şehirlerde yaşayan Hıristiyan ahalinin çoğu Müslümanvâri bir hayat yaşıyordu”.

Avrupalı krallar da memur ve müşavirlerini Müslümanlar arasından seçiyor, Suriye ve Bağdat’tan gelen ulemaya büyük değer veriyorlardı. Bilhassa II. Roger ve II. Frederick, Müslümanlara benzer bir hayat sürüyor, Müslümanlar gibi giyiniyor ve onların hayal tarzını taklit ediyorlardı.

Endülüs’teki İslâm medeniyeti Avrupa’dan çok çok ilerde olduğu gibi Doğu İslâm dünyasından da geri değildi. “III. Abdurrahman tarafından başşehirde tesis edilen Kurtuba (Kordova) Üniversitesi, o devir dünya üniversiteleri arasında en yüksek mevkilerden birine ulaşmış bulunuyordu. Bu üniversite hem Kahire’deki el-Ezher ve hem de Bağdat’taki Nizamiye medreselerinden daha önce kurulmuş olup sadece İspanya’dan değil, Avrupa, Afrika ve Asya’nın diğer bölgelerinden de kendine “Müslüman olsun, Hıristiyan olsun” öğrenci çekebilmekteydi.

Endülüs’te belli başlı şehirlerde üniversite diyebileceğimiz öğretim müesseseleri bulunuyordu ki bunların en önemlileri arasında Kordova, Sevilla, Malaga, Granada ve Tuleytula’da kurulu olanlar vardır. Avrupalılar bu üniversitelere öğrenci göndermişler ve bu öğrenciler Arapçayı öğrenerek İslâm medeniyetinin mahsulü olan eserleri Latinceye tercüme etmişlerdir.

Müsteşrik Dozy: “Hemen herkes o devirde Endülüs’de okuma-yazma biliyordu” demektedir. Bütün bunlar Müslüman İspanya’da olurken aynı asırda Hıristiyan Avrupa’da çoğunluğu kilise mensubu pek az kimse ancak bazı bilgi kırıntılarını elde edebilmiş bir durumdaydı .

Endülüs İslâm dünyasında gelişen ilim dallarına geçmeden önce, ilmin temelinde önemli rol oynayan kâğıdın Müslümanlar tarafından kullanılması ve Avrupa’ya geçişi üzerinde duracağız. İlmin gelişmesinde ve yayılmasında kâğıdın ehemmiyeti büyüktür. Kâğıdın bulunması ve ucuza mâl edilmesi ilmî faaliyetleri hızlandırmıştır. Kâğıdın Avrupa’ya geçişi de Endülüs Müslümanları tarafından olmuştur. Kâğıdın Çin’de kullanılmaya başlaması M.S. 105 yılına rastlar. İslâm dünyasında ise ilk kâğıt fabrikası 794’de Harun Reşid’in Veziri Yahya b. Halil el-Bermekî tarafından Bağdat’ta kurulmuştur. Fakat kâğıt imalatı sadece Bağdat’a hasredilmedi, Suriye ve Kuzey Afrika’dan Endülüs’e kadar batıya doğru her tarafa yayıldı. Herkes kâğıt kullanmaya başladı ve bu Müslümanların kolayca kitap sahibi olmalarını sağladı. Kâğıdın kullanılması Mekke’de 797, Mısır’da 800, İspanya’da 950, İstanbul’da 1100, Sicilya’da 1102, İtalya’da 1154, Almanya’da 1128, İngiltere’de 1309 yıllarında olmuştur.

Müslümanlar kâğıt yapımını Sicilya ve İspanya’ya götürmüş, buradan da Fransa ve İtalya’ya geçmiştir. XII. asırda Fransa’dan Kompostela’ya gelen Hristiyanlar, kâğıdı büyük hayret ve merak içinde aldılar ve memleketlerine götürdüler. Kâğıdın kullanılışı, nihayet Endülüs ve Sicilya’dan sonra Avrupa’ya geçmekle beraber, kâğıt fabrikaları İtalya ve Almanya’da XIV. asra kadar kurulamadı.

İşte İslâm’ın Avrupa’yı aydınlığa çıkardığının bir Avrupalı tarafından itirafı: “İnsan, Müslümanların tecrübe, tefekkür ve yazdıklarının azametine vâkıf olunca anlamaktadır ki, eğer Müslümanların yardımı olmasaydı. Avrupa ilim ve felsefesi, vaktinde terakki edemeyecekti. Müslümanlar Yunan tefekkürünün sadece nakledicisi değil aynı zamanda hakiki sahibi oldular. Okuttukları bu ilimleri hem unutulmaktan kurtardılar, hem de onların sahalarını geliştirdiler. Haçlı seferleri sırasında, takriben 1100 yılında Avrupalılar, düşmanları olan Müslümanların ilim ve felsefesi ile ciddi bir şekilde alâkalanmaya başladıkları zaman bu ilimler altın devrini yaşıyordu. Avrupalılar bizzat kendileri ilerlemelerini kaydetmeden önce ne yapabildilerse hepsini Müslümanlardan öğrenmek mecburiyetinde kaldılar”.[2]

Gelgelelim İslam dünyasının beyni olan Abbasi İmparatorluğunda çeşitli geleneklerin birbirine karışması, karşılaştırmaya, karşılıklı zenginleşmeye, keşiflere götürüyordu. Böylece, düşüncenin temelleri gerçekten yenilenmemiş de olsa, Orta Çağın sonlarında Batı’da görülen Rönesans hareketine benzer coşkulu bir diriliş görülmektedir. Tıpkı o Rönesans gibi, bu da hareketli ilerlemelere yol açacaktı. Çabalar, önce çeviri etkinliğinde yoğunlaştı. Çoğunlukla, Bizans ve Sasaniler zamanında, Süryani dilindeki yazarların yaptığı çalışma yeniden ele alındı; yeni çeviriler önce Süryani çevirilerinden yararlandı, sonra gitgide Yunancadaki asıl metinlere yöneldi. Abbasi halifesi Mem’un, antik Yunan hazinelerine dört elle sarılmış olan çevirmenleri, özel olarak destekledi. Eski Roma’nın eserlerine böyle bir rağbet gösterilmedi. Batı Müslümanlarında ise, böyle bir çeviri etkinliğine katılma hiç olmadı. Çeviri etkinliği, daha sınırlı bir alanda da olsa, kimi zaman Hint’le Akdeniz arasında aracılık yapmış olan Pehlevi edebiyatına da el atmıştı. Yunan’ın tüm edebi türlerini almak yerine, çeviriler, özellikle uygulamada işe yarayabilecek bilimsel eserlere ve öğreti uyuşmazlıklarında silahların arandığı felsefeye yönelmişti. Hellenizmin gerçekten edebi ve tarihsel eserlerini, Arap uyarlamacıları bir yana bıraktılar; bu eserler, aslında Süryani kültürüne de yabancı kalmıştı. İleriki yüzyıllarda, Batı İslâmın edebi zenginliği içine daldığında böylesi bir seçmede bulunacaktır. Pehlevi ya da Hind edebiyatına gelince, bilimsel çalışmaların yanı sıra, öğüt verici masallar –ki La Fontaine’e değin ulaşacaktır bunlar- ve halkın hoşlandığı öyküler alındı. Dikkate deper olan bir şey, -ama İranlıların egemen oldukları bir devlette olağandı- Greko-Romen tarih bir yana, Arap geçmişi ile beraber, tüm İran tarihsel geçmişi, Müslümanların tarihsel bilincine aktarıldı.[3]

Yani sadede gelirsek İslamiyet ortaya çıktıktan sonra Araplar, neresi olursa olsun, fethettikleri her yerde İslamî yaşantının kültürünü ve birlik anlayışını işlediler. Müslüman dünyadaki dillerin neredeyse hepsine büyük oranda Arapça kelimeler katıldı. Bu da (önce Yunan daha sonra Latin dilinde olduğu gibi) Doğu ve Batı arasında bir köprü kurdu. Irak’ta bulunan Bağdat (Bin bir Gece Masalları’nda ölümsüzleşti) ya da İspanya’daki Kordoba gibi Müslüman şehirler olağanüstü bir yaratıcı çalışma patlaması yaşadılar ve bilimsel, sanatsal ve felsefi öğretinin merkezleri odular. Arap düşünürler İbn Hazm (994-1064) ve İbn Rüşd (Averroës olarak bilinir, 1126-98) ve Arapça yazan, Ortaçağ’ın önemli Musevî filozof Maymonides (1135-1204) Kordobanın çocuklarıydı. Abdürrahman (M.S. 732’de Pireneleri geçti ve Bordo’yu ele geçirdi) ve varislerinin idaresinde Kordoba, övünç kaynağı beş yüz camisi, üç yüz hamamı, yetmiş kütüphanesi ve ışıklı sokaklarıyla Avrupa’nın muhteşem kültür merkezlerinden biri oldu.[4]

Yani aslına bakılırsa İslamiyet ile Hıristiyanlık arasındaki önemli bir fark şudur: Araplar kendilerine boyun eğdirdikleri halkların ya da ulusların incelenmesinde ve bunlara ilişkin bilgilerde kendilerine yararlı olabilecek yapıtları özenle toplarlardı. Oysa Hıristiyanlar kendi öğretilerini yayarlarken, benzeri kültür yapıtlarını ve anıtlarını, iblisin işi ve dinsizliğin belirtisi sayıp, iyi bir Hıristiyan’ın bunları hemen yok etmesi gerektiğine inanarak yok etmekten geri kalmamışlardır. Muhammed, bilgi ile ilintili bir hadisinde şöyle der: “Kim ilim araştırmak için evinden ayrılırsa, o, eve dönene kadar Allah’ın yolunda yürümektedir.” Yine başka bir hadisinde: “‘Kim ilim araştırmak için yola çıkarsa, Allah ona cennetin yolunu kolaylaştırır.” Ali de bu konuda şöyle der: “Bir adamın en büyük cevheri, onun bilgisidir. Hayatını bilgiye adayan kimse ölümsüzdür. Başka türlü söylersek, o kimse yapıtlarıyla ölümsüzleşir. ” Birçok kimsenin, Avrupa’daki düşünce özgürlüğü hareketinin başlangıcını kendisine bağladıkları büyük reformcu Luther, Araplardan tam dokuz yüzyıl sonra, “Lanetli fahişe akla” akla karşı vaaz vermiş, (akla dayalı) bütün yazılara sansür konmasını, dinsel konularda kendisinden farklı düşünenlerin izlenmesini istemiştir.[5]

İşte bu ortamda İslam dünyasının bilim ve teknolojideki altın çağı, milattan sonra 900-1200 yılları arasında, gerçekleşmiş ve bu dönemde önemli Müslüman şehirleri arasında bulunan Kahire, Kordoba, Şam ve Bağdat gibi önemli merkezler, diğer şehirlerden farklı olarak İslam biliminin doruk noktasına çıktığı önemli bölgeler olarak bilinmektedir. İslam bilimindeki üretim, bu dönemde özellikle tıp, tarım bilimi, botanik, matematik, kimya ve astronomi dallarında kendini önemli ölçüde göstermektedir. Yine aynı dönemde İslam dünyasındaki bilginler, dönemin diğer önemli bilginlerine sahip olan Çin ile dünyada bilimsel liderliği ele geçirmek için yarış içindeydiler. Hıristiyan Avrupa ise bu dönem aralığında bu iki medeniyetin sahip olduğu bilim ve teknolojiden çok gerideydi.[6] 900-1200 yılları arasında bilim ve teknolojide altın çağı yaşayan İslam ülkelerinin çoğunda yaşayan halkların önemli bir bölümü Müslüman olup İslam dinine sıkı sıkıya bağlıydılar. İslam ülkelerinin yönetim kademesi Müslümanların elinde olup, ülkeyi İslami kurallar çerçevesinde yönetmekle birlikte İslam ülkesinde bulunan entelektüeller ise İslam dininin hâkim olduğu bir çevrede ve İslami eğitim modelinin uygulandığı bir sistemde yetişmekteydi.[7]

İki önemli bilim tarihçisi olan Ahmad Al Hassan ve Donal R. Hill, İslam dinin İslam dünyasındaki bilimin gelişmesindeki rolünü şöyle ifade etmektedirler. “İslam dini, Müslüman devletlerin en gelişmiş dönemlerini yaşadığı süreçte İslam biliminin devrim yaşayıp ilerlemesi ve üretkenliğinin artmasında rol oynayan en önemli unsurdur.”[8]

İslam dininin bu etkisinden ötürüdür ki Araplar ve İspanya’daki diğer Müslümanlar Avrupalıların sahip olduklarının çoğunu çok geride bırakan, insanın nefesini kesen güzellikte binalar yaratıp kütüphaneler kurarken, Hıristiyan Avrupa’nın liderleri daha isimlerini yazmayı öğreniyordu.[9]

Yani bundan on dört asır evvel Şark’ta işte böyle bir ilim dini doğup dünyayı aydınlatmaya başlarken, yedinci asrına girmiş olan ilim ve fikir düşmanı Hıristiyanlık, garbı koyu bir cehalet karanlığı, hatta Obs-curantisme denilen karanlıkçılığı içinde tutuyor ve ilmi men’edip âlimleri cezalara çarparak İslâm’ın aydınlığına karşı asırlarca sürecek bir mücadele devrine giriyordu. Meselâ 15-16’ncı asırlarda yaşamış olan Lehli (Copernic – Kopernik) İslâm ilminden aldığı feyz ile dünyanın hem kendi mihveri etrafında, hem güneşin etrafında döndüğünü tesbit ettiği zaman, Hristiyan karanlıkçılığına karşı büyük bir suç işlediğini hissettiği için kanaatini ölünceye kadar bir sır gibi saklamak mecburiyetinde kalmış ve «De Revolutionibus orbium ceelestium» ismindeki meşhur eseri ancak 70 yaşında öldüğü gün neşredilip ortaya çıkabilmişti! Fakat bu bedbaht eser on sekizinci asra kadar kilisenin men’ettiği kitaplar listesinde kaldı. 16-17’nci asırlarda yaşıyan büyük İtalyan âlimi (Galilée) de Kopernik’i te’yit eden eserinden dolayı yetmiş yaşında Engizisyon mahkemesine verilmiş, «Kitab-ı Mukaddes»e mugayır bir eser yazdığından dolayı ilmî davasını dizüstü red ve inkâra mecbur edilmiş ve kendi kendini resmen tekzip eden sözlerini açık sesle söylerken hafif sesle de dünyanın her şeye rağmen döndüğünü:

“E pur si mueve!”

Yani, «Bununla beraber dönüyor!» diye kendi vicdanına ilân edip durmuştu! Zavallı (Galilée) nin çektiği ceza bundan ibaret değildi: Ölünceye kadar bir eve kapatılıp hürriyetinden mahrum yaşatıldı ve 74 yaşında öldüğü zaman da cenazesi Hıristiyan mezarlığına gömdürülmedi! Bütün bunlara rağmen, Tecribî-fizik ilminin müessisi sayılan bu bedbaht adam Hıristiyan karanlıkçılığının elinden ucuz kurtulmuş demekti. Çünkü kendisinden bir müddet evvel 15 inci asırda Kopernik nazariyesine istinaden kâinatta birçok dünyalar bulunduğunu ve bu dünyaların ruhu da Allah olduğunu ileri süren meşhur İtalyan filozofu (Jordano Bruno), Roma Engizisyon mahkemesinin karariyle diri diri yakılarak idam edilmişti.

Şark’tan doğan ilim dininin aydınlığı Garp Hristiyanlığının bu fecî karanlığını ve karanlıkçılığını tedricen ortadan kaldırdığı için bugünkü dünya medeniyeti bundan sonra gözden geçireceğimiz Garp âlimlerinin ifadeleriyle de sabit olduğu gibi nihayet bir İslâm eseri olarak teşekkül etti. Yani insanlığı Garp değil, Şark kurtardı.

İptidaî ve karanlık Garp-Hıristiyanlığının umumî kültür bakımından biraz aydınlanmaya başlaması, Milâdın 10-14’üncü asırları arasında dört yüz yıla yaklaşan uzun bir devri işgal etmiş şaşılacak bir vaziyettir. Bunun sebebi, fikirle ilmin yegâne intişar vasıtası olan kâğıdın o zamanki Avrupa’da mevcut olmamasıdır. İptidaî Garp âlemi kâğıdı da, kâğıtçılık sanayiini de Şarktan almış ve ancak işte bu sayede o karanlık âlem biraz aydınlanmaya başlamıştır. Hem medeniyet tarihinin, hem İslâm tarihinin bugünkü Garplı âlimleriyle mütehassısları bu meselede müttefiktir.

Evvelâ şu noktayı tesbit edelim : Asırlardan beri bütün dünyada kullanılan ve bütün ilimlerin teşekkül ve tekâmülünde amil olan kâğıt, bir İslâm icadıdır. Beşeriyetin kültür tarihinde en büyük inkılâp sayılan bu îcaddan evvel Sümer medeniyetinde «Tablet» denilen tuğla, eski Mısır’da kamıştan yapılmış, «papyrus» ve Yakın Şark’ın diğer taraflarında da dana, koyun, keçi ve ceylân derilerinden istihsal edilen «Parchemin = Tırşe» kullanılmıştır.[10]

Lisaniyyat âlimlerinden (Albert Dauzat) nın «Dictionnaire etymologique» ismindeki eserinin 1938 Paris tab’ının 530’uncu sahifesinde Yunancanın «Mısır kamışı» manâsına gelen «papuros» kelimesinin «papyrus» şeklinde Lâtinceye geçmiş olduğundan ve Latincenin «Bergama kâğıdı» manasına «pergamena charta» tâbirinin de on birinci asırda Fransızca’ya «parchemin şeklinde girdiğinden bahsedilir.[11]

İşte bundan da anlaşılacağı, gibi «parşömen» eski Anadolu’da icad edilmiş ve başka memleketlere oradan yayılmıştır. Fakat Mısır kamışıyla hayvan derisinden yapılan bu ilk kâğıt taslakları süs eşyası kabilinden pek nâdir ve gayet pahalı şeylerdir; ilmin onlar üzerinde teşekkül ve intişarı işte bundan dolayı mümkün olamamıştır. Uzak Şark’ta Çinlilerin ipek kozasından istihsal ettikleri bir nevi kâğıt vardır: Milâdın 105 tarihinde nisbeten geç ortaya çıkan bu kâğıt da çok pahalı olduktan başka, ipek kozasiyle ipekçilik sanayii o zaman Çin’le Orta Asya’ya münhasır olduğu için Garp memleketlerinde tamamiyle meçhul bir nesnedir. Daha sonraları Semerkant Türkleri de ipek yerine ketenden kâğıt istihsal etmişlerse de, onlar da ucuza mâl edememişlerdir.

Bu vaziyete göre, İslâm medeniyeti ortaya çıkıncaya kadar beşerîyet düşündüğünü ve bildiğini kaydedecek bir vasıtadan mahrum yaşamış demektir.

İslâmiyetin insanlığı öyle hayatî bir vasıtaya nasıl kavuşturmuş olduğunu Paris İslâm Enstitüsü Profesörlerinden (Jacques Risler) 1955’te neşredilen «La civilisation arabe» ismindeki eserinin 170-171’inci sahifelerinde işte şöyle anlatır:

“İslâmiyet’in Avrupa’ya getirdiği en hayırlı nimetlerden biri de kâğıt olduğunda hiç şüphe yoktur. Dana vesaire derilerinden yapılan tirşe ile parşömenin yerini tutacak bir hamur yapmak üzere keten döğme san’atını Arapların Semerkand’da öğrenmiş oldukları malûmdur. Ondan sonra ketenin yerine el-cezire ile Mısır’da pek bol yetişen pamuğun ikaamesini düşündüler. İşte bunun üzerine kâğıtçılık sanayiî sür’atli ve fevkalâde bir inkişaf gösterdi. Bunun sebebi, ilmî malûmat iktisabının başlıca zarurî şartı olan kitap imalâtını, kâğıdın son derece kolaylaştırmış olmasıydı. Kâğıt, kültürün inkişaf âleti olmak itibariyle onun maddî şeraitini temin etmiş olur; hakikate varmak için zarurî olan fikrî faaliyetin de daimî surette kendini taşıyacak bir nakil vasıtasına ihtiyaç vardır.

Parşömen yahut papirüsten yapılmış kitapların fiatı, taâmmümlerini son derece tahdit edecek kadar yüksek olmak itibariyle, hiç bir mübalâğa korkusuna kapılmamak şartiyle denilebilir ki, ucuz kâğıdın ortaya çıkması yeni bir devre başlangıç teşkil etmiştir. Bununla beraber, yeni icadın Garb’a dayanması için çok zaman geçmesi lâzım geldi, kâğıdın dünyaya dağılmasında bir mebde noktası teşkil edecek olan Semerkand fethi 712 tarihindedir. İlk imalathane ancak 794 tarihinde Bağdad’da kurulabildi. Ondan sonra sıra Mısır’a geldi ve orada da 900 tarihinde imalâta başlandı; onu da nihâyet 1100 tarihinde Fas takip etti. Avrupa’nın hakikî kâğıt üzerine yazılmış en eski vesikası Sicilya Kralı Roger’in karısı tarafından 1109 da Yunanca ve Arapça yazılmış bir emirnâmedir. Hakikatte ise On ikinci asırda Garbî-Avrupa’nın ihtiyacını, Endülüs’ün Xativa fabrikası temin ediyor ve Şarkî Avrupa’da muhtaç olduğu kâğıdı doğrudan doğruya Şarkdan alıyordu. Kâğıt imalâtı usulü gittikçe İspanya’dan Fransa’ya ve Sicilya’dan da İtalya’ya geçti…”[12]

Medeniyet tarihi mütehassislarından (Will Durant)ın «Histoire de la civilisation» külliyatının «L’âge de la foi İman çağı serisinin Fransızca nüshası 1952’de Paris’de neşredilen birinci cildinin 304’üncü sahifesinde İslâm icâdı olan kâğıdın iptidaî ve karanlık Garb’a hangi tarihlerde nasıl geçmiş olduğu işte şöyle anlatılır :

İslâm âleminde ilk kâğıt imalathanesi Miladın 794 tarihinde Hârûn-ür-Reşid’in vezirinin oğlu olan (El-Fazl) tarafından Bağdad’da açıldı. İmalât usûlü Araplar tarafından Sicilya ile İspanya’ya sokuldu ve oradan da İtalya ile Fransa’ya geçti. Milâddan sonra 105 tarihlerinden itibaren Çin’de kullanıldığını gördüğümüz kâğıdı 707 tarihinde Mekke’de, 800 tarihinde Mısır’da 950 de İspanya’da, 1100 de Bizans’da, 1102 de Sicilya’da, 1228 de Almanya’da ve 1309’da da İngiltere’de görüyoruz. Bu yeni icad her gittiği yerde kitap imalâtını kolaylaştırdı. “(Yakubî)nin izahına göre kendi devrinde, yani 891 tarihinde Bağdat’ta yüzden fazla kitapçı dükkânı vardı…”[13]

Bütün ilimlerle beraber kâğıtçılığın da inkişafı sayesinde İslâm âleminin umumî ve hususî kütüphaneleri içinde Avrupa’nın bütün kütüphanelerinin mecmûndan daha zengin olanlar bile vardı. (Will Durant) ayni sahifede bu mühim noktayı da şöyle anlatır:

“(Meşhur müverrih) El-Vâkıdî öldüğü zaman 600 sandık kitabı kaldı; bunların her biri iki kişinin taşıyabileceği kadar ağırdı. Onuncu asırda yaşayan (Sahib ibni İbâd gibi) ümerânın tekmil Avrupa kütüphanelerinde bulunanların mecmûuna muâdil sayıda kitapları vardı.”[14]

Cezayir Üniversitesi Fransız profesörlerinden Emile-Felix Gautier’nin “Moeurs et coutumes des Musulmans” ismindeki eserinin 1955 Paris tab’ının 249-250’nci sahifelerinde şu izahata tesadüf edilir:

«Ucuz kâğıt olan pamuk kâğıdını bizim Garba Müslümanlar sokmuşlardır. Milâdın 12’nci asrında Endülüs’ün Xativa fabrikası Garbi-Avrupa’nın ihtiyacını temin etmiştir. Şarkî-Avrupa ise Charta damascena = Şam kâğıdı» tâbirinin de delalet ettiği veçhile ihtiyacını doğrudan doğruya Şarkdan tedarik ediyordu. O devir, Arap kütüphanelerinin azamet devriydi; Arap müelliflerini mehaz ittihaz eden (Gustave Le Bon) der ki: (Kurtuba’daki halife ikinci El-Hakem’in kütüphanesinde altı yüz bin kitap vardı ve bunların kırk dördü yalnız kataloğa aitti). Gene (Le Bon) sözüne şöyle devam etmektedir: (O tarihten dört yüz sene sonra Beşinci Charles, Fransa krallık kütüphanesinde dokuz yüz ciltten fazla eser toplayamamıştı.) İşte bu muazzam kütüphanelerin mevcudiyeti İslâm medeniyyetindeki ilmî vesaitin fazladan bir delilidir.[15]

Gene aynı müellif 250’nci sahifesinde İslâm kâğıdının yeni bir medeniyyet devri açmış olduğunu söyledikten sonra şu neticeye varmaktadır:

“Hulâsa, parşömeni ortadan kaldırmış olan kitap kâğıdını Müslümanlar icad etmişlerdir. Eğer İslâm medeniyyetinin kitap, barut ve pusula gibi mirasları elinin altında bulunmasaydı, bizim Rönesans’ın nasıl bir şey olacağını biraz göz önüne getirmeliyiz.”[16]

Bundan sonra da (Libri) nin (Gustave Le Bon) tarafından da iktibas edilmiş olan şu meşhur sözü kaydedilmektedir:

“Tarihten Müslümanları silerseniz, ilmî Rönesansımız asırlarca geri kalmış olur.”

Kâğıt gibi matbaacılık da o karanlık Garb’a İslâm medeniyyetinden geçmiştir; Paris İslâm Enstitüsü profesörlerinden (Risler) yukarda bahsettiğimiz «La civilisation arabe» ismindeki eserinin 171’inci sahifesinde bu tarihî hakikatı şöyle anlatır:

Kumaşların üstüne tahta kalıplar basma usulünü Haçlıların Mısır’da öğrendikleri ve Mısırlıların çoktanberi vâkıf oldukları bu san’atın da Avrupa’da matbaacılığın teşekkülünde âmil olduğu muhakkaktır. O sırada aynı san’at Endülüs’de çok ileri gitmişti. Kurtuba’da (Abdurrahman)ın katibi, resmî vesikaları henüz mekanizması keşfedilememiş olan iptidaî bir matbaa sayesinde teksir ediyordu. Bu münasebetle şunu da hatırlatmak lâzımdır ki daha akıllı davranmış olan Cenevizler, on üçüncü asırda banknotların elle dizilen harflerle tab’ı sırrını İran hazinesinin iflâsı üzerine ortadan kalkmasından evvel işte oradan getirmiye muvaffak olmuşlardı.[17]

Princeton Üniversitesi Profesörlerinden (Philip Hitti)nin Tahran Üniversitesi sabık profesörlerinden (Maurice Planiol) tarafından “(Précis d’histoire des Arabes)” ismiyle Fransızca’ya terceme edilen eserinin 1950 Paris tab’ının 147’nci sahifesinde de yazı kâğıdının Avrupa’ya İslâmiyyet tarafından ithal edilmiş olduğundan bahsedildikten sonra, şu izahat verilmektedir:

“Fransa ilk kâğıt imalâthanelerini gayet haksız olarak iddia edildiği gibi Haçlıların Şark’dan avdetine değil, Endülüs’e medyundur. Bu sanat işte oradan da bütün Avrupa’ya yayılmıştır. (Abdurrahman)ın kâtiplerinden biri resmî evrakı evinde yazdıktan sonra hususî bir teksir dairesine yollamak itiyadındaydı. Bu (Tab) dairesi her halde bizim mekanizmasını bilmediğimiz iptidaî bir matbaa mahiyetindeydi; resmî evrak hükûmet memurlarına işte oradan tevzî edilirdi.”[18]

Yalnız ilmin tesbit ve neşir vasıtaları olan kâğıtla matbaacılık değil, bundan sonra gene Garp vesikalarına istinaden gözden geçireceğimiz bütün yeni ilimler karanlık ve karanlıkçı Garba hep Şarkın muhteşem İslâm medeniyyetinden intikal etmiş ve dünyanın bugünkü seviyyesi sırf işte o sayede vücuda gelebilmiştir.

Bugünkü dünya medeniyyetinin kurulmasını temin eden İslâm ilimlerinin karanlık ve aşağılık Garb’a nasıl aksetmiş olduğunu Garp âlimlerinin kendi ifadeleriyle tesbite başlamadan evvel, iki mühim noktanın tavzihine mecburuz:

1 – Hıristiyanlık taassubiyle Ehl-i Salip zihniyyetinin devamından ve ayni zamanda ırkî hislerin tesirinden dolayı Garp milletleri İslâm medeniyyetinden aldıkları, ilimlerin menşe ve menbaını itirafa asırlarca yanaşmak istememişler ve hatta o kadarla da iktifa etmiyerek İslâmiyyet’i mütemadiyen istihfâf etmişlerdir! İşte bundan dolayı ilim sahasında o büyük hakikatin itirafına bilhassa on dokuzuncu asırdan itibaren başlanabilmiştir. Meselâ ömürlerini İslâm ilimlerini ve Garp medeniyyetinin teşekkülünde bu ilimlerin nasıl âmil olduğunu tetkike hasretmiş olan (Sédillot)ların o husustaki himmetleri ilim tarihine aksedecek kadar mühimdir.[19]

Bunlardan (L. P. E. A. Sédillot) nun «Matériaux pour servir a l’histoire comparée des sciences mathématiques chez les Grecs et les Orientaux» ismindeki meşhur eserinin 1845-1849 Paris tab’ının birinci cildindeki mukaddimenin 3-4’üncü sahifelerinde İslâm kültürünün azametinden bahsedilirken, karanlık Garp Hıristiyanlığının onu istihfâfına da işte şöyle temas edilmektedir:

“Dokuzuncu asırdan onüçüncü asra kadar dünyanın en geniş edebiyyat dairelerinden birinin teşekkül etmiş olduğu görülmektedir; birçok kültür mahsulleriyle kıymetli keşifler fikri faaliyetlerin ne mükemmel olduğunu gösterdikten başka, Hıristiyan-Avrupa üzerindeki tesirlerini de hissettirmek suretiyle Müslümanların her hususta bizim hocalarımız olduğu hakkındaki telâkkiyi haklı göstermiş sayılabilir. Bir taraftan Ortaçağ tarihi hakkında baha biçilemiyecek kıymette vesikalar, seyahatnameler ve hayırlı bir icad olan kaamûsül-a’lâmlar, diğer cihetten misli görülmemiş sanayi ile muazzam bir tertip ve inşa eseri olan binalar ve Güzel Sanatlar sahasında da birçok mühim keşifler sıralanır: Çok uzun zamanlar istihfaf etmiş olduğumuz bu camiayı artık gözlerimizde büyütmesi icap eden şeyler işte bunlardır.”[20]

Bu haklı ve güzel itirafın sahibini takip eden diğer (Sédillot), yani (L. A. Sédillot) da «Histoire générale des Arabes” ismindeki eserinin 1877 Paris tab’ının birinci cildinin birinci sahifesinde şu hakikati ilk söz olarak tesbit etmektedir:

“Müslümanları ve onların bütün Orta Çağ boyunca yeni medeniyyet üzerine icra ettikleri tesiri unutulmaya mahkûm etmekte her halde hususî bir kasd olsa gerektir.”[21]

Bu Garp nankörlüğünün sebeplerinden biri de İslâm inhitatının eski muhteşem devirlerimizi unutturacak dereceleri bulmuş olmasında gösterilir; Cezayir Üniversitesi Profesörlerinden Emile-Felix Gautier’nin “Moeurs et coutumes des Musulmans” ismindeki eserinin 1955 Paris tab’ının 235’inci sahifesinde bu nokta şöyle izah edilmektedir:

“Gözlerimizin önünde İslâm’ın bugünkü hali bulunduğu için, biz onu medeniyyetin en esaslı âmili tasavvur etmekte güçlük çekiyoruz.”[22]

Ayni müellif, ayni eserinin 251’inci sahifesinde de Garp nankörlüğünün ırkî cephesini şöyle anlatır:

“Rönesans’ın ilk kekeleme anları öyle bir devre tesadüf etti ki, barbarlıktan uyanmakta olan Avrupa, İslâm medeniyyetine bitkin bir hürmetle bakmaktaydı: Taklidine imkân olmayan bu örnek karşısında cesaretini kaybeden Garb’ın kolları sarkıyordu. Her halde biz bugün de tamamiyle aksine bir ifrata düşüyoruz. Irkî dalâletlere dayanan bu sersemce nankörlüğümüzden dolayı kendi kendimizi ne kadar ayıplasak yeridir.”[23]

Gene aynı menbain 282’nci sahifesinde de şu satırlara tesadüf edilir:

“Bizim Rönesansımız İslâm medeniyyetinin hatırasını çabuk unuttu; halbuki ona karşı çok büyük minnetleri vardı. Buna rağmen klasik Eski çağa çılgınca ve mahviyetle bağlandı. Bu tercih, nankörlükten başka bir şey olmamakla beraber mazur görülebilir; çünkü derin sebepleri tamamiyle seçilebiliyor. Yunanla Roma’nın Garp medeniyyeti o derin manasiyle biz Garplılar için Müslümanların Şark medeniyyetinden çok daha kolay anlaşılabilecek bir şeydi.”[24]

Fransız tarihçi ve şarkiyatçı Jacques Charles Risler, “La civilisation arabe” adlı eserinin başında İslam dünyasının geçmişteki büyük bilimsel ve kültürel başarıları ile modern dönemdeki durgunluğu arasındaki tezadı şu ifadelerle dile getirir:

“C’est une chose terrible que d’être l’héritier d’un passé immense et le représentant de la plus ancienne civilisation du monde: telle est la définition du passé glorieux de l’Islam et de sa déchéance actuelle.”[25]

Türkçe’ye tercüme edilmiş haliyle;

“Muazzam bir mazinin vârîsi ve yeryüzünün en eski medeniyyetinin mümessili olmak korkunç bir şeydir: İslâm’ın şanlı mazisiyle bugünkü aşağılık halinin tarifi işte budur.”[26]

Hıristiyan Garbın bu tarihî nankörlüğü bilhassa ondokuzuncu asırdan beri, tedricen azalmakta ve birçok büyük müellifler bugünkü Garp medeniyyetinin hakikatte Yunan-Roma kültüründen değil, doğrudan doğruya İslâm medeniyyetinden doğmuş olduğunda artık ittifak etmektedir.

2 – Dikkat edilecek mühim bir nokta vardır. Avrupa’da İslâm medeniyyetinden umumiyetle «Arap medeniyyeti şeklinde bahsedilir ve hatta İslâm tarihine de çok defa «Histoire des Arabes = Arap tarihi denilir. Bunun sebebi, İslâmiyyet’in menşei Arabistan ve Kur’an’ın lisanı da Arapça olmasıdır. İşte bundan dolayı «Arabe» kelimesi gittikçe «Müslüman» mefhumunu da ifadeye başlamıştır. Buna mukabil, Osmanlı İmparatorluğu’nun azamet devrinde yazılmış eserlerde de İslâmiyyet «La religion des Turcs – Türk dini ismiyle anılmış, fakat inhitat devrimizden itibaren bu isim artık unutulmuştur.[27]

Yani kitlesel olarak Müslümanlığa geçiş sonrası İslam tarihinde Türklerin bıraktığı izler ve Türk kimliğiyle İslam kimliğinin birbiriyle nasıl iç içe geçtiğinin ve İslamiyet dendiğinde, Müslümanlar dendiğinde akla Türklerin geldiğinin en büyük şahidi tarihi hakikatlerdir.

Gelgelelim Abbasilerin çözülmesi üzerine İslam tarihinde sahneye, Farslara fırsat vermeden Türkler çıkmıştır[28] ve süreç içerisinde Selçuklular vesilesiyle İslâm dünyasının siyasî liderliğini, Memlükler vesilesiyle İslâm hilâfetinin himayesini, Osmanlılar vesilesiyle İslâm hilâfetinin mührünü ve İslâm dünyasının dinî liderliğini de devralarak 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar elinde tutmuştur.

Ve sonuç itibarıyla 7. yüzyıldan 10.-11. yüzyıllara değin Batılı kaynaklarda Müslümanlıktan çıkarılan mana Arap olmak iken 10.-11. yüzyıllarda bu mana değişime uğrayıp Araplıktan Türklüğe doğru evrilmiştir. 10.-11. yüzyıllardan 20. yüzyıla değin Müslümanlıktan çıkarılan mana Türk olmak olmuştur. Bugün dahi Avrupalılar ve Batılılar İslam denince Türklük derler. Endülüs medeniyeti olmasa Avrupalılar ve Batılılar İslam’da Araplara dair hiçbir emare hatırlamayacak. Avrupalı/Batılı kaynaklar incelendiğinde 7. yüzyıldan 10.-11. yüzyıllara değin Müslümanlık ve Hz. Muhammed bu kaynaklara Arap dini ve Arap peygamber olarak kaydedilmişken 10.-11. yüzyıllarda durum değişmiş ve 10.-11. yüzyıllardan 20. yüzyıla değin Müslümanlık ve Hz. Muhammed bu kaynaklara Türk dini ve Türk peygamber olarak kaydedilmiştir.[29]

Hatta Türklerin yaptığı her şey Hz. Muhammed’le ve İslam’la o denli özdeşleşmiştir ki, dinin halkların afyonu olduğunu iddia eden Karl Marx bile, Türkiye’de 1876 yılında gerçekleşen Meşrutiyet Devrimi’ni “Muhammed’in evlatlarının sağlam, onurlu ortaya çıkışı” diye överek coşkuyla karşılar.[30]

Lakin tüm bu hakikatlerle birlikte “Arabe” kelimesinin bugün halâ «Müslüman» manâsına kullanılmasındaki mahzûru nazar-ı i’tibâra alan Garp müellifleri, İslâm medeniyyetinin ırkî ve millî manâsiyle bir Arap medeniyyeti olmadığını ehemmiyetle tebarüz ettirmektedirler. Meselâ medeniyyet tarihine ait külliyatiyle meşhur (Will Durant) bu mühim noktayı şöyle anlatır:

“Fâtihler öyle bir müsamaha gösteriyorlardı ki, o sırada Arapça’yı dünyanın en edebî ve en ilmî lisanı haline getirmiş olan şairler, âlimler ve filozoflar içinde Arap kanından olanlar ancak küçük bir ekalliyet teşkil ediyordu.”[31]

Arthur Pellegrin’in “L’Islam dans le monde” ismindeki eserinin 1950 Paris tabının 92’nci sahifesinde de şu izâha tesadüf edilir:

“Eğer Arap münevver kütlesi yalnız kendi imkânlarına bırakılmış ve işgal edilen memleketlerin yeni mühtedîlerinden feyz almış olmasaydı, belki de o kadar ileri gidemez ve o kadar yükselemezdi. Yunan – Lâtin kültürüyle son derece meşbû olan o yeni Müslümanlar Arap fikriyyatına usul, vuzûh ve derin tedkik itiyatlarını soktular; Kur’an tefsiri, bundan geniş bir nisbette istifade etti: Çünkü, malum olduğu veçhile, Kelâm-Ullahın mukaddes metni her türlü fikir hamlelerinin ilham kaynağı idi. İşte bununla da sabittir ki, Kur’ân-ı Kerîm esas itibariyle insan fikrinin en yüksek nazariyyelerini beslemiye kâfi gelecek fikirlerle hislerden mürekkep bir servet ihtiva etmektedir.”[32]

Bundan sonra İslâm ilimlerinin karanlık Garb’a nasıl aksedip bugünkü dünya kültür ve medeniyyetinin işte o sayede nasıl kurulmuş olduğunu Garp âlimlerinin kendi ifadeleriyle tesbite çalışırken onların metinlerinde sık sık tesadüf edilen ve mecazî manâsiyle kullanılan «Arabe» kelimesini işte bu vaziyetten dolayı «Müslüman» şeklinde tercüme etmek mecburiyyetindeyiz.[33]

Hıristiyan Garb’ın bazı meşhur müellifleri Hicret’in 114 ve Milâdın 732 tarihinde Fransa’daki Poitiers Muharebesi’nde İslâm ordusunun başında bulunan Endülüs Valisi (Abdurrahman İl-Gafikî) ye karşı Hıristiyan ordusunun başında (Charles Martel) in muzaffer olmasını cehlin ilme karşı zaferi şeklinde tarif edip Avrupa için bunun büyük bir felâket olduğunu, çünkü o felâket olmasaydı İslâm fütûhatının o karanlık Garb’ı daha o zamandan itibaren muhteşem kültür ve medeniyetiyle tenvir etmiş olacağını yana-yakıla anlatırlar. Tıpkı bunun gibi, ilk İslâm ordularının Bizans’ı fethedip Avrupa’ya geçememiş olmalarından ilim ve medeniyyet namına müteessir olan Garp müellifleri de vardır.[34]

Bunlar Hicret’in 34-165 ve Milâdın 655-782 tarihleri arasında Emevîlerle Abbâsîlerin İstanbul’a karşı giriştikleri beş seferin neticesiz kalmış olmasını Garb’ın bir an evvel aydınlamasına mani olmuş bir vaziyet şeklinde tasvir etmektedirler; mesela (Emmanuel Berl) in «Les impostures de l’histoire» ismindeki eserinin 1959 Paris tabının 104’üncü sahifesinde İslâmiyyet’in sekizinci asırdaki ilmî ve askerî üstünlüğünden bahsedilirken bu nokta şöyle izah edilir:

“Arap rakamlarıyla Garb’ın bilmediği ve İslâmiyyet’ten öğrendiği Cebir ilmi, Câmi’-i Ömer’in ve ondan sonra da Fas camiinin inşası İslâm kültürünün ihtişamını göstermeye kâfi idi. O zaman İslâmiyyet yalnız kuvvet değil, ayni zamanda fikir demekti. Eğer Müslümanlık Bizans’ta muzaffer olsaydı, (Tuna), (Rhin), (Meuse) ve (Oise) boylarından bütün Avrupa’ya kıymeti aşikâr bir siyasî sistemle beraber daha dört asır boyunca kâinatın en parlak medeniyyeti vaziyetini muhafaza edecek bir kültür sokmuş olacaktı.”[35]

İslâmiyyet’in işte o ilk asırlarında bütün Avrupa’yı fethedememiş olması Garbın medenî kalkınmasını bir müddet geciktirmiş olmakla beraber, Müslüman ordularının kifayetsizlik yüzünden temin edemedikleri fütûhatı nihayet İslâm ilimleriyle san’atlarının temin etmiş olduğunda bugünün Garp âlimleri müttefiktir. Bu ilimlerin başında ulu Peygamberimizin en çok ehemmiyet verdikleri ve din ilimlerinden bile üstün tuttukları Tıp ilmi gelir.

GARP TIBBININ MENŞEİ OLAN İSLÂM TIBBI

Eski çağ tıbbının müessisî sayılan ve isminin baş harfi her nedense halâ reçetelerin başına yazılan (Hippocrate = Hippokratis) e mukabil, yeni tıbbın vâzıı da şahsiyyetinden ayrıca bahsedeceğimiz muazzam İslâm allâmesi (İbni Sina) dır.[36]

Fakat İslâm tıbbının tarihinde Avrupalıların (Avicenne) dedikleri (İbni Sina) yı yetiştirmiş olan bir ilk devir vardır ki bunun menşei, tababet sahasına ait hadislerden mürekkep olan «Tibb-ı Nebevi» ye dayanır; meselâ (Buhari) ve (Müslim) gibi en büyük muhaddislerin müttefikan kaydettikleri şu hadis-i şerîf işte o cümledendir:

“Bir yerde veba olduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz ve eğer bulunduğunuz yerde zuhur etmişse oradan çıkmayınız.”[37]

Sirayet ve karantina meselelerini bir vecize şeklinde tesbit eden bu muhteşem hadis gibi insanı hayretler içinde bırakan yüzlerce tıbbi hadîsi İslâm tabâbetinin menşei gösteren Garp tedkikatı mühim bir yekûn tutacak kadar ilerlemiştir.[38]

Meselâ Paris İslâm Enstitüsü Profesörlerinden (Jacques C. Risler) in “La civilisation arabe” ismindeki İslâm medeniyyeti tarihinin 1955 Paris tab’ının 176’ncı sahifesinde başlayan «Tip» faslında şu izahata tesadüf edilir:

“Müslümanlar tabâbette en yüksek mevkiî işgal edip beş asırdan fazla dünya tıp ilminin başında bulunmuşlardır. Hazret-i Peygamber’in bir hadisine göre tabâbetle ilâhiyyat, ilmin en esaslı şubeleridir. Hazret-i Muhammed’den intikal eden tıbbî hadîsler takriben üç yüzü bulmaktadır. Bunlar (Tıbb-ı Nebevî) ismindeki eserler külliyatında toplanmıştır. Bu tıp esasları umumiyyet itibariyle yemeklerde kanaat ve itidâl tavsiye etmekte ve hıfzıssıhhaya riâyeti mecburî tutmaktadır; hem mahirâne, hem şâirâne bir şekilde tedvin edilmiş olan bu hadîsler halk tabâbetinde halâ büyük bir mevki işgal etmektedir. 622’den 661 tarihine kadar süren Hicret ve Hulefây-ı Râşidîn devirlerindeki hekimler daha o zamandan yaralara pansuman yapma san’atını, dağlamayı, kan almayı ve hacamat tatbikatını biliyorlardı.”[39]

(Hippocrate), (Galien), (Rufus) vesaire gibi eski Yunan tıb âlimlerinin Arapçaya tercüme edilen eserlerinin İslâmiyyet sayesinde Garb’a intikal ettiğinden bahseden profesör (Risler), aynı eserinin 177-178’inci sahifelerinde de İslâm tıbbının o eski Yunan eserlerinden değil, Müslüman hekimlerin kendi tedkikleriyle tecrübelerinden doğmuş olduğunu da şöyle anlatır:

“… Biraz sonra âlim seleflerini bir tarafa bırakarak eski Yunanlıların hiç bilmedikleri yollara koyuldular ve bu suretle tıbbın terakkisine büyük bir nisbette iştirak ettiler. Sabırlı, sebâtkâr ve inceden inceye müdekkik oldukları için, tıbbi müşahedelerini hiç yorulmadan biriktirdiler. O devirden itibaren tabâbet artık tecribî bir mahiyyet aldı : (Ali İbni Abbâs) kendi tedkiklerinin kitaplarda yazılı an’anelerden değil, hastahanelerden toplanmış olduğunu tasrih etmektedir. Tıb tedrisatı, bilhassa hastahanelerde yapılırdı ve (C. Cumston) un dediği gibi (Müslümanlar klinik tıbbını tesis edip patoloji denilen ilm-i-emrâzı gittikçe zenginleştiriyorlardı… İşte o devirden itibaren medreselere Fen Fakülteleriyle Tıb Fakülteleri ve lâboratuarlar ilave edildi.”[40]

Amerika’nın bütün dünyaca meşhur âlimlerinden (Will Durant) in Fransızcaya terceme edilen medeniyyet tarihi külliyatının «L’age de la foi» serisinin 1952’de neşredilen birinci cildinin 315-316’ncı sahifelerinde de şu izahata tesadüf edilir:

“İlk dispanserle eczahaneleri Müslümanlar tesis ettiler; Orta Çağ’ın ilk eczacı mektebini onlar kurdular ve eczacılığa ait muazzam eserler yazdılar. İslâm hekimleri bilhassa ateşli hastalıklarda buhar banyosuna son derece taraftardılar. Bugün onların çiçek ve kızamık tedavisindeki talimatlarını tâdil etmek kolay değildir. Bazı ameliyyatlarda nefes yollarından his iptâlini de temin ederlerdi; haşhaş ile diğer bir takım ilâçlar derin bir uyku teminine yarıyordu. O devirde İslâm âleminde otuz dört hastahane tesis edilmişti : Bunlar Acemlerin (Cünd-i-şâpûr) akademisiyle hastahanesi örnek ittihaz edilerek yapılmış olsa gerektir. Bağdat’ta bizim bildiğimiz en eski hastahane Hâ-rûn-ür-Reşîd tarafından tesis edilmiş ve onuncu asırda da gene orada beş hastahane daha yapılmıştır; 918 tarihinde gene Bağdat’ta bir hastahaneler müdüründen bahsedilir. İslâm’ın en meşhur hastahanesi 706 tarihinde Şam’da tesis edilmiş olan «Bimaristan» dır; 978 tarihinde bu müessesede yirmi dört hekimden mürekkep bir heyet vardı. Tıb tedrisatı bilhassa hastahanelerde yapılırdı. Bir imtihan geçirip devlet şehadetnamesi almadan kanunen hiç kimse icray-ı tababet edemezdi; eczacılar, berberler ve ortopedistler de devlet nizamnameleriyle hükümetin teftişine tâbi idi. Hekim olan vezir (Ali İbnî İsa) 931 tarihinde şehirden şehre gidip hastaları tedavi edecek doktorlardan mürekkep bir heyet teşkil etmişti; bazı hekimler her gün hapishaneleri ziyaret ederlerdi; bilhassa deliler için gayet insanî bir tedavi usulü tatbik edilirdi… 931 tarihinde Bağdat şehrinde 860 hekim vardı.”[41]

(Arthur Pellegrin) in “L’İslam dans le monde” ismindeki eserinin 1950 Paris tab’ının 97 nci sahifesinde de şu satırlara tesadüf edilir:

“Bütün Orta Çağ boyunca Müslümanlar bilhassa tıb sahasında inkârına imkân olmayan bir üstünlük göstermişlerdir. Hakikî ilim adamları olan İslâm hekimleri hastalıkların menşeiyle seyrini klinik müşahedeleri ve belki de teşrih ameliyyatlarıyla derinden derine tedkik etmişlerdir. Cerrahlariyle, göz mütehassısları ekseriyya san’atlarında üstad adamlardı.. Bunların hepsi Şark’da da, Garb’da da salâhiyyetleri teslim edilmiş müelliflerdi: Garpdaki (Salerne) ve (Montpellier) tıbbiyeleri uzun zaman ve doğrudan doğruya İslâm tıb nazariyyelerinin tesir ve nüfuzu altında kaldı.”[42]

(Georges Rivoire = H. Bammate) in 1946’da Lausanne da neşredilen «Visages de l’islam» ismindeki eserinin 150’nci sahifesinde İslâm tıbbının bilhassa cerrahî şubesindeki muvaffakiyetleri şöyle anlatılmaktadır: “İslâm hekimlerinin temin ettikleri en mühim terakkiler cerrahi sahasındadır. Onlar daha on birinci asırda göz akı (cataracte) nın indirme veyahut billûrî tabakayı çıkarma suretiyle tedavisini, mesane taşlarını kırma ameliyyatını, kan ziyaının soğuk su ihtikâniyle tedavisini, yakıcı maddelerle (= caustiques) fitil yakısının kullanılmasını ve ateşle dağlamayı biliyorlardı. Umumiyyetle yeni bir usul zannedilen his iptali (= anesthésie) tatbikatı da İslâm cerrahlarının bilmedikleri bir şey değildi. Iztıraplı bir ameliyyata başlamadan evvel ekseriyya karamuk (= ivraie) kullanarak hastayı tamamiyle hissiz bir hale getirirlerdi. İslâm cerrahlarının en büyüğü Kortobalı (Ebu’l-Kaasım Khalef İbnî Abbas) dır. Meşhur fizyoloji âlimi (Haller) Ebu-l-Kaasım’ın (eserlerinin ondördüncü asırdan sonra yetişen bütün cerrahların malûmat aldıkları müşterek ve umumî bir menba olduğundan) bahsetmektedir. Birçok cerrahi aletlerini tabâbet Ebu-l-Kaasım’a medyundur ve onun eserlerinde bunların resimleri vardır.”[43]

(L. A. Sédillot) nun “Histoire générale des Arabes” ismindeki eserinin 1877 Paris tab’ının İslâm ilimlerinden bahseden ikinci cildinin 71’inci sahifesinde de şu fıkraya tesadüf edilir:

İskenderiyye mektebinde (Dioscoride) in göklere çıkararak methettiği tıbbi maddeler tedkikatı ilmi şekliyle bir İslâm icadıdır: Kimyevî eczacılığı Müslümanlar icad etmişlerdir: Bugün (dispensatoires) denilen ilâç iptidaî maddeleri hakkındaki muazzam ahkâm onlardan kalmış ve daha sonraları bunlar (Salerne) tıbbıyesinden Cenubi Avrupa’ya yayılmıştır. Tedavi sanatının ilk iki ihtiyacını teşkil eden eczacılıkla tıbbi madde ayni zamanda nebatat ve kimya tedkikatına da iki muhtelif yol açmıştır.»[44]

Bugünün tıbbını İslâmiyyet işte böyle kurmuş ve bundan sonra göreceğimiz gibi, insanlığı kurtaran bu yeni ilim o karanlık Garba bütün şubeleriyle beraber İslâm medeniyyetinden intikal etmiştir.

Bugünkü tıbbın Müslüman müessisleri – Avrupa medeniyyetinin esas ittihaz ettiği İslâm tıbbını (Hip-pocrate), (Galien) vesair Eski Çağ hekimlerinin tem-sil ettiği Yunan tıbbının devamı zannedenlerin bu esassız nazariyyesi hiç bir ilmî kıymeti haiz değildir: Bundan evvelki yazımızda profesör (Jacques Risler) in “La civilisation Arabe» ismindeki İslâm medeniyyeti tarihinin 177-178 inci sahifelerinden naklettiğimiz bir fıkrada tasrih ve tesbit edildiği gibi, İslâm tıbbının büyük müessisleri eski Yunan nazariyyelerini bir ta-rafa bırakarak doğrudan doğruya kendi ilmî tecrübelerine müstenit yeni bir tababet kurmuşlardır. Zaten İslâm medeniyyetinin ilk tercemeler devrinde yalnız eski Yunan tıbbı değil, profesör (Brockelmann) in Fransızca nüshası 1949 da neşredilmiş olan «Histoire des peuples et des etats islamiques ismindeki eserinin 112-113 üncü sahifelerinde izah edildiği gibi, Antakya ve Harrân merkezlerindeki Süryanî, Hind ve bilhassa Sâsânîlerin Güne-i-Şâpûr’da tesis ettikleri Tıbbıyede temerküz eden İran tıp esasları da tedkik edildikten sonra, bütün bu eski nazariyyelere mukabil klinik tecrübelerine müstenit ilmî esaslardan vücuda gelen yeni İslâm tıbbı eski zamanların klasik tıb an’anelerini tamamiyle unutturan bir sistem şeklinde ortaya çıkmıştır.[45]

Bugünkü Amerika’nın meşhur medeniyyet tarihi mütehassısı (Will Durant) in «Histoire de la civilisation» ismiyle Fransızcaya terceme edilen külliyyatının «L’âge de la foi = İman çağı” serisinin 1652 de neşredilen birinci cildinin 305 inci sahifesinde İslâm ilimleriyle âlimlerinden bahse başlanırken şanlı isimlerine karşı «Minnet” arzedilip eserleri «Selâmlanmak suretiyle söze başlandıktan sonra, 319 uncu sahifesinde de tip sahasında en büyük müellif olarak (İbni-Sînâ) dan, en büyük hekim olarak (Ebûbekir Râzî) den ve en büyük kimyager olarak da (Câbir) den bahsedilmektedir.[46]

Profesör (Philip Hitti) nin «Précis d’histoire des Arabes” ismiyle Fransızcaya terceme edilen eserinin 1950 Paris tab’ının 119 uncu sahifesinde bunların ilk ikisi hakkında şu kayda tesadüf edilir:

«… Râzî ile İbni-Sînâ’nın resimleri bugün Paris Tıb Fakültesinin büyük holünde hürmet mevkiini işgal etmektedir.”[47]

Bunun sebebi, Hıristiyan-Garb’ın bile artık medeniyyet hocaları bildiği bu muazzam İslâm allâmelerine karşı minnet ve şükranının izharını ilmî, insanî ve medenî bir vazife bilmiye başlamış olmasıdır.

Bilhassa işte bu iki büyük adamın bugünkü tıbbı kurmuş olan eserleri Avrupa tıbbiyelerinde asırlarca ders kitabı olarak okutulmuştur.[48]

Profesör (Gautier) nin «Moeurs et coutumes des musulmans” ismindeki kıymetli eserinin 1955 Paris tab’ının 245 inci sahifesinde bu nokta şöyle izah edilir:

… Orta-çağ ve Rönesans Avrupası (Hippocrate) la (Galien) ‘den fazla İslâm hekimler mektebini takip etti. 850-932 tarihlerinde yaşamış olan (Râzî) elli sene Bağdat’ta hekimlik etmiştir. Eserleri 1509, 1528, 1548 ve 1745 tarihlerinde tekrar tekrar Lâtinceye tercüme edilmiştir. 980-1036 tarihlerinde yaşamış olan (Tıbbın Sultanı) İbni-Sîna daha mühimdir : (Kanun) ismindeki eseri Avrupa dillerinin ekserisine terceme edilmiş ve onyedinci asra kadar birçok defalar neşrolunmuştur. 1617 tarihli bir üniversite nizamnamesinden anlaşıldığına göre, Râzî ile İbni-Sînâ’nın eserleri Onyedinci asırda Louvain Üniversitesinin tib tedri-satının esasını teşkil etmiştir. İbni-Sinâ tercemeleri tam altıyüz sene Avrupa üniversitelerinde ders kitapları olarak tedris edilmiştir.»[49]

Geçen asrın meşhur müsteşriklerinden profesör (L. A. Sédillot) da «Histoire générale des Arabes ismindeki eserinin 1877 Paris tab’ının İslâm ilimlerinden bahseden ikinci cildinin 78 inci sahifesinde (İbni-Sînâ) nın Avrupa tıbbına olan tesirini şöyle anlatır:

“Tam altı asır boyunca mekteplere mutlak surette hakim oldu. Beş kitaptan mürekkep olan (Kanun) ismindeki eseri birçok defalar terceme ve tab edilerek Fransa ve İtalya üniversitelerinde tedrisata esas ittihaz edildi.”[50]

Amerikalı (Will Durant) ın yukarıda bahsi geçen cildinin 316 ncı sahifesinde Avrupalıların (Rhazés) dedikleri (Ebubekir Râzî) nin Avrupa tıb tarihindeki rolü hakkında şu izahata tesadüf edilmektedir:

“Tahran civarındaki Rey’de dünyaya gelen Râzî kimya, simyâ ve tıb ilimlerini Bağdat’ta tahsil etmiş ve yarısı tabâbete ait olmak üzere takriben 131 kitap te’lif etmişse de ekserisi kaybolmuştur. (Kitâb-ül-hâvî) ismindeki yirmi ciltlik eseri tıbbın bütün şubelerine şâmildi. (Liber Continens) ismiyle Lâtince’ye terceme edilen bu eser asırlarca beyaz ırk âleminin belki en çok hürmet besleyip, en fazla istifade ettiği menba oldu; 1395 tarihinde Paris üniversitesi tıb fakültesi kütüphanesinin bütün mevcudunu teşkil eden dokuz kitaptan biri de, işte bu eserdi. Râzî’nin çiçek ve kızamık hastalıkları hakkındaki eseri doğrudan doğruya tedkik ve müşahede ile klinik tahlillerine istinat eden bir şâheserdi; intânî hastalıklar hakkında ilk vâzıh tedkik eseri ve o iki hastalığı tefrik hususunda ilk gayret mahsulü işte buydu. Yaptığı tesirle kazandığı şöhretin derecesini 1498 den 1866’ya kadar yalnız İngilizce 40 tercemesi neşredilmiş olmasından anlıyabiliriz.”[51]

Ayni cildin 318 inci sahifesinde de Avrupalıların (Avicenne) dedikleri Buharalı (Ebu-Ali Hüseyn İbni-Sînâ) nın muhtelif ilim ve felsefe sahalarında yüz kadar eser telif ettiğinden bahsedildikten sonra şu kayda tesadüf edilir:

“Madenler hakkındaki eseri onüçüncü asra kadar Avrupa tabakaat ilminin başlıca me’hazı olmuştur. Bilhassa dağların teşekkülü hakkındaki mülahazaları bir vuzuh örneğidir.”[52]

Gene ayni cildin 319 uncu sahifesinde de (İbni-Sînâ) nın muhtelif hastalıklar sahasında tesbit ettiği tıbbî esaslardan bahsedildikten sonra şu neticeye varılmaktadır:

«On ikinci asırda Lâtince’ye terceme edilen (Kanun) ismindeki eseri Avrupa tıbbıyelerine hakim bir ders kitabı haline gelerek Râzî’yi tıbbın tahtından indirdikten başka Galien’i bile devirdi; bu eser onyedinci asrın ortasına kadar (Montpellier) ve (Louvain) Üniversitelerinde okunması mecburî vaziyetini muhafaza etti.”[53]

Paris İslâm Enstitüsü Profesörlerinden (Jacques Risler) in «La civilisation arabe» ismindeki eserinin 1955 Paris tab’ının 186 ncı sahifesinde de (İbni-Sina)nın «Kanun» u hakkında şu kayda tesadüf edilir:

«On ikinci asırda bu eserin Lâtince metni neşredilir edilmez (Galien) in eserini bile itibardan düşürdü. Onbeşinci asrın son otuz senesi içinde onbeşi Lâtince ve biri İbranice olmak üzere mevcut dillerin ekserisine terceme edilen (Kanun) altı yüz seneden fazla bir zaman Avrupa’da en esaslı ders kitabı vaziyetinde kaldı. Bu eser tıbbın hakikî bir Kitab-ı Mukaddes’i oldu ve bazı kısımları daha son zamanlarda bile İngilizce’ye terceme ve neşredildi.”[54]

Ayni eserin 187-192 nci sahifelerinde de Hıristiyan – Avrupa tıbbının teşekkül ve teessüsünde âmil olmuş daha birçok İslâm hekimlerinden bahsedilir. İslâm tıbbının Avrupa’ya girişi İtalya ve Fransa üzerindendir.[55]

Meşhur İngiliz müverrihlerinden (Charles Mills) in «Histoire du Mahométisme» Fransızcaya terceme edilen İslâm tarihinin 1825 Paris tab’ının 441 inci sahifesinde bilhassa İtalya’daki Salerno tıbbiyyesinin bu husustaki ehemmiyetinden işte şöyle bahsedilmektedir:

“Daha dokuzuncu asırda (Charlemagne) tarafından Salerno’da bir mektep tesis edildi ve bu müessese tıb tedrisatı yapan ilk Hıristiyan üniversitesi oldu. Ondan sonraki üç asır boyunca eski müelliflerin tâbiriyle (Tıbbın menbaı) olan Salerno Üniversitesi, Avrupa’nın her tarafından bu ilmi tahsil edenlerin yığınlarla akın ettikleri meşhur mektep haline geldi.”[56]

Cezayir Üniversitesi Profesörlerinden (Gautier) nin yukarda bahsettiğimiz «Moeurs et coutumes des Musulmans» ismindeki eserinin 245 inci sahifesinde de bu nokta şöyle anlatılır:

“Eğer (Montpellier) tıb fakültesi Fransa’da hususî bir ehemmiyet kazanmışsa, bunun sebebi vaziyetinin İslâm tesirlerini almaya çok müsaid olmasıydı. Onbirinci asrın ortasından itibaren Norman istilâsı üzerine Avrupalılaşmış olan Salerno mektebi ise esasen bir Arap müessesesiydi.”[57]

Râzi ile (İbni-Sina) nın Şarkdan ve felsefede olduğu kadar tabâbette de büyük bir üstad olan Endülüslü (İbni-Rüşt) ün de Garbdan hulûl eden tesirleri nihayet bugünkü Avrupa ve dünya tıbbının teşekkülüyle neticelenmiştir. İşte bundan dolayı bugünün tıbbı bir İslâm ilmidir, bir Hıristiyan-Garb ilmi değildir.

Tıpkı tabâbet gibi, muhtelif şûbeleriyle Riyâzıyyat da bir İslâm eseridir. Zaten bugünün Garb âlimlerince İslâm kültürü bütün ilimlerin menşeidir.[58]

Arthur Pellegrin’in «L’İslâm dans le monde» ismin deki eserinin 1950 Paris tab’ının 97 nci sahifesinde bu nokta şöyle itiraf edilmektedir:

“Müslümanların sanayi, ziraat ve ilim sahaların-daki hisseleri muazzam mahiyyetini muhafaza ettiği için, İslâmiyyet gayet meşrû bir iftihar hakkını haizdir.”[59]

Mukayeseli Rıyazıyyat tarihinin meşhur mütehassısı profesör (L.P.E.A. Sédillot) da «Matériaux pour servir a l’histoire comparée des sciences mathé-matiques» ismindeki eserinin 1845-1849 Paris tab’ının ikinci cilt mukaddimesinin 2. sahifesinde İslâm riyaziyyecilerinin ilim tarihinde bir aralık inkâr edilen muhteşem mevkiini bundan bir asır evvel işte şöyle anlatmıştır:

«Sarfedilen sebatkârane gayretler sayesinde bugün artık Müslümanlar riyazî ilimler tarihinde haiz oldukları mevkiî yeniden işgal etmektedirler; eski İskenderiyye mektebiyle yeni Garb mektebi arasında ebediyyen devam edecek gibi görünen ve asırlar tutan fasılayı onların eserleriyle doldurmuş olduklarını teslim etmekte artık ittifak edilmektedir.»[60]

İslâm riyazıyyatının Hıristiyan-Garba yayılmasından evvel Avrupa kültürü bilhassa o sahada o kadar iptidaîdir ki, bir rakam sisteminden bile mahrumdur: Bunun sebebi, Greko Romen denilen eski Yunan-Lâtin kültürünün rakamsızlığıdır! Roma medeniyyetinde sayılar rakamla değil, harfle ifade edilmiştir; bilhassa asırların sayısıyla bazı fasıl ve sahife adetlerinin tesbitinde bugün hala kullanılan ve «Chiffres Romains = Roma rakamları» denilen bu iptidaî sistemde her sayı bir harfle ifade edilir: Meselâ bir (i) harfi «bir» adedini, iki (ii) «iki» adedini ve üç (iii) «üç» adedini, (V) harfi «beş» adedini, (X) harfi «on» adedini ve (C) harfi de «yüz» adedini gösterir! Fakat bu kullanışsız sistemde en zarurî rakam olan «sıfır” yoktur: Bu bakımdan Roma rakamları İslâm şi’rinde kullanılan «Ebced» hisabına benzetilebilir! Sıfırsız «Ebced» harfleriyle hesap yapılamayacağı gibi, sıfırsız Roma rakamlarıyla da riyazî ilimler kurulamıyacağı tabiîdir.[61]

Profesör (Risler) in «La civilisation arabe» ismiyle 1955’te neşredilen eserinin 161-162 nci sahifelerinde bir İslâm icadı olan sıfırın keşfi işte şöyle izah edilir:

“Her halde bu bir dahiyane icaddı ve hiçbir lâtifeye kapılmadan denilebilir ki (sıfır) ın icadı insan cinsinin en büyük keşiflerinden biriydi.”[62]

Öteden beri ileri sürülen ve hatta bugün de bazı taraftarları bulunan çürük bir nazariyyeye göre İslâm medeniyyeti, bugün bütün Garb âleminde kullanılan rakam sistemini eski Hind medeniyyetinden almıştır. Fakat bu telâkkinin yanlışlığı daha ondokuzuncu asırdan itibaren birçok ilmî delilleriyle meydana çıkmış olduğu da unutulmamalıdır.[63]

Meselâ riyaziyyat tarihinin yukarda bahsettiğimiz meşhur mütehassısı profesör (Sédillot), ayni eserinin ikinci cildinin 460 ıncı sahifesinde bu noktayı şöyle tesbit etmiştir:

Şu hususa dikkat edilmiştir ki Hindistan’da rakam kullanmıya başlanması, bu i’tiyadın İslâm âlemine de girmiş olduğu da dokuzuncu asırdan daha evvelki devirlere çıkmamaktadır; her ne kadar Müslümanlar bizim (Chiffres arabes = Arap rakamları) dediğimiz sisteme (chiffres indiens = Hind rakamları) diyorlarsa da, bu vaziyet o rakamların menşeini Hindistan saymamıza kâfi bir sebep değildir; çünkü Müslümanlar (Proclus) un tarif ettiği bir alete de (cercle indien = Hind çenberi) ismini vermişlerdir. Zaten Arap rakamlarının şekil itibariyle Hind rakamlarından büsbütün başka türlü olduğu da tesbit edilmiştir…”[64]

Profesör (Risler) de yukarda bahsettiğimiz eserinin 161 inci sahifesinde rakam sisteminin en zarurî esası olan sıfırın bir İslâm icadı olduğunu şöyle anlatır:

“Milâdın 976 tarihinde (Muhammed İbni Ahmed) «Mefatih ül-ulûm» ismindeki eserinde eğer aşerât hanesinde hiç bir sayı mevcut değilse sırayı muhafaza için küçük bir daire kullanılmasını ileri sürüyordu. İşte, bu daire Arapçanın (boş) manâsına gelen (sıfır) kelimesinden Lâtinceye geçen (Zéro) nun menşeidir. Şuna dikkat etmelidir ki, ne keskin zekâlarına rağmen eski Yunanlılar, ne de fennî seviyyelerine rağmen Romalılar henüz bir rakam sistemi keşfedememişlerdi. Eski insanlar hep parmaklariyle sayı saydıkları için, Garb âleminde hesap ilmi (İbni Ahmed) in keşfinden ikiyüzelli sene sonra sıfır kullanılıncaya kadar inkişaf edememiştir.”[65]

Medeniyyet tarihi külliyatiyle meşhur (Will Durant), «Histoire de la civilisation» ismindeki Fransızca tercemesinde «L’âge de la fois serisinin 1952 de neşredilen birinci cildinin 309-310 uncu sahifelerinde İslâm rakam sisteminin bir daire şeklinde tesbit ettiği «sıfır» kelimesinin Avrupa dillerine nasıl girmiş olduğunu şöyle anlatır :

“Müslümanlar bu daireye (boş) manâsına gelen (sıfır) ismini vermişlerdir : Bizim (Chiffre) kelimemiz işte bundan çıkmıştır; Lâtince mütehassısları (sıfır) kelimesini (Zephyrum) şekline kalbettikleri için, İtalyanlar da onu kısaltarak (Zéro) şekline sokmuşlardır.”[66]

Princeton Üniversitesi profesörlerinden (Philip Hitti) nin Fransızca nüshası «Précis d’histoire des Arabes» ismiyle 1950’de neşredilen eserinin 150 nci sahifesinde onuncu asırda teşekkül eden İslâm rakamlarının karanlık Garba ne kadar geç ve güç birliği işte şöyle anlatılır :

“İslâm rakamlarının gayrimüslim Avrupa’ya yayılması her şeye rağmen inanılmıyacak kadar ağır oldu. On üçüncü asrın ortalarına kadar Hıristiyan rıyaziyyecileri Roma rakamlarıyla (Abaque = Abaka) denilen hesap aletini kullanmakta ve en fazla işte o iki sistemin telifinde inat etmişlerdi. Tatbikat zaruretlerinden dolayı yeni rakamlar ilk defa olarak İtalya’da kullanılmıştır. Şimali Afrika’da seyahat etmiş ve bir Müslüman muallimden ders almış olan Pizalı (Leonarda Fibonacci) 1202 tarihinde en mühim hususiyyeti İslâm rakamlarının kullanılmasından ibaret bir eser neşretti. Avrupa riyaziyyatının başlangıcı işte bu eser oldu. Eski rakam sistemiyle bazı sahalarda hiç bir riyazî tekâmüle imkân yoktu: Çünkü bizim bugün bildiğimiz hisap ilminin temel taşları sıfırla İslâm rakamlarıdır.”[67]

İşte bundan dolayı profesör (E. F. Gautier), 1955 de neşredilen «Moeurs et coutumes des Musulmans» ismindeki eserinin 238 inci sahifesinde şu kat’î hükmünü vermektedir:

«Hiçbir itiraza imkân yoktur: Hernekadar (Euclide) in ismi büyükse de, bizim Rönesansımızın rıyaziyye hocaları Yunanlılar değil, Müslümanlardır.”[68]

Bundan sonra gözden geçireceğimiz riyazi ilimlerin karanlık Garba İslâmiyyet’ten intikal etmiş olduğunu bir an için bir tarafa bırakalım : Yalnız şu on şekilden ibaret rakam sistemimizi, bugünün dünya kültüründen kaldıracak olursak, acaba ortada şu atom medeniyyetinden ne kalır?..

Bundan evvelki satırlarda «Greko-Romen» denilen eski Yunan-Latin medeniyyetinde bir rakam sistemi mevcut olmadığı için, İslâm medeniyyetinin Garba tesir ettiği devre kadar Avrupa’da riyazî ilimlerin teşekkül bile edememiş olduğundan ve bu ilimlerin ancak «Chiffres arabes» denilen bugünkü rakam sisteminin İslâmiyyet’ten intikali üzerine ortaya çıkabildiğinden bahsetmiştik. Fakat rakam gibi riyazî ilimler de İslâm medeniyyetinden Garb’a intikal etmiş olduğuna göre, Hıristiyan-Avrupa’nın yaptığı iş, rıyâzıyyât sahasındaki İslâm ilimlerini Müslüman rakamlariyle inkişaf ettirmekten ibaret demektir.

Netice itibariyle tababet sahasında olduğu gibi rıyazıyyât sahasında da Hıristiyan-Garp, Müslüman-Şark’ın talebesi ve yetiştirmesi vaziyetindedir.[69]

Geçen asrın mukayeseli riyaziyyat tarihi mütehassislarından meşhur profesör (L.P.E.A. Sédillot) nun «Matêriaux pour servir à l’histoire comparée des sciences mathématiques chez les Grecs et les Orientaux» ismindeki eserinin 1845-1849 Paris tab’ının birinci cildinin 365 inci sahifesinde İslâm riyaziyyatından bahse başlanırken bu fevkalade mühim nokta şöyle anlatılır:

“Müslümanlar Hey’et ilmiyle uğraştıkları için, rıyâzıyyatın muhtelif şubelerine karşı hususî bir alâka göstermeleri pek tabiî idi; filhakika, o yolda muazzam gayretler sarfettiler; bu itibarla diyebiliriz ki, bizim hocalarımız işte onlardır. Yalnız hendese, hisap ve cebir değil, basariyyat = optique ve mihanik = mécanique ilimleri de onların elinde çok mühim terakkiler kaydetmiştir.”[70]

İşte bundan dolayı İslâm rıyazıyyatının büyük âlimleri yalnız Müslüman-Şark’ın değil, Hıristiyan-Garbın da, bütün dünyanın da hocaları sayılır.[71]

«Müstemlekât ilimleri akademisi› âzasından (Arthur Pellegrin) in «L’İslâm dans le monde» ismindeki eserinin 1950 de neşredilen ikinci tab’ının 96 ncı sahifesinde ilim tarihinin bu büyük şahsiyyetlerinden bazıları hakkında şu izahata tesadüf edilir:

“Orta-Çağın Hıristiyan âlimleri riyaziyyat ilimlerini Müslümanlardan öğrenmişler ve çok geçmeden hocalarını geride bırakmışlardır. İslâm rıyâzıyyecilerin en meşhurları işte şunlardır: Garplıların (Alka-rismi) dedikleri (Muhammed İbni Mûsa-l-Hârizmî) dokuzuncu asırda yaşamıştır; rıyâzıyyatta işaretleme usulü manâsına kullanılan (Algorithme) kelimesi bunun isminden gelir. 1029-1087 tarihlerinde yaşayan (Ez-Zerkalî) usturlabı icad etmiştir. 929 tarihinde vefat eden (Ebu-Abdullah Muhammed il-Battânî) ayla güneşin harekâtını tesbit etmiştir. (Abbas İbni Finas) da billûr yapmaya muvaffak olmuş ve bir nevi uçak icat ederek havada bir miktar mesafe katetmiştir. Heyetşinaslar içinde de onuncu asırdaki (Ebu-Yûnus) la (Ebu-l-Abbas il-Fergaanî) den bahsedilir.”[72]

Bu fıkrada ismi geçen rıyâzıyyecilerin en mühimmi Hârizmli (Muhammed İbni Mûsâ) dır; Medeniyyet tarihiyle meşhur (Will Durant) in külliyatındaki «L’âge de la foi» serisinin birinci cildinde bu büyük âlimin muazzam şahsiyyeti şöyle anlatılır:

“Cebir sahasının büyük siması ve belki de Orta Çağ rıyâzıyyatının en büyük şahsiyyeti (El-Harizmi) lâkabiyle meşhur (Muhammed İbni Mûsâ) dır. (780-850); Hazar Denizi’nin şarkında bugün Hive denilen Hârizmde doğmuş olduğu için (El-Hârizmî) denilir. Tam beş ilmin inkişafına hizmet etmiştir: Hint rakamlarını tedkik etmiştir; (Zîc) denilen heyet cetvellerini tertip etmiş ve bunlar Endülüs Müslümanları tarafından gözden geçirildikten sonra Kortuba’dan Chang-an’a kadar asırlarca bütün heyetşinaslar tarafından örnek ittihaz edilmiştir; malûm olabilen en eski müsellâsat cetvelleri onun eseridir; altmış-dokuz âlimle elbirliği ederek halife (El-Memûn) için bir coğrafya ansiklopedisi tertip etmiştir; (Kitâb-ul-Cebri ve-l-Mukaabele) ismindeki eserinde ikinci derece muadelelerin tahlilî ve hendesî hal şekillerini göstermiştir. Arapça nüshası bugün mevcut olmayan bu eser Milâdın onikinci asrında (Gérard de Crémone) tarafından terceme edilerek onaltıncı asra kadar Avrupa üniversitelerinde esas ittihaz edilmiş ve garba (El-Cebr) kelimesinin (Algébre) şeklinde girmesine sebep olmuştur.”[73]

Cebir ilminin keşfini işte bu (Hârizmî) ye izafe edenler olduğu gibi, aksini iddia edenler de vardır; fakat onlar bile pek iptidaî bir vaziyette bulunan bu ilmin (Hârizmî) tarafından bugünkü mütekâmil şekline sokulduğunda ve Avrupa’nın cebr’i ondan öğrenmiş olduğunda ittifak etmektedir.[74]

Georges Rivoire’in «Visages de l’İslâm» ismindeki eserinin 1946 Lausanne tab’ının 136 ncı sahifesinde bu mesele şöyle izah edilmektedir:

Cebir ilminin keşfi bile, görünüşe göre, çok haklı olarak, Müslümanlara izafe edilir. Bazı müellifler bu ilmin rakamlar sistemiyle beraber Hindistan’dan gelmiş olduğunu iddia etmişlerse de, kat’î deliller gösterememişlerdir. Diğer bazı müelliflerde o şerefi Yunanlılara bahşetmişlerdir! Herhalde muhakkak olan bir nokta vardır: İslâm âlimlerinin temin ettikleri tekâmüller cebir ilmini baştan başa değiştirmiştir. Cebrin hendeseye tatbikini de Müslümanlara medyûnuz: Bu da 900 tarihinde vefat etmiş olan (Sâbit İbni Karra) nın eseridir.”[75]

Profesör (Risler) in «La civilisation arabe» ismindeki İslâm medeniyyeti tarihinin 1955 Paris tab’ının 162 nci sahifesinde de cebir ilmi hakkında şu izahata tesadüf edilir:

“(Algébre) kelimesi Arapçanın (El-cebr) tâbirinden gelir ve bir muadelenin tarafeynine aynı bir ifadenin konulabileceğine delâlet eder. Cebir sahasında bugün halâ rıyaziyyecilerin en büyüğü (Muhammed İbni Mûsâ-ı-Hârizmî), yani Hind rakamlariyle meşhur (Khwarizimi) dir. (Kitâb ul-Cebri ve-l-Mukaabele) ismindeki eserinde ikinci derece muadelelerin tahlilî ve hendesî hal şekillerini gösteren işte odur. Onikinci asırda (Gérard de Crémone) tarafından terceme edilmiş olan bu eser onaltıncı asra kadar Avrupa üniversitelerinde metn-i esâsî ittihaz edilmiştir. (Ömer Hayyâm) in 1857 tarihine kadar mükerreren Fransızcaya terceme edilmiş olan cebir kitabı da (Hârizmî) ile Yunanlılara nisbetle bir terakki temin eylemiştir. (Hayyâm) tetkikatına devam ederek diğer bir cebir kitabında da (Euclide) in davalariyle tarifleri hakkında kendi tenkitlerini neşretmiştir.”[76]

Bundan sonraki yazımızda görüleceği gibi, yalnız cebr’i değil, diğer riyazî ilimleri de Avrupa kültür dairesi İslâmiyyet’ten almış olduğu için, bugünkü garb rıyazıyyatı hakikatte İslâm rıyazıyyatıdır.[77]

Fransa Enstitüsü azasından (Frantz Funck-Brentano) nun 1941 de 31 inci tab’ı neşrolunan «La Renaissance» ismindeki meşhur eserinin 427-428 inci sahifelerinde son söz olarak şu fıkraya tesadüf edilir:

“Rönesans devrine hasrettiğimiz bu esere bir nokta ile son vermeden evvel, buraya kadar mevzûumuzu teşkil eden devirde ve Eski Çağla İtalyan tesirlerinin yanında, Müslümanlarla Arapların medeniyyetimiz üzerinde icra etmiş oldukları tesir ve nüfuzu meydana çıkaran yeni eserler hakkında da birkaç söz söylemek isteriz. Bu ifademizle (Emile-Felix Gautier’nin (Moeurs et coutumes des Musulmans) ismindeki son eserini kastediyoruz. Bizim medeniyyetin Müslümanlara medyun olduğu şeylerin hepsi pek kolay unutulmaktadır: Onların bize Çin’den nakletmiş oldukları pusula ile kâğıttan başka barutu, Hey’et ilminde yaptıkları ve Kopernik’in keşiflerine zemin şeklinde temin ettikleri terakkileri unutuyoruz; kimyayı ilk defa olarak ilmî esaslara istinat ettirenler de onlardır; cebir ilmini de bize Müslümanlar vermişlerdir. İşte bundan dolayı Emile-Felix Gautier şu neticeye varmaktadır : Kitap, barut, pusula: Eğer İslâm medeniyyetinin bu mirasları elinde olmasaydı, bizim Rönesansımızın ne biçim şey olacağını biraz gözlerimizin önüne getiriverelim! İslâm medeniyyetinin tekâmül hareketi durduğu zaman, biz işte onun vardığı neticelerden istifade ederek yeni bir medeniyyet kurmaya başladık: Bu hal, eski zaman koşucularının mukaddes meşaleyi elden ele vermelerini andırır.»[78]

«La Renaissance» müellifinin bu büyük hakikati umumî surette itiraf ederken, Riyaziyyat sahasında yalnız cebir ilminden bahsetmesi her halde tek bir misal ile iktifa etmek istemesinden mütevellit olsa gerektir. Çünkü, bundan evvelki satırlarda da söylediğimiz gibi, yalnız cebri değil, diğer riyazi ilimleri de Avrupa kültür dairesi İslâmiyyet’ten almış olduğu için, bugünkü Garp rıyâzıyyatı hakikatte İslâm rıyâzıyyatından başka bir şey değildir.[79]

Funck-Brentano’nun me’haz ittihaz ettiği Profesör (Gautier) nin (Moeurs et coutumes des Musulmans) ismindeki eserinin 1955 Paris tab’ının 237 nci sahifesinde Cebirden başka bugünkü Müsellesat ilminin de bir İslâm eseri olduğu şöyle anlatılır:

“Cebrin hendeseye tatbiki, müselleslerin hallini bir takım ana-davalara ircâ etmek suretiyle kürevi-müsellesata yepyeni bir şekil vermiştir: Bu ana-davalar bugün o sahada hala esas ittihaz edilmektedir. Mümâsların müsellesata ithalini de Rıyâzıyyât âlimi (Chasles) işte şöyle izah etmektedir:

– Meçhûlün Ceyb ile Teceybi gibi mürekkep ve gayri-müsait ifadeleri ortadan kaldırmak suretiyle ilimde yapılan bu inkılâp ancak beşyüz sene sonra yeni ilme girmiştir.”[80]

Paris İslâm Enstitüsü Profesörlerinden (Jacques Risler) de «La civilisation arabe» ismindeki İslâm medeniyyeti tarihin 1955 Paris tab’ının 162 nci sahifesinde Müsellesat ilminin vâzıından şöyle bahset-mektedir:

«Yeni müsellesatın hakikî mücidi, Avrupalıların (Albalegnius) dedikleri Ebu-Abdullah il-Battânî’dir (Milâdî 929).»[81]

Risler bu noktayı tesbit ettikten sonra, ayni sahifesinde ilim tarihi mütehassıslarının üzerinde ittifak ettikleri ikinci bir noktayı da şöyle izah etmektedir:

«Bizim Rönesansımızın Rıyâzıyyat hocaları Yunanlılar değil, Müslümanlardır.”[82]

Garp âlimlerinin üzerinde ittifak ettikleri bu neticeden de anlaşılacağı gibi, Avrupa kültür dairesi yalnız cebir ve müsellesat ilimlerini değil, bütün rıyâzî ilimleri İslâm medeniyyetinden almıştır.[83]

Mukayeseli Rıyâzıyyât tarihinin meşhur mütehassısı L. P. E. A. Sédillot’nun bundan evvelki satırlarda belirtilen «Matèriaux pour servir à l’histoire comparée des sciences mathématiques» ismindeki eserinin 1845-1849 Paris tab’ının birinci cildinin 377 nci sahifesinde müsellesat meselesi şöyle izah edilir:

“Müslümanların eski Yunan eserlerini terceme ile iktifa etmemiş olduklarını itirafa mecburuz; bugün biz (Apollonius) un, (Archimede)in, (Théodore)un vesairenin birçok kitaplarını muhafaza etmiş olmalarından dolayı Müslümanlara karşı ne derece minnettar olmakla mükellefsek, kürevî-müsellesata vermiş oldukları şekilde kendileri için aynı derecede mûcib-i şereftir. Onlar eski usullerin yerine daha sade hal şekilleri ikame ettiler ve bizim yeni müsellesatımızın esasını teşkil eden iki-üç nazari davayı onlar ortaya koydular.”[84]

Georges Rivoire Haydar Bammate’in 1946’da Lausanne’da neşredilen «Visages de l’islâm» ismindeki eserinin 137 nci sahifesinde İslâm rıyâzıyyatında müsellesat ilmine verilen ehemmiyetin sebebi şöyle izah edilmektedir:

“Müsellesat, Heyet ilmi sahasındaki tatbikatından dolayı Müslümanların azami itina ile tetkik ettikleri Rıyâzıyyat şubelerinden biridir. İşte bundan dolayı müsellesat ilmi terakki ve tekâmüllerinin bir çoklarını onlara medyundur; onlar bu ilme yeni bir şekil vermişler ve eski Yunanlılar için yapılması çok güç bir takım tatbikata müsait bir hale getirmişlerdir.”[85]

Will Durant’ın İngilizce’den Fransızca’ya terceme edilmiş olan Medeniyyet tarihi külliyyatının «L’âge de la foi = iman çağı» serisinin 1952 de neşredilen birinci cildinin 310 uncu sahifesinde de şu izahata tesadüf edilir:

«Rakka’lı bir sabiî olan ve Avrupa’da (Albategni) ismiyle anılan Ebu-Abdullah il-Battânî (850-929) Müsellesât ilmini (Hipparque) ile (Ptolemêe) ye dayanan menşelerine nazaran pek çok ileri götürüp (Ptolémée) nin murabba hal şekilleri yerine müselles hal şekillerini ikame etmiş ve (Hipparque) in veterleri yerine de Ceybi koymuştur. Müsellesât nisbetlerini de tamamiyle bizim bugün kullandığımız şekle sokan odur.»[86]

Bu vaziyete göre, bugünkü cebir gibi Müsellesat ilmini de Garp kültür dairesi İslâm medeniyyetinde hazır bulmuş ve olduğu gibi alıp kullanmış demektir.

Bundan evvelki yazılarımızda Hıristiyan Avrupa kültür dairesinde İslâm medeniyyetinden intikal etmiş olduğunu son Garp müelliflerinin itiraflarıyla tesbit etmiş olduğumuz Cebir ve Müsellesât ilimleri gibi, bugünkü heyet ilmi de o karanlık daireye İslâmiyyet’ten intikal etmiştir.[87]

Eski Yunan-Lâtin kültürü bu sahada bir takım nazariyyelerden başka bir şey kuramadığı için, (Astronomie = Heyet ilmini tarassut ve tetkike müstenit tecribî ve müsbet bir ilim mertebesine çıkarmış olmak şerefini İslâm âlimleri ihraz etmişlerdir. Profesör (Brockelmann’ın «Histoire des peuples et des Etats İslamiques» ismindeki eserinde bu nokta şöyle ifade edilir:

“Halife (El-Memûn) Heyet ilminin tecribî tatbi-katından da anladığı için, (Ptolémée = Batlamyos) un zayiçelerini ayni zamanda hem Bağdat’ta, hem Şam’-da yapılmış olan tarassutlara istinaden tashih ettirdi ve nisf-un-nehârın bir derecesini de ölçtürdü.”[88]

Yalnız Abbasî halifelerinden (El-Memûn) değil, birçok İslâm halifeleriyle padişahları Heyet ilmine fevkalâde ehemmiyet verip rasadhaneler kurdurmuşlar ve işte bu suretle bugünkü tecribî Heyet ilminin kurulmasında âmil olmuşlardır. H. Bammate = Georges Rivoire in «Visages de l’İslâm» ismindeki eserinde bu vaziyet şöyle izah edilmektedir:

«İslâm âlimlerinin alakasını celbeden ilk ilim, Hey’et ilmi oldu. Şarkın ve Endülüs’ün birçok halifeleri ve daha sonraları da birçok Selçukî sultanlariyle Çingizîlerin ve Tîmûrîlerin muhtelif hanları bu ilimle alâkadar oldular. İslâm ülkesinin hemen bütün büyük şehirlerinde birer rasadhane vardı. Bunların en meşhurları da Bağdat, Kahire, Kurtuba, Toledo ve Semerkand rasadhaneleriydi.»[89]

Gene ayni müellif, 127 nci sahifesinde de Eski Çağ nazariyyelerinin nihayet o sayede yıkılıp tarassud ve tedkike istinat eden yeni hey’et ilminin işte şöyle kurulduğunu anlatır :

«Eskilere körükörüne hürmet hissi Garp âlimlerinin ilmî tedkiklerine çok ağır bir tesir icra ettiği halde, İslâm müdekkiklerinin fikir hürriyetlerini pek fazla bir zaman ihlal edememiştir. Onlar, Eski Çağ kaidelerinden çok erken kurtuldular. (Ptolémée = Batlamyos) nazariyyeleri kuvvetli bir tenkide uğradı. Tam bir fikir hürriyeti içinde yapılan tedkikler Hey’et ilmine mühim keşifler temin etti.”[90]

Mukayeseli Rıyâzıyyat tarihinin meşhur mütehassısı (L.P.E.A. Sédillot) nun «Matériaux pour servir à l’histoire comparée des sciences mathématiques» ismindeki eserinin 1845-1849 Paris tab’ının birinci cildinin 273 üncü sahifesinde Paris «Ulûm akademisi»nde okunmuş ilmi bir layiha metni başlamaktadır; bunun başında şu mühim nokta tesbit edilir:

«Şark’ın bazı yazma vesikalarının derinden derine tedkikinden öğrendiğimize göre, Müslümanlar Hey’et ilmini Yunanlılardan aldıkları şekilde muhafaza ve devretmekle iktifa etmemişlerdir. Hisap usullerini tekâmül ettirmişler ve yeni usuller keşfetmişlerdir.»[91]

İslâm heyetşinasları tarafından yapılan işin azametini anlamak için, Amerika’nın meşhur medeniyyet tarihi mütehassısı (Will Durant) in şu satırlarını ibretle okumak kâfidir:

«Halife (El-Memûn) tarassutlar yapıp zayiçeler tertip etmek, (Ptolémée = Batlamyos) un keşfiyyatını tahkikten geçirmek ve güneş lekelerini tedkik etmek üzere heyetşinaslardan mürekkep bir heyet teşkil etti. Arzın küreviliğinden emin olan bu âlimler, güneşin vaziyetini ayni zamanda hem (Palmyre = Tedmür) den hem Sincar sahrasından tesbit etmek suretiyle bir arz derecesini ölçtüler; bunların mesahası 56 2/3 mil çıktı : Yani bizim bugünkü hisabımızdan ancak yarım mil fazlaydı. İşte bu suretle elde ettikleri neticelere göre arzın muhitini 35.000 kilometre hesap ettiler. Bu heyetşinaslar tamamiyle ilmî esas. larla hareket ediyorlardı. Tecrîbe ile sabit olmayan hiç bir şeyi kabul etmezlerdi. Bunlardan Mâverâünnehirli (Ebu-l-Ferganî)nin Milâdî 860 tarihlerine doğru telif ettiği heyet kitabı Avrupa ile Garbi-Asya’da yedi yüz sene esas ittihaz edildi.”[92]

Bundan sonra muhtelif İslâm heyetşinaslarının keşfiyyatından bahseden (Will Durant), onlar için çok pahalı aletler yapılmış olduğunu da ehemmiyetle kaydeder. Bilhassa ayni cildin 313 üncü sahifesinde (El-Bîrûnî) den bahsederken de şu mühim noktayı anlatır:

“Bîrûnî, dünyanın yuvarlaklığını hiç tereddüt etmeden kabul etmekle beraber, (her şeyi arzın merkezine doğru çeken cazibe) yi de tesbit etti ve hey’et esaslarının, hem küre-i arzın her gün kendi mihveri ve her sene güneş etrafında döndüğünü, hem aksini tasavvur etmekle izah edilebileceğini ileri sürdü.”[93]

Profesör (Jacques Risler) in «La civilisation arabes» ismindeki İslâm medeniyyeti tarihinin 1955 Paris tab’ının 163 üncü sahifesinde çok mühim bir hakikati tesbit eden şöyle bir cümleye tesadüf edilir: “İslâm heyetşinaslarının bizim Rönesansımız üzerindeki tesiri, Rıyâzıyyât âlimlerinin tesirleri derecesindedir.”[94]

Gene ayni eserin 164’üncü sahifesinde de şöyle bir fıkra vardır:

“(İbrahim üz-Zerkali) nin meşhur eserine mevzu teşkil eden (astrolabe = usturláb) vaktiyle Müslümanlar tarafından tasavvur ve imal edildikten sonra, onuncu asırda Avrupa’ya getirilmiş ve onyedinci asra kadar gemiciler tarafından kullanılmıştır. On-birinci asırda güneşin zevâl noktasının yıldızlara nisbetle inhiraf ettiğini ilk defa olarak ispat eden de işte bu Toledolu (İbrahim üz-Zerkali) dir. Seyyarelerin hareketlerine ait (Toledo cedvelleri) uzun zaman Avrupa heyet ilminde esas ittihaz edilmiştir.”[95]

Profesör (P. Hitti) nin «Précis d’histoire des Arabes» ismindeki eserinin 1950’de neşredilen Fransızca nüshasının 149’uncu sahifesinde de şu mühim kayda tesadüf edilir:

«Latin Garb’ı (Astrologie = ilm-i nücûm) kadar (Astronomie = Hey’et ilmi) ni de tedkike sevkeden gayret, Endülüs tarikıyle Müslümanlardan intikal etmiştir. Bu sahalardaki İslâm eserlerinin başlıcaarı İspanya’da Arapça’dan Lâtince’ye terceme edilmiştir.»[96]

Gene ayni sahifede diğer bir mühim nokta da şöyle anlatılmaktadır:

«Avrupa dillerinin ekserisinde yalnız yıldız isimleri İslâm menşelerine bağlanmakla kalmıyor, ayni zamanda (Azimut), (Zénith), (Nadir) vesaire gibi birçok fenní tabirler de Arapça’dan geçmek suretiyle İslâmiyyet’in Hıristiyan-Avrupa’daki ilmî mirasının ne kadar zengin olduğunu göstermiş oluyor.»[97]

İşte bundan da anlaşılacağı gibi, ilim sahasında Avrupa, İslâm’ın muazzam servetine varis oluvermiş bir mirasyediden başka bir şey değildir.[98]

İslâm ilimlerinin tasnifinde musiki, riyazi ilimlerden sayılır.[99]

Meselâ (Katib Çelebi) nin «Keşf-üz-zunûn» ismindeki meşhur eserinin 1311 İstanbul tâb’ının ikinci cildinin 568’inci sahifesinde başlıyan «ilm ül-Musikî» faslının başında bu nokta ehemmiyetle tasrih edildikten başka, (Taşköprülüzâde Ahmed Efendi) nin «Mevzuat ul-ulûm» ismindeki kıymetli eserinin oğlu (Kemalüddin Mehmed Efendi) tarafından terceme edilen eski Türkçe nüshasının 1313 İstanbul tab’ının birinci cildinin 402 nci sahifesinde başlayan «Ulûm-i riyazıyye» faslının başında da Rıyazıyyatın dört kısma ayrıldığından bahsedildikten sonra, bu dört ilim sahası şöyle sıralanmaktadır:

“Evvelki Hendesedir, ikincisi Hey’ettir, üçüncü Adeddir, dördüncü Musikîdir.”[100]

Meşhur Abbâsî halifesi (Hârûn-ür-Reşîd) in o muhteşem hilâfet devrinde Musikî ilminin gerek nazarî, gerek amelî sahalarda ne büyük bir inkişafa mazhar olduğundan bahseden Fransız müelliflerinden (Gabriel Audisio), İslâm âlimlerince «seslerin telif sanatı sayılan bu ilmin mütehassıslarını «Haroun-al-Raschid» ismindeki eserinin 1930 Paris tab’ının 81’inci sahifesinde şöyle tasvir etmektedir:

“Onların Cebir ilmindeki dehaları musikî sahasında en çılgınca inceliklerine meydan bulmuş olurdu. O büyük müellifler, aynı zamanda büyük notacılardı.”[101]

Musikî nazariyyatının rıyazî ilimlerden sayılması, «Hikmet-i tabiiyye = Fizik» le alakasından mütevellit gösterilir: İşte bundan dolayı Irak tarihçilerinden (Abbas-ül-Azavi) nin 1951’de neşredilen «El-Musikî-l-Irâkıyye» ismindeki eserinin 5 inci sahifesinde bu ilim hem «Güzel Sanatlardan», hem «Rıyâzî ilimlerden ve Hikmet aksamından» diye tarif edilmektedir. Bütün ilimler gibi, bunu da inkişaf ettirenler İslâm ve bilhassa Müslüman-Türk âlimleridir. Zaten İslâm musikîsinin menşei eski Türkistan musikîsidir.[102]

“Beynelmilel İlimler Tarihi Akademisi» azasından (A. Mazahéri) nin «La vie quotidienne des Musulmans au Moyen âge» ismindeki eserinin 1951 Paris tab’ının 153 üncü sahifesinde başlayan «Musikî” faslının başında bu nokta şöyle anlatılır:

Tarım’dan, yani Çin-Türkistan’ından Kırım’a kadar imtidâd eden yerlerdeki İskit kazaklarının son derece zengin musikîsi milâdın beşinci asrından itibaren folklor sahasından çıkıp ilmî seviyeye yükseldi. Filhakika, Asya’nın İslâmiyyetten evvelki muhtelif milletleri işte o devre doğru bu sahadaki Çin nazariyyeleriyle Hind tekniğini tamamiyle benimsemişlerdi. Altıncı asır o İskit milletler için klasik musikî devrinin başlangıcını teşkil etti.”[103]

Ayni eserin 159 uncu sahifesinde bu eski Türkistan musikîsinin bir Hind-İskit karması olan bir kabile tarafından İslâm kültür dairesine ithalinden de şöyle bahsedilmektedir:

“Arapların (Ez-Zutt) dedikleri (Gitan) ların musikî usulleri inkişaf ettirildi. Hind-İskit menşeine mensub olan bu kabile daha beşinci asırda Sind va-disinden İran’a gelmişti: 421-439 tarihlerinde saltanat süren Sasânî hükümdarı Beşinci Vahram (çok durgun insanlar olan bizim Farslıları neşelendirmek için) diye bu kabileyi memleketine çağırdı. Musullu bir Kürt olan meşhur musikişinâs ve zarafet mütehassısı Zaryab (789-857) işte bu musikiyi Kurtuba’ya ithal etti: Gitanların Zutti’lerin zamanımıza kadar muhafaza ettikleri Endülüs havaları halâ işte onu hatırlatmaktadır.”[104]

Gene ayni menbaın 93 üncü sahifesindeki izahata göre, Arapların (Zutti) ve İspanyolların da (Gitan) dedikleri Hindlileri ve İskitleri tarafından bu musikî, erkekli kadınlı dansları ve dans kıyafetleriyle beraber yalnız Endülüs’e değil, milâdın yedinci asrından itibaren bütün İslâm ülkelerine ithal edilmiş ve nihayet Endülüs’le Fransa’nın Provence eyaletine kadar yayılmıştır.[105]

İşte böyle bir ahenk ile başlamış olan Müslüman-Şark musikîsini hakikî ve müdevven bir ilim haline getiren ve netice itibariyle Garp musikisinin teşekkül ve tekâmülünde amil olan İslâm allâmesi de, muhtelif ilim sahalarında yalnız kendi mensup olduğu Türk ırkına değil, bütün insanlık tarihine şeref veren bizim şanlı Fârâbî’mizdir.[106]

Türkistan’daki menşeinden dolayı Şark’da (Fârâbî) de Garb’da (Alfarabus) denilen (Ebu-Nasr Muhammed ibni Uzluğ ibni Tarhan)ın musikîyi eski Çin, Hind ve bilhassa Yunan dalâletleriyle hurafelerinden temizliyerek yeni bir ilim haline getirmesi, profesör (Jacques C. Risler) in «La civilisation arabe» ismindeki İslâm medeniyyeti tarihinin 1955 Paris tab’ının 100-101. sahifelerinde şöyle anlatılır:

Seyyarelerin musikîsiyle yıldızların ahengi hak-kında (Pythagore = Fisagûr) mektebinin icad etmiş olduğu yanlış telâkkileri ortadan kaldırmış olan (Ki-tâb ül-Musikî) yi onuncu asırda yaşamış olan Fârâbî’ye medyûnuz. Hava ihtizazlarından hasıl olan ses hâdisesinin fizik izahını yapan ve ihtizaz nisbetlerinin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını ilk izah edenlerden biri de odur. Bu tecribi keşif sayesinde Fârâbî, musikî aletlerinin imâlinde ihtiyaç olan zarurî kaideleri tesbite muvaffak oldu. Musikî ilmine usul mefhumunu sokanlar da Müslümanlardır. Bütün bu fennî terakkiler, netice olarak İspanya ile Porte-kiz’de halk musikîsinin inkişafını temin etti.[107]

Gene ayni menbaın 100 üncü sahifesindeki izaha göre de «piyanonun ceddi olan kanun» ile diğer bütün musikî aletlerini Garbi-Avrupa’ya Müslümanlar ithal etmişlerdir.[108]

Will Durant’in «Histoire de la civilisation» ismiyle Fransızcaya terceme edilen medeniyyet tarihi külliyyatının «L’âge de la foi» serisinin 1952 de neşredilen birinci cildinin 358 inci sahifesinde de şu mühim nokta tesbit edilmektedir:

«Müslümanlar daha yedinci asırdan itibaren usule müstenid musikî eserleri yazmışlardır: Bu tarzın 1190 tarihine kadar Avrupa’da meçhul olduğu anlaşılmaktadır. İslâm notaları her sesin yükseklik de-recesiyle müddetini de tesbit ederdi.”[109]

Gene ayni sahifede orkestralardaki şef asâsının ilk defa olarak Medineli (Suryaj) isminde bir musikî-şinas tarafından kullanılmış olduğu kaydedildikten sonra, Abbasî hilafetinin azamet devrinde bir musikî merkezi haline gelmiş olan Bağdat sarayının unutulmaz bir gecesi şöyle tasvir edilmektedir:

Halife (El-Emîn) bir gece sabaha kadar birçok rakkaselerle muganniyelerden mürekkep bir baleyi bizzat idare etti.”[110]

Princeton üniversitesi profesörlerinden (Philip K. Hitti) nin «Précis d’histoire des Arabes ismiyle Fransızcaya terceme edilen eserinin 1950 París tab’ının 131 inci sahifesinde de (Hârûn-ür-Reşid) devrinin musiki ihtişamından bahsedilirken şu satırlara tesadüf edilmektedir:

«Halifenin tertip ettiği bir şenliğe ikibin hanende iştirak ettiğinden bahsedilir. Hârûn’un oğlu (El-Emin) in tertip ettiği bir gece âleminde de sarayın erkek, kadın bütün mensupları şafak sökünceye kadar dans etmişlerdi.”[111]

Buraya kadar gözden geçirdiğimiz izahattan anlaşılacağı gibi, bugün bizim «Garp musikisi» diye derin bir aşağılık duygusu içinde imrendiğimiz nesne, bilhassa onikinci asrın sonlarından itibaren İslâm musikîsinin tesiriyle teşekkül etmiş bir san’attan başka bir şey değildir: Fakat, «Majeur» ve «Mineur» denilen iki esas makama dayanan bu san’at, bizim on üç ana makama istinat eden musikîmize bilhassa kabiliyet ve imkân bakımından halâ yetişememiş demektir. Bilhassa ondokuzuncu asırdan beri yapılan tetkikler, Müslüman-Şark edebiyyatının Hıristiyan-Garp milletleri üzerindeki derin tesirlerini artık tamamiyle meydana çıkarmıştır. Meselâ «Kafiye” nin bile Garp kültür dairesine İslâmiyyetten intikal etmiş olduğundan bahsedilir.[112]

İngiliz müelliflerinden (Charles Mills) in «Histoire du Mahométisme» ismindeki Fransızca nüshası 1825 tarihinde Paris’te neşredilmiş olan İslâm tarihinin 438 inci sahifesinde :

“Edebiyyat, İtalya ile İspanya’dan diğer Avrupa memleketlerine yayıldı. Endülüs mekteplerine Hıristiyanlığın her tarafından gelen talebe devam ederdi”[113] denildikten sonra, 439 uncu sahifesinde de mesele şöyle izah edilir:

“Eski İspanyol romanları tamamiyle İslâm fikirlerinin tesiri altındadır. Aradan üç asır geçtikten sonra Fransa’nın Provence eyaleti, Barcelone kontu (Raimond Bérenger) nin idaresine geçip Katalanlarla Provanslılar artık tek bir millet haline gelince, Şarkın adetleriyle hisleri Hıristiyan âleminin boydan boya her tarafında derhal ve doğrudan doğruya tesirini göstermiye başladı. Provans şairleri en güzel tasvirlerinden bazılarını İslâm edebiyyatından almış oldukları feyze medyundurlar. Fransız halk şairlerinin ifade ettikleri şeref mefhumları, aşk cezbesi, fikirle hissin ihtilât ahengi, örflerle adetlerin efsanevî zarafeti ve kadınların tabiatleriyle seciyyeleri, Şark şi’rinin umumi evsafına tamamiyle tevafuk etmektedir. Yeni nazm usulünün başlıca hususiyyetlerinden birini teşkil eden kafiyeyi de işte o destancılar İslâm şirinden almışlardır.”[114]

Aynı eserin 441 inci sahifesinde de Arap hakimiyyetinin Napoli havalisine yayıldığından bahsedilirken, İspanya ile Fransa gibi İtalya’nın da boydan boya İslâm edebiyyatının tesiri altında kaldığı şöyle anlatılır:

“Müslümanlarla Hıristiyanlar gittikçe birbirlerine karıştılar ve işte bu suretle İslâm edebiyyatı İtalya’ya da yayılmış oldu.”[115]

Gene ondokuzuncu asrın Fransız müelliflerinden (J. Barrau) da 1842 tarihinde Paris’te neşredilmiş olan «Histoire politique des peuples musulmans» ismindeki eserinin birinci cildinin 156 ncı sahifesinde Avrupa şövalye destanlarının teşekkülünde âmil olan İslâm kahramanlık ruhunun Garp âlemine nasıl tesir etmiş olduğunu şöyle anlatır:

«İslâmiyyet mertlik ruhunu dine bağladı ve işte bu edebî ruhu bütün Müslüman milletlere yaydığı gibi, daimî temas neticesi olarak Avrupa Hıristiyanlarına da telkin etmiş oldu.[116]

Gene geçen asrın meşhur müelliflerinden (L. A. Sédillot) nun «Histoire générale des Arabes» ismin-deki İslâm tarihinin 1877 Paris tab’ının ikinci cildinin 106 ncı sahifesinde İslâm hamâsiyyatının Endülüs’te İspanyol şairleri tarafından nasıl terceme veyahut taklit edildiği anlatıldıktan sonra, Müslüman şairlerin ne büyük bir yekûn tuttuğundan ve bilvesile kafiye meselesinden şöyle bahsedilir:

Ekserisini hala bilmediğimiz şairlerin yalnız isimleriyle eserlerinin serlevhaları bile ciltler doldurabilir. Provanslılar, en eski devirlerden beri Müslümanların kullanmakta oldukları kafiyeyi işte bunların divanlarından iktibas etmişlerdir.[117]

Will Durant’in «Histoire de la civilisation» ismiyle Fransızcaya terceme edilen Medeniyyet Tarihi külliyyatının «L’âge de la foi» serisinin 1952 de neşredilen birinci cildinin 338 inci sahifesinde Sicilya üzerinden İtalya’ya ve İspanya üzerinden de Fransa’ya geçen İslâm şi’rinin birçok Garp dillerine terceme edilerek yürekler yaktığından bahsedilir.[118]

Paris İslâm Enstitüsü profesörlerinden (Jacques Risler) de La civilisation arabe» ismindeki İslâm Medeniyyeti Tarihinin 1955 Paris tab’ının 154-155 inci sahifelerinde İslâm medeniyyetinin şiir sahasında karanlık Garb’ı nasıl aydınlatmış olduğunu işte şöyle anlatmaktadır:

Endülüs’te şiir ibtilâsı çok şiddetliydi, bizzat hükümdarlar bile şiir yazarlardı ve kelimelerin ses âhenginden herkes zevk alırdı. Şiir alevi (Kurtuba = Cordoue) da parlamış, (İşbiliyye = Séville) de daha çok alevlenmiş ve (Gırnâta = Grenade) da bu alev uzun zaman devam etmişti. Gazellerle aşk şiirlerinde beliren romantizm Orta Çağ şövalyeliğinin ilk işaretleri gibi parlıyor ve lirik Arap şi’ri İspanya Hıristiyanlarını temsil etmekte o kadar müessir bir âmil oluyordu ki (Kaştale = Castille) halk şi’riyle Hıristiyan ilâhilerinde halâ izleri görülüyor. Milâdın sekizinci asrından beri plâtonik ve hissî aşk, Arap şi’-rinin muayyen bir mevzuû haline gelmiş olduğuna göre, bu mevzûun on birinci asır sonlarında fevkalâde bir inkişaf ve ihtişam ile Cenubî Fransa’da intişar etmiş olduğunun tesbiti herhalde şâyân-ı-dikkat bir mesele olmak lazım gelir. İşte bu suretle Fransız halk şairleri Kurtuba’daki (Zecâcile = Zadjals) mugannilerini aynen taklit ettiler. Şövalyelerin harbe giderken mızraklarıyla asil bir hanımı selamlamaları ve onun bayrak rengini taşımaları şeklinde takarrür eden kadına hürmet an’anesi hakikatta Endülüs Müslüman şi’rinin bir hatırasından başka bir şey değildir. Milâdın 1080 tarihinde ortaya çıkan ve ilk Garp edebiyyatının bir abidesi olan (Chanson de Roland), mevcudiyyetini Pyrénées dağlarının her iki yakasın-da cereyan etmiş harplerdeki temaslara medyundur. (Boccace), (Chaucer) ve birçok Alman hikâyecileri de Endülüs tarikiyle İslâm tesirine maruz olmuşlardır. (Tennyson) la (Browning) in en güzel şiirleri de hep aynı İslâm menbaından ilham almıştır. (Dante) nin (Comédie divine = İlâhi komedi) si de on üçüncü asırdaki filozof ve mutasavvıf (İbn-ül-Arabî) ye çok şeyler medyundur. Fazla olarak, bu ölmez manzûmenin o esrarengiz Cennet ve Cehennem âlemlerine yapılan seyahate ait kısımları İslâmın edebî tasvirleriyle doludur. İspanyolların külhanbeylik romanlarına gelince, tesir derecesi (Le Sage) in taklitlerinden kolayca anlaşılabilecek olan bu çığır da bir masal kahramanının maceralarını anlatarak ahlâk dersleri vermek için müsecca Arap nesriyle yazılmış olan bir kıssanın ayni gibidir. Avrupa muhayyilesi, kendini zincirliyen dar ve sert kaidelerden ancak Şark tarzının tesiri sayesinde kurtulabilmiştir ve bu da heyet-i umumiyyesiyle mühim bir yardım demektir. (Don Quichotte) kıssası da İslâm menşeinden çıkmıştır : Cezayir’de mahbus kalmış olan (Cervantes) bu eserinin aslı Arapça yazılmış olduğunu ikide bir tekrar edip durmuştur. (Daniel Foé) nin (Robinson Crusoe) ismindeki kitabı da (İbni-Tufeyl) in (Havy ibni Yaqdhan) ismindeki felsefî romanından mülhemdir.”[119]

Profesör (Hitti) nin «Précis d’histoire des Arabes ismiyle Fransızcaya terceme edilen İslâm tari-hinin 1950 Paris tab’ının 144-146 ncı sahifelerinde de bu hakikatler hemen aynen ve kâmilen i’tiraf edilmektedir.[120]

Bir zamanlar Avrupa Hıristiyanlığını çok müteessir eden bu gibi i’tiraflar artık tabii görülmektedir.[121]

Fransız Akademisi azasından (Louis Gillet), Revue des deux Mondes» un 15 Ağustos 1942 nüshasının 419-429 uncu sahifelerinde çıkan ve meşhur (Pascal) ın bizim Gazâlî’yi nasıl istismar etmiş olduğundan bahseden «Pascal et Ghazzali» ismindeki yazısında bir münasebetle «Divine Comédie» den de bahsederken bu noktayı şöyle anlatır :

“İslâm menbalarından ilham alan bu en büyük Hıristiyan şi’ri çerçevesini, renklerini ve o kadar medhedilen mimarisini Müslümanlardan almıştır ve bu hal tıpkı bizim katedrallerin camlarındaki nakışları Şarka medyun olmaları gibi bir şeydir! Bu keşif ilk önce büyük bir gürültü kopardıysa da, sonradan hakikat teslim edildi. Bugün artık münakaşa bile edilmiyor.”[122]

İşte bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, Garp kültür dairesi şi’riyle, kafiyesiyle, hikâyesiyle, romaniyle beraber bütün edebiyyatının teşekkülünü İslâm medeniyyetine medyun demektir.

Yani uzun lafın kısası ilk asırlarda başını Arapların, çok sonraları ise asırlar boyu Türklerin çektiği İslam medeniyeti, Hristiyan dünyasının önünü aydınlatmış ve etkileşimlere vesile olmuştur.

Netice itibarıyla İslam dünyasıyla etkileşimlerle Avrupa’nın skolastik düzeni sarsılma sürecine girmiştir ki Avrupa’da ciddi kargaşalar uç vermiştir. Halk, dini bir reform gerçekleştirilerek kilisenin baskılarından kurtulmak istedi. Din kurumlarında dahi bu derece görülen kuvvet ve zulmün hayatın diğer alanlarında nasıl korkunç bir hastalık gibi yayıldığını mukayese etmek mümkün değildir. İşte bu karanlık süreci doğumdan itibaren eşit haklara sahip olduğumuz bir anlayışı ifade eden bu dönem, yani Bilim Çağı sonlandırmıştır. Evet, doğumdan itibaren eşit haklara sahip olduğumuz bir anlayışı ifade eden bu döneme Bilim Çağı da diyebiliriz. Bu çağ, tanrılar ve kahramanlar halkasının kıskacından çıkmamızı sağlayan önemli bir dönemeçtir. Çünkü ister ruhlara ister tannlara tapılsın, uygarlığın binlerce yıl pençesine sıkıştığı dogmatizmden kurtulmasını bu çağda ortaya konan eserlere borçluyuz. Aydınlanma bayrağını yedinci yüzyılda devralan İslam bilginleri, bilimden aldıkları güçle 400 yıl dünyanın ortak sorunlarına çare ürettiler. Yeni bir aşamaya geçmek üzereyken üç büyük deha olan Farabi (872-950), İbn-i Sina (980-1037) ve Biruni (973-1051)’ nin ölümüyle bilimlerin atası olan felsefe rafa kalktı. Tanrısal makama en yakın eylem kabul edilen ‘düşünmek ve sorgulamak’ dinsizlik yaftasına maruz kalınca bilim üretilemedi. Bilim olmayınca teknoloji geriledi. Paranın mıknatısı olan teknoloji kaybolunca İslam dünyası ithalata yönelerek fakirleşti. Fakirlik, sanki bulaşıcı bir illet gibi her Müslümanın evine girdi. Yoksulların hukuki zemini önemsemesi ve keskin yönlerini sanada törpülemesi ise zaten hayaldi. Akıl yürütmeyi bırakan Müslüman coğrafya felsefe, bilim, teknoloji, para, hukuk ve kültür halkalarıyla birbirine bağlanan uygarlık döngüsü yolundan saparak dogma, hurafe, ithalat, borç, despotizm ve hamasetten oluşan ilkellik döngüsü bataklığına girdi. İşte o günden sonra fersude para gibi yere çalınan kaliteli yaşam yerine ölüm yüceltildi, varlık yerine yokluk kutsandı; dinin yerini gelenekler aldı, mantık yerine duygular ululandı; insanlığa ne katarımdan ben ne kazanırıma gelindi ve Doğu’nun avucundaki bilim meşalesi Ortaçağ karanlığından sıyrılmaya çalışan Batı’ya geçti. Ancak bu geçiş, sanıldığından uzun ve sancılı olacaktı. Paranın servete dönüştüğü, servetin ise soylu sınıf ve sınıfsız yığınları belirlediği bu yüzyıllar, dünyanın tamamında savaşların hüküm sürdüğü bir dönemdi. Galiplerin madalyası zenginlik ve kahramanlık, mağlupların cezası ise yoksulluk ve kölelikti. Bu darboğazdan çıkmaya uğraşan Kıta Avrupası, Şark’ın ortaya koyduğu bilimsel eserleri sahiplenecek aydınlanma hareketini başlatmak istedi. Ancak karşılarında büyük bir engel vardı: Din adamları. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkıldığı 476’dan Endülüs Devleti’nin yıkıldığı 1492’ye kadar sadece din değil bilim de kiliselecin kontrolündeydi. Yani her kilise aynı zamanda üniversiteydi. Günümüzde kullanılan Latince kökenli ‘rektör’ ve ‘dekan’ sıfatlarının Ortaçağ’daki karşılığı işte bu yüzden büyük papaz ve küçük papaz anlamına getirdi. Din adamlarının beğenmediği tez ve teoriler hurafe diyerek çöpe atılır, sahipleri ise asılırdı. Örneğin kiliseye göre dünya düzdü, İspanya kıyıları dünyanın sonuydu. Kadınlar şeytandı, engelliler lanediydi. Doğu’daki eserlerin kilisedeki bilgileri yalanladığını bilen din adamları, itibarlarını tehdit eden bu çalışmaları yok etmek için her şeyi yaptı. Endülüs medeniyetinin yüz akı birikimleri, ya yakıldı ya da Tako Nehri’ne atıldı. Nehrin suyu, altı ay siyah akmıştı. Nobel Ödülü’nü kazanan ilk kadın ve bu ödülü iki kez kazanan ilk kişi olan Marie Curie ‘Medeniyetimizin temelinde, Endülüs yağmasından kurtarılmış bir avuç eser vardır. Eğer Müslüman bilim insanlarının her yazdığım okuyabilseydik şimdi başka bir gezegende yaşıyor olurduk, ‘ tespitinde haksız değildi. Zira Güneş sistemini tarif eden Kopernik’in referans aldığı bilimsel çalışmalar arasında İbn-i Şatır ve El Battani gibi alimlerin ortaya koyduğu diyagramlar vardı. Hristiyanlığın kutsal kitabı olan İncil ise yalnızca Latince yazılabilir ve Latince okunabilirdi. İngilizce, Almanca, Fransızca veya İtalyancaya çevirmeyi düşünmek bile dinsizlikti. İşte bu acımasız haskılara göğüs geren Avrupalı düşünürler, kıskandıran bir heyecan ve cesaretle tercüme faaliyetine girişti. 1292’de Paris’de patlayan öğrenci olayları, kilisenin güdümünden çıkacak bağımsız üniversitelerin habercisiydi. Rahmetli Halil İnalcık hocanın ‘Amerikayı Amerika yapan üniversiteleridir,’ tespitinin ilhamı işte bu olayların ardından kurulan ‘senato’ olgusuydu. Bologna’da hayata geçen üniversite yerleşkeleri çok geçmeden Londra’ya sıçradı. Endülüs medeniyeti başta olmak üzere Doğu’daki bilimsel mirasın Avrupa’ya transferi uzun sürmedi zira 1450 ile 1500 yılları arasındaki elli yılda yaklaşık 20 milyon kitap basıldı. Bu kaynakların okunması, eleştirilmesi ve geliştirilmesiyle Robert Grosseteste, Albert Magnus, Akinolu Thomas, Ockhamlı William ve Giambattista Vico gibi filozoflar, Leonarda Fibonacci gibi matematikçiler, Wallingfordlu Richard gibi astronomlar ve Roger Bacon gibi sayısız deneysel bilimci yetişti. Rene Descartes sayesinde ise modernite başladı. Kimileri toprağı kazıp altın ararken kimileri asıl zenginliğin kitaplara ekilecek düşünce tohumları olduğunu fark etmişti. Skolastik bakışın dayattığı karanlık, cesur bilim insanlarının ışığıyla aydınlanıyordu. Mesela Antonio Clericuzio’nun araştırmaları Kopernik’ten Newton’a, Galileo’dan Tesla’ya uzanıp doğa kanunlarını örten binlerce yıllık sis perdesini kaldırdı. Dogmalardan sıyrılan fikirler çarpıştıkça sayısız buluş ve keşfe imza atıldı. Ardıllarının hayal gücünü ateşleyen bu düşünürler; tıp, astronomi, ekonomi, hukuk, metalürji, edebiyat ve sanat disiplinlerini atağa kaldırdı. Diğer taraftan Martin Luther, Kopernik, Bruno gibi çok sayıda marjinal bilim insanı, yaşadıkları coğrafyayı düze çıkarmak için çırpınırken engizisyon mahkemelerinin sosyal jiletine de meydan okuyordu. ‘Acı, zayıflığın vücuttan atılmasıdır, ‘ der Fransız lejyonerler. Aydınların çektiği bu acılar; ruhların, kahramanların ve yarı tanrıların dikte ettiği dogmaların beyinlerden aforoz edilmesi anlamına gelmekteydi. Kiminin ululadığı fakirlik, kiminin dayattığı kölelik veya kiminin kutsadığı cehaletin yerle bir edilmesiyle zihinler özgürleşmeye başladı. İşte günümüz aydınlarının verdiği mücadele, uygarlığın genetik kodlarına işlemiş tüm bu hastalıkların devam etmekte olan tedavi sürecidir. Kısacası ‘Geleceği tahmin etmenin yolu, onu icat etmektir,’ mottosuyla hareket eden Avrupa, Bilim Devrimi’nin önündeki engelleri yıkarak 17. yüzyıla gelmeden hem paraya hem de geleceğe yön vermeye başladı. Çünkü insanlığı ezip geçen doğaüstü güçleri izlemekle yetinmemiş, nedenlerini de anlamak için bilime sarılmışlardı. Örneğin milyonlarca insan ağaçtan meyve düştüğünü görmüş fakat sadece Newton sorgulamıştı. Fransız matematikçi ve filozof Augusto Comte’un 19. yüzyılın başlarında ortaya koyduğu yanlışlanabilirlik kuramı ise bilimsel metodoloji anlayışını zirveye taşıdı. Böylelikle bilimin önündeki setler aşılmış ve uygarlık tarihindeki büyük kırılma başlamıştı.[123]

Daha da önemli olan husus Orta Çağ’da Arap dünyası senede yaklaşık 330 kitap çeviriyor ki bu rakam, Yunanistan’ın çevirdiği kitap sayısının beşte biridir. Halife Me’mun’un zamanından [dokuzuncu yüzyıl] bu yana Arapçaya tercüme edilen kitapların toplamı yaklaşık 100.000dir. Bu rakam İspanya’nin bir yilda tercüme ettigi kitap sayısına denktir.[124]

Ve bütün bu medeniyet atılımlarının taşlarını döşeyen de hiç şüphe yoktur ki Emevilerin, Abbasilerin, Memlüklerin, Eyyubilerin, Gaznelilerin, Osmanlıların, Fatımilerin, Selçukluların direği olduğu İslam medeniyetinin payı tartışılmazdır. İslam medeniyetiyle etkileşim olmasaydı Avrupa’nın Atlantik kıyıları Orta Çağ karanlığından çıkamazdı.

Elbette ki bu etkileşimde sanatsal etmenler de bulunmaktadır. Her ne kadar klasik dönem İslâmi mimarisinde ileri derecede bir ilerleme görülemese de özellikle Dört Halife ve Emevîler devirlerinde uzak coğrafyalardaki fetihler ve etkileşimlere ek olarak birkaç siyasi-kültürel mekânda az ya çok hükmeden sınıftan varsıl yöneticilerin ilgi ve zevkleri doğrultusunda dini ve tasavvufi temaların resmedilmesi yanında anıtsal mimari yapımında sıradışı zengin gelişimleri arttırmıştır.[125]

Yöredeki bütün üsluplardan pay almış olan Emevî sanatına özgü niteliklerden söz etmek mümkün olmasa da, bu uygulamalar en azından ileri dönemlerdeki gelişmelerin temellerini atmıştır; bunların başında din dışı sayılan figüratif tasvirlerin kutsal binalardan çıkarılması gelir. Robert Hillenbrand Emevi sanatını “eklektik, deneysel ve propagandist” bir sanat olarak tanımlıyor. Bölgede mevcut çeşitli üslûpları topladığı için eklektik, henüz yeterince tanımlı bir karakteri olmadığı için deneysel ve yazı ya da kamusal alanlarda tasvir bulunmaması gibi değişik simgelerle yeni fethettiği bölgede İslam’ın mevcudiyetini hissettirmeyi hedeflediği için de propagandist bir sanattır.[126] Oleg Grabar ise bu sanatta, ileride İslam sanatı olacak birkaç temel unsuru bir kenara bırakmak kaydıyla, daha yaygın bir sanatın, Ortaçağ sanatının izlerini görür;[127] bunu tartışmaya açan daha güncel bir araştırma mevcuttur.[128]

Anıtsal mimari yapımında yaşanan sıradışı gelişmeler vesilesiyle, güç ve din, kültürel ve toplumsal muhiti şekillendirme adına etkileşime girmiştir. İslam tarihinin engin karmaşıklığı nazarı itibara alındığında tartışmamızı şu hanedanlardaki güç ve himayeye indirgiyoruz; 1250-1517 arası Mısır ve Akdeniz’in güneydoğu çeyreğini hükmü altında tutan Memlükler; 1300-1921 arasında ilkin Bizans İmparatorluğunun sonra da Memlüklerin halefleri olan Osmanlılar; İlhanlılar (1256-1385); Timur Hanedanı (14. yy sonu ve 16 yy. başı) ve 13 yy. sonundan 17.yy.a kadar İran’da hüküm süren Safeviler; ve 16. ve 17. yy.larda Hindistan’ın kuzey yarısında hakim güç olan Moğollar. Diğer bir çok kültürel bağlamlarda benzer resimli materyalleri sunmaktadırlar; burada ele alınan bağlamlar daha büyük bir zenginliğin sadece bir örneğini temsil etmektedir. Kahire Şehri, kendilerini Bağdat’taki Abbasi Halifelerinin evrensel otoritesine karşı rakip olarak öne süren Şii hanedanı Fatımiler tarafından 969 yılında kurulmuştur. Yeni başkentleri, ana sokaklarla çeyrek dairelere bölünmüş görkemli bir çevre duvarı içinde gelişmiştir. Yaklaşık iki asır Fatımi hükümranlığı dini mimarinin düzinelerce şaheserini finanse etmişlerdir. Dini tezyin sanatlarının nispeten küçük bir kısmı günümüze kalmıştır. 1171’de hanedanın Haçlı Seferlerinin Kudüs’teki Latin krallığına olan büyük çaplı harici baskılarını hissetmesiyle Fatımiler İslam dünyasının büyük sultanı Selahaddin Eyyubi’yi yardıma çağırmışlardır. Selahaddin babası Eyyub’un adıyla anılan Eyyubi hanedanıyla kuvvetle cevap verip Fatimilerin yerini almış ve topraklarını 1250’ye kadar idare etmiştir. Sünni olan Eyyubiler, daha sonra İslam’ın sanata en çok önem veren siyasi güçlerinden biri olan Memluk hanedanına boyun eğmişlerdir.[129]

İsimlerini Eyyubilerin saray muhafızlığı ve köle asker şeklindeki ash konumlarından almış olan memluklar (memluk Arapça’da “sahip olunan, alınmış dolayısıyle da “köle” anlamındadır) her ortamda sanata yer vermişlerdir. İdareleri altında sanatkarlar, İslam dünyasının en ince tezvinli mushaflarını rahlelerini, mahfazalarını, pirinç kakma kalem kutularını yapmışlar, buna ilaveden mineli cami lambaları, mihrab yanına mineli pirinç şamdanlar camiler, medreseler, hankählar, türbeler ve diğer dini mimari örneklerini de ortaya koymuşlardır. Kültürel bir faaliyet merkezi olarak memluk Mısır’ı ve daha büyük olan Suriye, dünyanın dört bir yanın dan sanatkâr ve din alimlerini cezbetmiştir. Özellikle Kahire diğer herhangi bir yerde siyasi ve içtimai keşmekeşten kaçıp kurtulmayı arzulayan müslümanlar için ikinci bir Mekke olmuştur. Memluk içtimai hayatının büyük bir bölümü devamlı surette büyük cami kompleksleri, medrese ve türbeler etrafına kūmelenen mücavir alanlarla mimari koruma etrafında dönmüştür.[130]

İslâm Mimârîsi meselesi

– Câmi, İslâm mimârîsinin en mühim abidesi ve Müslüman şehrinin en muhteşem zîneti sayılır. On dokuzuncu asra kadar bu dînî âbi-denin mimârî menşei hakkında ileri sürülen nazariy-yeler, umumiyyetle bu tarzı eski medeniyyetlerin bü-yük eserlerinden mülhem gibi göstermekte ittifak etmiştir.[131]

Meselâ meşhur (L. A. Sédillot) nun «Histoire générale des Arabes” ismindeki İslâm tarihinin 1877 Paris tab’ının birinci cildinin 121 inci sahifesinde bu nokta şöyle izah edilir:

“Kayserili (Eusébe) in (Vie de Constantinople) ismindeki eserinde avluları, rivâkları, çeşmeleri ve papaz hücreleriyle tasvir ettiği kiliselerin Suriye, Filistin ve Mısır camilerine örnek olduğunda şüphe yoktur; bütün bu camilerde Bizans san’atkârlarının mozaiklerine tesadüf edilmektedir.”[132]

Bazı tezyinatın umumi üslûba ihtiyatsızca teşmilinden doğan bu indî nazariyyeye mukaabil, ayni İslâm abidelerini eski İran, Yunan vesaire eserlerinden mülhem gösteren iddialar da ileri sürülmüştür. Geçen asrın bütün bu mütenâkız nazariyyelerine mukaabil, yirminci asır âlimleri İslâmın Güzel San’atlarında sezilen eski Yunan tesirini tereddütle karşılamakta ve meselâ Londra Üniversitesi Profesörlerinden (Bernard Lewis) in «Les Arabes dans l’histoire» ismiyle Fransızcaya terceme edilen eserinin 1958 Brüksel tab’ının 123 üncü sahifesinde İslâm eserlerinde görülen eski Yunan izlerinin :

Ârâmî ve Hıristiyan tesirleri altında yarı-yarıya şarklılaşmış bir Yakın Şark elenizmi» sayılabileceğinden bahsedilmektedir; (Bernard Lewis, Les Arabes dans l’histoire, çev. Jean-Paul Roux, Éditions de la Baconnière, Brüksel, 1958, sf. 123; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 65) fakat bu telâkki bile ancak bazı tezyinat eserlerinin izahında ileri sürülebilecek bir nazariyye mahiyyetindedir. Dinî abidelerin esasını teşkil eden bina plânlarını böyle bir nazariyye ile izaha imkân yoktur. Meselâ mimarî sahasında “İslâmın ilk büyük muvaffakiyeti” sayılan Şam (Emevî Camii) nin umumî çizgilerinin doğrudan doğruya Medine’deki «Mescid-i Saadet” den mülhem olduğu tesbit edilmiştir.[133]

Arthur Pellegrin’in «L’İslâm dans le monde» ismindeki eserinin 1950 Paris tab’ının 98-99 uncu sahifelerinde bu mühim nokta şöyle izah edilir:

“Hazret-i Muhammed (Hicrette) Medine’ye vasıl olunca satın aldığı bir arsanın üstündeki insan ke-mikleriyle hurma ağaçlarını kâmilen kaldırttıktan sonra her dıl’ı yüz kulaç veya takriben elli metre tu-tan bir murabba çizip üstüne güneşte kurutulmuş kil-den tuğlalarla duvarlar çektirdi. Bu duvarların birinde, yani cenup tarafındakinde bir cümle kapusu yaptırdı. Dılı’ların birinde de zevceleri için 3 m. 50 X 3 m. 50 nisbetinde hücreler kurdurdu. Bu suretle refikalarının hurma ağaçlarıyla kilden yapılmış tavan-larla kaplı birer hücreleri oldu… Hazret-i Muhammed eshabını avlunun bir köşesinde bir halı üzerine otu-rarak kabul ederdi. Yağmur nadiren yağdığı için, iklimin açık havada yaşamaya müsait olmasından do-layı avlu, Arap ikametgahında fevkalâde bir ehemmiyeti hâizdir. Bununla beraber, yağmurun nadir olmasına mukabil hararet çok şiddetlidir. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber namazlarda sıcaktan şikâyet eden eshabını güneşten korumak için bir sığınak inşasına lüzum gördü. Bunun üzerine avlunun içinde şimal tarafındaki duvara dayanan ve hurma ağaçlariyle kilden yapılan bir tavanı sırıklara istinat ettirdi. Namazda (Ka’be) ye teveccühü temin eden cenuba tesadüf eden Kıbleye alâmet olarak da, avlunun cenubundaki cümle kapısını ördürdü ve onun yerine başka bir duvarda kapu açtırdı. İşte bu suretle örülmüş kapıdan hasıl olan çıkıntı o tarihten itibaren Kıble alâmeti (= Mihrab) oldu. Bütün tertibatiyle beraber işte bu nûrânî avlu Müslümanlar için bir ana plân oldu: Onlar bunu Medine’den alıp götürdüler ve fethedip yerleştikleri her yerde teces-süm ettirdiler. Netice itibariyle cami plânı bir Kur’an nassıyla değil, Sünnet-i Seniyye ile ta’mim edilmiş oldu. Hazret-i Muhammed ibadet için (Kâ’be) den başka hiç bir merkez göstermemiş olmak itibariyle cami plânında işte onun esas olması akla yakın ge-lirse de öyle olmamış, Medine’deki «Mescid-i Saâdet” tercih edilmişti: Zaten yeni dinde Allah’a ibadetin (Salât Namaz) denilen şekline orası daha müsait geliyordu.[134]

İşte bu suretle İslâmın dinî mimârîsi, Paris İslâm Enstitüsü Profesörlerinden (Jacques C. Risler) in 1955 de neşredilen «La civilisation arabe» ismindeki İslâm medeniyyeti tarihinin 155 inci sahi-sinde söylediği gibi, Fahr-i Kâinat’ın Medine’ye hicret buyurdukları zaman yerin üstüne bizzat çizmiş oldukları bir plâna istinat ediyordu.[135]

İslâm âleminin meşhur camileri arasında üslûb itibariyle memleketten memlekete ve kıt’adan kıt’aya değişen hususiyyetler bulunduğunu herkes bilir. Fakat anahatlar birdir.[136]

Arthur Pellegrin, yukarda bahsettiğimiz eserinin 102 nci sahifesinde bu noktayı da şöyle tesbit etmektedir:

Aralarındaki tehålüflere rağmen bu abideler arasında çok vazıh bir karabet havası vardır ve o da üslûplarını ilhâm etmiş olan İslâm an’anesinden mütevellittir.[137]

İslâm fütûhât dairelerindeki eski medeniyyet eserlerinin bu dinî mimârîmiz üzerindeki tesirlerini araştıran profesör (Risler) de aynı eserinin 156-157 nci sahífelerinde vardığı neticeyi şöyle anlatır:

“Netice, mağlûp milletlerin san’at telâkkilerini körü-körüne taklitten ibaret olamazdı. Bilâkis, bir asrı bile bulmayan az bir zaman içinde Müslümanlar kendilerine mahsus ve muayyen bir san’at ibdâ ederek yeni hâlet-i rûhiyyelerinden doğan bedîî temâyüllerini taşla ifade etmişlerdi. Bu netice, görüp beğenmiye ve sevip inanmaya muvaffak oldukları her şeyi ifade eden parlak bir terkip demekti.”[138]

Bu muhteşem san’atın asliyyet ve asâletini Cezayir Üniversitesi profesörlerinden F. E. Gautier, de Moeurs et coutumes des Musulmans ismindeki eserinin 1955 Paris tab’ının 264-265 inci sahifelerinde şöyle tavzih etmektedir:

«O zarif İslâm mímârîsinin mazî ile hiçbir alâkası olmadığı anlaşılmaktadır. Eski Mısır mezarları ve mabedleriyle hiçbir münasebeti yoktur; (Aché-ménides = Keyâniyân) in Louvre müzesinde eski şekilleri yeniden tesbit edilmiş olan İran saraylarıyla da kat’iyyen alákadar değildir; hatta kendisine menşe olan Bizans mimarisiyle de hiç bir alakası yoktur: O bir ibda eseridir.[139]

Avrupa’da «Gotik» denilen dinî mimârînin teşekkülünde Fahr-i Kainatın çizdiği çizgilerden doğan bu yüksek İslâm san’atı âmil olmuştur. Bir müddet Cezayir müzesi müdürlüğünde de bulunmuş olan Fransa Enstitüsü azasından Georges Marçais’nin «L’art de L’İslâm» ismindeki eserinin 1946 Paris tab’ının 60 ıncı sahifesinde İslâm mimârîsiyle yakınlık gösteren eski san’atlardan bahsedilirken bu nokta şöyle anlatılır:

«Bizans, eski Mısır, Şimali-Afrika’nın Hıristiyan ve İspanya’nın Wisigoth san’atlarıyla karabet gösteren ve hattâ bizim Lâtin san’atımızın da kardeşi, fakat büyük kardeşi olan bu İslâm san’atı öyle eserlerle ifade edilmiştir ki bunlar bize kendilerinden iki-üç asır sonra Fransa toprağında ortaya çıkan katedralleri hatırlatmaktadır.»[140]

Fransa İlmi Araştırmalar Millî Merkezi mütehassıslarından (Jean Paul Roux) nun 1959 senesi başlarında neşredilen «L’İslam en Ocident” ismindeki ese-rinin 141-142 nci sahifelerinde İslâm mimârîsinin te-siriyle meydana çıkan Avrupa katedrallerinden bazı-ları hakkında da şu izahata tesadüf edilmektedir:

İspanya’nın (Toledo = Tolaytola) şehrindeki (Santa-Maria-Blanca) gibi kiliseler, Hıristiyan dinî binalarında Endülüs Müslüman şekillerinin muntazam surette kullanıldığını göstermektedir. İslâm mimârîsinin büyük muvaffakiyetleri yalnız hayâsızca taklit edilmekle kalmayıp yeni abidelerin inşasında Müslüman esirler de kullanılmıştır: (Léon) krallı-ğında ortaya çıkan bu san’at oradan Katalonya’ya ve nihayet Pyrénées dağlarının her iki tarafına yayıldı. Garbi-İslâm san’atının mümeyyiz bir vasfını teşkil eden at-nalı şeklindeki sırakemerler Cenubî Fransa’da halâ görülmektedir. Müslüman mimarların ustalığı kadar Santiago ziyaretgâhı da İslâmın inşaat usullerini Fransa’nın bir hayli içerlek yerlerine kadar sokmakta amil oldu. Koyu ve açık renkli taşları sırayla dizme zevki Burgonya’nın Vézelay şehrindeki (Madeleine) kilisesinde bile kendini göstermektedir. Güzelliği ondan aşağı kalmayan Puy-en-Velay katedralinde bir Müslüman-İspanyol san’atkârının çalışmış olduğuna muhakkak nazarıyla bakılmaktadır: Cephelerle yan-kapı kemerlerinin bu şehirdeki diğer abidelerde de tesadüf edilen tezyinatını hep aynı san’atkâr yaptırmıştır.»[141]

İslamın camileri gibi minareleri de Hıristiyan -Garp mimarisine örnek olmuştur; profesör (Risler), yukarda bahsettiğimiz İslâm medeniyyeti tarihinin 157 nci sahifesinde bu noktayı şöyle anlatır :

«İslâm san’atının Garba tesiri araştırılırken dikkat edilecek noktalardan biri de çan kuleleriyle Hıristiyan burçlarının umumiyyetle Şarkın minare esasını temsil etmekte olmasıdır.”[142]

Bütün bunlardan çıkan netice şudur: Müslüman-Şarkla Hıristiyan-Garbın dinî mimârîleri, Fahr-i Kainat’ın nûrânî eliyle çizmiş olduğu bir bina plânından doğmuş demektir.

İslâm medeniyyetinin Avrupa mimârîsine tesiri yalnız dinî mimârîye de münhasır değildir: Gene (Risler) in aynı eserinin aynı sahifesinde başlayan izahata göre Garbın askerî mimârîsi de Ehl-i Salip devrinde Haçlıların Şarkda gördükleri İslâm eserlerini taklid etmelerinden doğmuştur; mesela Fransa’nın (Aigues-Mortes) istihkamları Mısır’daki Dimyat tahkimatından mülhemdir.

Garbın sivil mimârîsinde bile Müslüman-Şarkın çok mühim tesirleri vardır; meselâ apartman tarzı, soğuk hava tertibatı, evlere su isalesi ve birçok katlı yüksek binalar inşası gibi hususiyyetler Avrupa’dan çok evvel İslâm âleminin birçok yerlerinde tatbik edilmiştir: Bunlar hakkında (A. Mazahéri) nin on altıncı tab’ı 1951 de Paris’te neşredilen «La vie quoti-dienne des Musulmans au Moyen âge» ismindeki eserinin 27, 80, 81 ve 172 nci sahifelerinde bir hayli tafsilât vardır.[143]

Netice itibariyle asırlar geçtikçe iptidaî Garp, şarklılaşmış ve daha doğrusu şarklaşmış demektir.[144]

Netice olarak bugün artık ilim âlemince reddedilen eski bir telâkki vardır: Asırlarca bu yanlış telâkkiye inanmış olanlar nazarında bugünkü Garp medeniyyeti (Gréco-Romain) denilen eski Yunan-Lâtin kültürünün mahsûlüdür! Halbuki İslâm medeniyyetinden çok eski olan o kültürün daha eski devirlere ait olan Hitit, Fenike, Mısır ve Bâbil medeniyyetlerinin mahsûlü olduğu ve onların da Sümer medeniyyetinden doğduğu Garp ilminin son tedkikleriyle artık sabit olmuş bir hakikattir. Geçen asrın ortalarında keşfedilmiş olan ve yazının îcadıyle insanlığı hayvanlıktan ayıran Sümer medeniyyetinin de bir Türk eseri olduğu hakkında şimdiye kadar muhtelif Garp dillerinde yazılmış olan eserler çok büyük bir yekûn tutmaktadır. Netice itibariyle bugünün Garp medeniyyeti, en eski menşei bakımından da bir Şark medeniyyetinin devamından başka bir şey değildir.[145]

Bir ilim hey’etinin başında yaptığı Sümer haf-riyyatından elde etmiş olduğu büyük neticelerle meşhur olan Sir Leonard Woolley’nin «Les Sumériens ismiyle Fransızca’ya terceme edilen eserinin 1930 Paris tab’ının 194 üncü sahifesinde bu nokta şöyle tesbit edilir:

“Henüz ilk barbarlık çağında yaşayan bir dünyayı tenvîr etmiş olmak i’tibariyle Sümer medeniyeti bir ibdâ eseri mahiyyetindedir. Bugün biz bütün san’atların menşeini Yunan medeniyyetine bağlayan devri artık aşmış vaziyetteyiz.»[146]

Aynı eserin 195 inci sahifesinde de bu kıymetli ve mütehassis müellif, varmış olduğu ilmî neticeyi şöyle ifade etmektedir:

«Biz kendi benliğimizin bir kısmını Sümerlilere medyûnuz; onlar bizim fikrî dedelerimizdir ve işte bu sıfatlarından dolayı hem tedkiklerimize, hem hayranlığımıza lâyıktırlar.”[147]

Bununla beraber, Sümer medeniyyetinden doğmuş olan Hitit, Fenike, Bâbil vesaire medeniyyetleriyle onlardan çıkan eski Yunan-Lâtin kültürü bugünkü Garp medeniyyetinde doğrudan doğruya âmil vaziyetinde değildir: Bugünkü Garb’ın bütün ilimleri, eski kültürleri tedkik ettikten sonra tecribî usûle ehemmiyet vermiş olan Müslüman-Şark medeniyyetinin eserleridir. Bu hakikat, bilhassa on dokuzuncu asırdan itibaren Garp âlimleri tarafından da i’tiraf edilmiştir; meselâ meşhur Dr. Gustave Le Bon’un “La civilisation des Arabes» ismindeki İslâm medeniyeti tarihinin 1884 Paris tab’ının 614 üncü sahifesinde Müslümanların Garp âlemindeki ilmî ve edebî tesirlerinden bahsedilirken:

Avrupa, medeniyetini onlara medyundur» denil. dikten sonra, bu İslâm te’sirinin bilhassa «ilmî, edebî ve manevî sahalarda muazzam olduğu (Gustave Le Bon, La Civilisation des Arabes, Librairie de Firmin-Didot et Cie, Paris, 1884, sf. 614; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 72) tarihi bir hakîkat olarak i’tiraf edilmektedir. Fakat uzun zaman o gaafil ve aşağılık Garp bu muazzam hakikatin farkında bile olmamıştır; (Le Bon) gene ayni sahifede bunu da şöyle i’tiraf etmektedir:

«Avrupa uzun zaman o kadar müthiş bir barbarlık içinde yaşamıştır ki, sırf işte o yüzden kendi barbarlığını görememiştir!”[148]

Bundan evvelki fasıllarda umumî bir fikir vermek üzere ancak en mühimlerinden bazılarını gözden geçirmiş olduğumuz bu İslâm ilimlerinin Garp dillerinde bıraktığı izler lisaniyyat bakımından ayrıca tedkik edilmiş ve bunların çok mühim bir yekûn teşkil ettiği tesbit olunmuştur. Bu yazılarımızda me’haz ittihaz ettiğimiz Garp menbalarının müellifleri bu noktada ittifak etmektedir.[149]

Fransa’nın meşhur lisaniyyatçılarından (Albert Dauzat) nın «Histoire de la langue française» ismindeki eserinin 1930 Paris tab’ının 176 ncı sahifesinde İslâm kelimelerinin bilhassa Ehl-i-Salîp devrinden i’tibaren Şarkla temas artınca çoğalmaya başladığından bahsedildikten sonra, bunların en fazla İspanya (= Endülüs) ve İtalya üzerinden Garp dillerine yayılmış olduğu şöyle anlatılır :

İlk Arap kelimeleri daha Ehl-i-Salîp seferlerinden evvel İspanya’dan gelmiştir; bir kısmı İtalya’dan intikal etmiş ve bazıları da doğrudan doğruya Şark’dan alınmıştır; fakat çoğunda İspanyol damgası vardır.»[150]

Bu gibi kelimeler içinde Garp dillerinin de birbirlerinden alıp verdikleri tabirler vardır. Bunlar iki kısma ayrılmaktadır: Bir kısmı İslâm medeniyyetinin üstünlüğünden dolayı muhtelif mefhumlarla Garb’ın Şark’dan aldığı eşyaya ait medenî tâbirlerdir ve bir kısmı da muhtelif sahalara ait ilmî ıstılâhlardır.

Çok mühim bir yekûn tutan ve medenî tâbirlere misal olarak gösterilen kelimelerden bazıları şöyle sıralanabilir:

1- Acemceden Arapçaya geçmiş olan ve Arapçada «Hüccet” ve «Senet» manâlarına gelen (Sakk) kelimesi Garp’da (Chéque = Çek) şeklini almıştır;

2- Gene Acemceden Arapçaya geçen tâbirlerden (Dîvân) kelimesi İtalyancada (doana/dogana) ve Fransızcada (douane = gümrük) olmuştur;

3- Kadınların giydikleri (jupe), Arapçanın (cübbe) kelimesinden gelir;

4- Tıpkı bunun gibi, İtalyancanın (mussolina) ve Fransızcanın (mousseline) kelimeleri de bu kumaşın menşei olan «Mûsul şehrinin isminden iştikaak etmiştir;

5- «Çiçekli Şam kumaşı› manâsına gelen (Da-mas) kelimesiyle ondan iştikaak etmiş olan (Damas-quiner) ve (Damasquinage) tâbirleri de (Damas = Dimeşk) yani (Şam) şehrinin isminden türemişlerdir;

6- Meşhur ipekli kumaşın Almanca ismi olan (Atlas) kelimesi de Arapçayla Türkçeden geçmedir;

7- Fransızcanın ayni manaya gelen (Satin) ke. limesi de bu kumaşın menşei olan Çin’in «Tsia-Tung şehrinin Arapçaya (Zeytûnî) şeklinde giren isminin İspanyolcada (Aceituni) ve İtalyancada (Setino) şekillerini almasından mütevellittir;

8- Tıpkı bunlar gibi, Acemcenin (Tâfte) şeklindeki ipekli kumaş ismi (Tafta) şekliyle Türkçeye geçtikten sonra İtalyancada (Taffetà) ve nihayet Fransızcada (Taffetas) olmuştur;

9 – Bizim (Şal) kelimemiz de öyledir: Acemceyle Türkçeden İngilizceye (Shawl) ve Fransızcaya (Châle) şeklinde intikal etmiştir;

10- Arapçanın (El-Kubbe) kelimesi (Alcoba) şeklinde İspanyolcaya ve «Yatak yeri, yataklık manâsına (Alcôve) şeklinde de Fransızcaya geçmiştir;

11- Gene Arapçanın «boyun kemiği içindeki murdarilik manâsına gelen (Nukha) kelimesi de (Nuca) şeklinde Lâtinceye geçtikten sonra Fransızcada «Ense» manâsına (Nuque) şeklini almıştır;

12- Arapçanın «Şeker» manâsına (Sükker) kelimesi de İtalyancada (Zucchero) istihâlesine uğradıktan sonra (Sucre) şeklinde Fransızcalaşmıştır;

13 – Bizim Arapçadan gelen (Şerbet) İtalyancada (Sorbetto) olmuş ve ondan muharref olarak da (Sorbet) şekliyle Fransızcalaşmıştır;

14-Gene Fransızcada «Şurup» manâsına gelen (Sirop) kelimesi de Arapçanın «İçki» manâsına (Şa-râb) tâbirinden ilk önce (Sirupus) şeklinde Lâtinceye ve ondan da Fransızcaya geçmiştir;

15 – Arapçanın «Atılacak, serilecek yer» manâsına gelen (Matrah) kelimesinin (Materasso) şeklinde İtalyancaya ve ondan da «Şilte» manâsiyle (Matelas) şeklinde Fransızcaya geçmiş olması her halde kolay tahmin edilecek şeylerden değildir;

16- Acemceden Ortaçağ Lâtincesine (Azzurum) şeklinde geçen (Laciverd) kelimesinin de nihayet Fransızcada bir taraftan «Mavi», “Mavi cam» ve “Gök» manâlarına (Azur) ve bir taraftan da «Lâciverd-taşı» manâsına (Lapis-lazuli) şekillerini alması da ayni mahiyettedir;

17- Arapçanın (El-Kaadî) kelimesi İspanyolca-da «Mahkeme reîsi» manâsına (Alcalde) şeklini aldıktan sonra (Alcade) şeklinde Fransızcalaşmıştır;

18- (Türk) isminden de «Koyu mavi» manâsına İtalyanca (Turchino) ve Fransızca (Turquin) kelimeleriyle «Fîrûze” manâsına (Turquoise), «Mısır-buğdayı” manâsına (Turquet) ve «Kasık-otu» manâsına (Turquette) tâbirleri türemiştir;

19- Bu maddî mefhumlara mukaabil, manevî ve mecazî mefhumlar ifade eden kelimeler de vardır: Meselâ Fransızcanın (Aman) kelimesi Arapçanın (Emân) tâbirinden ve «Tesadüf” manâsına (Hasard) kelimesi de tavladaki (Zar) kelimesinden gelir: Bu son kelime (Azar) şeklinde İspanyolcaya da geçmiştir.

Bu gibi misâller daha pek çok sayılabilir.

Mevzûumuz i’tibariyle İslâm medeniyyetinden kalan ilmi tabirlerle istilahlar daha mühimdir. Bu tabirlerin umumiyyetle Arapçadan geçmiş olması, Arap dilinin bütün İslâm âleminde ilim dili haline gelmiş olmasındandır: Bu vaziyet, Lâtincenin Avrupa’da asırlarca oynadığı role benzetilebilir. Bununla beraber, İslâm medeniyyetinden Garp dillerine intikal eden kelimeler içinde Türkçe ile Acemceden Arapçaya geçmiş tabirler de vardır.[151]

Jean-Paul Roux’nun 1959 da Paris’de neşredilen «L’İslâm en Occident ismindeki eserinin 141 inci sahifesinde bu nokta şöyle anlatılır :

«… Bugün Sâmî menşe’leri malûm olan birçok kelimeler ilkönce Latin iştikaakıyla izah edilmişti. Diğer bir kısım tabirlerin de Yunanca olduğu muhakkak olmakla beraber, Fransızca ile İtalyancadaki şekillerinin Arapça vasıtasıyla geçip geçmediği henüz malûm değildir. Şu da var ki bu ilmî tâbirler içindeki ıstılâhların bir miktarını da Araplar bilhassa Acemlerle Türklerden ve Şark’ın daha başka bir takım milletlerinden almışlardır.”[152]

Rıyâzıyyâta ait tâbirlerden (Algébre) in Arapça (El-Cebr) den, (Zero) ile (Chiffre) in (Sıfır) kelimesinden ve (Algorithme) in de (El-Harizmi) nin is-minden iştikaak etmiş olduğunu bundan evvel izah etmiştik; Hey’et ilmi sahasında da İslâmiyyetten Garb’a intikal etmiş ıstılâhlar mühim bir yekûn tutmaktadır.[153]

Princeton Universitesi profesörlerinden Philip Hitti’nin «Précis d’histoire des Arabes» ismiyle Fransızcaya terceme edilen eserinin 1950 Paris tab’ının 149 uncu sahifesinde bu nokta şöyle tesbit edilmektedir:

Gökyüzünde Müslümanların mesaisinden kalan ölmez izleri derhal farkedebilmek için, bir sema küresinin üstündeki yıldız isimlerini okuyuvermek kafidir. Avrupa dillerinin ekserisinde yıldız isimlerinin asılları Arapça olduktan başka, (Azimut), (Zénit), (Nadir) vesaire gibi birçok fenni istilahlar da Arapçadan intikal etmek suretiyle İslâmiyyet’in Hıristiyan-Avrupa’ya bıraktığı ilmi mirasın azametini göstermektedir.”[154]

Kimya ile eczacılığa ait ıstılâhlar da çok büyük bir yekûn teşkil edebilir: Meselâ Arapçanın (El-Kimya) kelimesi (Alchimie) ve (Chimie), «El-enbik” kelimesi (Alambic), «El-köhl = sürme» kelimesi manâ değiştirerek (Alcool), «El-İksîr = İksir kelimesi (Elixir), Acemcenin «Gülâb ından Arapça’ya geçmiş olan (Cullâb) kelimesi (Julep), kimyevî bir madde ismi olan «El-kali» kelimesi (Alcali), «Kâfûr» kelimesi (Camphre), «İsmid = Sürme-taşı kelimesi (Antimoine), «Talk» kelimesi aynen (Talc) ve «Anber” kelimesi de (Ambar) şeklinde Lâtinceye geçtikten sonra (Ambre) şeklinde Fransızcaya geçmiş ve bütün bunlar biraz değişik şekillerle diğer Garp dillerine de intikal etmiştir.

Güzel San’atlar sahasında da böyle birçok misal-ler gösterilebilir: Meselâ Arapçanın (El-ûd) kelimesi Luth», (Rubab) kelimesi eski Fransızcada (Rebebe) ve yeni Fransızcada (Rebec) ve «Tabl» yahut «Tinbâr/Tunbûr» kelimesi de (Tambour) şeklini almıştır.

Küçük bir fikir vermek için ancak bazılarını misal olarak zikrettiğimiz bu ilmî tâbirler husûsî bir lûgat teşkil edebilecek kadar büyük bir yekûn tutmaktadır. Bunun sebebi, eski karanlık ve aşağılık Garb’ın bütün ilimlerle beraber birçok ilmî ıstılâhları da İslâmın yüksek harsiyle medeniyyetinden almaya mecbur olmasıdır. İşte bu suretle Garp âlemi ilim ve san’at sahalarında şarklılaşarak yükselmiş demektir.

Netice itibariyle bugünkü dünya medeniyyeti, İslâm medeniyyetinin Hıristiyanlar elinde aynen inkişafından başka bir şey değildir.

Gerek eski Greko-Romen devirlerinde, gerek ondan sonra İslâm medeniyyetinin tesirleri başlayıncaya kadar Hıristiyanlık devrinde Garp âlemi o kadar iptidaîdir ki medeni bir kıyafetten bile mahrumdur: Romalılarla Yunanlıların kıyafetleri bugünkü Şimali-Afrika’da olduğu gibi bir gömlekle bir ihramdan ibarettir: Bugünkü medeni kıyafet o iptidaî Avrupa’ya Orta Asya Türklerinden intikal etmiştir: Bu tarihi hakikat, geçen asrın sonlarından itibaren Rus, İngiliz, Fransız ve Alman ilim hey’etlerinin Çin Türkistanında yaptıkları hafriyyatın ortaya çıkardığı en büyük hakikattir. O muhteşem Türkistan medeniyyetinin mabedleriyle diğer büyük binalarında bulunan ve «Fresque» denilen duvar resimlerinde o devrin Türk kıyafetleri bütün renk ve şekil hususiyyetlerini olduğu gibi muhafaza etmektedir. (Grünwedel) ve (Von le Coq) gibi Alman müsteşrikleri bunlara ait birçok renkli ve büyük resim atlasları neşretmiş-lerdir. Bilhassa (Von le Coq) un «Bilder Atlas zur Kunts und Kulturgeschichte Mittel-Asiens» ismiyle 1925 de Berlin’de neşrolunan resim atlasında ver-diği izahata göre, Orta zamanlardan itibaren Avrupa kadın ve erkek kıyafetlerinde görülen tenevvüün bütün modelleri Şarkî-Türkistan medeniyyetindedir.

Bir Alman heyetinin başında Türkistan’a bizzat gidip birçok eserleri meydana çıkaran (Von le Coq)un izahına göre, Türkistan’dan Avrupa’ya model olarak birçok hazır elbiseler bile gönderilmiştir. Bugün bizde aşağılık duygusuyla imrenilen ve «Garp modası» ya-hut «Medeni kıyafet denilen nesne işte budur. Fakat, şu hakikati de unutmamalıdır ki eski devirlerin o karanlık Garb’ı bizden yalnız medenî kıyafeti almakla iktifa etmemiş, bütün ilimlerimizle san’atları-mızı da almış ve ilerletmiştir.[155]

Dr. Gustave Le Bon, yukarda bahsi geçen «La civilisation des Arabes ismindeki İslâm medeniyyeti tarihinin 626-627 nci sahifelerinde Endülüs medeniyyetinin yıkılışından bahsederken, inkârına imkân olmayan bu hakikatı çok vecîz bir şekilde işte şöyle ifade etmiştir:

Bir millet mahvedilebilir, kitapları yakılabilir, âbideleri yıkılabilir; fakat temin ettiği nüfuz ve tesir umumiyyetle tunçtan daha dayanıklıdır: İşte onu yıkabilecek hiç bir beşerî kudret yoktur. Hattâ asırlar bile o işde biraz âciz kalır.[156]

Buna mukabil, bize bir hastalık gibi ârız olan aşağılık duygusu, Garb’ın bizden aldığı medeniyyete değil, yalnız kıyafetiyle süsüne ve birçokları iptidaîliğini hâlâ muhafaza etmekte olan örf ve âdetleriyle sefâhatine hayrandır! Bugün bize millî benliğimizi gittikçe unutturan rûhî vaziyetimizin en büyük sebebi işte budur.[157]

Hıristiyan Garb’ın bazı meşhur müellifleri Hicret’in 114 ve Milâdın 732 tarihinde Fransa’daki Poitiers Muharebesi’nde İslâm ordusunun başında bulunan Endülüs Valisi (Abdurrahman İl-Gafikî) ye karşı Hıristiyan ordusunun başında (Charles Martel) in muzaffer olmasını cehlin ilme karşı zaferi şeklinde tarif edip Avrupa için bunun büyük bir felâket olduğunu, çünkü o felâket olmasaydı İslâm fütûhatının o karanlık Garb’ı daha o zamandan itibaren muhteşem kültür ve medeniyetiyle tenvir etmiş olacağını yana-yakıla anlatırlar. Tıpkı bunun gibi, ilk İslâm ordularının Bizans’ı fethedip Avrupa’ya geçememiş olmalarından ilim ve medeniyyet namına müteessir olan Garp müellifleri de vardır. Bunlar Hicret’in 34-165 ve Milâdın 655-782 tarihleri arasında Emevîlerle Abbâsîlerin İstanbul’a karşı giriştikleri beş seferin neticesiz kalmış olmasını Garb’ın bir an evvel aydınlamasına mani olmuş bir vaziyet şeklinde tasvir etmektedirler; mesela (Emmanuel Berl) in «Les impostures de l’histoire» ismindeki eserinin 1959 Paris tabının 104’üncü sahifesinde İslâmiyyet’in sekizinci asırdaki ilmî ve askerî üstünlüğünden bahsedilirken bu nokta şöyle izah edilir:

“Arap rakamlarıyla Garb’ın bilmediği ve İslâmiyyet’ten öğrendiği Cebir ilmi, Câmi’-i Ömer’in ve ondan sonra da Fas camiinin inşası İslâm kültürünün ihtişamını göstermeye kâfi idi. O zaman İslâmiyyet yalnız kuvvet değil, ayni zamanda fikir demekti. Eğer Müslümanlık Bizans’ta muzaffer olsaydı, (Tuna), (Rhin), (Meuse) ve (Oise) boylarından bütün Avrupa’ya kıymeti aşikâr bir siyasî sistemle beraber daha dört asır boyunca kâinatın en parlak medeniyyeti vaziyetini muhafaza edecek bir kültür sokmuş olacaktı.”

İslâmiyyet’in işte o ilk asırlarında bütün Avrupa’yı fethedememiş olması Garbın medenî kalkınmasını bir müddet geciktirmiş olmakla beraber, Müslüman ordularının kifayetsizlik yüzünden temin edemedikleri fütûhatı nihayet İslâm ilimleriyle san’atlarının temin etmiş olduğunda bugünün Garp âlimleri müttefiktir.[158]

Yine hümanist ve demokratik uygarlığın büyük yazan Goethe’yi Goethe yapan kaynaklar arasında, Firdevsi, Mütenebbi (El Kındi), Hafız, İbn Tufeyl, Feridüddin Attar, Kays, Cami, Mevlana Celaleddin Rumi, hatta şaşıracaksınız Muhteşem Süleyman’ın Şeyhülislamı Ebussuud Efendi gibi İslam-Türk Medeniyetinin uluları vardır.[159]

 

Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?

Tarih boyunca insanların en büyük arzularından biri uzun yaşamak hatta ölümsüzlük olmuştur. Bunun için de kadim dönemlerden beri ölüme çareler aranmış, daha uzun bir ömür sürmek için formüller geliştirilmiştir. Hekimliğin de başlangıçta böyle ortaya çıktığı söylenebilir. Kadim tıbbın esasını ise insanın mevcut sıhhatli durumunu korumak oluşturur. İslâm dönemi tıbbı ise Tıbb-ı Nebevî ile Grek-İskenderiye, Süryânî, İran ve Hint geleneklerine ait geniş birikimi harmanlayan bir anlayışın ürünüdür.[160]

Gelgelelim tıp çalışmaları ve insan sağlığı açısından “Karanlık Dönem” olarak nitelendirilen V ve IX. yüzyıllar arasını kapsayan dönemi Erken Orta Çağ olarak adlandırmak mümkündür. Bu dönemde genelde Yunan bilim insanlarından kalan bilgiler ışığında tıbbi çalışmalar yapılmıştır. İkinci dönemi ise IX. yüzyıldan XII. yüzyıla ve sonrasına tarihlemek mümkündür. Bu dönem Antik Yunan bilimini alıp geliştiren İslam âlimlerinin tesirinin etkin olduğu bir uyanış dönemidir.[161]

Şayet bilim ve düşüncede gelinen seviyenin ilerisine gitmek için gayret gösterilmeyip durağan bir şekilde bırakılırsa şüphesiz bu insanlık adına olumsuz bir gelişme olur. Var olanın korunması bilim ve düşünce hayatını durdurmasının yanında, insanlığın geleceğini de tehlikeye atar. O nedenle hangi alanda olursa olsun bilimsel gelişmelerin önüne set çekilmemeli, düşünce ve uygulamalar yenilenmeli, geliştirilmeli, ilaveler yapılmalı ve tekrar gözden geçirilmelidir. Arzulananın bu olmasına rağmen Orta Çağ Avrupası bilim ve düşüncenin önüne çekilen setle kısır bir döngü içerisinde hapsolup kalmıştır. Bilimsel gelişmelerin durdurulduğu bu dönemde, tıbbı hâkimiyeti altına alacak şey Galen’in[162] şekillendirdiği tıp olmuştur. Bununla birlikte tarihsel sorun olarak ortaya çıkan Galen’in “neden” benimsendiği değil de “nasıl” benimsendiğidir.[163] Dolayısıyla dogmatik bir çerçevede Galen’e ait tıbbi bilginin kabul edilmesi Orta Çağ tıbbını bir “Galenik Tıp” haline getirmiştir.[164] Roma İmparatorluğu’nun inkırazından sonra iktidar boşluğunu doldurma gayretine giren kilise Avrupa’da her türlü bilimsel aktivite üzerinde baskıcı olmuştur.[165] Skolâstik tıp olarak da adlandırılan Orta Çağ tıbbına Batılı bilim insanları sıkı sıkıya sarılmış ve bu tıbbı hiçbir zaman sorgulama gereği duymamışlardır. Bu dönemde hekimlerden çok din adamlarının eline geçen tıp uğraşında Galen’in söyledikleri birer dinî emir gibi yerine getirilmiş ve asla onun uygulamalarının dışına çıkılmamıştır. Ayrıca savaşların, kıtlıkların ve salgın hastalıkların kol gezdiği Orta Çağ Avrupası’nda bilimsel ve teknik unsurların gelişmesi pek mümkün değildir. Bu yüzden, Orta Çağ Avrupası’nda da görüldüğü üzere, sosyo-kültürel olaylar her zaman milletlerin ilerlemesinin önünde bir engel oluşturmuştur.[166]

Avrupa insanının Hıristiyanlığa en fazla bağlı olduğu dönem tartışmasız Orta Çağ’dır. Bu dönemde Avrupa’da okullar ve doktorlar yokken, tek okuryazar kesim manastırlardaki rahiplerdir. Bunun nedeni ise kurumsal olarak yerleşmiş dini okullarda eğitilen kilise mensuplarının tek okuryazar olmasıydı. Dini ve resmi metinler edebi Latince ile yazılmış ve VIII. Yüzyılda kapatılan Roma okullarının yerine yenileri açılmadığı için halkın bu dili bilmemesini doğurmuştur. Kilisenin eğitim dilini halkın bilmemesi ise cehaleti yaygınlaştırmıştır. İslam dünyasındaki kütüphaneler 100 binlerce kitaba sahipken bu dönemde 800-900 kitaba sahip önemli manastır kütüphaneleri bunlarla övünür hale gelmişlerdi.[167] Bunun nedeni Hıristiyanlığın, aciz ve yoksullara merhamet ve kardeşlik sunarak, bu çerçevede yaşamlarına bir anlam katmış olmasıdır. Bu suretle bedensel hastalıkların sadece tanrının yardımıyla iyileşebileceği inancı Hıristiyanlık âleminde yerleşmiştir. İsa’nın, Tanrı’nın yardımıyla hastalıklar karşısında göstermiş olduğu mucizelerin geçtiği İncil’deki öyküler, bu inancı daha da kuvvetlendirmiştir. Dolayısıyla tedavide ilacın yerini kutsal su, dua ve ellerin vücudun üzerinde gezdirilmesi almıştır.[168]  Hatta dinsel inançlar doğrultusunda madalyaların içinde saklanan aziz ve azizelere ait saç, sakal, diş, tırnak vb. nesneler de kutsal sayılmış ve hastalıklara iyi geleceği umuduyla insanlar bu nesneleri yanlarında taşımıştır.[169] Orta Çağ Avrupası bilimsel değerlerden uzak düştükçe, batıl inançlar onların benliklerini daha fazla ele geçirmiştir.

Orta Çağ Avrupası’nda görülen bir diğer güruh da okuryazarın olmamasını fırsat bilen ve kilisenin tekelinde olan okuryazarlığın boşluğundan faydalanan şifacılar (halk dilinde üfürükçüler)’dır.

Bu boşluktan istifade eden şifacılar, cehaletin hüküm sürdüğü bu dönemde bilimin ötelenmesini fırsata dönüştürüp tüm uygulamalarını atalarına dayandırdıklarını iddia ederek “her derde deva bizde” propagandası ile yüklü miktarda paralar kazanmaya başlamışlardı.[170]

Orta Çağ Batı tıbbında büyü ve telkin de önemli bir yere sahiptir. Histeri, hafıza kaybı, iktidarsızlık ve benzeri diğer rahatsızlıklar, ruhun şeytana kaptırılması anlamını taşıyordu. Söz konusu durumlarda hastalıkların erken sebeplerinden biri olarak cadılık faaliyetleri görülmüş ve şeytan çıkartma yöntemleri bunların tedavisinde kullanılmıştır. Dolayısıyla tıbbın bu dönemde insanlara sunabileceği hizmetler de oldukça sınırlı kalıyordu. Bunlar da yıllarca uygulanagelen kan, idrar ve tükürük incelemelerine dayandırılan kan akıtma, müshil kullanma, kusturma, lavman yapmaktan öteye geçememiştir.[171]

Orta Çağ’da Hıristiyanlık, tıbbı bir hayır işi olarak görmüştür. Hastalara yardım etmeyi zorunlu bir iş olarak gören din, bunun için gerekli tedbirleri almış ve hastaların bakımının yapılacağı mekânların tedarikiyle ilgilenmiştir. Toplum içerisinde kim olursa olsun ayrım gözetmeksizin herkesle ilgilenmek dini bir vazife olarak görünmekteydi. Zaten din adamları bu inanç gereği tıbbi yardımı ve tıp eğitimini dinin bir gereği olarak algılamışlardır. Dolayısıyla tıp, papazların, rahiplerin ve rahibelerin tekelinde kalmıştır.[172]

Öte yandan İslâm dönemi tıbbı, Tıbb-ı Nebevî ile Grek-İskenderiye, Süryânî, İran ve Hint geleneklerine ait geniş birikimi kendi perspektifi içinde bütünleştirerek varlık kazanmış; bu da şüphesiz Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’nin yönlendiriciliğinde olmuştur. Antik Yunan’da başta Pisagor ve Eflatun olmak üzere filozoflar aynı zamanda hekim ise İslâm döneminde de hekim ile hakîm birbirini tamamlayan iki sıfattı. Dolayısıyla hikmetten mahrum bir tıp anlayışı söz konusu değildi.

İslâm tarihinde, Selçuklu ve Osmanlılarda hastalara şifa bulmak üzere kurulan tedavi hizmetlerinin verildiği mekânlar bîmâristan, mâristan, dârüssıhha, dârülâfiye, dârülmerdâ, şifâiyye, bîmârhâne, şifâhâne ve daha ziyade de dârüşşifâ olarak adlandırılmıştır.[173]

Bimaristan Farsça bir kelime olup Bimar yani Hasta ve yer anlamına gelen istan kelimelerinin birleşmesiyle meydana gelmiştir. Bimaristan kelimesi zamanla ortaçağda İslam ülkelerinde Maristan olarak kullanılmaya başlamıştır. Kuzey Afrika’nın batı bölgelerinde ise sinir hastalıkları için kullanılan kelime, Abbasîlerin sonuna kadar kullanılmaya devam etmiştir.

Daha sonraki devirlerde kelime farklı milletler tarafından kendi dillerine göre farklı şekilde ifade edilmiştir.[174] Mesela Orta Asya Müslümanları arasında Dârülmerza, Selçuklularda Dârüşşifâ, Osmanlılarda Dârüssıhha, Şifâhâne gibi tabirler kullanılmıştır. XIX. Yüzyıldan itibaren ise Avrupa’nın da etkisiyle tüm dünya genelinde Hastahane tabiri kullanılmaya başlanmıştır.[175]

İslamiyet’ten önce Araplar savaşlarda yaralananlar için bile Bimaristan tarzında mekanlar kullanmaz iken İslam döneminde ilk Bimaristan Hz. Muhammed döneminde yapılmıştır. Hz. Muhammed öncelikle savaşlarda yaralanan sahabeleri gözeterek Mescidde bir çadır kurdurarak onların tedavi edilmesi için ayrı bir yer ayırmıştır. Aynı zamanda hasta olanları ziyaret etmek için hasta yakınlarına izin vermiştir. Hz. Muhammed tarafından kurulan bu çadır İslami dönemdeki ilk Bimaristan olarak sayılabilir.[176]

Bu mekânların ortak özelliği ise cami, medrese, imaret, tabhâne, kervansaray, hamam ve muhtelif dükkânlar gibi yapılardan oluşan büyük külliyelerin bir parçası olarak planlanmış olmalarıydı. Bu külliyeler, “şehir içinde küçük bir şehir oluşturarak bir sosyal merkez gibi halkın her türlü sosyal-kültürel ve sağlıkla ilgili ihtiyaçlarını karşılamakta” idiler.[177]

Öte yandan İslam aleminde sistemli ve düzenli olarak ilk bimaristan Muaviye b. Ebu Süfyan döneminde H.60 /M.679 tarihinde Dımaşk’taki (Şam) Emevî Cami’sinin batı minaresinin yanında kurulmuş[178] olup, bimarhanenin tarihteki en güzel örneklerinden biri Edirne’deki II. Bayezid Dârüşşifâsıdır. “Rönesans devrinde hatta hastane tarihinde bir eşi daha olmayan mimarî bir abidedir. Bu hastanenin, külliyeye dahil medrese, câmi, tabhâne, fırın ve imaretle birlikte Tunca Nehri kenarında yeşil bir sahada inşa edilişi, şehircilik bakı-mından bugünün modern hastanelerindeki en ileri planlama yönteminin, külliyenin mimarı Mimar Hayreddin tarafından 500 yıl önce uygulandığını göstermektedir. İlk defa Selçuklu ve Osmanlı dârüşşifalarından bambaşka bir yapı olarak hastane fonksiyonlarına ve merkezî sisteme önem verilerek planlanmış bir mimarî karakter taşıyan Edirne Dârüşşifâsı’nda, Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sine göre, tıp tahsilinin yapıldığı bir de Tıp Medresesi bulunmaktadır.”

İslâm dönemine ait ilk hastanenin 7. yüzyılda I. Velid tarafından kurulduğu rivayet edilse de, o günün imkânlarıyla tam teşkilâtlı ilk gerçek hastaneler, 8. yüzyıl Bağdat’ında Hârûn Reşîd dönemi Hıristiyan hekim Cibrâîl b. Buhtîşû ve 10. yüzyılda Adududdevle tarafından kurulan Adudî hastanesidir. Selçukluların kurduğu ilk hastane/dârüşşifâ ise Vezir Nizâmülmülk’ün Nişabur’da tesis ettiği, o dönemki ismiyle Bîmâristan’dır. Ayrıca Sultan Alp Arslan ordusuyla savaşa giderken develerle taşınan seyyar hastaneler de ilk dönem hastaneleri arasında sayılmaktadır. Yine Batı Karahanlıların kurucusu ve ilk hükümdarı Tamgaç Han’ın Semerkand’da kurduğu hastane, 12. yüzyıla ait Dımaşk’ta Atabey Nureddin Zengî’nin kurduğu Nûri hastanesi ve 13. yüzyılda Memlük Sultanı Kalavun tarafından kurulan Mansûrî hastaneleri ilk dönemin diğer örneklerini teşkil etmektedir.

Bu yıllarda, Ortaçağ Avrupa’sında tıp konusunda bilimsellikten uzak bir dönem yaşanırken, Anadolu’da oldukça gelişmiş bir tıp anlayışından söz etmek mümkündür. Nitekim Selçuklular zamanında inşa edilen dârüşşifaların en büyük özelliği, hastane hizmetinin yanı sıra tıp eğitimi vererek hekimler yetiştiriyor olmasıdır. Bu dârüşşifalardan en önemlisi Anadolu Selçuklu döneminde 1206 yılında hizmete açılmış olan Gevher Nesibe Tıp Medresesi ve Dârüşşifası’dır. Burası hem tıp okulu hem de hastaneyi aynı bina içerisinde barındırmasından dolayı dünyada bir ilki teşkil etmektedir.[179]

İnsan, taşıdığı ruhun “Allah tarafından üfürüldüğü bilinciyle, hayatın kendisine bir emanet olduğuna inanırsa, ona iyi bakar ve onu korumaya çalışır. Bütün çabalara rağmen åmil ruhun vücuttan ayrılması ile ölüm/ebedî âleme yolculuk başlar. Hipokrat bir eserinde bunu, “Ruh, vücudun kāşänesini terk eder, yerinde kan, safra ve etten ibaret fâni ve yalancı bir kalıp bırakır” diye tarif eder.[180]

Sultan II. Bayezid in 1488 yılında Edirne’de yaptırdığı Dârüşşifâ ve Tıp Medresesi, döneminin en önemli sağlık kurumlarından biriydi. Dârüşşifa her türlü hastaya -daha sonraki yıllarda da sadece akıl ve ruh hastalarına şifa dağıtırken hemen yanı başında bulunan tip medresesi de hastaneye hekim yetiştirirdi. Günümüzün eğitim ve uygulama hastanelerini andıran Dârüşşifa’da birçoğunu Sultan II. Bayezid’in bağışladığı tıp kitapları okutulurdu ve burası çok önemli bir kütüphaneye de sahipti. Bu medresede okutulan tıp kitapları günümüze ulaşmıştır. Sultan Bayezid’in kendi mührünü taşıyan bu kitaplar şu an Selimiye Yazma Eserler Kütüphanesi’nde koruma altındadır. Bunlardan biri, Osmanlı tıbbına büyük katkılar vermiş ve Fatih Sultan Mehmed Han’ın da hocası olan Akşemseddin’in (ö. 1459) Maddetü’l-Hayat adlı el yazma eseridir. Sıtma türünden kan hastalıkları ile ilgili olan bu eserde, genetik biliminin konusu olan soyaçekim yasasına işaret eden bilgiler de vardır. Fatih döneminde Edirne Sarayı’nda hekimlik yapan Akşemseddin, insanların kişisel ve fiziksel hususiyetlerinin kalıtımsal olarak aktarıldığını, irsiyet ve kalıtım yasalarının tedavilerde göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünen bir hekimdir. Zira o, tedavi yöntemlerini sunarken fiziksel ve ruhsal hållere de dikkat çekmiştir. Akşemseddin, nikris (gut), sara (epilepsi) ve cűzzam (lepra) gibi hastalıkların tedavisi için önerdiği yöntemleri manevi tıp olarak nitelendirir. Yaptığı tespitler bunun bilimsel verilere de uygun düştüğünü göstermektedir.[181]

Osmanlı asırları

Osmanlıların ilk hastanesi, daha önce Abbasi ve Selçuklu modellerini örnek alarak 14-15. yüzyılda Bursa ve Edirne’de yaptıkları dârüşşifalardır. Bundan sonraki ilk hastane yapısı, 15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmed Han tarafından inşa ettirilen, o dönemin en büyük külliyesi Fatih Medresesi içindeki dârüşşifâdır. İstanbul’daki en büyük hastaneler 16. yüzyıldan itibaren inşa edilmeye başlanmıştı. Bunlar 19. yüzyılın modern hastanelerine öncülük ederek Batı tıbbının uygulamalarına büyük ölçüde etkide bulun-muşlardır. İkinci büyük eşik ise Süleymaniye Medresesi yanında inşa edilen müstakil tıp medresesidir uygulama, yan yana ve büyük bir ki, burada hem teorik hem de pratik III. Murad döneminde Avusturya (ve külliye içinde yer almaktadır. Sultan Kutsal Roma) İmparatoru II. Rudolf’un 1587’de Osmanlı’ya gönderdiği elçilik heyeti içinde bulunan eczacı Reinhold Lubenau’nun anılarında belirttiğine göre, o zaman İstanbul’da 110 dârüşşifâ, 515 medrese ve 625 sıbyan mektebi bulunmakta idi. “Bu hastaneler/dârüşşifalar genellikle 150, büyük olanları ise 300 hasta alabilmekte, bazıları Müslüman ve Hıristiyan ayrımı yapmadan her türlü inanıştaki hastaları, bazıları da sadece kadınları kabul etmekteydi. Hekimlerden başka [müstakil] göz hekimleri, cerrahlar ve eczacılar da bu hastanelerde görevli idiler. (…) Rönesans devrinde hastane mimarisinin bir dönüm noktası olarak gösterilen 1457’de yapılan Milano’daki Ospidale Maggiore Hastanesi’nden, 30 yıl sonra Edirne’de yapılan II. Bayezid Hastanesi’nin, gerek müzik tedavisi için akustiğinin sağlanmış olması, gerekse az elemanla yüksek randıman almak için merkezî bir şekilde inşa edilmiş bilinen ilk hastane olması bakımından, daha da üstün olduğunu görülmektedir.” Aynı şekilde 1774’te Paris’teki Hôtel-Dieu Hastanesi’nin ortasında yer alan konik eyvan tipli merkezî havalandırma feneri ve Amerika’da 1876’da inşa edilen Johns Hopkins Hastanesi’nin sekizgen koğuşlarının ortasında kubbemsi çatı üzerindeki havalandırma feneri, sanki Edirne’deki Mimar Sinan’ın ustası olan Hayreddin’in yaptığı II. Bayezid Hastanesi’nden ilham alınmış bir kopyası gibidir.

Bu noktada değinmemiz gereken bir husus: İslâm dönemi, Selçuklu, Osmanlı ve Türk hastane ve hekimlik tarihine dair araştırmaların günümüze yeterince aktarılamadığı bir gerçektir. Süheyl Ünver (1898-1986), Feridun Nafiz Uzluk (1902-1974), Aydın Sayılı (1913-1993), Fuat (1937-2013), Aziz Sancar (d. 1946-…) Sezgin (1924-2018), Arslan Terzioğlu gibi isimlerle bu zengin birikimin aktarılması hız kazanmış, bu alanda Müslümanların ve Türklerin dünya tıp tarihinde oynadıkları büyük rol yeni yeni anlaşılmaya başlamıştır. Bu anlamda “İcâzetten Diplomaya” koleksiyonumuzdaki mütevazı çalışmamız bile, tıp tarihinde, tip eğitiminin ve mezuniyet belgelerinin diploma değil icâzet anlayı-şıyla verildiğine dair anlayışa katkı vermiştir. Bu ve benzeri araştırmalar da göstermektedir ki “Türkler, devlet kurdukları Orta Asya, Çin, Hindistan, Yakındoğu ve Anadolu’da bilim, tıp ve sanatın çeşitli dallarında olduğu gibi hekimlik alanında da Fârâbî (ö. 950), İbn Sînă (ö. 1037), Birûnî (ö. 1051), Hacı Paşa (ö. 1417), Şerefeddin Sabuncuoğlu (ö. 1469), Ahi Çelebi (ö. 1523) gibi birçok değerli şahsiyet yetiştirmekle kalmayıp Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular döneminde, 11. yüzyılda dünyanın ilk resmî devlet üniversiteleri niteliğindeki medreseler [bazılarının içinde ayrı olarak Tıp Medresesi] tesis etmişlerdir.”[182]

Görsel: Edirne Darüşşifâsı’na alınacak hekimlerde “üç tabib-i şefik” yani şefkatli, merhametli üç hekim tayini şartı aranırdı.[183]

 

Doğu tıbbının Batı’ya ilham olması

İslâm dönemi tıbbı, 9. ve 10. yüzyıllarda en yüksek dönemini yaşamış, daha sonra Selçuklular ve Osmanlılar tarafından daha da ileri taşınarak Müslümanların hüküm sürdüğü coğrafyanın tümüne yayılan bir “İslâm tıp geleneği” hâlini almıştır. Söz konusu birikim Müslüman coğrafyayla sınırlı kalmamış, Batı dünyasına da taşınarak etki alanını genişletmiştir.

“11-12. yüzyıllarda, Müslüman âlimlerin eserlerinin Endülüs, Sicilya, seyyahlar ve Haçlı Seferleri sayesinde Avrupa’ya aktarılarak Latinceye ve Katalancaya tercüme edilmesi Batı’da bir uyanışı tetiklemiştir. Şüphesiz bu, uzun yılları kapsayan bir uyanıştır, çünkü yüzyıllardır gerisinde kaldıkları bilimin eşiğine varmak onlar için pek de kolay olmayacaktır. Avrupa’da yüzyıllarca Doğu’dan yapılan tercümeler ve bunların üzerine koydukları kendi deneyimleri sayesinde 16. yüzyılda tarihinin dönüm noktalarından biri olan Rönesans’ın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu yüzden Orta Çağ Avrupası’nda tıp ve tıp eğitimi İslâm öncesi dönemde Hıristiyan inancının hâkim olduğu, bilimsel gelişmelerin engellendiği, bilim adamlarının reddedildiği karanlık bir dönemi yaşamış ve Müslümanların etkisiyle bir uyanış dönemine girmiştir.”

Öte yandan İslâm dünyasında hastane, tarihte ilk kez, bilimsel tıbbın kaleleri hâline gelmiş tıp kurumları olarak ortaya çıkmıştır. Selçuklu ve Osmanlı’da tesis edilen bu hastaneler, üç ayrı ihtisas sahasında hizmet vermekteydiler. Bunlar her sınıf halk için tesis edilen umum hastaneler, ordu için kurulan askerî hastaneler ve son olarak da yönetim için tesis edilen saray hastaneleridir. Arslan Terzioğlu ve hocası Heinrich Schipperges’in (1918-2003) çalışmaları da göstermektedir ki Selçuklu Türklerinin gerek hastaneleri gerekse tatbik edilen tıp/hekimlik sistemi, Avrupa’da hekimliğin gelişmesini etkileyerek tıbbi rönesansın başlamasında büyük pay sahibi olmuştur. Bu tesirlerin bir diğer örneği, Selçuklu dönemi tıp eğitiminde ders kitabı olarak okutulan kitapların, Avrupa’da Salerno, Montpellier ve Paris tıp fakültelerinde Arapçadan Latinceye tercüme edilerek ders kitabı olarak okutulmasıdır. Bilindiği gibi, Montpellier Tıp Okulu, Avrupa’da modern anlamda Salerno Tıp Okulu’ndan sonra kurulan okulların en önemlilerinden biridir. Bu iki okulun kurulurken, “İbn Sînâ ve İbn Rüşd’ün öğrencileri, Yunan geleneğine tamamen nüfuz etmiş olan İslâm bilimini Avrupa’ya taşımışlardır.”[184]

Görsel: Batı’da “Abdulcasic olarak tanınan Endülüslü İslâm hekimi Zehrāvī yi (ö. 1013) ameliyat sırasında gösteren temsili bir resim[185]

 

Hastane mimarisinde örnek yapılar

Bunların yanında “Selçuklu hastanelerinin Avrupa’da Rönesans hasta-nelerine tesirleri, sadece dört eyvanlı haç şeklindeki plan bakımından değil, konstrüksiyon ve iç süsleme-ler bakımından da çok belirgindir. İspanya ile Fransa sınırları arasında tesis edilen hastanelerde, mesela Hospital Saint Blaise Hastanesi’ndeki kubbe konstrüksiyonu Divriği’de 1228’de Turan Melik’in tesis ettiği Selçuklu hastanesindekinin bir kopyası gibidir”. Bu etkiler sadece Avrupa’ya münhasır kalmamış, yakın doğudan, Hindistan ve Çin’e kadar ulaşmıştır. Bunda Moğolların büyük rolü olduğu düşüncesi de vardır:

Moğolların batıdaki kolu olan İlhanlılar döneminde, Selçuklu hastaneleri örnek alınarak Tebriz, Hemedan, Sultaniye, Sivas, Şiraz ve Bağdat’ta birçok hastane kurulmuştu. İlhanlıların veziri, hekim ve tarihçi Reşidüddin Fazlullâh-ı Hemedânî (1247-1318) döneminde hastaneleri, eczaneleri, bahçeleri ile Rab’ıreşîdî adıyla anılan bir üniversite şehri de kurulmuştu. Burada Bizans Împaratorluğu dahil dünyanın her yerinden gelen talebeler için barınma imkânı da sunuluyordu. 1310’da kurulan bu üniversite şehri, bugünkü benzeri modern örneklerinin birçok yönüyle öncüsü niteliğindedir. Burada saydıklarımızın hemen hemen hepsinde Selçuklu dönemi izleri olan Nizamiye, Tutuşiye, Mustansıriye Medreseleri ve hastanelerinin izleri vardır.[186]

Görsel: 1964 yılında çıkarılan ve Zehrávï’nin bir tasvirini taşıyan hatıra pulu[187]

 

Eğitim ve müfredattaki benzerlik

11-14. yüzyıllar arası Selçuklu dârüşşifaları ve tıp medreselerinde okutulan ders kitaplarından Huneyn b. İshak’ın el-Mesâil fit-tıbb, Ebû Bekir er-Râzî’nin Kitâbü’t-tıbbi’l-Mansûrî, Galenos’un Summeria Alaxandrinorum eserleri Avrupa’da Salerno ve Montpellier Paris tıp okullarında, Selçuklulardan bir asır sonra örnek alınarak 12. yüzyıl ile 16. yüzyıl arasında müfredata dahil edilmişti. Batı’daki bu önde gelen tıp okullarında müfredat Doğu ve İslâm âlimlerinin Galen ve Hipokrat gibi Antik Yunan tıpçıları üzerine yaptıkları izahlar, bu isimlerden asırlar sonra Batılılar için yol gösterici olmuştu.

Batı sentezi etrafında şekillenmiş, Constantin Africanus (1015-1098) gibi isimlerin Selçuklular döneminde ünlü İslâm hekimlerinin eserle-rini Latinceye tercüme etmesiyle bu eserlerin Salerno ve diğer Avrupa tıp okullarında ders kitabı olarak okutulması, tıp eğitiminde Selçuklular döneminde tesis edilen hastanelerde erişilen bilimsel düzeyin Avrupa’yı etkilemesine önemli bir örnektir. Yine Saîd b. Hasan el-Mütetabbib, 1072’de kaleme aldığı Kitâbü’t-Teşviki’t-Tibbi’de hekimle-rin nasıl imtihan edileceğinden ve tıp tahsil eden hekim adaylarının hastanede eğitimleri esnasında nasıl davranması gerektiğinden bahsetmiş; bu birikim de yine Batı dünyasına taşınarak orada sürdürülen eğitimde örnek alınmıştır.

Görsel: İlhanlı Hükümdarı Olcaytu Han döneminde (1308-1309) inşa edilen, Sabuncuoğlu Şerefeddin’in hekimlik ve cerrahlık yaptığı Amasya Dârüşşifâsı’nın Gaye Özen tarafından çizilen bir minyatürü. Dünyadaki ilk örnek olduğu söylenen dârüşşifâda, akıl hastaları için mûsikî ve su sesiyle tedavi uygulanırdı.[188]

Müslüman hekimlerin yazdığı eserler yanında, dârüşşifalarda tahsilini bitirenlerin yemin merasimleri gibi birçok konu da Batı’ya ilham kaynağı olmuştur. Selçuklu döne-minde 12. yüzyılda yaşayan hekim Şeyzerî’nin yazdığı, “hekimlerin imtihan edilmelerinden bahseden eserinde, icrâ-yı tababet edebilmek için hekimlerin muhtesib (çarşı-pazarı dinî kurallara göre denetleyen görevli) denilen yüksek rütbeli bir memur tarafından reîsü’l-etıbbâ denetiminde imtihan edildikten sonra, yani icâzetnâme aldıktan sonra Hipokrat Andı’nı yapması gerektiğinden bahsetmesi ve bu andın metnini vermesi çok önemlidir. Bu metin Hipokrat Andı’nın Arapçaya iyi bir tercümesi olup”, andın son kısmında metnin orijinalinde yer alan “Yunan sağlık tanrıları” yerine Allah Teâlâ’ya yemin edilmektedir.[189]

Karanlık Çağ’ı Bitiren Dokunuş: Kâğıt Avrupa’ya Nasıl Geçti?

Tarih kitapları genellikle Orta Çağ Avrupa’sını “Karanlık Çağ” olarak tanımlar. Ancak bu karanlığı aydınlatacak en büyük icatlardan biri olan kâğıdın Batı’ya ulaşması, İslam medeniyetinin teknolojik köprüleri sayesinde gerçekleşti. Ünlü tarihçi Will Durant, medeniyetin seyrini değiştiren bu geçişi çarpıcı tarihlerle gözler önüne seriyor.

Bağdat’tan Avrupa’ya Uzanan Teknoloji

Kâğıt her ne kadar MS 105 yıllarında Çin’de ortaya çıkmış olsa da, bu mucizenin sanayileşmesi ve dünyaya yayılması İslam coğrafyasında gerçekleşti. Durant’ın aktardığına göre, İslam âlemindeki ilk kâğıt imâlâthanesi 794 yılında Bağdat’ta kuruldu. Bu, bilginin ucuzlaması ve kütüphanelerin devasa boyutlara ulaşması yolundaki ilk büyük adımdı.

Kâğıdın Tarihsel Kronolojisi

Kâğıdın dünyadaki ayak izlerini takip ettiğimizde, bilginin doğudan batıya nasıl aktığını net bir şekilde görebiliyoruz:

105 – Çin: Kâğıdın ilk kullanım izleri.

707 – Mekke: İslam dünyasındaki erken dönem kullanımı.

794 – Bağdat: İlk büyük kâğıt fabrikasının kuruluşu.

800 – Mısır: Nil havzasında yaygınlaşma.

950 – İspanya: Endülüs üzerinden Avrupa topraklarına giriş.

1100 – Bizans: Anadolu ve Balkan hattına geçiş.

1309 – İngiltere: Adalara ulaşan teknolojik devrim.

Bilgi Nasıl Taşındı?

İmalat usulü, Müslüman tacirler ve zanaatkarlar aracılığıyla önce Sicilya ve İspanya’ya sokuldu. Endülüs’ün kütüphanelerinde yankı bulan bu teknoloji, kısa sürede İtalya ve Fransa sınırlarını aşarak tüm Avrupa’ya yayıldı.

Eğer Müslüman coğrafyasındaki bu üretim tesisleri ve aktarım rotaları olmasaydı, bugün bildiğimiz anlamda bir Rönesans veya matbaa devrimi çok daha geç gerçekleşebilirdi. Kâğıt, sadece üzerine yazı yazılan bir materyal değil; karanlık bir çağı kapatan ışığın kendisiydi.[190]

Yani ilim insanlığın çocukluk devrinde, Asya kavimlerinin kucağında hayata kavuşmuştur. Ancak onun bütün karakterlerini kazanarak kendi iradesinin bütün şuuruna sahip olması, Garb medeniyeti dediğimiz Rönesans’tan sonraki Avrupa medeniyeti içinde mümkün olmuştur.[191]

Ve bunda etkili olan da şüphesiz başını İslam dünyasının çektiği Şark dünyası idi. Bu medeniyet atılımının kendilerini vurmasından çekinenler anında harekete geçti. Bu bağlamda imparator Marcian yaklaşık bir buçuk asırdır Heretik yorumlu dini düşüncelerin kaynağının İskenderiye olduğunu biliyordu ve bir daha bu fikirlerin yeşermemesi için 1 Ağustos 455 tarihinde imparator, Mısır Valisine gönderdiği fermanda. İskenderiye kütüphanesinin yakılmasını emretti. İmparatorun fermanı çok sert şekilde uygulanmıştır. Böylece 455 yılında İskenderiye’de bulunan İskenderiye Kütüphânesi ile beraber Helenistik kültürün ürünleri olan tüm kitaplar da tarihe karışmıştır. 641 yılında Halife Ömer zamanında, Mısır fatihi Amr İbn As tarafından Kütüphâne’nin yakıldığı iddiası “M.Ö. 1. Yüzyıldan itibaren başlayan Kütüphânedeki tahribat asırlardır devam ettiikten sonra M.S. 6. Yüzyıl ortasında İmparator Marcian’ın emri gereği Mısır’daki tüm kütüphâne ve kitapların yakılması uygulamasına rağmen Kütüphâne yahut bu olmayan Kütüphânede acaba yakacak bir şey kalmış mıydı?”  sualini akla getirmektedir… Acaba İmparator Marcian’ın 455 yılındaki emri gereği İskenderiye Kütüphânesi de dâhil olmak üzere Mısır’daki tüm kütüphâne ve kitapların yakılması uygulamasının ardından İskenderiye’nin Müslümanlar tarafından fethi (642) arasında geçen 187 yıllık zamana rağmen, 641 yılında Halife Ömer zamanında, Mısır fatihi Amr İbn As tarafından Kütüphâne’nin yakıldığı iddiası nasıl ortaya atılabildi, şimdi onu izaha çalışalım. Rivâyete göre, 642 yılında İskenderiye fethedildikten sonra, Hâlife Ömer şehir kütüphânesindeki kitapların yakılmasını şehrin fatihi Amr bin As’a emretmiş. o da Yahudi dil bilgini, teolog ve Aristo şârihi Yahya en-Nahvî’nin (Ioannis Philoponos) itirazlarına rağmen, kitapları şehirdeki dört bin hamam külhanında yaktırmış ve hamamlar da altı ay bu kitaplarla ısıtılmış. Bunu (Mısır’ın fethinden altı asır sonra) Ebu’l-Ferec diye bilinen Suriyeli Hıristiyan yazar Barhebraeus (1226-1289) söylüyor. Bunun meşhur tarihi, 1663 yılında Latince’ye çevrilip yayınlanmıştır. Efsâne ilk kez o zaman Avrupa’da duyulmuştur. Bazı somut bilgiler nedeniyle bu iddiaların ihtiyatla karşılanması gerekmektedir. Bu çerçevede öncelikle Arapların Mısır’ı fethinden sonraki asırlara kadar kâğıt henüz Mısır’a girmemiş olup o dönemdeki kitapların hepsi olmasa da çoğu yanmayan parşömen üzerine yazılmıştı. Ayrıca hamamların ocaklarını altı ay yanık tutmak için en az 14 milyon kitabın bulunması gerekliydi. Üstelik kimi kaynaklarda 6. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış olan kimi kaynaklar Yahya en Nahvî’nin Mısır’ın Müslümanlar tarafından fethinden önce ölmüş olduğu gibi, Yahya en-Nahvî’nin iddiaları kitabın İbranice ve kısaltılmış Süryanice ve Arapça asıl nüshalarında da bulunmamaktadır. Kitabında bu iddiayı zikreden Ebu’l-Ferec bunu Yahya en-Nahvî’nin hayatını anlatan tarihçi İbnü’l-Kıftî‘den okumuştur. O da bunu 1203 yılında Mısır’ı gezen Bağdatlı tabip Abdüllatif‘ten rivâyet etmektedir. O da “İskenderiye Feneri’nin yıkıntıları yanında birtakım direkler gördüm. Hazret-i Ömer’in yaktırdığı kütüphâne burası olsa gerek!” demiş. Abdüllatif’in bu ziyareti Fâtımî Devleti’nin sonuna isabet eder. Hazreti Ömer’e karşı önyargılı Fatimîler’in, Abdüllatif’in, Hz. Ömer’i onu câhil ve barbar olarak tanıtmaya mâtuf bu ifadelerine itibar etmeleri anlaşılabilir bir durumdur. Salâhaddin-i Eyyûbî, Mısır’ı ele geçirince Fâtımîlerin sapkın inançlarına dair propaganda kitaplarını yaktırmıştı. İbnü’l-Kıftî’nin babası da bu sırada Mısır’da kadı idi. Bu şahıs muhtemelen babasından işittiklerini anlatırken; hâdise bambaşka bir renge büründürülmüştür. İbnü‘l-Kıftî hamam sayısını vermemektedir. Bu nedenle bunu Ebu’l-Ferec’in uydurmuş olması kuvvetle muhtemel. Amr bin As, Mısır’ın fethini takiben ele geçen bazı Yunanca kitapları ne yapacağını güyâ Hâlife Ömer’e sormuş. O da “içinde işe yarar bir şey varsa sakla, değilse yak!” demiş. Bu hâdise ile de yangın arasında irtibat kurulduğu açık. İddia edilen böylesi önemli bir olaydan ne zengin Orta Çağ İslam, ne kilise, ne Bizans ve ne de Yahudi literatüründe bahsedilir. İznik piskoposu tarihçi Yuhanna, 7. yüzyılın sonlarında yaşadığı hâlde ve koyu İslâm düşmanlığına rağmen bu hâdiseden bir kelime olsun söz etmez. Bu gibi iddialar ya efsanelerden doğar ya da kasıtlı olarak uydurulur. Bir kişinin, bir düşüncenin propagandasına yarar. Propagandacı için doğrular değil, etkileyici ve ikna edici olmak önem taşır. Papalar, 8. yüzyıldan beri bütün Avrupa’nın ilk Hıristiyan Roma İmparatoru Konstantin tarafından bir fermanla kendilerine bahşedildiğini söyler; buna dayanarak bütün Avrupa’daki Hristiyan krallar üzerinde dinî ve dünyevî tek otorite olmak isterlerdi. 4. yüzyıla ait olduğu iddia edilen ve Konstantin Hibesi denilen bu vesikanın sahteliği 15. yüzyıla ortaya çıkmasının ardından krallar birer ikişer Papanın dünyevî otoritesini reddetmişlerdir. İskenderiye Kütüphânesinin M.Ö. 47 yılından M.S. 455 yılına dek olan sürede Roma ve sonrasında da Bizans hâkimiyetindeki yaklaşık altı asırlık süre zarfında ne şekilde tahrip edildiği apaçık iken, Kütüphânenin Müslümanlar tarafından yakıldığı propagandacıların favorisi olarak kalmış, bilgi ile efsâne yan yana yürümeye devam etmiştir.[192]

Yani uzun lafın kısası bazı tarihçilerin İskenderiye Kütüphanesinin Hz. Ömer’in yaktığı iddiası tamamen asılsızdır.

Halbuki tam aksine Müslümanlık hakimiyet kurduğu coğrafyalarda çeşitli halklarla ve onların farklılıklarıyla yüz yüze gelmişti. Helen-Hristiyan ve İran-Fars kültürleri İslamiyet ile uzlaştırılarak ticaret geliştirilmiş ve büyük bir kültür devrimi yaratılmıştır. Sokrates, Eflatun, Aristoteles’i Neoplatonizm kurucusu Plotinos’un aracılığı ile tanımışlar[193] aynı soruları sorup cevaplarını aramışlardı. Doğunun rasyonalist hareketi olarak anılan Mutezile akımına (Kelam) göre iman Kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve amelden oluşur.[194] Bu akım İslam’ın akıl ile yorumlanmasını savunanlar tarafından benimsendi.[195] Onlara göre doğa yasalarını akıl yoluyla keşfedebildiklerine göre bu durumda akıl ile vahiy arasında bir çatışma söz konusu değildi.[196] Mutezile akımı Hicri ikinci asrın başından dördüncü asrın sonuna kadar İslâm düşüncesinde önemli bir yer edindi.[197]

İşte Garp uygarlığı bilim, sanat ve düşünce alanlarında Müslümanlardan ve Doğu’dan aldıklarıyla büyük bir uyanış yaşamış ve revaçta olan uygarlık haline gelmiştir. Böylelikle Doğu’ya galebe çalmaya başlayan Batı, özellikle 19. yüzyıldan itibaren Doğu dünyası üzerinde derin bir etki kurmaya başladı.

Ama elbette ki Ortaçağ İslam dünyasının gerek bilimde gerekse sanatsal faaliyetlerde parmak ısırtacak derecede güzel örnekler ortaya çıkaran bir uygarlığın kurucusu olmasında körü körüne taklitçi olmayıp özgün bir yolla ve serbestçe hakikati arama imkanına sahip olması ve ayrıca benimsediği vicdana, hakikate ve adalete dayalı anlayışının payı tartışılmazdır. Zaten Ortaçağ İslam dünyasında insanlar körü körüne taklitçi değildir; serbestçe hakikati aramışlardır. O halde İslamiyet’i sadece vaat edilen cennete giden bir yol olarak algılayamayız. İslam dini ile bu dönemdeki bilimsel faaliyetler arasında çok sıkı bağlar vardır.[198]

Ama elbette ki bu durum yalnızca bilim, kültür ve sanatta değil, günlük hayattaki birtakım alışkanlıklarda da kendini gösteriyordu. Zira Araplar nereye yerleşirlerse yerleşsinler, ilk iş olarak geniş, halka açık hamamlar kuruyorlardı. Oysa aynı dönemlerde Hıristiyanlar için pislik ve tiksindirici artıklar içinde yaşamak, tanrının hoşuna gitmenin belirtisi sayılırdı.[199]

Bunda hiç şüphe yoktur ki İslâm ve Hristiyanlık arasındaki temel farklardan biri olarak bu iki dinin beden ve ruh hakkındaki görüşleri idi. Beden ve ruhla ilgili bu fark, doğrudan olmasa da, bu iki dinin suya verdikleri değeri de belirler. İslâm beden ve ruh arasında bir birlik görür, oysa Hristiyanlığa göre beden ve ruh birbirinden bağımsız iki şeydir. Plato’nun dualizm felsefesinin etkisiyle Hristiyanlık inancı rasyonel, kontrol edilebilir bir akıl (ruh) anlayışını benimserken, bedenin ise kör tabiat kurallarına tabi olduğunu ve akıl tarafından kontrol edilemeyeceğini kabul eder.

Beden ve ruhun ayrı olduğuna ilişkin bu görüşü Kilise kendisine mal etmiş ve öncü Hristiyan din adamları bu görüşü hararetle savunmuştur. Onlar bedenin acı çekmesinin ve yıkılıp harap olmasının ruhu temizleyeceğine, ruhu aklayacağına inandılar. Eski Hristiyan azizleri, zorunlu olarak geçmek zorunda kaldıkları akarsular haricinde, ayaklarını suyla temas ettirmemelerinden dolayı iftihar ediyorlardı. Öyle ki Aziz Jerome, banyo yapmayı putperestçe bir hareket olarak tanımlamış ve vaftiz olan birisinin hayatı boyunca ikinci kez yıkanmasına gerek olmadığını onaylamıştı.

Beden temizliğine duyulan bu nefret, Ortaçağ boyunca devam etti ve din adamlarının dışında halka da yansıdı. On beşinci yüzyılda İspanya’nın Hristiyanlarca geri alınışı sırasında Kraliçe İzabella, Granada düşene kadar elbisesini üstünden çıkarmayacağına yemin etmişti. Kuşatma sekiz ayda sona erdiğinde sekiz aydır üzerinde olan elbiseyle Kraliçenin etrafa ne kadar koku yaydığını tahmin etmeye gerek yok.[200]

Hristiyanlıktaki vaftiz, yani yeni doğan çocukların kutsal suyla yıkanması ve ondan sonra kiliseye kabul edilmesi, suyla ilgili iki din (Hristiyanlık ve İslâm) arasında bir başka farkı da ortaya koyar. İslâm’da bütün sular değerlidir ve Allah’tan bir lütuf olarak yeryüzüne indirilir. Kur’an’da bu yüzden “Size tatlı su içiriyoruz.”[201] buyrulur.

Temiz olduğu sürece tüm sular, İslâm inancına göre arınma ve temizlik amacıyla kullanılabilir. Vaftizde kullanılan kutsal su ise farklı bir anlama sahiptir. O sadece bir su değildir, İsa adına kutsanmış kutsal bir sudur. Bu kutsama, suya özel bir nitelik kazandırır. Öncü Hristiyan babalarına ait kayıtlar, kutsal suyun kötü ruhları uzaklaştıracağı ve çeşitli hastalıkları tedavi edeceğini yazıyor. Bu inanca bağlı olan Hristiyanlar evlerinde yıl boyunca vaftiz edilmiş su bulundurmayı âdet edinmişlerdi. Tarla, bağ ve bahçelerinde de bu suyu kullanıyorlardı. Vaftiz edilmemiş suların ise onların nazarında herhangi bir kutsallığı yoktu.[202]

Buna karşın, İslâm tüm sulara değer atfeder: “Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten) iç açıcı bitkiler verir.”[203]

İslâm kültüründe suya o kadar önem verilmiştir ki, yüzyıllar boyunca şehirler suyun merkezi rolüne göre düzenlenmiştir. Bugün bile görülebilecek çeşmeler, sarnıçlar ve hamamlar Müslüman toplumunda suyun ne kadar değerli addedildiğine şahitlik eder.[204]

İşte bütün bu etmenler, Müslüman dünyanın devrinin çağdaş uygarlığı olmasını ve Hristiyan dünyaya galebe çalmasına vesile olmuştur. Ama elbette ki Müslümanlarca Hristiyanlara çalınan bu galebe güme gitmeyecek, Hristiyan dünyasında yeni bir uyanışın temellerini atacak ve Orta Çağ karanlığına vurulan ilk darbe olacaktı. Zira İslam, Yunanların, Romalıların, Musevilerin, İranlıların ve Hintlilerin birikimlerini tercüme edip yayarak, kadim medeniyetleri Batı’ya mirasçı kıldı. Arapların bilime ve sanata katkıları (iş ve parasal idare de dâhil olmak üzere) daha sonra gerçekleşen batılı gelişmeler için çok önemli bir yer teşkil eder. 1500’den önce klasik Yunan ve Arap bilimsel çalışmaların pek çoğu, giderek Hıristiyan âleminin dili konumuna gelen Latince’ye çevrildi. Daha üstün Çin teknolojisinin Batı’ya nakledilmesinde İslam imparatorluğunun büyük ölçüde yardımı olmuştur. Müslüman İspanya da İtalya gibi ondördüncü ve onbeşinci yüzyıllarda Avrupa Rönesansı’nın beşiği oldu.[205]

Ve bundan ötürüdür ki Avrupa aydınlanmasına yol açmasından dolayı İslam medeniyeti, Batılı Hristiyan alimlerce uzun yıllar methedilmiştir.

Kur’an-ı Kerim hakkında, Müslüman ana babadan doğma, Müslüman (!) ilim adamları (!) ile, Hristiyan anne babadan doğan ve batı ülkelerinde yaşayan Hristiyan alimlerin, Garblı ilim adamlarının sözlerini karşılaştırmak cidden bir hayli enteresan olsa gerek… Ve aynı zamanda bu karşılaştırma, bu mukayese, mana itibarıyla Kur’an’la ilgili kulaktan dolma söylentilere verilen cevapların en güzeli ve en sersemleticisi olacağından, Garblı mütefekkirlerin İslamiyet ve Kur’an hakkındaki ibretnüma sözlerini kısaca belirtelim.

Önce, ilim adamı namı ile anılan ve nüfusunda İslam kaydını gördüğümüz bizdeki profesörlerin Kur’an hakkındaki beyanatlarına göz gezdirelim. Bizdeki bazı çevreler şöyle diyorlar:

“Geniş bir kitle ve yetişmekte olan genç nesil, binlerce Kur’an kursuyla «Çağ Dışı» eğitiminin pençesine bırakılmaktadır. Bu, çağdaş uygarlık seviyesine aykırıdır!”[206]

“Bizi bin sene geriye….. çadır devrine mi döndürmek istiyorsunuz? İslâm bin sene önceki Araplara, o yarı vahşi bedevilere uygun idi. Onun basitliği ve ipti dailiği, içinde zuhur ettiği iptidai bedevi muhite münasib idi. Amma, bugün medeniyet ve teknik asrında, o uygun olur mu?. Öyle bir asır ki, füzelerin, hidrojen bombalarının, gökdelenlerin ve sinemaskopların asrı… Islám, modern hayat tarziyle işbirliği yapmayan donuk, bir dindir. Allahın mahlükâtından diğerleri gibi medenice ve insanca yaşamağı istediğimiz zaman onun bağlarından kurtuluş yoktur.» Bu alçakça uydurulmuş safsata[207] ne kadar da tarihsel seyri bilmemezliktir. Hele ki İslam uygarlığı ve Kur’an tarihsel etkileşimler sonucu Garplıların Orta Çağ karanlığından çıkmalarına vesile olmuşken…

Ve işte bilip bilmeden Kur’an için “Çağ dışı” diyenler şimdi Garplılardan dinlesinler ve görsünler İslamiyet ve Kur’an, ne imiş!

İslamiyet’in muasır medeniyetle nasıl bağdaştığını anlatmak ve Kur’an-ı Kerim’den bahseden «H.G.LİDER» diyor ki:

– Müslümanların birçok savaşlar ve onların sonunda elde ettikleri zaferlerden sonra bir millet olarak varlıklarını cihana tanıttırdıkları zamandaki fikir ve ideallerini anlamak istiyorsak, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerifleri inceleyelim.

İslam çocukları, tahsillerine Kur’an ile başlıyorlardı. Çünkü Kur’an, bütün dini, dünyevi faziletlerin menbaıdır. Fakat bu mekteplerin yanlarında yine Kur’an’ın ilhamıyla felsefe ve hikmet ocakları üniversite olmuştur. Bundan dolayıdır ki, Afrika’nın bugün bile dünyanın en karanlık nokta denen köşeleri, fikri ve maddi yükselmeler itibarıyla muasırı olan Avrupa memleketlerinden çok yüksek bulunuyor! –

Yine başka bir Garb’lıya bakacak olursak meşhur muharrir, müsteşrik Edebiyat-ı Arabiye mütehassısı ve Kur’an’ın mütercimi Doktor Maurice (Moris) diyor ki:

EN TEMİZ VE EN DOĞRU DİN İSLAM’DIR

«Bizans Hristiyanlarını içine düştükleri batıl itikadlar girivesinden, ancak Arabistan’ın Hira Dağından yükselen ses kurtarabilmiştir. İlahi kelimeyi en ulvi makama yükselten ses, bu ses idi. Fakat onlar bu sesi dinleyememişlerdi. Bu ses, insanlara en temiz ve en doğru sesi talim ediyordu. O yüksek din ki, onun hakkında Gundo Firey Hesin gibi muhakkik bir Fazıl şu sözleri pek haklı olarak söylüyor: ‘‘Bu dinde mukaddes sular, şayan-ı teberrük eşya, esnam (putlar) ve azizler, yahud amali şaliharan, mücerred imanı müfid tanıyan akideler, yahud sekeratı mevt (ölüm anı) esnasında nedametin bir faide (fayda) vereceğini ifade eden sözler, yahud başkaları tarafından vuku bulacak dua ve niyazların, günahkarları kurtaracağına dair ifadeler yoktur. Çünkü bu gibi akideler, onları kabul edenleri (Hristiyanları) alçaltmıştır.»

Bu ifadelerden başka, Doktor Maurice, le parler Française Roman (Löparle Franses roman) adlı gazetede, Kur’an’ın Fransızca mütercimlerinden Selman Runah’ın Kur’an mevzuundaki tenkidlerine cevaben bir yazı kaleme almıştır.

Aşağıya aynen aktaracağım bir ibretnüma satırla Doktor Maurice, sanki Fransız mütercimine değil de, Kur’an’a «çağ dışı» diye kabul edilemez sözler sarf edenlere cevap vermiş… Buyrun, okuyun da şu dünyanın ters işine siz de bir parça hayret edin. Türkiye’de bazı isimlerin Kur’an’a olan bakışını inceleyin bir de gayrimüslim çevrelerin bakışına. Öyle ki elin gavuru diye bakılan Hristiyanlar, hatta ileride göreceğimiz Museviler kalkarlar, Kur’an’ı överler, methederler, onun yegane kainat kitabı olduğunu itirafla karşısında tazimle eğilirler, üstelik daha da ileri giderek muarızlarına karşı yüce kitabımızın müdafaasını yaparlar. İşte bir Fransız münekkide karşı, Doktor Maurice’in kaleme aldığı aşağıdaki müdafaaname bunlardan biridir. Doktor Maurice bu yazısında diyor ki:

«KUR’AN nedir? Her tenkidin fevkinde bir fesa-hat ve belågat mucizesidir. KUR’AN’ın üçyüz elli milyon müslümanın göğsünü haklı bir gururla kabartan meziyeti, Onun, her mânâyı hüsnü ifade etmesi itibariyle, münzel kitabların en mükemmeli ve ezeli olmasıdır.

Hayır, daha ileri gidebiliriz; KUR’AN, kudret-i ezeliyenin, inayet ile insana bahşettiği kütüb-ü semaviyenin (semavi kitabların) en güzelidir… Beşeriyetin refahı nokta-i nazarında KUR’AN’ın beyanatı, Yunan Felsefesinin ifadelerinden pek ziyade ulvidir. Kur’an, arz ve semanın Hâlikına hamd-ü şükranla doludur. KUR’AN’ım her kelimesi, her şeyi yaratan ve her şeyi hâiz olduğu kabiliyete göre sevk ve irşad eden Zat-ı Kibriyanın azametinde mündemiştir. Edebiyat ile alâkadar olanlar için KUR’AN, bir kitab-ı edebdir. Lisan mütehassısları için KUR’AN, bir elfaz (lügatler) hazinesidir. Şairler için KUR’AN, bir ahenk menbağıdır. Bundan başka bir kitab; ahkâm ve fıkıh nâmına bir muhit-i maarifdir. Davud’un (A.S.) zamanından, Jan Tatmus’un devrine kadar gönderilen kitab’ların hiçbiri, Kur’an-ı Kerim’in Ayetleriyle muvaffakiyetli bir şekilde rekabet edememiştir. Bundan dolayıdır ki, Müslümanların yüksek sınıfları, hayatın hakikatini kavramak nokta-i nazarından ne kadar tenevvür ederlerse, o derece KUR’AN ile alakadar oluyorlar ve O’na o kadar ta’zim gösteriyorlar.

Ve Doktor Maurice devam ediyor;

Müslümanların KUR’AN’a hürmetleri daima tezayüd etmektedir (ziyadeleşmektedir). İslâm muharrirleri, KUR’AN âyetlerini iktibas ile yazılarını süslerler, o yazılar, o âyetlerden mülhem olurlar. Müslümanlar tahsil ve terbiye itibariyle yükseldikçe, fikirlerini o nisbette KUR’AN,a istinad ettiriyorlar.

Doktor Maurice, bir Fransız Kur’an münekkidine karşı Kur’an’ın müdafaasını yaptığı cevabi yazısına şöyle devam ediyor:

«Müslümanlar, kitaplarına aşıktırlar., Müslüman-ların KUR’AN’a hürmetlerinin sebebi; bu kitab pâyi-dar oldukça, başka bir dinî rehbere arzı ihtiyaç et-miyeceklerini anlamalarıdır. Filhakika KUR’AN’ın fesehat, belågat ve nezahat itibariyle mümtaziyeti, Müslümanları başka belâgat aramaktan vareste kıl-maktadır. Ebedi dehaların ve yüksek şairlerin, KUR’-AN huzurunda eğildikleri bir vakıadır. KUR’AN’ın hergün daha fazla tecelli etmekte olan güzellikleri her gün daha fazla anlaşılan fakat bitmeyen esrârı, şiir ve nesirde ustad olan Müslümanları, üslûbunun nezehat ve ulviyeti huzurunda diz çökmeye mecbur etmektedir. Müslümanlar KUR’AN’ı tâ rûz-u haşre kadar pâyidar kalacak kıymet biçilmez bir hazine ad-dederler ve onunla haklı olarak iftihar ederler. Müs-lümanlar KUR’AN’ı en fasih sözlerle, en rakik manâlarla coşan bir nehre benzetirler. Şayet Monsieur Renaud (Mösyö Reno), İslâm Alemiyle temas etmek fırsatını elde edecek olursa, münevver ve terbiyeli Müslümanların, KUR’AN’a karşı yüksek hürmeti perverde ettiklerini; ve onun evamir-i ahlâkiyesine (ahlâki emirlerine) fevkalâde riayetkâr olduklarını; ve bunun haricine çıkmamağa gayret ettiklerini görürdü. Yeni nesiller ve asrî mekteblerin mezunları da, KUR’AN’a ve Müslümanlığa karşı müstehziyâne (alaycı) bir cümlenin sarfına tahammül etmemektedirler…

Doktor Maurice, sözlerini şöyle sürdürmektedir:

Yeni nesiller ve asri mekteblerin mezunları da, KUR’AN’a ve MÜSLÜMANLIĞA karşı müstehzi yani (alaycı) bir cümlenin sarfına tahammül edememektedirler.”

Bu cümlenin tekrarını gözlerinizin önüne serdik-ten sonra, Doktor Maurice’in Kur’an ve Müslümanlık hakkındaki yazısının son kısmını nazar-ı ibretlerini-ze arzediyorum:

Çünkü KUR’AN, iki sıfatla bu ehliyeti haizdir.

Bunların birincisi: Bugün ellerde tedavül eden (elden ele dolaşan) KUR’AN’ın, Hazret-i Muhammed’e (A.S.M.) vahiy olunan kitabın aynı olmasıdır. Halbuki INCİL ve TEVRAT hakkında bir çok şüpheler ileri sürülmektedir.

İkincisi: Müslümanlar, KUR’AN’ı Arabçanın en kuvvetli muhafızı ve esasat-ı diniyyenin ameli bir mahiyet almasının en kuvvetli menbat telâkki ederler. Binaenaleyh, Monsieur Renaud (Möysö Reno) eserini tashih edecek olursa, bu tercümesiyle, insanları tenvir hususunda insanlığa büyük bir muavenette bulunur ve bâtıl iktidarın hududlarını târümar etmeye hadim olur..»

Doktor MAURICE

Yine diğer Batılı alimlerin sözlerine ışık tutmaya devam edelim:

PROFESOR EDWARD BRAWN DİYOR Kİ:

KUR’AN’ı anlıyarak okudukça, mânâlarını derinden derine tedkik ettikçe, ona karşı hürmetim, üstün ta’zim duygularım çoğalmaktadır.»

BU DA PROFESÖR EDWARD de LENPOL.

İslâm Peygamberinin Medine’de telâkkî ettiği åyetler, bilhassa dikkate şâyandır. Çünkü bunlar, İslâm cemiyetini idare eden, her Müslümanı doğru yola sevk eyleyen ilâhi âyetlerdir. Mekke’de vahyolunan süreler ise büyük ve müessir bir diyanet için lâzım olan her noktayı içine almaktadır. “

ALMAN PROFESÖRÜ NOLDİKE VE KUR’AN:

Aşağıda Kur’an hakkındaki sözlerini okuyacağınız «Noldikes Garb’ın tanınmış ilim adamlarından olup, 1859 yılında «Kur’an’ın Tarihi adıyla kaleme aldığı eser. Fransız Akedemisinin mükafatını kazanmıştır.

Noldike diyor ki:

«KUR’AN’ın Mekke’de inen sûrelerindeki hedef, insanları bâtıl ilâhlara tapmaktan kurtararak hepsini gerçek Hâlik’a (Yaratan) yöneltmektir. Bu sürelerin mevzuu bu vâdide mantıki delillerden çok, dinleyen-lerin muhayyelesi üzerinde tesir edecek en yüksek belâgati kullanmaktadır. Binaenaleyh; bir taraftan Allah’ın zatı takdis ve tenzih olunarak, onun kâinattaki lûtufları sayılmış, diğer taraftan putperestin zafı ortaya konmuştur. Bilhassa doğru yolda gidenlerin nail olacakları mükafatlar ve eğri yola sapanların görecekleri cezalar çok dikkat çekicidir. Kur’an’ın bilhassa bu hususiyeti İslâmiyetin yayılmasının kuvvetli sebeplerinden sayılır. KUR’AN’ın en muhteşem sûreleri, kıyamet gününün yaklaşması üzerine tabiatın titreyeceğini ifade edenlerdir. Bu âyetler okunurken insan yeryüzünün tárümar olduğunu, dağların karmakarışık bir halde parçalandığını gözleriyle görür gibi olur.»[208]

VE PROFESÖR EDWARD MONTE:

“Hristiyanlığın intişarı ve Hasmı Olan Müslümanlar ünvanlı eserinin 18 inci sahifesinde Profesör Edward Monte Kur’an hakkındaki görüş ve hissiyatını şöyle belirtiyor.

KUR’AN’ın ifadesindeki sadelik ve berraklık, Müslümanlığın intişar ve ittilâsını bila tevakkuf temadi ettiren sâik kuvvet olmuştur. İslâm Peygamberi tarafından tebliğ olunan mukaddes talimatın cihanşümul terakkisine rağmen, Müslümanların ilham kay-nağı ve en kuvvetli ilticagâhı KUR’AN olmuştur. En takdirkår ve kanaat-bahş bir lisanla nazil ol-muş başka bir kitabın fevkinde olamıyacağı bir ifade ile takrir eden kitab, KUR’AN’dır. Bu kadar mükemmel ve esrarengiz, her insanın tetkikine bu kadar açık olan bir din; muhakkak, insanları kendisine meclûp eden icazkâr kudreti háizdir. Müslümanlığın bu kudreti hâiz olduğundan şüphe yoktur.[209]

Yüce Peygamberimiz’e (S.A.) görülmemiş bir ta’zimle baş eğiş, fevkalåde bir methiye ve yüce kitabımız Kur’an-ı Azimüşşan’a en yüksek bir hürmet, en büyük bir takdir ve tasdik ifadesi olan şu aşağıdaki satırlar da, Alman Bismarck (Bismark)’a ait.

PRENS BISMARCK DİYOR Kİ:

“Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için tarafı İlâhiden geldiği iddia olunan bütün münzel semavi kitapları tam ve etrafiyle tetkik ettimse de, tahrif oldukları için, hiç birinde aradığım hikmet ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar, değil bir cemiyet, bir hâne halkının saadetini bile temin edecek mahiyetten pek uzaktır.

Lákin Muhammedilerin (Müslümanların) Kur’an’ı bu kayıttan âzâdedir. Ben, Kur’an’ı her cihetten tetkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm Muhammedilerin (A.S.M.) düşmanları, bu Kur’an’ın Muhammed (A.S.M.) tarafından düzme olduğunu (Hâşa) iddia ediyorlarsa da en mükemmel, hatta en mütekâmil bir dimağdan böyle harikanın zuhuru-nu iddia etmek, hakikatlara göz kapayarak kin ve garaza ålet olmak manâsını ifade eder ki, bu da ilim ve hikmetle kabil-i telif değildir. Ben, şunu iddia ediyorum ki: Muhammed (A.S.M.) mümtaz bir kuvvettir. Destgah-ı kudretin böyle ikinci bir vücudu imkân sa-hasına getirmesi ihtimalinden uzaktır.

Sana muasir bir vücud olamadığından dolayı mü-teessirim ey Muhammed! (A.S.M.).. Mualimi ve nå-şiri olduğun bu kitab senin (sözün) değildir. O lâhuti-dir. Bu kitabın (Kur’an’ın) Allah kelamı olduğunu (lâhutiliğini) inkâr etmek, mevcut ilimlerin bâtış ol-duğunu ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, be-şeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa gör-müş, bundan sonra göremiyecektir. Ben, heybetli bu-zurunda kemal-i hürmetle eğilirim!”

Prens BİSMARCK

Mister JOHN DAVENPORT da, Kur’an ve Hazret-i Muhammed ünvanlı eserinde, Kur’an-ı Kerim-den bahsederken, şu ibretnüma sözleri söylüyor:

«KUR’AN’ın sayısız hususiyetleri içinde bilhassa ikisi fevkalåde mühimdir:

1- Zât-ı Kibriyayı ifade eden âyetlerin åhen-gindeki ulviyettir. Kur’an-ı Kerim, beşeri zaaflardan her hangi birisini Zat-ı Kibriyaya isnaddan münezzehtir.

2- Kur’an başından sonuna kadar gayr-ı beliğ, gayr-ı ahlâki, yahud terbiyeye muhalif fikirler-den, cümlelerden ve hikâyelerden tamamen münez-zehdir. Halbuki bütün bu nâkıslar (noksanlar), Hristiyanların ellerindeki tahrif edilmiş Kitab-ı mukaddes (İncil)’de, ziyadesiyle vardır.»[210]

John Davenport, aynı eserinin bir başka yerinde Kur’an-ı Kerim’den şöyle bahsetmekte:

«Kur’an-ı Kerim, Allah’a inanmayı, O’nun iradesine itaat etmeyi, iyilik ve hayırhahlığı, içkiden kaçınmayı, toleransı, din uğrunda ölenlere hususi bir hürmet beslemeyi emreder. Kur’an’ın emirleri yalnız dinî ve ahlâki vazifelere münhasır değildir… Kur’an-ı Kerim, en sarih surette ebedi olan, doğmayan, doğurmayan, bir şerik ve naziri olmayan, her şeyi yaratan, Rahman ve Rahim olan, kendisine bağlananları himaye eden, fenalık edip pişman olanları affeden, kıyamet gününün sahibi olan, herkesi ameline göre muhakeme eden ve emrine uyanları taltif eden, im dat eden ve ebediyet bahşeden, kötülere ceza veren Allah’ın varlığını öğretir. KUR’AN, fisk ve fücuru, her türlü ifratı, rivayı, hissetti «hasisliği», tekebbürü (gurur ve kibiri) bühtan ve iftirayı, hasedi, dünya iptilâları uğrunda hasirane koşmayı takbih eder, Sadakayı, ebeveyni sevmeyi, Allah’a şükretmeyi, ahde vefayı, sıdk-ı ihlâsı, yetimlere şefkatı, fark gözetmeksizin adaleti, iffeti, hayayı, sabrı, tabammülü; hayırhahlığı, kölelerin azat edilmesini, fenalığa karşı iyiliği, fazileti, affı mükâ fat beklemeksizin ve münhasıran Allah rızası için yapılmasını emreder. Bu itibarla Kur’an yalnız bir mecellei diniye (dinî kânun) değil, bir kanun’u medent (medení kanun) dur.”[211]

İngiltere’nin en meşhur ve en büyük müverrihlerinden Edward Gibbon, «Roma İmparatorluğu’nun İnhitat ve Sükûtu adlı eserinde Kur’andan bahisle şöyle diyor:

«Ganj nehri ile, Atlas Okyanusu arasındaki memleketler: KUR,AN’ı bir kanun’u esasi ve teşrii hayatın ruhu olarak tanımışlardır. KUR’AN’ın nazarında satvetli bir hükümdarla, zavallı bir fakir ara sında fark yoktur. KUR’AN, bu gibi esaslar üze rinde öyle bir teşri vücuda getirmiştir ki, dünyada bir naziri yoktur. Müslümanlığın esasları, teslisiyet (üçlülük) ve Allah’ın tecessüdiyetini ve vahdeti-vücud akidesini reddetmektedir. Bu mutasavvıfâne akideler, üç kudretli ulûhiyetin mevcudiyetini ve Mesih’in Allah’ın oğlu – hâşâ olduğunu öğretmektedir. Fakat bu akideler, ancak müteassıb Hristiyanları tatmin edebilir.. Halbuki KUR’AN, Allah’ın birliğine en kuvvetli delildir. Feylesofane bir dimağa málik olan bir muvahhid. İslâmiyet’in nokta-i nazarını kabul etmekte hiç tereddüt etmez. Müslümanlık, belki bugünkü inkişafı fikirimizin seviyesinden daha yüksek bir dindir.”[212]

Pickthall ise şöyle diyor:

«Halik’in Hukukuyla, Mahlükatın Hukukunu En Mükemmel Surette Ancak Müslümanlık tarif etmiştir!

KUR’AN’ın telkin, ve Hazret-i Muhammed’in tebliğ ettiği esaslardan mükemmel bir ahlâk mecellesi vücud bulur. KUR’AN esaslarının muhtelif mem leketlerde insanlığa ettiği iyiliği ve ettikten sonra da Allah’a yaklaşmak isteyen insanları Cenab-ı Hakk’a rabdettiğini inkâr etmek mümkün değildir. Halikın hukuku ile, mahlúkun hukuku, ancak Müslümanlık tarafından mükemmel bir surette tarif olunmuştur. Bunu yalnız Müslümanlar değil. Hıristiyanlar da, Museviler de itiraf ediyorlar.

MARMADUKE PICKTHALL (Marmadük Piktol)

Evet, bu bahir hakikatleri Hristiyanlar da bilir, hatta Museviler de bilirler ve itiraf ederler.

Bir Hristiyan, hattå Allah-ü Tealâ’nın Kur’an’da lânetle yadettiği ve lanetlenmiş bir kavim olarak belirttiği Yahudi milletinden bir Musevî olan meşhur alim «DÜEŞ İngiltere’de bir mecmuada yazdığı yazısında diyor ki:

Araplara Büyük İskender’in İmparatorluğundan daha geniş ülkeler fethettiren Roma’dan daha büyük bir devleti kısa bir zamanda kurduran bir Mukaddes kitaptan bahsedeceğiz. Bu o Kitaptır ki, onunla Müslümanlar (Kur’an’la) Avrupa’ya hâkim olarak girmişlerdir. Halbuki Finikeliler, Avrupa’ya tüccar, Yahudi’ler mülteci veya esir olarak girmişlerdir. Müslümanlar KUR’AN yardımıyla Avrupa’ya irfan meş’alesini taşımışlardır. Filhakika müslümanlar, Garb’lılara ve Şark’lılara felsefe, tıb, hey’et şiir, öğretmişlerdir. Yunanın ölü dimağına ve ölü irfanına hayat vermişler bütün dünyayı cehalet karanlıkları ihata etmişken, her tarafa nur saçmışlar ve bu itibarla, bu insanlar yeni ilimlerin (müsbet ilimlerin) temelini atmışlardır. “

PISKOPOS VOLTER MERON VE KUR’AN

Aynı zamanda İlahiyat doktoru olan Meron, «Müsalemete en doğru, yol» adlı «Pistzbourgs kilisesinde verdiği konferansta: Sulh’a hizmet edemediği için Hristiyanlığın aleyhinde bulunduktan sonra Müslü manlık hakkında şu sözleri söylemiştir:

Kur’an; müsalemeti, emniyet ve huzuru temin eder. Müslümanların selamlaşmaları bile bunu ifade eder.

Müslümanların dini Kur’an dinidir. Bu din, emni-yet ve huzur dinidir. Adı Müslümanlık olan ve sâliklerine Müslüman denilen bu dine göre insan, kendinde insanlığa yarar hasletleri geliştirmeli ve faydalı olmadır. Cemiyet ve ferd olarak İslâmlık, sulh ve selâmet unsurudur…

İslamiyetin mânâ ve mahiyetini tesbit ederek ibretli sözleriyle adeta bir İslâm Misyonerliği yapan Piskopos «Volter Merons sözlerine devamla diyor ki:

İki müslüman karşı karşıya gelince; «Esselâ müaleyküm (dünya ve ahirette huzur ve selâmette of ve Allah’ım o güzel selâmet ve selâmı sana olsun kardeşim) der, Bu selâm vermenin bile Müslümanlığın ve Müslümanın yeryüzünde en gerçek barışçı olduğunu da anlamış ve yaymış oluyor.

Ne mutlu Müslüman olana!

Londra’nın «Voking Camiinde Müslümanlara hitaben bayan SAROCNİ NEYDO» aynen şunları söy lemiştir:

«Hazret-i Muhammed tarafından tebliğ ve nes rolunun İslâmiyetin başlıca meziyetlerinden biri, onun taassuptan azade olmasıdır. Hazret-i Muhammed’in dindaşları, Sicilya’ya hakim olmuşlar, Hristiyan İspanya’yı yedi asır idare etmişlerdir. Fakat hiç bir vakit, idaresi altındaki gayri müslümlerin din ve ibadetlerine karışmamışlardır. Müslümanlar, Hristiyanlara hürmet etmeği, onları müsamaha ile karşılamayı, kitapları olan KUR’AN’dan öğrenmişlerdi…

Dünyanın diğer bütün büyük dinleri, oldukça feragatli olmayı öğretmişlerdi. Fakat Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) ilan ettiği dinin fazileti bu duyguları samimi hareketle telkin ediyor. İnsanlığa hizmet Müslümanlığın şiarı ve medar-ı iftiharı olmuştur. Bundan dolayıdır ki Müslümanlık cihanşûmul kardeşlik esaslarını talim ve muhafaza etmiştir.

İnsanlık, ancak bu esası kabul ve onunla âmil of duğu zaman mes’ut olacaktır. “

SAROCNÍ NEYDO[213]

İslâmiyet ve Ahlâkî ve Rûhâni Kıymeti» adlı bir eser yazan tanınmış değerli müttefekkir Leonard’in ise Kur’an-ı Kerime olan methiyesi şöyle:

«KUR’AN’ın Allah kelamı olmasından her Müslümanın kalbindeki kudsi izi o kadar büyüktür ki. onun yanında Hristiyanların kitab-ı Mukaddes’e (İncil’e) gösterdikleri hürmet, güneşin karşısındaki ay kadar sönük kalır. KUR’AN, güneş gibi muhteşem şa’şaalar saçan mukaddes ve en mükemmel bir kitaptır!»[214]

Dr. JARTON ise, yazdığı bir eserinde Kur’an’la ilgili olarak diyor ki:

«KUR’AN’ın en büyük hedefi, putperestleri, Musevileri ve Hristiyanları vahdaniyeti (bir Allah’a imanı) kabule davet eder. Kureyş diliyle nazil olan KUR-AN, bütün güzellik vasıflarını haizdir. Tarz-ı beyan itibariyle KUR’AN cazip ve çok vecidir. KUR’AN AIlah’ın sıfatlarından bahşettikçe kemâlin son derece cesine varır.[215]

Mister Marmadok Bikithol, Haydarabåd mekteplerinde müdürlük yapmış, burada ve Londra’da verdiği İSLAMİYET ve ASRİLİK adlı konferanslarla büyük aläka görmüştür. Mister Marmadok Bikithol, Kur’an hakkındaki fikirlerini açıklarken diyor ki:

Son zamanlarda Müslümanlar, manadan ziyade elfeza (sözlere) ehemmiyet vermeğe başladılar. Halbuki KUR’AN, Şeyhülislâmların fetvalarını, müştehidlerin içtihadını körü körüne taklit etmeyi istemez ve âyetlerin tefsirindeki basit ihtilaflara ehemmiyet verilmesine taraftar değildir. F’cazı Hazret-i Muhammed (A.S.M.) tarafından heyan olunan KUR’AN, hakikaten bir mu’cizedir. Çünkü Hz. Muhammed (A.S.M.) medeni bir insan olmakla beraber ümmiydi. Hiç şüphe yoktur ki, Kur’an, O’na bihuş olduğu zamanlar vahyolunuyordu. DÜNYADA KUR’AN’A BENZER BİR KİTAB YOKTUR! Bu kitab, hakikaten muhayyiruľukúldur. Akılları hayrette bırakan bir kitabdır.»

MARMADOK BİKİTHOL

KUR’AN AYETLERİ, NECĂŞİ’NİN PAPAZLARINI BİLE AĞLATMIŞTIR!..

Kur’an’la ilgili olarak Kont Henri De Kastri, düşüncelerini şöyle açıklamaktadır.

Bütün Şark, bir insanın låfzan yahut mânen KUR’AN’a bir benzer getirmiyeceğini itiraf etmektedir. Bu hakikat, Hazret-i Ömer gibi çok sert bir insanı imana getirmiştir. Habeş Necâşisinin huzurunda okunan KUR’AN AYETLERİ, Necâşi’nin papazlarını ağ-latmıştır… KUR’AN, Hazreti Mesih tarafından söylenen sözlerin menba’ıdır…»

KONT HENRİ DE KASTRİ

KUR’AN, BULUNMAZ BİR BELÅGAT, BİR AHLAK DUSTURU VE MUKADDES BİR KİTAPTIR.

Filozof Aleksi Lövazan’ın Hz. Peygamberimiz (S.A.V.) ve Kur’an-ı Kerim hakkındaki fikirleri ise apayrı bir değer taşımaktadır.

“Hz. Muhammed öyle yüksek bir resuldür ki; ilâhi iradesiyle müslümanlık gibi bütün beşeriyete şâmil bir dini tesis etmiş ve onun teessüsünde Allah’-in inayetine mazhar olmuştur. İnsanlığın hidayeti için Hazreti Peygambere vahyolunan Kur’an hikmetle dolu, parlak bir eserdir. Hz. Muhammed’in hakiki bir Peygamber ve âlemlerin sahibi yüce Allah’ın gönderdiği hak bir nebi olduğunda şek ve şüphe yoktur. Neticede onun yaydığı dini kabul edenlerin adedi 500 milyona (bugün 700 milyona) varmış ve bu Müslümanlar atlarının nallarıyla Roma İmparatorluğu: na çiğnedikten sonra mızraklarının ucu ile dalâleti kökünden yıkmışlar ve nihayet Şark ve Garb’ın en muazzam devletleri, onların karşısında titremişti. Hz. Muhammed’in (A.S.M.) cihana bıraktığı Kitab, bulunmaz bir belägat, bir ablák düsturu ve mukaddes bir kitaptır.

ALEKSI LÖVAZAN

KUR’AN SERAPA SAMİMİYET VE HAKKANİYETLE DOLUDUR

Carlyle (Karlay)’in Kur’an hakkımdaki fikirleri ise şöyle:

«KUR’AN’ı bir kere dikkatle okursanız, O’nun hususiyetlerini izhara başladığım görürsünüz. Kur’ an’ın güzelliği, diğer bütün edebi eserlerin güzelliklerinden kabili temyizdir. Kur’an’ın başlıca hususiyetlerinden biri, O’nun asliyetidir. Benim fikir ve kanaatime göre Kur’an, serapa samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği dâvet, hak ve hakikattir.”

CARYLE

KUR’AN BÜTÜN İYİLİK VE FAZİLET ESASLARINA MUHTEVİDİR: İNSANLARIN HER TÜRLÜ DALALETLERDEN KORUR.

KUR’AN, insanlara Hukukallahı tanıtmış, mah-lükatın Halik’den ne bekleyeceğini: mahlükatın Hålikla münasebetlerini en sarih şekilde öğretmiştir. KUR’AN ahlâk ve felsefenin bütün esaslarını camidir; fazilet ve rezilet, hayır ve şer, eşyanın hakiki ve mahiyeti, hulása her mevzu, KUR’AN’da ifade olunmuştur. Hikmet ve felsefenin esası olan adalet ve müsavatı öğreten ve başkalarına iyilik etmeyi, faziletkår olmayı talim eder esaslar… Bunların hepsi KUR’AN’da vardır. KUR’AN, insanı iktisad ve itidale sevkeder, dalâletten korur; ahlâki zaafların karanlığından çıkarır: teáli’i ahlâk nuruna ulaştırır; insanın kusurlarım, hatalarım i’tila ve kemâle kalbeyler.”

Müsteşrik SEDIO

KUR’AN ÖYLE BİR PEYGAMBER SESİDİR Kİ, ONU BÜTÜN DÜNYA DİNLEYEBİLİR

«KUR’AN şiir midir? Değildir. Fakat O’nun şiir olup olmadığını tefrik etmek müşkildir. KUR’AN, şiirden daha yüksek bir şeydir. Mamafih KUR’AN ne tarihdir, ne tercüme-i haldir, ne de İsa’nın (A.S.) dağda irad ettiği mev’ıza gibi bir mecmua-i eş’ardır. Hatta KURAN, ne Buda’nın telkinatı gibi bir mâba’det-tabiiye, yahut mantık kitabı, ne de Eflâtunun herkese irad ettiği nasihatler gibidir. Bu, bir Peygamberin se. sidir. Öyle bir ses ki, O’nu bütün dünya dinliyebilir. Bu sesin aksi; saraylarda, çöllerde, şehirlerde, devletlerde çınlar, Bu sesin tebliğ ettiği din, evvela nâşirlerini bulmuş, sonra tecaddüd-ü perver ve îmar edici bir kuvvet şeklinde tecellî etmiştir. Bu sayededir ki: Yunanistan ile Asya’nın birleşen ışığı Avrupa’nın zulúmat âbad olan karanlıklarını yarmış ve bu hadise. Hristiyanlığın en karanlık devirlerini yaşadığı zaman vuku bulmuştur.»

Dr. JONSON

KUR’AN, BÜTÜN DİNİ KİTAPLARA FAİKTİR.

Alman âlimlerinden ve müsfeşiklerinden Jochahim Du Rulp (Yoahim Dü Raf), Kur’an’ın sıhhate verdiği ehemmiyetten bahsederken diyor ki:

İslâmiyetin şimdiye kadar Avrupa muharrirlerinden hiç birinin nazarı dikkatini celbetmiyen bir safhasını bahis mevzuu etmek istiyorum. İslâmiyetin bu safhası, onun sıhhati muhafaza için vukubulan emirleridir. Evvelâ şunu itiraf etmek lâzımdır: KUR’AN, bu nokta-i nazardan bütün dinî kitaplardan yüksektir. KUR’AN’ın tarif ettiği basit fakat mükemmel sıhhi kaideleri dikkate alırsak; bu mukaddes kitab sayesinde, bütün dünyanın bazı kısımlarıyla, haşarat mahşeri olan Asya’nın müthiş bir tehlike olmaktan kurtulduğunu görürüz. Müslümanlık; nezafeti, temizliği, nezaheti bütün sâliklerine farz etmekle, bir çok tahribkâr mikropları imha etmiştir.”

JOCHAİM[216]

Pencap’ta «Siyhs mezhebinin kurucusu olan B. NANAK. Cehennem Sâikihi namiyle yazdığı dini kitapta, bütün Mukaddes Kitaplar hakkında geniş çapta bilgi vermektedir. Siyh mezhebi muvahhit «Allah’ı bir tanıyan bir mezheptir, İslâmiyet’in tesiri altında Hindistan’ın eski dinini tadil etmiştir. Din sahasında geniş tetebbu ve derin görüşü olan B. NANAK, Kur’an hakkındaki fikir ve kanaatlerini şu kısacık sözlerle bakın nasıl ifade ediyor:

«Zebûr, Tevrat, İncil ve vedâları (yani Brahmanların mukaddes kitaplarımı) ve sair din kitaplarını tetkik ettimse de yalnız KUR’AN’ın şayân-ı kabul ve tesliye bahş olduğunu gördüm. Hakikat halde imanın hakiki kitabı, fikre itmi’nan veren Kitap, ancak KUR’AN’dır-

Baba Nanak[217]

H. C. VELS. İngiltere’nin en büyük mütefekkirlerinden ve yazarlarından biridir. Bu büyük İngiliz mütefekkirinin Yüce Kur’an’ımız hakkındaki fikirleri ise şöyle:

«KUR’AN’ ırk, renk, lisan farklarının fevkinde, insanlar arasında bir kardeşlik vücuda getirmiştir. KUR’AN, medeni, ilmi ve felsefi inkişafların sâikidir.

Avrupalılar içinde KUR’AN’ı tetkik edenler az dır. Bu cehalet yüzünden ona, birkaç bâtıl isnadlar-da bulunulmaktadır, KUR’AN, ilahi emirlere dayanarak müslümanları en sıkı kardeşlik bağları ile bağlanmış ve öyle bir birlik vücuda getirmiştir ki; ırk ve dil ayrılıklarının üstündedir. Hristiyanlar arasındaki kardeşlik bağı. İslâm kardeşliğiyle kabil-i kıyas değildir. Müslümanları medeniyet, hendese, heyet, mimari. güzel sanatlar ve felsefeyi inkişafa sevkeden zaferler. ancak KUR’AN’ın insanları birleştirerek onları irfan ve fazilet servetini elde etmeğe sevketmesinden ileri gelmektedir.

H. C.VELS

Bu da bir diğer Garb’ı… İslâmiyet ve Kur’an mevzuunda İngiliz meşhur Edmond Burg da diyer ki:

İslâmiyet herkese, hükümdarlardan fakirlere kadar herkese gönderilmiş ve en mâkul köklere da-yanan bir dindir. Bu esasların benzerini başka yerde (dinde) bulmağa imkân yoktur, KUR’AN’ı tetkik ettikçe, onun mükemmeliyet ve ulviyetine agah oluruz. Evvelâ cezbeden KUR’AN, sonra insanı hayrete dûçar eder. İnsanı kendisine hürmete mecbur eyler. Ve bu suretle herkesi derinden tesiri altına alır.”

EDMOND BURG

İngiliz basın mensuplarından Mister Jozef Thomson, bir yazısında, Kur’an hakkındaki takdir hislerini şu cümle ile dile getirmekte :

«KUR’AN’ın en büyük meziyet ve özelliği; asıl hissiyatı ve en yüksek ahlâkı öğretmesidir.”

Mister JOZEF THOMSON

Müslümanlık ve Akdeniz Dinleri Müdekkiki J. T. BATANI’nım Kur’an-ı Azimüşşan hakkındaki şu sıtayişkår sözleri ise kalblere bambaşka bir inşirah veriyor, BATANI diyor ki:

«KUR’AN’ın Sûdan ve Batı Südan’daki tesiri sayesinde eskiden putların karşısında diz çökenler, Müslüman olduktan sonra Allah’ın huzurunda secde ediyorlar. Kardeş kanını içen dudaklar, artık Allah’ın azamet ve merhametini KUR’AN okuyarak ilân ediyorlar.

J. T. BATANI

Fransa’nın en maruf müsteşriklerinden Gaston Care (Gaston Kar) 1913 senesinde Figaro Gazetesin-de, yeryüzünden Müslümanlık kalkacak olursa, bari-şın muhafazasına imkân olup olmadığı hakkında seri makaleler yazan; ve o zaman bu makaleler Şark gazeteleri tarafından tercüme edilerek iktibas edilmişti. Bu yazılarında Fransız müsteşriki diyor ki:

Yüz milyonlarca insanın dini olan Müslümanlık, bütün såliklerine nazaran dünyanın kıvamı olan bir dindir. Bu akli dinin menbat ve düsturu olan Kur’an, Cihan medeniyetinin istinad ettiği temelleri muhtevidir. O kadar ki; bu medeniyetin, İslâmiyet tarafından neşrolunan esasların imtizacından vücud bulunduğu nu söyleyebiliriz. Filhakika bu ali din Avrupa’ya dünyanın imarkârane inkişafı için lâzım olan en esaslı kaynakları temin etmiştir.

İslâmiyet yeryüzünden kalkacak ve bu suretle hiç bir Müslüman kalmıyacak olursa, barışı devam ettirmeye imkân kalır mı? Hayır.. Buna imkân yoktur!…»

GASTON CARE

Sembires Encyclopedia ismiyle neşrolunan İngilizce muhitül maarifde, İslâmiyet ve Kur’an’dan şu şekilde bahsolunmaktadır:

İslâm Peygamberinin seciyesini aydınlatan Kur’an Ayetleri, son derece mükemmel ve son derece müessirdir, Bu kısım Ayetler, Müslümanlığa ahlâki kaidelerini ifade ederler. Fakat bu kaideler, bir iki sureye munhasır değildir. Bu ayetler islâmiyetin muhteşem bünyesinde altından bir kordon gibi işlenmiştir. Insafsızlık, yalancılık, hırs, israf, fuhuş, hiyanet: gıybet; bunların hepsi KUR’AN tarafından en şiddetli surette takbih olunmuş ve bunlar, reziletin ta ken-disi sayılmıştır. Diğer taraftan, hüsnü niyet sahibi olmak, başkalarına iyilik etmek, iffet, hayâ, müsamaha, sabır ve tahammül, iktisad, doğruluk, istikamet sulh perverlik, hakperestlik, herşeyden fazla Cenab-ı Hakka itimad ve tevekkül, Allah’a itaat… Müslümanlık nazarında hakiki iman esasları ve hakiki bir mü’minin başlıca sıfatları olarak gösterilmiştir.[218]

Kur’ân ayetlerinin nüzul tarihine göre tercüme ve tertib eden İngiltere’nin en müteassıb papazlarından Rodwell (Radvel) ise, Kur’an hakkındaki görüş ve samimi fikirlerini şöyle dercetmekte:

«Kua’an, Arabistan’ın basit bedevilerini öyle bir istihaleye uğratmıştır ki, bunların adeta meşhur olduklarını zannedersiniz. Hristiyanların teläkkisine göre KUR’AN’ın nazil olmuş bir kitab olduğunu söyleyecek olsak bile KUR’AN; putperestliği imha, Allah’ın vahdaniyet akidesini te’sis, cinlere, perilere taylara ibadeti ilga, çocukları diri diri gömmek gibi vahşi adetleri izale, bütün burafeleri istisal, taaddüd-ü zevcâtı tahdit ile, bütün Arablar için İlahi lütuf ve nimet olmuştur.

KUR’AN: bütün kâinatı yaratan, gizli ve aşikâr her şeyi bilen Kadir-i Mutlak sıfatiyle Zât-ı Kibriyayı takdis ve tebcil ettiğinden, her sitayişe şayandır en derin hakikatı, en kuvvetli ve mülhem hikmeti takrir eden elfaz (sözleri) ile söylenmiştir. KUR’AN devamlı memleketler değilse de, muzaffer Cumhuriyetler vücuda getirmeye hådim olacak esasları muhtevi olduğunu isbat etmiştir. KUR’AN’ın esaslariyledir ki; fakir ve sefaletleri ancak cehaletleriyle kabil-i kıyas olan, susuz ve çıplak bir yarımadanın sekenesi. yeni bir dinin, hararetli ve samimi sâlikleri olmuşlar, devletler kurmuşlar, şehirler inşa etmişlerdir.

Filhakika Müslümanların heybetidir ki; Fesdad, Bağdat, Kurtuba, Delhi, bütün Hristiyan Avrupa’yı titreten bir azamet ve haşmet ihraz etmişlerdir.

RODWELL

Kur’an’ın müteassıb münekkidi ve mütercimi Cosşele (Korsel) diyor ki:

«Şüphesiz KUR’AN, Arapçanın en mükemmel bir şahikasıdır. Müslümanların itikadı veçhile bir insan kalemi, bu mucizevi eseri vücuda getiremez. KUR’AN bizatihi daimi bir mucizedir. Hem öyle bir mu’cize dir ki, ölüleri diriltmekten daha yüksektir. Bu mukaddes kitabın ta kendisi menşe’inin semavi oldu. ğunu isbata kâfidir. Muhammed (A.S.M.) bu mu’ci-zeye istinaden, bir peygamber olarak tanınmasını is temiştir. Arabistan’ın çıplak ve kısır çöllerini aydınlatan, şair ve hatiblere meydan okuyan KUR’AN, bir Ayetine bir nazire istemiş; hiç bir kimse bu tehaddiye karşı gelememişti… Burada yalnız bir misal ira-dederek, bütün büyük adamların, KUR’AN’ın belågåtına baş eğdiklerini göstermek isterim, Hazreti Muhammed’in (A.S.M.) zamanında, Arabistan şairlerinin şehriyarı Şair Lebid idi, Lebid, muallikattan birinin nâzımıdır. O zaman putperest olan Lebid; KUR’AN’ın belägatı karşısında lâl kalmış, bu belâgatı en güzel sözlerle ifade etmişti. KUR’AN’ın belágati karşısında hayran kalan Lebid, Müslümanlığı kabul etmiş, KUR’AN’ın ancak bir Peygamber lisanından duyulacağını söylemiştir. KUR’AN’ın lisanı, beliğ ve harikulâde seyyaldir. Cenab-ı Hakkın şan ve celâletini, azamet sıfatlarını ifade eden Ayetlerin ekserisi, müstesnâ bir güzelliği haizdir. KUR’AN’ı tarafsızca tercümeye gayret ettimse de, okuyucularım, Kur’an’ın metnine aslâ pek sadık kalamadığımı göreceklerdir. Bu kusuruma rağmen okuyanla tercümemde bahis mevzuu ettiğim muhte şem Ayetlerin bir çoklarımı okuyacaklardır.”

CORSELE

THOMAS ARNOLD DİYOR Kİ:

Afrika’nın iptidaî mekteplerinde yalnız KUR, AN okutuluyorsa bu, küçük bir terakki değildir. KUR’AN, mahz-ı hayır olan bir hars ve medeniyet vücuda getirmiştir ki bu tebeddül (değişiklik). onları medenileştirmiş, ticaret ve sanayide vesair iş-leri inkişaf ettirmeye sevketmiştir. Afrika’nım her tarafında muhteşem şehirler inşa olunmuştur. Avrupalı lar buraları dolaşarak hemşehrilerine anlattıkları zaman Avrupa’lılar hayretlere düşmüşlerdir…

UD FREY HITCS VE KUR’AN:

KUR’AN, Haksızları kabahatli bulur, insanları sınıf farklarına ve mevkilerine göre şâyân-ı hürmet görmez… «est Minister gazetesinin de pek haklı olarak söylediği veçhile, Şark’ta müstebit hükümdarları, cebbar ve zâlimleri, zulüm ve ceberruttan men edebilen bir şey varsa; o da, onların karşısında kor-kusuz ve lekesiz bir mürşidi okuduğu bir KUR’AN âyetidir.

KUR’AN hakzıslıkları takbih eder. Mevkii, imti-yazı tanımaz. Evliyayı umurun zulüm ve istibdadına karşı KUR’AN, korkusuz bir mürşid, bir kuvvettir.

İslâmiyetin kurulmasından, KUR’AN’ın gelişin-den bu yana, şerefli İslâm tarihinin sayfalarına altın yazılar yazdıran adil ve kahraman hükümdarlara KUR’AN âyetlerini açık açık okuyan ve onların hareketlerine göz yummayan âlimler, KUR’AN mürşidleri çıkmıştır.[219]

Öte yandan bu meselelerinin bir de şu boyutunu göz ardı etmemek lazımdır ki, kâinatımız, sanki ebediliğe ve sonsuzluğa yönelmiş gür bir akışın hamlesidir. Her tarafından hayat fışkıran dünyamız, hareket halinde bulunan bir büyük iradeyi andırmaktadır. Bu hamle bir yerde şiddet kazanmış, irade kendi kendisinin olmak istemiş ve böylelikle, kendi kendisinin farkında olan akıl meydana gelmiştir. Kendisine akıl emanet edilen insan, kendi üzerine katlanarak şahlanan bir dalga gibi kendi varlığını temaşaya kalkmış, hem kendi hamlesinin sahibi, hem de onun seyircisi olabilmiştir; ve günün birinde kendi hamlesinin dizginlerini eline alabilmiş, onu düzenleyecek iktidara ulaşmıştır. İşte bu iktidara ilim diyoruz. En geniş mânâda ilim, aklın bizzat kendisini temaşasından başka birşey değildir. Zira o kendisinde ilk ilim demek olan prensipleri yaşatmaktadır. İlim, aklımızın prensiplerini kâinata doğru olarak tatbik etme, yani aklımızı dosdoğru kullanma iktidarıdır.

Garplıların Hz. Muhammed, Kur’ân-ı Kerîm ve Müslümanlık hakkındaki söylediklerine değinmişken şu detayı da ıskalamamalıyız ki müsteşriklerden Hartmut Bobzin, yazdığı birçok eserin yanında, Kuran-ı kerimi Almanca’ya tercüme etmesiyle tanınır. Kaleme aldığı “Immanuel Kant Und Die Basmala”[220] adlı makalede, Kant’ın tezinde yer alan Besmele’nin hikmetini izah için çok sayıda referansa müracaat eder. Bu makalenin yazılma sebebi; Abdoldjavad Falaturi’nin, bunun bir tesadüf olmadığını; o devirdeki entellektüellerin üstünlüğüne, yani onların düşünce cihetinden çok ileri mertebede bulunduklarına delalet edececeğini iddia etmesidir. Bobzin, makalesinde evvela böyle bir mukayesenin isabetli olmadığını; yani Besmele kullanımının Kant’ın yaşadığı devrin mütefekkirlerinin üstünlüğüne ve derinliğine delalet etmeyeceğini ispata çalışır. Kant’ın yazılarında Besmeleyi kullanmasının, İslam dinine duyulan sempati ile irtibatlı olmadığı aşikardır. Kant, Besmeleyi doktora tezinin kapak sayfasında kullanmıştır.[221]

Kant’ın “doktordiplom”u[222]

Makalenin Hülasası

Kant, Besmeleyi, kitabın baş sayfasında kullanmış; yani asıl araştırmaya dahil etmemiştir. Falaturi ise Besmeleyi araştırmanın bir parçası olarak görür. Kant’ın Besmeleyi baş sayfada kullanması hususi bir hal değildir. Çünki o devirdeki araştırmacılar ve bilhassa şarkiyatçılar, telifatlarının baş sayfasına farklı lisanlarda hikmetli sözler yazarlardı. Bobzin, bununla alakalı olarak Erlangen ve Jena Üniversiteleri kütüphanesinde 16.ve 17.asra ait takriben 1000 doktora tezini gözden geçirmiştir. Tezlerin bir kısmı 1544 tarihinde kurulan ve İkinci Cihan Harbi’ne kadar meşhur olan bir Protestan üniversitesince neşredildi (Alber-Universitaet Königsberg). Kant, burada felsefe kısmında okumuştu.

Baş sayfadaki yazılar, aynı zamanda bir davetiyedir. Kant, kendisine Doktora ünvanı (gradum et insignia) verileceğini ve 12 Haziran 1755 tarihinde bir toplantı yapılacağını ilan etmiş oluyor. Eğer Besmele Avrupa’daki bilimsel yazıların çerçevesinden değerlendirilirse ve Kant’ın tezine ait olacağı düşünülürse o zaman Arapça yazının bir mevkii vardır. Bunun adı ‘invocatio’dır  ve Allah’ı zikretmeyi ifade ediyor. O zamanki doktora tezlerinde farklı dillerde baş sayfada ve hatta bazan da asıl metnin başlangıcında zikir veya yalvarış yer almaktadır. (Çeşitli misaller makalede mevcuttur).

Araştırılan yazıların çoğunda İbranice ve Yunanca sözler de tespit edilmiştir. Arapça, daha az kullanılan diller arasındadır. Kant’ın bilhassa Besmeleyi kullanması, istisnai durumdur ve Bobzin bu hususda sadece bir farklılıktan ibaret olduğu Zeitschrift Für Arabische Linguistiknu ifade ediyor.

İslam dünyasında besmele, davet ‘invocatio’ için kullanılmaktadır. Binaenaleyh bu hususu, o devrin aydınlığı ve açık görüşlülüğü ile irtibatlandırmak yanlış olur. Bunun örneği daha önce yazılmış eserlerde mevcuttur ki hatta bazı tezlerde, Besmele asıl metnin başlangıcında yer alıyor.[223]

Johann Bernad Hahn’in 1735 tarihli doktora tezi[224]

Fakat bunun sebebi hakkında müellif tafsilat ve izahat vermiyor. Muhtelif üniversitelerde basılan bazı tezlerde de Besmeleye tesadüf edilmektedir. Fakat üniversitelerin dini aidiyetleri olması (Protestan, Katolik veya Ortodox), bunun İslam dinine karşı hissedilen bir sempati ile alakalı olmadığını gösteriyor.

En eski Besmele yazısı 1640 tarihli doktora tezinde bulunmaktadır. Bunu ‘sadece’ farklı gözükmek için yapmışlardır. Bu hadise Wittenberg ve Jena gibi bazı Protestan üniversitelerinde bulunan eserlerde mevcuttur.[225]

Theodor Hackspan’in 1640 tarihli doktora tezi[226]

O devir müellifler şark ile irtibatlı bir eser yazmışsa, o kültüre ait bir unsuru tezinde aksetmeye çalışır. İbranice yazılardan bu anlaşılıyor. Bu vesile ile Arapça yazılar için de aynısını ifade edilebilir. Yani metnin müslümanlarla alakalı olduğunu gösteriyor.

Besmele kullanımının “tolerans” ile de bir irtibatı da olabilir. Nitekim Prusya Krallığı devrinde tolerans (krallığın nezdinde) mühim bir yer alıyordu. Bundan dolayı I. Friedrich Wilhelm 1732’de Türk askerleri için mescid inşa ettirmiştir. Ancak bu hoşgörü anlayışına istinaden Besmele hususunda uç fikirlere varmanın isabetli olmayacağını ifade eder.

Yani Kant’ın Besmeleyi kullanması yeni bir hadise olmayıp bilakis bu, o zamanlar Almanya’da tezlerde kullanılan bir metot idi. Onun düşüncesine göre Besmele farklı olmaktan ibarettir.[227]

Öte yandan ilim tarihine bakıldığında önümüze çıkacak hakikat şudur ki, ilim Garbın malı değildir.[228]

 

İSLÂM MEDENİYETİNİN BATILI ÖĞRENCİLERİ

1,5 milyarlık büyük İslâm Dünyası ailesinin peygamberi olan Hz. Muhammed, bu konumunun çok ötesinde ayrıca gerçekleştirmiş olduğu ve insanlık tarihinde çığır açan büyük bir Uygarlık Devrimi olan İslâm Devrimi, devlet yönetiminde, ticarette, denizcilikte, felsefede, bilimde, sanatta, teknolojide, mimarlıkta, sağlıkta, şehircilikte Batı Medeniyetine büyük bir miras bırakmıştır.[229]

Daha da önemlisi Hz. Muhammed’in öğrencileri olan İbn Tufeyli’ler, Ebu Teymiyye’ler, El Kındî’ler, Feridüddin Attar’lar, El Cabir’ler, Razî’ler, El Harezmî’ler, İbn Sina’lar, İbn Rüşt’ler, Hafız’lar, Camî’ler, Birunî’ler, Firdevsî’ler, Kaşgarlı Mahmut’lar, Nizamülmülk’ler, İbn Haldun’lar, Batı biliminin öğretmenleri olmuşlar, Batı bilimine kılavuzluk yapmışlardır. Cebir, Kimya, Logaritma gibi bilim disiplinleri, isimlerini Müslüman âlimlerinden almıştır.[230]

20.Yüzyılın büyük Fransız bestecisi Debussy’nin Arabesqu’leri bu bağlamda İslam medeniyetinin değerini anlatmak için Debussy’nin nağmeleri başlı başına yeterli olacaktır.[231] Yalnız Debussy değil tabi ki, İspanyol Malaguena’ları ve müziği Endülüs İslam havalarından esintileri kendinde barındırır.[232]

Ve 16. Yüzyılda Mozart dahil, Türk Marşı olmayan Avrupalı besteci bulamazsınız.

Ama elbette ki aradan Aradan asırlar geçer. Bu kez revaçta olan İslâm ve Doğu medeniyetleri değil, Batı medeniyetiydi.[233]

Batı medeniyetinin öncüleri Portekizliler, İngilizler, İspanyollar, Hollandalılar ve Fransızlar çağdaş uygarlığın yeni öncüleri olmuştu.[234]

8-15. yüzyılın dünyasına baktığımız zaman, insanlığın kapitalizme doğru sıçrayışını Ortadoğu merkezinden yapacağı izlenimini ediniriz. O sıralar Batı Avrupa uygarlığın merkezinde değil, fakat kenarındadır ve bir bakıma derin ve karanlık bir uykunun içindedir. Ancak ummanları aşan denizcileri sayesinde Batı, 15. yüzyıldan başlayarak dünya ticaretine hükmeder; büyük zenginlikler biriktirir. Artık medeniyetin merkezi, Batı Avrupa’ya kaymıştır. Böylece insanlık, kapitalist medeniyete sıçramasını Avrupa’nın Atlantik kıyılarında gerçekleştirir. Dünün uygarlık merkezi olan Doğu geriliğin kuyularına itilir.[235]

Çok geçmeden Batı medeniyetiyle ortaya çıkan emperyalizme karşı mazlumlar dünyası yükselişe geçti ve bu bağlamda ulus devletler çağı başladı.[236]

Esasında bu hikayeyi, daha önce Avrupalılar da yaşadılar. Tıpkı Hıristiyanlık gibi, efendi-kul ilişkisine dayanan Ticaret Medeniyetinin ideolojisi olan İslam, sermaye-ücretli işçi ilişkisine dayanan kapitalist kar sisteminin ideolojisi olamazdı. İslamiyet, artık daha ileri bir medeniyet için, kapitalist ve demokratik medeniyet için ayakbağı oluşturmaktaydı. Toprağa bağlı köylü ile kapitalizmin işgücü ihtiyacı karşılanamazdı. İslamın koruduğu feodal bağlar, köylünün ve toplumun özgürleşmesine, dolayısıyla sanayi devrimine engeldi. Zamanla “ulusal piyasa” diye adlandırılacak ülke pazarının oluşması için, yerel parçalanmışlığın bertaraf edilmesi, feodal pazarların sınırlarının aşılması gerekiyordu.[237]

Tıpkı İlk Çağ’ın kapanıp Orta Çağ’ın başladığı 375 yılı itibariyle Hristiyanlık artık başat faktör olmaktan nasıl çıktıysa İslamiyet de Coğrafi Keşifler, Rönesans ve Reform ile başlayan yeni dönemeçte artık dünyanın öncü uygarlığı olma durumundan gittikçe uzaklaşmaya başlamıştı.[238]

İşte Osmanlı İmparatorluğu’nun önce duraklamayı ve ardından da gerilemeyi acı biçimde yaşamasının nedeni de buydu. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu netice itibarıyla teokratik bir yapıya sahipti ve bu yapı da değişen dünyanın ihtiyaçlarına cevap veremiyordu.

Üstelik insanoğlu Ortaçağ’dan çıkarken, Tevrat, İncil veya Kur’an’ın düzenlediği toplumsal-ekonomik ilişkilerin içine sığmayan bir eşiğe gelmişti.[239]

Dolayısıyla şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkan tahtını II. Selim’e bırakan Muhteşem Süleyman değildi. Evlatlarını Şehzade Mustafa’nın tahta çıkması ihtimalinde boğdurulma tehlikesinden korumaya çalışan Hürrem Sultan değildi. Hakeza Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkan ülkeyi I. Dünya Savaşı’na sokan İttihat ve Terakki rejimi değildi. Koca bir imparatorluğun 10 yıllık İttihat Terakki iktidarında yıkıldığını öne sürmenin öncelikle Osmanlı’ya hakaret olduğunu idrakten nasipsiz bu iddiaya ne demeli? 253 yılda beylikten imparatorluğa geçen Osmanlı gecekondu değil ki 10 yılda yıkılsın.

Osmanlı çok önceden yıkılmaya başlamıştır. Sultan III. Mustafa “Yıkıluptur bu cihan sanma ki bizde düzele” dediğinde daha 1 yıllık sultandı ve yıl 1758’di. Hakeza Napolyon’un “İstanbul kimin olacak? İşte asıl mesele bu” dediğinde ise takvimler 1808’i gösteriyordu. Yine Osmanlı’nın Rus Çarı I. Nikolay tarafından “hasta adam” ilan edilişi de 1853 yılına rastlıyordu. Keçecizade Fuat Paşa yabancılarla bir sohbetinde “dünyanın en güçlü devleti Osmanlı İmparatorluğudur. Biz içeriden siz dışarıdan uğraştığınız halde hala ayakta” dediğinde henüz İttihat Terakki kurulmamıştır bile. Osmanlı’nın duraklamasını ve gerilemesini atlayarak yıkılışını ne anlamak ne de anlatmak söz konusudur. Zitvatorok ve Karlofça Antlaşmalarını İttihat ve Terakki değil, Osmanlı imzalamıştır. 1606’da imzalanan Zitvatorok Antlaşması ile Avusturya imparatoru Osmanlı imparatoru ile denk tutulmuştur. Hâlbuki, Avusturya imparatoru Osmanlı sadrazamı ile denk sayılıyordu 1532’de imzalanan İstanbul Antlaşması ile. Osmanlının Avusturyalıya üstünlüğü ne yazık ki sadece 54 yıl sürmüştü. Karlofça Antlaşması ayrıca Osmanlı’nın o güne kadar yaşadığı en büyük toprak kaybını da beraberinde getiriyordu. Ardından 1711 Prut ve 1718 Pasarofça Antlaşmaları gelir. Osmanlı’nın imzaladığı antlaşmalar bunlarla sınırlı değil, daha başkaları da var. Ezcümle Küçük Kaynarca, ezcümle Yunanistan’a bağımsızlığını veren 1828 Edirne Antlaşması gibi. Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa komutasında Osmanlı ordularını önüne katıp ta Kütahya’ya kadar kovalayan Mısır ordusunu durdurmak için Ruslarla imzalanan Hünkâr İskelesi Antlaşması gibi.

1838’de imzalanan ve Türk sanayiini, Türk ticaretini İngiliz emperyalizmine kurban eden Balta Limanı Antlaşması.

İşin garibi o yıllarda ne İttihat Terakki vardır ortada, ne Siyonizm ne de kurucusu Theodor Herzl.[240]

Osmanlı İmparatorluğu zaten o devirlere bakıldığında temelden çürüme yaşıyordu. Yine Osmanlı saltanatının 1 Kasım 1922’de kaldırıldığını ilan eden Mustafa Kemal Atatürk de, hakeza 219 yıl önce Tarihçi Naimâ’ya göre 1703 Edirne Vak’ası esnasında saltanatın kaldırılabileceğini ve bir “cumhur cemiyeti ve tecemmu devleti”, yani halkın seçimine dayalı bir yönetim şeklinin getirilebileceğini[241] söyleyen ‘Garp Ocakları’ denilen Mağrip yeniçerilerine mensup olan Çalık Ahmed Paşa da Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkan şey, artık devrin ihtiyaçlarına cevap vermekte çok yetersiz kalan teokratik yapıdır ki bu yapıya dayalı anlayış ve bu anlayışa yön veren ulema, çıkan veba salgını ve deprem gibi felaketlerin mesulü göstermek suretiyle Tophane Rasathanesi’nin yıkılmasına ortam hazırlamışlardır.[242]

Benzer bir tablo Bizans İmparatorluğu için de geçerli olup, dünyanın büyük bir bölümüne yaklaşık iki bin yıl hükmeden Roma Devletinin son yüzyılları incelendiğinde, atın ağzında kaç diş olduğunu bilmek için, yüzyıllar boyunca İncil’e bakıp da atın ağzını açıp dişlerini saymayı akıl edememe ve ruhban sınıfı tarafından meleklerin cinsiyetinin tartışılması durumu görülür. Batı Roma yıkıldıktan sonra, 1453 yılına kadar varlığını devam ettiren Doğu Roma (Bizans), MS 8. yüzyıldan itibaren başa getirilen cahil, yeteneksiz yöneticilerin basiretsizliği yüzünden, güçlenen ruhban sınıfının kontrolüne girmiş; bilimden, bilgiden ve teknolojiden tamamen yoksun bırakılmıştır. Dünyada yaşanan gelişmelere gözlerini kapatmış, geçmişle övünen kibirli yöneticiler, beyinlerini kötülüğe kiraya vermiş okuryazar din adamları sisteme hakim olmuştur. İtaatkâr davranış konusunda “terbiye” edilmiş halkın, dönen entrikaların farkına varmaması için sürekli eğlenceler düzenlenerek onların her zaman bir şeylerle meşgul olması sağlanmıştır. Kendi yarattıkları sorunları, büyük bir güç gösterisiyle çözüme kavuşturarak halkın gözünde kahraman kurtarıcılara “Soter” dönüşen Bizanslı yöneticilerin ve ruhban takımının çevirdikleri entrikaların sonu gelmemiştir. İmparatorun ve ruhban sınıfın, hiçbir şey yapmadıkları halde bunun tersi yönde inşa etmeye çalıştıkları algı, Fatih Sultan Mehmet’in, Konstantinopolis’i (İstanbul) fethetmesiyle son bulmuştur.

Denir ki Fatih, İstanbul’u fethettiğinde din adamları kilise de toplanmış meleklerin cinsiyetini tartışıyorlarmış. Bizans devletinin ve halkının içine düştüğü durumu en iyi bu hikâye yansıtmaktadır. Kent kuşatılmış, toplar yıkıcı gülleleriyle surları dövmekte, surun içerisine sıkışıp kalmış halk açlıktan kırılmakta, salgın hastalıklar baş göstermiş, bin yıllık kent ve özgürlük elde gitmekte; ulema (!) oturmuş melekler erkek miydi, dişi miydi yoksa cinsiyetsiz miydi diye hararetli bir tartışma yapıyor.

Dünyanın kalbi olan İstanbul gibi bir kent elden giderken Bizanslı din adamlarını kilisede sonuçsuz ve anlamsız bir tartışma yapmaları, felsefeden, pozitif bilgiden arındırılmış akıl ve mantıktan yoksun bırakılmış yozlaştırılmış olmanın sonucudur.[243]

Gelgelelim tarihsel süreç incelendiğinde önümüze çıkacak gerçek şudur ki, Müslüman, Hıristiyan, Budist gibi dinsel kimlikler, örneğin Haçlı Seferleri zamanında birer dünya gerçeğiydi. Ama dinsel kimlik, Ortaçağ’da kalmıştır; program açısından da siyaset açısından da bugün dar alanlarda kalmıştır.[244]

Bugünün medeni insanı için din, fertlerin kanaat ve inancı meselesidir. Dinî partilerin kurulduğu, din üniversitelerinin bulunduğu ülkelerde bile fertlerin her türlü dinî inancı saygı görür. İnancın mantığı olmaz. Herkes, her istediği şeye inanmakta hürdür.[245]

Yani bugün program ve siyaset düzleminde geçerliğini büyük ölçüde yitiren dinsel kimlik, bireylerin inancı olarak varlığını sürdürüyor.[246]

Yani kısacası Orta Çağ’ın bitimiyle Yeni Çağ başlarken ve mevcut düzende değişim yaşanırken uygarlığa fetihler ve dinler değil, yeni teknolojiler, keşifler, buluşlar ve ekonomik sahalar yön veriyordu.

Yani gerçek şuydu ki, devrinin çağdaş uygarlığı olan İslâm’ın artık yerini başka çağdaş uygarlıklara bırakmasıydı. Ezcümle İslâm bakımından şurası hakikatti; tarihin dışında hiçbir şey yoktu. İslam da tarihseldi. Dolayısıyla her şey gibi dinleri anlamak için de anahtar kavram “tarihsellik”tir. Bütün toplumsal hareketler elbette tarihseldir. Her şey tarihin içindedir ve her şeyi ancak tarihin içinde anlayabiliriz.[247]

Bu bakımdan dinler, tarih dışı ve donmuş yapılar değil; aksine belirli tarihsel koşullar içinde ortaya çıkan, o koşullarla etkileşerek şekillenen ve zamanla farklı yorumlara açık hale gelen toplumsal olgulardır. İslâm da kendi doğduğu çağın ihtiyaçlarına cevap verirken, bir yandan mevcut toplumsal yapıyı dönüştürmüş, diğer yandan da daha sonraki dönemlerde farklı coğrafya ve kültürlerde yeniden yorumlanmıştır. Bu nedenle İslâm’ı ve onun kurucu şahsiyetini anlamak, yalnızca inanç boyutuyla değil, aynı zamanda tarihsel ve toplumsal bağlamıyla birlikte uygarlığın nadide bir mevzisi olarak ele alınmasını zorunlu kılar. Ancak bu şekilde, onun ortaya koyduğu dönüşümün mahiyeti, insanlık tarihindeki yeri ve uygarlığın nadide bir mevzisi olduğu sağlıklı biçimde kavranabilir.[248]

Bütün bu hakikatlerden ötürüdür ki, kutsal kitaplar nasıl bugünkü dünyanın normlarına kaynak olamazsa aynı şekilde dinsel temele dayalı siyasi birlik kurma emelleri de çok gerçekçi olmaktan uzak sayılır. Zaten dinlerin başat aktör olduğu devirlerde dahi din kardeşliği olgusu fazla geçerli olmamıştır ki tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur. Nitekim Haçlı savaşları ve cihat, dış gözle bakıldığında dinler arası savaş gibi görülür ama temelinde imparatorluklar ve sınıflar arasında savaştır; zaman zaman da zalim ile mazlum arasındaki savaştır. Bu savaşlarda din bayrağı altında toplanan imparatorluklar ve toplumlar birbirleri hakkında yüzyılların derinleştirdiği yargılar oluşturdular.[249]

Öte yandan İsa’nın dini hem kardeşlik, hem de barış dini olduğu halde Hıristiyan milletler yüzyıllardır birbirleri ile boğuşmaktan vazgeçmemişlerdir. Nazarî Müslüman kardeşliği de kanlı savaşlara en ufak bir etki yapamamıştır. Çünkü yüzyılların getirdiği gelenekler dinden daha kuvvetlidir ve tarihi mukadderat korkunç bir şeydir.[250]

Yani dinlerin ve mezheplerin birleştirici olmadığı, yüzyılların tecrübesiyle kanıtlanmıştır. Hıristiyanlar arasındaki savaşlar Yüzyıl Savaşı diye anılır. İslam Dünyasında da iç kavgalar, daha Hz. Muhammed’in cenazesi yıkanmadan başlamıştır. Bugün İslam dünyasında din ekseninde birlikteliği düşündüğünüz anda Şii-Sünni bölünmesiyle karşılaşırsınız.[251]

Özellikle de bu bölünmenin tarih boyunca Türklerde daha çok görüldüğünü söylemek imkan dahilindedir zira onuncu yüzyılda Müslüman olur olmaz ilk iş olarak Budist Uygurlarla vuruşmaya başlayan Karahanlılar’ın bu âdeti tarih boyunca süregelmiş, bu kadarla da kalmayarak Sünnilik, Şiîlik davası, Türkleri iki ordu halinde asırlarca çarpıştırarak hem milli enerjinin boşuna harcanmasına, hem de siyasi Türk birliğinin gerçekleşmesine engel olmuştur.

Dini taassubun dünyanın her köşesinde yerini müsamahaya bıraktığı günümüzde bile Hıristiyan, Şamanî ve Musevî Türkler, hatta Şiî-Alevi Türkleri bizden saymayacak kadar gözü dönmüş sözde aydın mutaassıplar aramızda hiç de az değildir.[252]

Öte yandan din bayrağı altında toplanan imparatorlukların ve toplumların birbirleri hakkında oluşturdukları ve yüzyılların derinleştirdiği yargılardan ötürü günümüze kadar gaza ve cihad üzerine yapılan, İlây-ı Kelimetullah davasının güdüldüğü söylenen İslâm fetihleri ve Mesih’in adına savaş denerek, Ruhullah davası güdülerek icra edildiği söylenen Haçlı seferleri ile alakalı hep dinî perspektiften ele almalar yapılmış, Hristiyanlar nezdinde “sarazen” olan Müslüman kâfirlere ve lanetlenmiş, fitneci olan Yahudi/Musevî kâfirlere karşı İsa Mesih adına, Tanrı adına, Kutsal Ruh adına mücadele yapıldığı söylenirken Müslümanlar nezdinde de “gâvur” olan Hristiyan kâfirlere ve lanetlenmiş, fitneci olan Yahudi/Siyonist kâfirlere karşı Allah adına, Muhammed Resulullah adına, Hak Din adına mücadele yapıldığı dillendirilmiştir. Kâh İslâm dünyası olsun, kâh Hristiyan alemi olsun Haçlı seferlerine ve İslâmî akınlara hiç tarihsel perspektiften bakmamış, tarihsel manasıyla ilgilenmemiştir. Halbuki İslâmî seriyyeler ve Haçlı seferleri her ne kadar dinî bir dâva uğruna yapılan mücadeleler gibi görülse de özünde sınıflar ve zümreler arasında yapılan mücadeleler olmuştur. İlaveten bu savaşlar hep Müslüman-Hristiyan mücadeleleri gibi görülmesine rağmen Haçlı ordularında bulunan Müslüman savaşçılar ve Müslüman devletlerle ortaklık yapan Hristiyan odaklar da var olagelmiştir. Evet, Haçlı ordularında bulunan Müslüman savaşçılar ve Müslüman devletlerle ortaklık yapan Hristiyan odaklar mevcuttu diyoruz çünkü Leon ve Navarre Hristiyan krallıkları, 1296’da Kastilya Krallığı’na karşı savaşmak için Berberi Muvahhid Hanedanlığı ile işbirliği yapmıştır. Fred Donner ve Antoine Borrut tarafından 2016’da kaleme alınan ve daha Türkiye’de hiçbir müverrihin Türkçe’ye tercüme etmeye cesaret edemediği “Christians and Others in the Umayyad State” adlı, yani Türkçe’deki karşılığı ile “Emevî Devleti’nde Hıristiyanlar ve diğerleri” adlı kitapta “Müslüman Fetih Ordusunda Müslüman Olmayanlar” diye bir bölüm bulunmaktadır ki burada hilafet ordusundaki gayrimüslim unsurlardan söz edilir. Öte yandan İslâm müverrihleri çok bahsetmese de 638’de Hz. Ömer’in hilâfeti devrindeyken Raşidin Halifeliği’nin Bizans İmparatorluğu ile yaptıkları savaşa da bakmak icap eder ki Müslüman ordusunda savaşan gayrimüslim Arapların yer alması nedense görmezden gelinir. İyad bin Nizar adlı Hristiyan Arap kabilesi Bizans’a sığınsa da öteki Hristiyan Araplar Raşidin Halifeliği’nin yanında yer alır ve Bizans’a karşı savaşmıştır ki yabancı kaynaklar da bunu doğrular. Yine 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi’nde saha dengelerinin Selçuklu ordusunun lehine değişmesinde Bizans ordusunda paralı asker olarak yer alan Peçenek ve Uz Türkleri önemli pay sahibidir. Yani din kardeşliği değil, ırk kardeşliği esas olmuştur. Yine Haçlı Seferlerinin ikincisi gerçekleşirken Müslüman Türkler kadar Ortodoks Bizans’a da hasımlığıyla meşhur Sicilya kralı ikinci Roger’in Akdeniz’e hakim olan Norman donanması’ndaki askerin yarısı Müslüman Araplardan meydana gelmişti. Yani bir dinsel değil, sınıfsal çatışma hakim durumda. Aynı şekilde kendi gibi Hristiyan olan Venediklilerle Cenevizlilere karşı rekabet ve düşmanlık yüzünden başkenti Dubrovnik olan Ragusa Cumhuriyeti, düne kadar “sarazen” dediği Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesine 1365 yılında girmedi mi? Böylelikle Hristiyan Ragusa adeta Müslüman Osmanlı’nın Akdeniz’deki ve Avrupa’daki bir ileri karakolu haline gelmedi mi? Üstelik 16.yüzyılda Hint Deniz Savaşları patlak verdiğinde Hristiyan Portekizlilere karşı Hristiyan Ragusalılar Müslüman Osmanlı’nın safında savaşacaklardı. Ayrıca şunu da unutmamalıyız ki 1453’teki İstanbul kuşatması esnasında Osmanlı ordusunda Bizans rejimine muhalif olan Hristiyan gönüllüler olduğu gibi Bizans adına İstanbul’u Osmanlı’ya karşı emrindeki 600 kadar askeriyle birlikte savunan çok önemli bir figür vardır ki o da Osmanlı’nın Bizans’a sığınan şehzadesi Orhan Çelebi’dir. Yani ortada bir dinsel mücadeleye dair emare olmaktan çok uzak gerçekler vardır 1453’teki İstanbul kuşatmasına dair. Yine Hristiyan dünyasında Yüzyıl Savaşları olmadı mı? Aynı şekilde Şarlken, Fransa Kralı I. Fransuva’yı esir aldığında düne kadar gözlerinde “sarazen” olan Osmanlı padişahı Kanuni’den yardım istemedi mi Fransuva’nın validesi yazdığı mektupta? Yine Ruslara karşı Waterloo Muharebesi’ni yapan ve İngilizlerle de rekabet halinde olan Napoleon da tıpkı kendi gibi Hristiyan olan güçlere karşı savaştı. 1808’de işgal ederek varlığına son verdiği Dubrovnik merkezli Ragusa Cumhuriyeti Hristiyan değil miydi? İkinci Balkan Savaşı’nda başta Yunanistan ve Romanya olmak üzere Hristiyan Balkan devletleri, kendileri gibi Hristiyan bir Balkan devleti olan Bulgaristan’a savaş açmıştır. Yine I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı esnasında Osmanlı’ya yardım için defalarca para toplayan Hintli Müslümanlar, Trablusgarp ve I. Dünya Savaşlarında Osmanlı yanlısı tavır takınan Arap asıllı Senusi Tarikatı, hakeza Osmanlı ile stratejik ortak olan Cebel-i Şammar Emirliği dışında eğer tüm İslâm âlemi Osmanlı’nın yanında yer alsaydı, Şerif Hüseyin, Kral Abdullah, Suudlar ve Haşimilerin İngiliz işbirlikçiliği yaşanmasaydı bu savaşı Osmanlı ve İttifak Devletleri kazanırdı ki görüldüğü üzere burada da bir İslâm Birliği’nden bahsetmek mümkün olmamıştır. Hakeza İran da I. Dünya Savaşı’nda birebir Osmanlı’nın karşısında savaşmasa da düşman blok olan İtilaf Devletleri safında yer almıştır. Aynı şekilde bir Haçlı Birliği de söz konusu değildir ki İtilaf Bloku’ndaki İngiltere, Fransa, ABD, Yunanistan, Romanya, Karadağ, Sırbistan ve Rusya Hristiyan ülkeler değil miydi? Hakeza İttifak Bloku’ndaki Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları Hristiyan değil miydi? Yine bir İttifak Bloku üyesi olan Bulgaristan Hristiyan değil miydi? Benzer tablo II. Dünya Savaşı’nda da geçerli olmuştur. Yugoslav lider Tito, Müslüman Yugoslavları cepheye sürerken karşısında Nazi taburlarında yer alan Türkistan ve Arap asıllı lejyonerler yok muydu? Yine bu cepheleşmede Yunan ordusunda savaşan Müslüman Batı Trakya Türkleri yok muydu?[253]

Yine bir vakitler Kıbrıs’ta Türkleri yok etmek için çalışan Rumlara Müslüman Mısır’ın silah yardımı yaptığı radyo tarafından resmen açıklanmıştır.[254]

Yine 1990’lı yıllarda Ortodoks Hristiyan Ermeniler için savaşsınlar diye Ortodoks Hristiyan Ruslar tarafından zorla cepheye sürülen Ortodoks Hristiyan Gagavuz Türkleri savaş alanına geldikleri anda soydaşlarının yanında yer almayı tercih edip saf değiştirerek Azerbaycan’ın safına geçtiler. İşte Haçlı seferleri ve cihat denen kavramları da bu minvalde ele almanın ve dinsel yönden çok tarihsel yönüyle bu hadiseleri incelemenin daha doğru ve mantıklı olacağını anlamamız gerekir.[255]

Ve daha da mühimi dinsel bir temele dayalı birlik teşkil etme çabalarının tarihsel bir altyapısının olmadığını ve bundan sonra da imkan dahilinde olamayacağını anlamak gerekmektedir. Yani dine dayalı birlik ve kardeşlik faraziyeden ibarettir ve kuruntudur. Dinin baş unsur olduğu çağlarda bile gerçekleşmemiştir.[256]

Ve şayet teşkil edilecek bir siyasi birlik teşekkülü varsa o da emperyalizme karşı bağımsızlık davası olmuştur. Farklı dinlerden ve mezheplerden toplumları yöneten devletler, hem kendi halklarını laiklikle birleştirebiliyorlar hem de başka ülkelerle yine laiklik ekseninde ittifaklar oluşturabiliyorlar. Yani Türkiye olarak bölge ülkeleriyle ancak milletlerin bağımsızlığı ve laiklik ekseninde birleşebiliyoruz. Çağımızın itici gücü hala millettir ve çağımızın geleceği belirleyen büyük mücadelesi, devletlerin emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesidir.[257]

Kaldı ki Avrupa Birliği de tarihsel sürece bakıldığında Hristiyan Birliği kurma iddiasıyla değil, doğudaki Sovyet tehdidine, yani Sovyet emperyalizmine karşı bir bütün halinde olma ve iki cihan harbinde de birbirine silah doğrultmuş olan Fransa ile Almanya’nın aralarındaki halının altına süpürülmüş sorunlara kalıcı neşteri vurma amaçlanırken ayrıca uzun yıllar süren uluslararası savaşlardaki yıkımları telafi edip refahı tesis etme ve barışı koruma amaçları güdülerek kurulmuştur. Yani Avrupa Birliği kurulurken hiçbir şekilde Hristiyan Birliği kurulması amaçlanmamıştır ki şu an Avrupa’nın Müslüman ülkeleri olan Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Kosova Avrupa Birliği üyeliğine aday ülkelerdir ki eğer Avrupa Birliği’nin Hristiyan Birliği olması istense o zaman Müslüman Avrupa ülkeleri olan Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Kosova’ya Avrupa Birliği üyeliği için aday ülke statüsü verilmezdi. Yani dinsel hesaplar güdülmemektedir ki zaten dinsel prensipler esas olsaydı Kopenhag Kriterleri’nde LGBT bireyleriyle ilgili maddeler başta olmak üzere Hristiyan ruhbanların karşı çıkacağı maddeler yer almazdı ki mesela Vatikan’ın en yüksek düzeyde yargıçlarından olan Alman kökenli Kardinal Gerhard Ludwig Müller, önceki Papa Franciscus’un 2013 yılında Dünya Gençlik Günleri için gittiği Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinden dönüşte uçakta “Ben, kim oluyorum ki; bir eşcinseli yargılayabilirim” sözleriyle eşcinsel birlikteliğe daha olumlu bir yaklaşım sergilediğini ve daha sonraki dönemlerde de, eşcinsel evliliklere kadın-erkek evliliklerine olduğu gibi davranılmasına onay verdiğini hatırlatırken, “Eşcinsel birliktelikler ile evlilik Hıristiyanlık öğretisiyle de İncil’le de bağdaşmıyor” görüşünü vurguladı. 77 yaşındaki Alman Kardinal, “Kiliselerin öğretisiyle bağdaşmadan cinsiyet ideolojisini kabul etmemiz mümkün değildir” dedi. O nedenle de yeni Papa’dan bu konuda farklı bir tutum sergilemesini beklediğini de söyledi.[258]

Aynı şekilde Hristiyan demokrasisini savunan Avrupalı muhafazakâr demokrat partilerin tereddütle yaklaştığı İstanbul Sözleşmesi de Avrupa Birliği için olmazsa olmaz bir faktör olmazdı. Mesela Hristiyan demokrasisini savunan Macar merkez sağ partisi Fidesz’in çoğunlukta olduğu Macar parlamentosu, İstanbul Sözleşmesi karşıtı deklarasyonu kabul etti bir vakitler. Zira Macaristan’da koalisyon ortağı Hristiyan Demokratlar, hükümete “sözleşmeyi onaylamayın” diye çağrıda bulundu, bu çağrısını da bir deklarasyonla meclise sundu.

İşte o deklarasyon o süreçte parlamentoda kabul edildi. O tarihlerde Macaristan’da başbakanlık yapan Victor Orban, halihazırda Macar Yurttaş Birliği partisinin lideri. Koalisyon ortakları ise Hristiyan demokratlar. İstanbul sözleşmesinin meclisten geçmesine öteden beri karşı çıkıyorlar.[259]

Dolayısıyla Avrupa Birliği’nde ve bu teşekkülün ortaya koyduğu Kopenhag Kriterleri’nde İstanbul Sözleşmesi, LGBT gibi başlıkların nasıl bir yere sahip olduğu Hristiyan din adamlarının ve Hristiyan muhafazakar partilerin de bu tür başlıklarla ilgili görüşleri malumken eğer Avrupa Birliği ve Kopenhag Kriterleri de dahil ortaya koyduğu pek çok normlar bütünü dinsel bir temele dayalı olsaydı o zaman İstanbul Sözleşmesi, LGBT gibi başlıklar bağlamında Hristiyan din adamlarının ve Hristiyan muhafazakar partilerin geleneksel yaklaşımları Avrupa Birliği’nin ve bu topluluğun ortaya koyduğu teamüllerde aynen geçerli olurdu. Daha da önemlisi eğer Avrupa Birliği ve Kopenhag Kriterleri de dahil ortaya koyduğu pek çok normlar bütünü dinsel bir temele dayalı olsaydı o zaman Arnavutluk, Bosna-Hersek ve Kosova gibi halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelere Avrupa Birliği üyeliği için aday ülke statüsü verilmezdi.

Gelgelelim benzer dinamiklerin Ortadoğu açısından da mevcut olduğunu belirtebiliriz ki 1924’te  hilafet kaldırıldıktan sonra İlay-ı Kelimetullah gibi hedeflerden ziyade uzun yıllar süren savaşlardan yaralı ve yorgun çıkan Türkiye’yi ayağa kaldırmaya önceliği veren Atatürk ve arkadaşları, diplomaside de dinsel söylemlerden uzaklaşarak tamamıyla bağımsızlık ve laiklik ekseninde bir dış politika izlerken başta komşu ülkeler olmak üzere Ortadoğu’ya dinsel bir bakışla yaklaşmamış, biraz önce yukarıdaki satırlarda da belirttiğimiz gibi emperyalizme karşı bağımsızlık maksatlı güç birliklerinin tesisine yoğunlaşmıştır. Bu şekilde hızla dinsel, etniksel ve mezhepsel ayrılıklar ivedilikle aşılarak Hitler ve Mussolini’nin liderliklerinde Nazi Almanyası’nın ve faşist İtalya’nın yayılmacı ve emperyalist siyasetlerine karşı bağımsızlık ekseninde ittifaklar tesis edilmiştir. Bu bağlamda öncelikle 1930 yılında Yunanistan’la barışıldı ve iyi ilişkiler kuruldu. Türk-Yunan geriliminin bitişi, Venizelos’un Ankara ziyaretiyle başlamış sayılabilir. Türkiye-Yunanistan özellikle, Yunanistan’ın üzerinde ısrarla durduğu ve büyük devletlerce de empoze edilen mübadeleden sonra müspet bir raya oturmuştu. Türkiye’nin yoğun çabaları sonunda 1933 yılında Balkan ülkeleri ile ikili anlaşmalar imzalandı. Sonra da 9 Şubat 1934 tarihinde Atina’da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında Balkan Antantı imzalandı. Böylece batı sınırlarını güvenceye alan Türkiye, doğu sınırlarını güvenceye almak için de Doğu ülkeleriyle Balkan Antantı’na benzer bir pakt kurmaya karar verdi.

8 Temmuz 1937’de Tahran’da Sadabat Sarayı’nda Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Sadabat Paktı olarak bilinen dörtlü saldırmazlık antlaşması imzalandı. 1937 yılı yazında, Türkiye’nin doğudaki üç ülkeyle Sadabat Paktı’nın imzalamasında, sınır sorunlarını kalıcı şekilde çözme, bölgedeki aşiret isyanlarını önleme ve İtalyan yayılmacılığına karşı doğuda bir güvenlik duvarı oluşturma isteği etkili oldu. Bu pakt ile Türkiye doğu sınırlarını güvence altına almış oldu.[260]

Beş yıl geçerli olacak ve beş yıl sonunda imzacı taraflardan biri sona erdirilmesini istemediği takdirde beş yıllar şeklinde devam edecek pakt, taraflar arasındaki barış, dostluk ve dayanışmayı devam ettirmeyi amaçlıyordu. İmzaladıkları bu pakt ile taraflar, Milletler Cemiyeti’ne ve 27 Ağustos 1928 tarihli Kellog Paktı’na bağlı kalmayı, birbirlerinin içişlerine karışmamayı, ortak sınırlarına saygı göstermeyi, ortak çıkarları ilgilendiren konularda birbirlerine danışmayı, birbirlerine karşı herhangi bir saldırıda bulunmamayı ve saldırı amacı güden hiçbir siyasal birliğe katılmamayı garanti ettiler. Bu arada şunu da göz ardı etmemek lazımdır ki Sadabat Paktı’nın kurucu devletleri, bağımsızlığını yeni kazanmış veya emperyalist devletlerin etkisinden yeni kurtulmuş “ulus” ve “devlet inşası” sürecindeki devletlerdir. Sadabat Paktı işte bu devletlerin bağımsızlıklarını vurguladıkları bir antlaşmadır. Bu pakt, mazlum ulusların bir araya gelerek kendi politikalarını üretme yeteneğine sahip olduklarını ve sömürge (manda) yönetimlerinin sona ermekte olduğunu gösteren bir belgedir. Bir ulusal bağımsızlık savaşı sonunda laik, çağdaş bir devlet olarak kurulan Atatürk Türkiye’sinin, Ortadoğu’dan Güney Asya’ya İslam dünyasında “model ülke” olması, Türkiye’nin paktın öncülüğünü yapmasına neden olmuştur. Türkiye, Müslüman Doğu komşuları ile yalnızca sınır sorunları veya aşiret isyanlarına ortak bir çözüm bulmak için değil, aynı zamanda bu ülkelerin modernleşmesi için işbirliği yapmıştır. Türkiye, eğer bu devletler de bağımsızlığını kazanıp çağdaşlaşabilirse sömürülmekten ve geri kalmışlıktan kurtulup gelişebilir ve rejimlerini istikrarlı bir hale getirebilirlerse Türkiye’nin ve bölgenin bundan büyük yarar sağlayabileceğini öngörmüştü. Sadabat Paktı, “Halifelik kaldırıldı, İslam dünyası bölündü, parçalandı! Türkiye, İslam dünyasından dışlandı. Türkiye İslam dünyasıyla ilgilenmedi!” gibi söylemlerin de temelsizliğini gözler önüne sermektedir. Sadabat Paktı, İslam dünyasında devletlerin halife olmadan birlikte hareket edebileceklerini gösterdi. Üstelik bu ülkeler, halifeliği kaldıran Türkiye’nin öncülüğünde, Türkiye’yle birlikte bunu yaptılar. Bu pakt, Atatürk Türkiye’sinin İslam dünyası ile de ilgilendiğinin ve iyi ilişkiler kurduğunun en açık kanıtıdır.[261]

Ve daha da önemlisi Türkiye’yi İslam dünyasında lider ve örnek ülke konumuna yükselten bu pakt, TBMM tarafından 14 Ocak 1938 tarihinde 3324 sayılı yasa ile onaylandı ve diğer devletlerin de onaylamasının ardından 25 Haziran 1938’de yürürlüğe girdi. Ama elbette ki Cumhuriyet Türkiye’sinin komşularıyla ve bölge ülkeleriyle birlikte birbirlerinin içişlerine karışmamaya, ortak sınırlarına saygı göstermeye, ortak çıkarları ilgilendiren konularda birbirlerine danışmaya ve birbirlerine karşı herhangi bir saldırıda bulunmamaya dayalı siyasî teşekküller kurma politikası, Atatürk’ten sonra Türkiye’yi yönetenlerin de dikkat ve özen gösterdiği konu başlığı olmuştur.

Adnan Menderes ve başa geçen daha nice iktidarlar da Atatürk’ün bu doğrultudaki dış politikasını aynen uyguladı…

Seçimlerde büyük bir zafer kazanarak 1950’de işbaşına geçen Demokrat Parti hükümetinin en önemli icraatlerinden biri de Atatürk döneminde komşu devletlerle diplomatik münasebetler kurma ve işbirliğine gitme politikasına ivme katmak oldu.

Bu maksatla atılan en önemli adımların başında Bağdat Paktı’nın kurulması geliyordu. Derhal kollar sıvandı ve yakın temaslara geçildi.

Önce, 2 Nisan 1954’te Türkiye ile Pakistan arasında bir işbirliği anlaşması sağlandı. Hemen ardından, yeni ve daha kapsamlı çalışmalara başlandı.

Neticede 1955 yılı 24 Şubat’ında Türkiye, İran, Irak ve Pakistan devlet/hükümet temsilcileri Irak’ın başkenti Bağdat’ta bir araya gelerek “Ortak Savunma ve Bölgesel İşbirliği” ana başlığı altında hazırlanan antlaşma metnine imza attılar. Antlaşmadan ziyade, istikbale dönük yeni bir ittifak… Böylelikle Sadabat Paktı’ndan sonra Cumhuriyet Türkiye’sinin komşularıyla ve bölge ülkeleriyle birlikte birbirlerinin içişlerine karışmamaya, ortak sınırlarına saygı göstermeye, ortak çıkarları ilgilendiren konularda birbirlerine danışmaya ve birbirlerine karşı herhangi bir saldırıda bulunmamaya dayalı siyasî teşekküller kurma politikasının ikinci meyvesi olarak Bağdat Paktı ete kemiğe bürünüyordu. Bu coğrafyadaki ırkçılığı, mezhepsel, dinsel ve etniksel çatışmaları; demokrasiye giden bir işbirliği süreci içinde bitirmek, halka musallat olmuş cehalete karşı bölgesel tedbirler almak, fukaralık ve zaruretle mücadele ederek Asya’yı zaman içinde teknolojide Avrupa ile entegreye yönelik bir teşekküldü Bağdat Paktı…

Bir ayağı Avrupa’da, gövdesi Asya’da olan Türkiye’nin; başta Hint olmak üzere Farsın, Arabın ve Kürdün bir teknede yoğrulmasına ön ayak olması, Ön Asya’nın kaderini değiştirecek bir girişim olmalıydı.

Bağdat ile bölge; muasır medeniyete aday olduğunu, Avrupa’nın cehaletimizden istifade ederek depreştirdiği ırkçılık, dinsel-mezhepsel-etniksel anlaşmazlık, yoksulluk, Avrupa medeniyetini ecnebilik gibi manileri aşmak üzere bir teşebbüste bulunuyordu. Dünya barışına kast edenlerin bölgede kullanabilecekleri problemleri bu anlaşma çerçevesinde barış içinde ilim ile çözmekle; yalnız bölgenin barış ve medeniyetini değil, bütün İslâm dünyasının, Hıristiyanlık âleminin ve dolayısıyla dünya barışının temel taşları konulmuştu buraya: Hürriyet, demokrasi, fukaralıkla mücadele, barış, ırkçılığı bitirecek bir medeniyet projesi…

Bağdat anlaşmasını imzalayan ülkelere, o zamanın global dinsizlik ve sömürü cereyanı çok büyük cezalar vermişti.

Düşünce olarak, Avrupa’daki bu barış ve demokrasi projesinin hiç değiştirilmeden aynı misyonuyla Asya’ya taşınmasıydı, Bağdat Paktı veya CENTO…

Bağdat’ı demokratlar konuşabilir, Bağdat’ı ırkçılığa, fukaralığa, cehalete ve düşmanlığa bayrak açmış olanlar konuşabilirler…Bağdat’ı töre, vatan, millet, ve Türklük uğrunda bedel ödemeyi göze alanlar konuşabilirler… Bağdat’ı demokrasi içinde bütün insanları birinci sınıfa yükseltmek, Asya ile Avrupa’nın arasında kalıcı barışı inşa etmek ve hakikî medeniyete insanlığı ulaştırmak isteyenler konuşmak zorundadırlar.

Belki de gelecekte bütün Müslüman ülkelerin aralarındaki mezhepsel ve etniksel temelli anlaşmazlıkları ve dünyevi menfaatleri tamamen aşıp bir güç birliğine gidebilmelerine vesile olacak ve İslam coğrafyasında oynanmaya çalışılan emperyalist planları bozabilecek bir potansiyele sahip olan Bağdat Paktı, birilerinin ödünü tıpkı Sadabat Paktı gibi koparmış olmalı ki Sadabat Paktı’na karşı düğmeye basan odaklar, Bağdat Paktı için de düğmeye bastı. Evvela İngiltere hiç beklenmedik bir şekilde Bağdat Paktı’na girdi ve ondan sonra paktı kuran Türkiye, Irak, İran ve Pakistan’da tuhaf gelişmeler yaşanmaya başladı.

1956’da, pakta iştirak etmesi beklenen Suriye’nin Türkiye sınırına boydan boya 800 küsûr kilometrelik mayın döşendi. Mayın döşemenin zahirî, yani görünür gerekçesi, kaçakçılığı önlemekti. Hakikatteyse, iki ülkenin arasında aşılması zor bir bariyer kurmaktı. Nitekim, sayısız insan-hayvan ölümlerine yol açan bu mayınların temizlenmesi defalarca gündeme getirilse de, bir türlü tam tahakkuk ettirilemedi, hayata geçirilemedi.

1950’li yıllarda ciddi bir yakınlaşmanın ümit edildiği Suriye ile bir dizi gerilim hali yaşanırken, Irak’ta da darbe ve ihtilâl sıtması belirgin şekilde nüksetmeye başladı.

Ardından, Irak’ta, Türkiye’de, İran ve Pakistan’da hükümet darbeleri gerçekleştirildi. Pakta imza atan hemen bütün devlet adamları bir şekilde öldürüldüler, idam edildiler. İngiltere’nin de bu pakta girişi bilerek bu paktı sabote etmek, içeriden vurmak içindi zira İngiltere bu pakta sonradan girdiği dakikada sanki düğmeye basılmış gibi Bağdat Paktı’nı kuran ülkelerde hükümet darbeleri gerçekleştirildi.

Özellikle Irak’ta yaşanan darbe çok dikkat çekicidir ki, Sadabat Paktı imzalandıktan sonra da hükümet darbesi olmuştu.

Komşu ve kardeş Irak’ta, 14 Temmuz 1958 tarihinde ülke ve bölge tarihinin seyrini değiştiren çok kanlı bir darbe yaşandı. Irak ordusu içindeki bir cunta, bu tarihte, Başbakan Nuri Said ile genç Kral II. Faysal’ın katledildiği kanlı bir darbe sonucu ülke idaresine el koydu.

Bu darbe ile kraliyet sona erdirilip sözde cumhuriyet ilân edildi.

Başbakanlığa getirtilen darbeci general Abdülkerim Kasım, Irak’ta tam bir dikta rejimi kurdu. Darbecilerin ilk icraatlarından biri de, Irak’ın “Bağdat Paktı”ndan çıktığını ilân ve tatbik etmek oldu. Bu da gösteriyor ki, yapılan darbenin ve İngiltere’nin Bağdat Paktı’na girmesinin asıl hedefi, 1955’te kurulan Bağdat Paktı’nı akamete, sekteye uğratmak, bu teşkilâtı içeriden hançerlemek ve işlemez hale getirmekmiş… Özetle Cumhuriyet Türkiye’sinin komşularıyla ve bölge ülkeleriyle birlikte birbirlerinin içişlerine karışmamaya, ortak sınırlarına saygı göstermeye, ortak çıkarları ilgilendiren konularda birbirlerine danışmaya ve birbirlerine karşı herhangi bir saldırıda bulunmamaya dayalı siyasî teşekküller kurma politikasının Sadabat Paktı’ndan sonraki ikinci meyvesi de Bağdat Paktı’ydı.[262]

Ama elbette ki bu politika daha nice meyveler vermeye devam edecekti ki Sadabat Paktı ve Bağdat Paktı’ndan sonra bu politikanın iki yeni meyvesi İran’la Türkiye’nin Pakistan ile el ele verip Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nı kurarak Orta Asya’daki Türk devletleri, Afganistan ve Tacikistan ortak bir iş birliğine girme vaziyeti ve 1997’de kurulan D-8 olmuştur.

Cumhuriyet Türkiye’sinin komşularıyla ve bölge ülkeleriyle birlikte birbirlerinin içişlerine karışmamaya, ortak sınırlarına saygı göstermeye, ortak çıkarları ilgilendiren konularda birbirlerine danışmaya ve birbirlerine karşı herhangi bir saldırıda bulunmamaya ve hepsinden önemlisi “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine dayalı barışçı, tarafsız ve tam bağımsız dış politikası çeşitli savaş aleyhtarı zirveler ve toplantılar tertip edilmesiyle de sahada icra edilmeye devam edilmiştir.

Gelgelelim bu bağlamda 4-11 Ocak 2003 tarihleri arasında Türkiye’nin girişimleriyle Irak’a komşu olan Suriye, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve İran’dan oluşan beş devletle liderler bazında görüşmeler gerçekleştirilerek olası bir savaşı önlemek için ve Irak meselesini barışçıl yollarla halletmeye dönük adımlar atılmıştır.

Neticede 23 Ocak 2003 tarihinde Türkiye tarafından İstanbul’da ‘‘Irak Konusunda Bölgesel Girişim Dışişleri Bakanlığı Toplantısı’’ başlığıyla düzenlenen zirve Suriye’nin başkenti Şam’da da düzenlenmiş, Irak meselesinde barışçı yollardan bir çözüme gidilmesi için önemli bir aşama kat edilse de savaşın başlaması ile bu çabalar boşa çıkmıştır.

Bugün hala daha süren Irak’a Komşu Ülkeler Toplantıları, Irak ve Ortadoğu ile ilgili sorunlara çözüm üretmek için her yıl toplanıyor ki bu toplantılar, Türkiye’nin çabalarıyla gerçekleşmesi bakımından anlamlıdır.[263]

Aynı şekilde 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nda Türkiye’ye destek veren Muammer Kaddafi’nin dış politikası da bu realist bakışla şekillenmiştir ki Kaddafi, 1960’lardan itibaren yüzünü Afrika’ya çevirerek “Afrika meseleleri” politikasının merkezine almıştır. Bu geçiş, bir yandan emperyalizme karşı savaşma arzusuyla, diğer yandan da yeşil kitapla özetlenen ve Cemahiriye ile somutlaştırılan fikirlerini yayma arzusuyla canlanmış olup Kaddafi’nin hayatında önemli bir dönüm noktası olmuştur. 1970’lerden itibaren Cemahiriye, Afrika’da “ne kapitalist ne de sosyalist” bir hareketin öncüsü olarak Soğuk Savaş’ın ortasında ademi merkeziyetçi bir etki alanı olarak iki blok adına hareket etmek istemiştir. Kaddafi ayrıca, Fransızca konuşan Afrika devletlerinin bağımsızlığının arifesinde uygulanan yeni sömürgecilik modeli olan “Fransafrika” yi baltalamaya çalışmıştır. Birçok bölgesel çok taraflı toplantı, Muammer Kaddafi ve hükümetinin Pan-Afrikanist diplomatik oyununa sahne olmuştur. Bu bağlamda Kaddafi, Mart 1977’de Kahire’de altmış Devleti bir araya getiren ve Batı emperyalizmine karşı mücadeleyi güçlendirme çağrısında bulunan radikal bir pozisyon yaratmak için tüm diplomatik ağırlığını kullandığı Afro-Arap konferansını düzenlemiştir. Konferansta, İsrail ve ayrımcı (apartheid) rejimler tarafından yönetilen Güney Afrika ve Güney Rodezya rejimlerine karşı bir çözümleme kabul edilmiştir. Bu vesileyle, bahsi geçen bu ülkelere yönelik topyekûn bir boykot uygulanmıştır.[264]

Kaddafi’nin bu politikaları 21. yüzyıla girildiğinde de aynen devam etmiş olup, 21. yüzyılın başında Afrika’nın gündemi, büyük ölçüde Thabo Mbeki liderliğindeki Afrika Rönesans programından beslenen NEPAD projesi tarafından canlandırılmış olsa da o dönemden kalan en büyük proje, Muammer Kaddafi tarafından desteklenen Afrika Birliği (AfB) projesi olmuştur. Kaddafi, Afrika’ya olan bağlılığını ve özellikle Nkrumah’ın “Amerika Birleşik Devletleri” modelinde Afrika’da kıtasal birlik çağrısında bulunan bir lider olarak konumunun özgünlüğünü ortaya koyarak büyük ölçekli projeler somutlaştırmaya çalışmıştır. Kaddafi’nin söz konusu büyük ölçekli projesi, AfBÖ’nün Afrika Birliği (AfB) adı altında daha dinamik hale getirilmesi olmuştur. Bu dönüşüm, Kaddafi’nin istediği şekilde tam anlamıyla sağlanmamış olsa da onun inisiyatifinde olduğu rahatlıkla söylenebilmektedir.[265]

1969 yılında Kral İdris’i devirerek iktidara gelen Kaddafi, o zamanın Libya ordusunun genç bir albayıydı. Nasır figüründen ilham alan bu genç lider, iktidara geldiğinde monarşiyi kaldırmış akabinde ülkede var olan yabancı askeri üsleri kapatarak petrol şirketlerini millileştirmiştir. Kaddafi, “Yeşil Kitap” ve “Görüşlerim” adlı eserlerinde, Arap milliyetçiliği ile Marksizm ve kapitalizmin çifte eleştirisini birleştiren melez bir siyasi düşünce geliştirmiştir. İlerleyen yıllarda, Pan-Arabizm’in önderliğini yapmakla yetinmeyen Kaddafi, Pan-Afrikanizm’i anti-emperyalizm, anti-komünizm ve anti-Siyonizm çemberine bağlama çabasında bulunmuştur. 1990 yıllarından sonra Kaddafi, Pan-Arabizm düşüncelerini ikinci planda tutarak Pan-Afrikanizm’i önemsemeye başlamıştır. Pan-Afrikanizm’in Nkrumah, Nyerere ve Sankara gibi önemli figürleriyle karşılaştırıldığında Kaddafi, daha etkili olduğu söylenebilir. Bu etkililik, Kaddafi’nin ülkesinin muazzam doğal ve enerji kaynakları üzerinde tam olarak kontrolü sağlayabilmiş olması ve bu nedenle diplomasisini desteklemek için güçlü bir finansal araca sahip olması gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Afrika genelinde dostane rejimleri destekleyen, ekonomik ve sosyal kalkınma projeleri finanse eden Kaddafi, aynı zamanda silahlı isyanları ve askeri istikrarsızlıkları de destekleyerek ve zaman zaman ekonomik şantaja da başvurmuştur. Bununla beraber rejiminin orta yıllarında Afrika ülkelerine yönelik yürüttüğü Araplaştırma politikası ve 1978 ve 1987 yılları arasındaki Çad-Libya savaşı, ilerleyen yıllarda Kaddafi’nin silinmez lekeleri olmuş ve Pan-Afrikanist düşünceleri önünde ciddi bir engel olmuştur.

9 Eylül 1999 tarihinde, Kaddafi’nin iktidara gelişinin otuzuncu yıldönümü vesilesiyle, Sirte şehrinde olağanüstü bir AfBÖ zirvesi düzenlenmiştir. Zirve sırasında, Kaddafi, “Afrika Birleşik Devletleri” olarak adlandırdığı yeni bir örgütün kurulacağı dile getirmiştir. Ancak liderlerin çoğu “Afrika Birliği” adını tercih etmesi nedeniyle “Afrika Birleşik devletleri” ismi reddedilmiştir. 1960’lı yıllara dayanan bu proje, Kaddafi’nin girişimleri ve yatırdığı fonlar sayesinde inanılmaz bir hızla 2000 yılında Togo’nun başkenti Lome’de düzenlenen zirve toplantısı sırasında gerçeğe dönüşmüştür. Halkın iradesine karşı gelinmemesi gerektiğine inanan Kaddafi, sınırların kaldırılmasından yana olmuştur. 8 ile 10 Temmuz 2002 tarihleri arasında Güney Afrika’nın Durban şehrinde düzenlenen AfBÖ zirvesi sırasında, AfB resmen kurulmuştur. Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve Amerika Birleşik Devletleri modelinden ilham alarak inşa edilen AfB, mevcut devletlerin güç ve egemenliklerini pekiştirerek Kaddafi’nin “Afrika Birleşik Devletleri” projesini terslemiştir. Yeni örgüt, AfBÖ’nün kurulduğu yıllardan beri onun politikasını De Facto olarak şekillendiren Monrovia Grubu’nun muhafazakâr ilkeleri doğrultusunda olmuştur.[266]

Yani görüldüğü gibi ne Türkiye’nin bölgeye dönük politikasında ne de halihazırda şu an Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyanın diplomatik gerçeklerini ve bölge ülkelerinin izlediği diploması göz önünde bulundurduğumuzda dinsel birlikteliğin gerçekçi bir tarafı bulunmamaktadır. Türkiye de bu bağlamda tesis edeceği ittifakları realist bir çerçevede hareket etmek suretiyle inşa etmeye yoğunlaşmalıdır. Kaldı ki Hristiyan kıtası Avrupa gerçeği yanıbaşımızdadır ki bu gerçeğe bakıldığında tıpkı önceki satırlarımızda da belirttiğimiz gibi dinsel değil, bağımsızlık ve refah hedefli birliktelik olduğu görülecektir.

Bundan ötürüdür ki bağımsızlık ve vatan bütünlüğümüzü Suriye, Irak, İran, Rusya, Orta Asya ülkeleri, Hindistan, Çin, Almanya ile ittifak birikimimizi değerlendirerek savunabiliriz. Bu ülkelerle ümmet ekseninde dayanışma kuramayız, ancak milli bağımsızlık ve laiklik ekseninde ittifak yapabiliriz. Sünnileri, Şiileri, Alevileri, Hıristiyanları ve başka dinlerden milletleri bir araya getiren ittifaklarla güvenliğimizi sağlayabiliriz ve ancak o zaman üretim ekonomisini inşa edebiliriz. Bu bakımdan ümmet, milli demokratik devrimler çağında çözüm değildir. Bu gerçeğe bir kanıt göstermek lazım gelirse Türkiye, örneğin Suudi Arabistan’la birleşemiyor, ama İran’la, Irak’la, Rusya’yla ve Çin’le birleşebiliyor. Gelgelelim bulunduğumuz Batı Asya’daki cepheleşme dikkat çekicidir.

Mazlumlar ve Gelişen Ülkeler cephesinde, Sünni çoğunluklu laik Türkiye, Şii İran, Hıristiyanların ve Müslümanların birlikte yaşadığı laik Rusya, Şii ağırlıklı Irak, Alevilerin yönetimde ağır bastığı laik Suriye, her din ve mezhepten Lübnan ve Sünni Katar var.

Emperyalizmin cephesinde ise, Hıristiyan ABD, Musevi yobazı İsrail, Vahhabi Suudi Arabistan bulunuyor. Ezcümle ekonominin Sünnisi Şiisi yok. Refaha ilerlemenin dini ve mezhebi yok![267]

Refaha ve bağımsızlığa ilerlemenin din, mezhep ve etnik birliğine bağlı olmayışının somut göstergeleri de önceki satırlarımızda belirttiğimiz gibi LGBT, İstanbul Sözleşmesi gibi konulardaki tavrı malum olan ve bu meselelere geleneksel muhafazakar bir bakış açısıyla yaklaşmayan Avrupa Birliği ve farklı din, mezhep ve etnik kökenden her ülkenin yer aldığı Avrasya Ekonomik Birliği ve Şanghay İşbirliği Örgütü’dür.

Sonuç

Bu çalışma, İslamiyet ile Hıristiyanlık arasındaki tarihsel etkileşimi tek yönlü bir “üstünlük anlatısı” üzerinden değil, karşılıklı etkileşim, aktarım ve dönüşüm süreçleri üzerinden ele almanın daha isabetli olduğunu göstermektedir. Orta Çağ’dan Yeni Çağ’a geçiş sürecinde İslam medeniyetinin bilimsel, kültürel ve teknolojik üretim kapasitesinin Avrupa üzerindeki etkisi açık biçimde ortaya konmuş; özellikle Endülüs, Bağdat ve benzeri merkezler aracılığıyla gerçekleşen bilgi dolaşımının, Avrupa’nın entelektüel uyanışında önemli bir rol oynadığı tespit edilmiştir. Ancak bu etkinin tarih yazımında çoğu zaman ya ihmal edildiği ya da indirgemeci biçimde yorumlandığı da dikkat çekmektedir.

Bununla birlikte çalışmanın temel iddialarından biri olan “medeniyetler arası üstünlüğün din merkezli olarak el değiştirdiği” yaklaşımı, daha dikkatli bir sorgulamayı gerektirir. Zira tarihsel süreçler yalnızca dinî motivasyonlarla açıklanamayacak kadar çok katmanlıdır. Ekonomik yapı, siyasal organizasyon, coğrafi avantajlar, kurumsal gelişmişlik ve bilimsel metodolojinin evrimi gibi unsurlar da en az din kadar belirleyicidir. Bu nedenle İslam dünyasının yükselişini yalnızca dinin teşvik edici rolüyle, Avrupa’nın yükselişini ise dinin etkisinin azalmasıyla açıklamak, karmaşık tarihsel gerçekliği basitleştirme riski taşır.

Öte yandan, çalışmada vurgulanan “İslam medeniyetinin Batı medeniyetinin temelini oluşturduğu” tezi güçlü örneklerle desteklenmiş olsa da, bu ilişkinin tek yönlü bir aktarım değil, seçici ve dönüştürücü bir süreç olduğu unutulmamalıdır. Avrupa, İslam dünyasından aldığı bilgi birikimini kendi sosyo-politik koşulları içinde yeniden üretmiş ve farklı bir medeniyet formuna dönüştürmüştür. Dolayısıyla burada söz konusu olan, bir “kaynak–taklit” ilişkisi değil, “etkileşim–dönüşüm” ilişkisidir.

Günümüze gelindiğinde ise dinlerin siyasal ve toplumsal hayattaki belirleyici rolünün görece azalması, din temelli birliklerin kurulabilirliği meselesini daha da problemli hale getirmektedir. Modern ulus-devlet yapıları, seküler hukuk sistemleri ve küresel güç dengeleri, dinî kimliklerin tek başına birleştirici bir siyasi zemin oluşturmasını zorlaştırmaktadır. Bu bağlamda, din temelli birlik arayışlarının başarılı olabilmesi için yalnızca ortak inanç değil; ortak çıkar, kurumsal uyum ve sürdürülebilir işbirliği mekanizmaları da gereklidir.

Sonuç olarak, İslamiyet ile Hıristiyanlık arasındaki tarihsel ilişki, rekabetten çok etkileşim ve dönüşüm üzerinden okunmalıdır. Geçmişte yaşanan medeniyetler arası bilgi akışı, bugünün dünyasında da karşılıklı öğrenme ve işbirliği için bir referans noktası sunabilir. Ancak bu mirası doğru değerlendirebilmek için ideolojik yaklaşımlardan uzak, çok boyutlu ve eleştirel bir perspektif geliştirmek zorunludur. Aksi takdirde tarih, açıklayıcı bir araç olmaktan çıkıp, doğrulanmak istenen ön kabullerin yeniden üretildiği bir alana dönüşür.

Kaynakça:

Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000

Afif Evren, “Dünya Mütefekkirlerinin Kur’an Hakkındaki Fikirleri”, Sebilürreşad, Cilt 9, Sayı 215

Ahmad Youssef al-Hassan and Donald Hill, Islamic Technology: An Illustrated History (Cambridge University Press, 1986); akt. Aron Segal, İslam Dünyası Bilim’de Neden Geri Kaldı? (Why Does the Muslim World Lag in Science?), çev. Celal ÖNEY, Journal of History and Future, Aralık 2015, Cilt: 1, Sayı: 1

Ahmet Ağırakça, İslâm Medeniyet Tarihi, Akdem Yayınları, İstanbul, 2015

Albert Dauzat, Dictionnaire étymologique de la langue française. 7e éd. revue et corrigée, Paris: Librairie Larousse, 1938; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Alman Kardinalden yeni Papa’ya çağrı: Eşcinselliğe taviz verilmesin!, Hürriyet Gazetesi, 29 Nisan 2025, https://www.hurriyet.com.tr/avrupa/alman-kardinalden-yeni-papaya-cagri-escinsellige-taviz-verilmesin-42782025, erişim tarihi: 29.04.2026

Aly Mazahéri, La vie quotidienne des Musulmans au Moyen Âge (Xe au XIIIe siècle), Librairie Hachette, Paris, 1951; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Aron Segal, İslam Dünyası Bilim’de Neden Geri Kaldı? (Why Does the Muslim World Lag in Science?), çev. Celal ÖNEY, Journal of History and Future, Aralık 2015, Cilt: 1, Sayı: 1

Arslan Terzioğlu, Bîmârhâne, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 1992, TDV Yayınları, c. 6

Arthur Pellegrin, L’Islam dans le monde, Paris, 1950; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

August Bebel, Hz. Muhammed ve Arap İslam Kültürü, çev. Veysel Atayman, Kapra Yayıncılık, İstanbul, 2021

Bernard Lewis, İslam’ın Krizi, çev. Abdullah Yılmaz, Literatür Yayınları, İstanbul, 2003

Binbaş Arthur Glyn Leonard, “Islam, Her Moral and Spiritual Value: A Rational and Psychological Study” (İslam: Ahlaki ve Manevi Değeri), Luzac & Co., Londra, 1909

Carl Brockelmann, Histoire des peuples et des États islamiques, traduit de l’allemand par M. Tazerout, Payot, Paris, 1949; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Chambers’s Encyclopaedia: A Dictionary of Universal Knowledge for the People, W. & R. Chambers, Londra / Edinburgh; akt. Molla Habib, Abdülmecid Ünlükul, İşarat-ül İ’caz, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2021

Charles Mills, Histoire du mahométisme contenant la vie et les traits du caractère du prophète Arabe, avec un aperçu des divers empires fondés par les armes mahométanes, et des recherches sur la théologie, la morale, les lois, la littérature et les usages des Musulmans…, Çeviren: M. P. [Paul Tiby], Paris: Chez Auguste Boulland et Cie, 1825; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019

Dursun Ali Yaz, ANTİK ÇAĞDAN GELECEĞE PARA, Timaş Yayınları, İstanbul, Ocak 2020

Dücane Cündioğlu, Hz. İnsan, Kapı Yayınları, İstanbul, 2017

Edward Gibbon, The History of the Decline and Fall of the Roman Empire (Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi), 5. Cilt, 50. Bölüm (Chapter L: Description of Arabia and Its Inhabitants – Birth, Character, and Doctrine of Mahomet), Joseph Malaby Dent & Sons Ltd. (Londra) / Edward Payson Dutton & Co. Inc. (New York), Everyman’s Library, 1974, sf. 168-170; akt. Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974

Edward Wadie Said, Oryantalizm: Sömürgeciliğin Keşif Kolu, çev. Berna Ünlener, Metis Yayınları, İstanbul, 1982

Ekrem Buğra Ekinci, Türkler ve İranlılar, Türkiye Gazetesi, 9 Mart 2026, https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/prof-dr-ekrem-bugra-ekinci/turkler-ve-iranlilar-1775808, erişim tarihi: 28.04.2026

Émile-Félix Gautier, Moeurs et coutumes des Musulmans, Paris, 1955; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Endülüs İslam Medeniyeti’nin Avrupa’ya Tesiri, Zeynebiye, 5 Mayıs 2009, https://zeynebiye.com/d/71786/endulus-islam-medeniyeti-nin-avrupa-ya-tesiri, erişim tarihi: 05.05.2026

Erol Güngör, İslam’ın Psikolojik Temelleri, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1982

Esin Kahya, Ortaçağ’da İslamiyet’in bilimsel çalışmaların gelişmesine etkisi, Bilim ve Ütopya Dergisi, Sayı 142, Mart 2006

Fazlur Rahman, İslâm, çev. Mehmet Dağ – Mehmet Aydın, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2003

Fazlur Rahman, İslâm ve Çağdaşlık, çev. Alparslan Açıkgenç, Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 1998

Frantz Funck-Brentano, La Renaissance, Les Grandes Études Historiques, 31. Baskı, Arthème Fayard, Paris, 1941; İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Fuat Sezgin, İslâm’da Bilim ve Teknik (5 Cilt). İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Yayınları, 2008

Gabriel Audisio, La vie de Haroun-al-Raschid, Gallimard, Paris, 1930, Vies des hommes illustres, no: 57; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Gülru Necipoğlu, 15 ve 16. yüzyıllarda Topkapı Sarayı: Mimȃri, Tören ve İktidar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2007

Hac Suresi, 5. ayet

Halil İnalcık, Doğu Batı: Makaleler II. Doğu Batı Yayınları, İstanbul, 2008

Hartmut Bobzin, “Immanuel Kant Und Die ‘Basmala’ Eine Studie Zu Orientalischer Philologie Und Typographie in Deutschland Im 17. Und 18. Jahrhundert”, Zeitschrift Für Arabische Linguistik, no. 25, 1993; akt. Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, erişim tarihi: 27.04.2026

Hülya Kılıç, İslam Felsefesinde Yeni-Platoncu Etkiler, İnsan Yayınları, İstanbul, 2014

Hüseyin Nihal Atsız, İslâm Birliği Kuruntusu, Ötüken Dergisi, 17 Nisan 1964

Ira Marvin Lapidus, “Mamluk Patronage and the Arts in Egypt: Concluding Remarks, Muqarnas 2 (1984)

İbn Haldun, Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2011, c. I

İbrahim Kalın, Ben, Öteki ve Ötesi: İslam-Batı İlişkileri Tarihine Giriş, İnsan Yayınları, İstanbul, 2022

İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, Kronik Kitap, İstanbul, 2025

İrfan Paksoy, Antik Dönemde Müstesnâ Bir Bilim Merkezi: İskenderiye Kütüphanesi, Dibace.net, 17 Şubat 2020, https://www.dibace.net/antik-donemde-mustesna-bir-bilim-merkezi-iskenderiye-kutuphanesi/, erişim tarihi: 26.04.2026

İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Jean-Claude Beri Mvilongo, L’Union africaine : Du rêve à la réalité, L’Harmattan, Paris, 2013; akt. Moussa Hissein Moussa, MUAMMER KADDAFİ: PAN-ARABİZM’DEN PAN-AFRİKANİZM’E, Moussa Hissein Web Sitesi, 30 Nisan 2026, https://moussahissein.com/tr/article/muammer-kaddafi-pan-arabizmden-pan-afrikanizme, erişim tarihi: 01.05.2026

Jenny Marx’tan Friedrich Sorge’ye, 21 Ocak 1877; Karl Marx Friedrich Engels Werke (Berlin: Institut fur Marxismus-Leninismus Beim ZK der SED, 1983), bölüm 34; akt: Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, 2019

John Davenport, Hazret-i Muhammed ve Kur’an-ı Kerim, çev. Ömer Rıza Doğrul, Amedî Matbaası, İstanbul, 1928 (Rumi 1344/1347)

John Renard, İslam’ın Yedi Kapısı, İnsan Yayınları, İstanbul, 2006

Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-Hamse, çev. İlyas Çelebi, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul, 2013

Karl Marx Friedrich Engels Werke, band 34, Dietz Verlaf Berlin, 1966; akt: Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, 2019

Louis Pierre Eugène Amélie Sédillot, Histoire générale des Arabes, Paris, 1877, c. II; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Lütfi Şeyban, İspanya’da Endülüs Mirası Üzerine Bir Değerlendirme, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, C. 7, Sayı 4., 2020

Marshall Goodwin Simms Hodgson, The Expansion of Islam in the Middle Periods, vol. 2 of The Venture of Islam (Chicago, III.: University of Chicago Press, 1974); akt. Aron Segal, İslam Dünyası Bilim’de Neden Geri Kaldı? (Why Does the Muslim World Lag in Science?), çev. Celal ÖNEY, Journal of History and Future, Aralık 2015, Cilt: 1, Sayı: 1

Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, erişim tarihi: 27.04.2026

Mehmet Aydın, İslam’ın Evrenselliği ve Modernleşme, Ufuk Kitapları, İstanbul, 2000

Mehmet ÖZDEMİR, Endülüs Tarihi’nin Mevcut Kaynakları Üzerine (I) (Endülüslüler’e Ait Kaynaklar), İstem Dergisi, Yıl:7, Sayı:14, 2009

Mehmet Özhanlı, Meleklerin Cinsiyetini Tartışmak, Özyalvaç Gazetesi, 8 Şubat 2022, https://www.ozyalvac.com/meleklerin-cinsiyetini-tartismak.html, erişim tarihi: 08.04.2026

Mehmet Sait Özervarlı, Kelamda Yenilenme Arayışları: Mutezile’den Günümüze Akılcı Yorum, İSAM Yayınları, İstanbul, 1998

Molla Habib, Abdülmecid Ünlükul, İşarat-ül İ’caz, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2021

Moussa Hissein Moussa, MUAMMER KADDAFİ: PAN-ARABİZM’DEN PAN-AFRİKANİZM’E, Moussa Hissein Web Sitesi, 30 Nisan 2026, https://moussahissein.com/tr/article/muammer-kaddafi-pan-arabizmden-pan-afrikanizme, erişim tarihi: 01.05.2026

Muhammed Kutub, İslamın Etrafındaki Şüpheler, çev. Ali Özek, Fatih Yayınevi Matbaası, Çağaloğlu Yayınları, İstanbul, 1969

Mustafa Çağrıcı, “Mutezile”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, TDV Yayınları, Ankara, 2006, c. 32

Mustafa Hür, İslâm Ve Hristiyanlık: İki Din Ve İki Ayrı Su Anlayışı, Zafer Dergisi, 368. Sayı, Ağustos 2007, https://www.zaferdergisi.com/makale/15726-islam-ve-hristiyanlik-iki-din-ve-iki-ayri-su-anlayisi.html, erişim tarihi: 29.04.2026

Mustafa Özge, Avrupa’nın İslam’la Karşılaşması ve Türk İmajı, İz Yayıncılık, İstanbul, 2012

Mürselât Suresi, 27. ayet

Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2002

Nurettin Topçu, Garbın İlim Zihniyeti ve Ahlâk Görüşü, İstanbul Yayınevi Matbaası, 1955

Oleg Grabar, İslam Sanatının Oluşumu, çev. Nuran Yavuz, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1988

Osman Kara, Osmanlı’yı Kim Yıktı?, Gazete Gerçek, 3 Temmuz 2023, https://www.gazetegercek.com.tr/yazarlar/osman-kara/osmanli-yi-kim-yikti/193090, erişim tarihi: 08.04.2026

Osman Keskioğlu, “Müsteşriklerin Kur’an Hakkındaki Görüşleri”, Nüzulünden Günümüze Kur’an-ı Kerim Bilgileri, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1987

Paul Lewis, Tıp Tarihi, çev. Nilgün Güdücü, Khalkedon Yayınları, İstanbul, 1998

Philip Khuri Hitti, Précis d’histoire des Arabes, çev. Maurice Planiol, Bibliothèque historique, Payot, Paris, 1950; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Robert Hillenbrand, İslam Sanatı ve Mimarlığı, çev. Çiğdem Kafescioğlu, Homer Yayınları, İstanbul, 2005

Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş, II Orta Çağ, Say Dağıtım,  İstanbul, Ocak 1986

Sigrid Hunke, Avrupa’nın Üzerine Doğan İslâm Güneşi, çev. Servet Sezgin, Timaş Yayınları, İstanbul, 2017

Sinan Meydan, Sadabat Paktı (1937), Cumhuriyet Gazetesi, 10 Temmuz 2024, https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/sinan-meydan/sadabat-pakti-1937-2225678, erişim tarihi: 10.04.2026

Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2014

Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, İstanbul: İletişim Yayınları, 2017

Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974

Taha Dağlı, İstanbul sözleşmesi Macaristan’da neden kabul görmedi?, Haber7, 8 Mayıs 2020, https://haber7.com/yazarlar/taha-dagli/2972339-istanbul-sozlesmesi-macaristanda-neden-kabul-gormedi, erişim tarihi: 08.05.2026

Taşköprülüzâde İsâmüddin Ahmed Efendi, «Mevzuat ul-ulûm», çev. Taşköprülüzâde Kemâleddin Mehmed Efendi, İkdâm Matbaası (Ahmet Cevdet), Dersaâdet (İstanbul), h. 1313/ m. 1895-1897, c. I; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Thomas Warton, Dissertation I: On the Origin of Romantic Fiction in Europe (Avrupa’da Romantik Kurgunun Kökeni Üzerine Birinci İnceleme), The History of English Poetry (1774–1781), 1774, c. I; akt. Osman Keskioğlu, “Müsteşriklerin Kur’an Hakkındaki Görüşleri”, Nüzulünden Günümüze Kur’an-ı Kerim Bilgileri, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1987

Tolgahan Karaimamoğlu, “Ortaçağ Avrupası’nda Tıp Kültürü ve Gelişmeleri”, Tarih ve Gelecek Dergisi, Ağustos 2017, Cilt: 3., Sayı: 2

Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, çev. Süleyman Ateş, İstanbul: Yeni Ufuklar Neşriyat, 1991

Uğur Utkan, Atatürk’ten önce ‘saltanatın kaldırılması’nı isteyenlerin hazin sonu, Gerçek Edebiyat, 15 Ağustos 2025, https://www.gercekedebiyat.com/haber-detay/atataturkten-once-saltanatin-kaldirilmasini-isteyenlerin-hazin-sonu-ugur-utkan/13116, erişim tarihi: 08.04.2026

Uğur Utkan, ATATÜRK’ÜN BARIŞ VİZYONU PROJELERİ- BALKAN ANTANTI VE SADABAT PAKTI, Flash İstanbul, 11 Temmuz 2025, https://www.flashistanbul.com.tr/yazarlar/ugur-utkan/ataturk-un-baris-vizyonu-projeleri-balkan-antanti-ve-sadabat-pakti/6801/, erişim tarihi: 11.04.2026

Uğur Utkan, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, Kırmızılar, 7 Aralık 2025, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, erişim tarihi: 08.04.2026

Uğur Utkan, Haçlı Seferleri ve Cihat Gerçekten Din İçin mi Yapıldı Yoksa Bir Sınıf/Zümre Mücadeleleri miydi?, Haber Poligon, 28 Ekim 2025, https://www.haberpoligon.com/yazar/ugur-utkan/hacli-seferleri-ve-cihat-gercekten-din-icin-mi-yapildi-yoksa-bir-sinifzumre-mucadeleleri-miydi-155-kose-yazisi, erişim tarihi: 12.04.2026

Uğur Utkan, TARİHSEL OLARAK TÜRKİYE İRAN İLİŞKİLERİ, Flash İstanbul, 9 Temmuz 2025, https://www.flashistanbul.com.tr/yazarlar/ugur-utkan/tarihsel-olarak-turkiye-iran-iliskileri/6796/, erişim tarihi: 09.05.2026

Uğur Utkan, TÜRKİYE’NİN TARİHSEL ORTADOĞU POLİTİKASI, Aksaray Haber, 3 Ağustos 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turkiyenin_tarihsel_ortadogu_politikasi-1009, erişim tarihi: 03.05.2026

Will Durant, “Histoire de la civilisation”, “L’âge de la foi” (İman Çağı): Histoire de la civilisation médiévale (Tome I: L’apogée de Byzance, 325 à 565 après J.-C. – La civilisation islamique, 569 à 1258 après J.-C.), Paris, 1952, c. I; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

William Montgomery Watt, İslam’ın Avrupa’ya Tesiri. Çeviren: Hulusi Yavuz. İstanbul: Küre Yayınları, 2017

William Woodruff, Modern Dünya Tarihi, çev. Arda Vardar, Hale Vardar, Pozitif Yayınları, 2010

Yavuz Özmakas, “Bergamalı Galenus”. Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı 311, Ekim 1993

Zekai Konrapa, Medeniyet Tarihinde İslam Medeniyetinin Yeri, İslam Medeniyeti Dergisi, 18 Ağustos 1967

[1] Zekai Konrapa, Medeniyet Tarihinde İslam Medeniyetinin Yeri, İslam Medeniyeti Dergisi, 18 Ağustos 1967, sf. 12, 13

[2] Endülüs İslam Medeniyeti’nin Avrupa’ya Tesiri, Zeynebiye, 5 Mayıs 2009, https://zeynebiye.com/d/71786/endulus-islam-medeniyeti-nin-avrupa-ya-tesiri, erişim tarihi: 05.05.2026

[3] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş, II Orta Çağ, Say Dağıtım,  İstanbul, Ocak 1986, sf. 144, 145

[4] William Woodruff, Modern Dünya Tarihi, çev. Arda Vardar, Hale Vardar, Pozitif Yayınları, 2010, sf. 22

[5] August Bebel, Hz. Muhammed ve Arap İslam Kültürü, çev. Veysel Atayman, Kapra Yayıncılık, İstanbul, 2021, sf. 60

[6] Marshall Goodwin Simms Hodgson, The Expansion of Islam in the Middle Periods, vol. 2 of The Venture of Islam (Chicago, III.: University of Chicago Press, 1974), pp. 329-30; akt. Aron Segal, İslam Dünyası Bilim’de Neden Geri Kaldı? (Why Does the Muslim World Lag in Science?), çev. Celal ÖNEY, Journal of History and Future, Aralık 2015, Cilt: 1, Sayı: 1, sf. 174

[7] Aron Segal, İslam Dünyası Bilim’de Neden Geri Kaldı? (Why Does the Muslim World Lag in Science?), çev. Celal ÖNEY, Journal of History and Future, Aralık 2015, Cilt: 1, Sayı: 1, sf. 174, 175

[8] Ahmad Youssef al-Hassan and Donald Hill, Islamic Technology: An Illustrated History (Cambridge University Press, 1986), p. 282; akt. Aron Segal, İslam Dünyası Bilim’de Neden Geri Kaldı? (Why Does the Muslim World Lag in Science?), çev. Celal ÖNEY, Journal of History and Future, Aralık 2015, Cilt: 1, Sayı: 1, sf. 175

[9] William Woodruff, Modern Dünya Tarihi, çev. Arda Vardar, Hale Vardar, Pozitif Yayınları, 2010, sf. 22

[10] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 13, 14

[11] Albert Dauzat, Dictionnaire étymologique de la langue française. 7e éd. revue et corrigée, Paris: Librairie Larousse, 1938, sf. 530; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 13, 14

[12] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 170, 171; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 13, 14

[13] Will Durant, “Histoire de la civilisation”, “L’âge de la foi” (İman Çağı): Histoire de la civilisation médiévale (Tome I: L’apogée de Byzance, 325 à 565 après J.-C. – La civilisation islamique, 569 à 1258 après J.-C.), Paris, 1952, c. I, sf. 304; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 15

[14] Will Durant, a.g.e., sf. 304; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 15

[15] Émile-Félix Gautier, Moeurs et coutumes des Musulmans, Paris, 1955, sf. 249, 250; İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 15, 16

[16] Émile-Félix Gautier, a.g.e., sf. 250; İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 16

[17] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 171; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 16, 17

[18] Philip Khuri Hitti, Précis d’histoire des Arabes, çev. Maurice Planiol, Bibliothèque historique, Payot, Paris, 1950, sf. 147; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 17

[19] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 18

[20] Louis Pierre Eugène Amélie Sédillot, Matériaux pour servir a l’histoire comparée des sciences mathématiques chez les Grecs et les Orientaux, Paris, 1845-1849, c. I, sf. 3, 4; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 18, 19

[21] Louis Pierre Eugène Amélie Sédillot, Histoire générale des Arabes, Paris, 1877, c. I, sf. 1; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 19

[22] Émile-Félix Gautier, Moeurs et coutumes des Musulmans, Paris, 1955, sf. 235; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 19

[23] Émile-Félix Gautier, Moeurs et coutumes des Musulmans, Paris, 1955, sf. 251; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 20

[24] Émile-Félix Gautier, Moeurs et coutumes des Musulmans, Paris, 1955, sf. 282; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 20

[25] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, Mukaddime Kısmı, 1955, sf. 7

[26] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, Mukaddime Kısmı, 1955, sf. 7; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 20

[27] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 19-21

[28] Ekrem Buğra Ekinci, Türkler ve İranlılar, Türkiye Gazetesi, 9 Mart 2026, https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/prof-dr-ekrem-bugra-ekinci/turkler-ve-iranlilar-1775808, erişim tarihi: 28.04.2026

[29] Detay için bkz. Mustafa Özge, Avrupa’nın İslam’la Karşılaşması ve Türk İmajı, İz Yayıncılık, İstanbul, 2012, sf. 45-62; Halil İnalcık, Doğu Batı: Makaleler II. Doğu Batı Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 112-118; Erol Güngör, İslam’ın Psikolojik Temelleri, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1982, sf. 88; Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2014, sf. 142

[30] Jenny Marx’tan Friedrich Sorge’ye, 21 Ocak 1877; Karl Marx Friedrich Engels Werke (Berlin: Institut fur Marxismus-Leninismus Beim ZK der SED, 1983), bölüm 34, sf. 525; Karl Marx Friedrich Engels Werke, band 34, Dietz Verlaf Berlin, 1966, sf. 525; akt: Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, 2019, sf. 46

[31] Will Durant, Histoire de la civilisation külliyatı «L’age de la foi» serisi, c. I, Fr. çev. François Vaudou, Paris, 1952, sf. 305; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 21

[32] Arthur Pellegrin, L’Islam dans le monde, Paris, 1950, sf. 92; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 21, 22

[33] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 22

[34] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 23

[35] Emmanuel Berl, Les impostures de l’histoire, Paris, 1959, sf. 104; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 23, 24

[36] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 24

[37] Ebu Abdullah Muhammed b. İsmail el-Buhârî, el-Câmiu’s-sahîh, “Tıb”, 30 (Hadis No: 5728); Müslim b. el-Haccâc, el-Câmiu’s-sahîh, “Selâm”, 32 (Hadis No: 2218); Ebu İsa Muhammed b. İsa et-Tirmizî, Sünen-i Tirmizî, “Cenâiz”, 66 (Hadis No: 1065); İmam Mâlik b. Enes, el-Muvatta’, “Câmi‘”, 23 (Hadis No: 1650); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, nşr. Şuayb el-Arnaût vd. (Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 2001), III, 432 (Hadis No: 1569)

[38] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 25

[39] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, Mukaddime Kısmı, 1955, sf. 176; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 25

[40] Jacques Charles Risler, a.g.e., sf. 177, 178; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 26

[41] Will Durant, Histoire de la civilisation külliyatı «L’age de la foi» serisi, c. I, Fr. çev. François Vaudou, Paris, 1952, sf. 315, 316; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 26, 27

[42] Arthur Pellegrin, L’İslam dans le monde, Paris, 1950, sf. 97; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 27

[43] Georges Rivoire Haydar Bammate, Visages de l’islâm, Lausenne, 1946, sf. 137; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 28

[44] Louis Pierre Eugène Amélie Sédillot, Histoire générale des Arabes, Paris, 1877, c. II, sf. 71; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 28, 29

[45] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 29, 30

[46] Will Durant, Histoire de la civilisation: L’âge de la foi, Payot, Paris, 1952, sf. 305; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 29, 30

[47] Philip Khuri Hitti, Précis d’histoire des Arabes, Paris, 1950, sf. 149; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 31

[48] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 31

[49] Émile-Félix Gautier, Moeurs et coutumes des Musulmans, Paris, 1955, sf. 245; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 31

[50] Louis Pierre Eugène Amélie Sédillot, «Histoire générale des Arabes: leur empire, leur civilisation, leurs écoles philosophiques, scientifiques et littéraires>>, 2. Baskı, Librairie de Maisonneuve et Cie, Paris, 1877, sf. 78; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 32

[51] Will Durant, Histoire de la civilisation külliyatı «L’age de la foi» serisi, c. I, Fr. çev. François Vaudou, Paris, 1952, sf. 316; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 32, 33

[52] Will Durant, a.g.e., sf. 318; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 33

[53] Will Durant, a.g.e., sf. 319; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 33

[54] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Paris, 1955, sf. 186; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 33, 34

[55] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Paris, 1955, sf. 187-192; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 34

[56] Charles Mills, Histoire du mahométisme contenant la vie et les traits du caractère du prophète Arabe, avec un aperçu des divers empires fondés par les armes mahométanes, et des recherches sur la théologie, la morale, les lois, la littérature et les usages des Musulmans…, Çeviren: M. P. [Paul Tiby], Paris: Chez Auguste Boulland et Cie, 1825, sf. 441; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 34

[57] Émile-Félix Gautier, Moeurs et coutumes des Musulmans, Paris, 1955, sf. 245; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 34, 35

[58] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 35, 36

[59] Arthur Pellegrin, L’İslam dans le monde, Paris, 1950, sf. 97; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 36

[60] Louis-Pierre-Eugène-Amélie Sédillot, Matériaux pour servir à l’histoire comparée des sciences mathématiques chez les Grecs et les Orientaux, Firmin Didot Frères, Paris, 1845-1849, c. II, sf. 2; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 36

[61] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 37

[62] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Paris, 1955, sf. 161, 162; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 37

[63] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 37

[64] Louis-Pierre-Eugène-Amélie Sédillot, Matériaux pour servir à l’histoire comparée des sciences mathématiques chez les Grecs et les Orientaux, Firmin Didot Frères, Paris, 1845-1849, c. II, sf. 460; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 38

[65] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Paris, 1955, sf. 161; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 38

[66] Will Durant, Histoire de la civilisation külliyatı «L’age de la foi» serisi, c. I, Fr. çev. François Vaudou, Paris, 1952, sf. 309, 310; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 39

[67] Philip Khuri Hitti, Précis d’histoire des Arabes, Paris, 1950, sf. 150; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 39

[68] Émile-Félix Gautier, Moeurs et coutumes des Musulmans, Paris, 1955, sf. 238; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 40

[69] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 40, 41

[70] Louis-Pierre-Eugène-Amélie Sédillot, Matériaux pour servir à l’histoire comparée des sciences mathématiques chez les Grecs et les Orientaux, Firmin Didot Frères, Paris, 1845-1849, c. I, sf. 365; İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 41, 42

[71] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 42

[72] Arthur Pellegrin, L’İslam dans le monde, Paris, 1950, sf. 96; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 42

[73] Will Durant, “Histoire de la civilisation”, “L’âge de la foi” (İman Çağı): Histoire de la civilisation médiévale (Tome I: L’apogée de Byzance, 325 à 565 après J.-C. – La civilisation islamique, 569 à 1258 après J.-C.), çev. François Vaudou, Paris, 1952, sf. 310; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 42, 43

[74] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 43

[75] Haïdar Bammate (Georges Rivoire), «Visages de l’İslâm», Librairie Payot, Lausanne (Lozan), 1946, sf. 136; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 43, 44

[76] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Paris, 1955, sf. 162; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 44

[77] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 44

[78] Frantz Funck-Brentano, La Renaissance, Les Grandes Études Historiques, 31. Baskı, Arthème Fayard, Paris, 1941, sf. 427, 428; İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 45, 46

[79] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 46

[80] Émile-Félix Gautier, Mœurs et coutumes des Musulmans, Bibliothèque Historique, Payot, Paris, 1955, sf. 237; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 46

[81] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 162; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 46, 47

[82] Jacques Charles Risler, a.g.e., sf. 162; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 47

[83] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 47

[84] Louis Pierre Eugène Amélie Sédillot, Matériaux pour servir à l’histoire comparée des sciences mathématiques chez les Grecs et les Orientaux, Firmin Didot Frères, Paris, c. I, sf. 377; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 47

[85] Haïdar Bammate (Georges Rivoire), «Visages de l’İslâm», Librairie Payot, Lausanne (Lozan), 1946, sf. 137; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 48

[86] Will Durant, “Histoire de la civilisation”, “L’âge de la foi” (İman Çağı): Histoire de la civilisation médiévale (Tome I: L’apogée de Byzance, 325 à 565 après J.-C. – La civilisation islamique, 569 à 1258 après J.-C.), Paris, 1952, c. I, sf. 310; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 48

[87] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 48

[88] Carl Brockelmann, Histoire des peuples et des États islamiques, traduit de l’allemand par M. Tazerout, Payot, Paris, 1949, sf. 113, 114; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 49

[89] Haïdar Bammate = Georges Rivoire, Visages de l’Islam, L’Expansion de l’Islam, Payot, Lausanne, 1946, sf. 126, 127; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 50

[90] Haïdar Bammate = Georges Rivoire, a.g.e., 127; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 50

[91] Louis Pierre Eugène Amélie Sédillot, Matériaux pour servir à l’histoire comparée des sciences mathématiques chez les Grecs et les Orientaux, Tome Premier, Firmin Didot Frères, Paris, sf. 273; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 50, 51

[92] Will Durant, Histoire de la civilisation: L’âge de la foi, Fr. çev. François Vaudou, Éditions Rencontre / Cercle du Bibliophile, Paris, 1952, c. I, sf. 310, 311; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 51

[93] Will Durant, Histoire de la civilisation: L’âge de la foi, Fr. çev. François Vaudou, Éditions Rencontre / Cercle du Bibliophile, Paris, 1952, c. I, sf. 313; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 51, 52

[94] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 163; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 52

[95] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 164; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 52

[96] Philip Khuri Hitti, Précis d’histoire des Arabes, Paris, 1950, sf. 149; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 52

[97] Philip Khuri Hitti, Précis d’histoire des Arabes, Paris, 1950, sf. 149; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 53

[98] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 53

[99] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 54

[100] Taşköprülüzâde İsâmüddin Ahmed Efendi, «Mevzuat ul-ulûm», çev. Taşköprülüzâde Kemâleddin Mehmed Efendi, İkdâm Matbaası (Ahmet Cevdet), Dersaâdet (İstanbul), h. 1313/ m. 1895-1897, c. I, sf. 402; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 54

[101] Gabriel Audisio, La vie de Haroun-al-Raschid, Gallimard, Paris, 1930, Vies des hommes illustres, no: 57, sf. 81; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 54

[102] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 55

[103] Aly Mazahéri, La vie quotidienne des Musulmans au Moyen Âge (Xe au XIIIe siècle), Librairie Hachette, Paris, 1951, sf. 153; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 55

[104] Aly Mazahéri, La vie quotidienne des Musulmans au Moyen Âge (Xe au XIIIe siècle), Librairie Hachette, Paris, 1951, sf. 159; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 55, 56

[105] Aly Mazahéri, La vie quotidienne des Musulmans au Moyen Âge (Xe au XIIIe siècle), Librairie Hachette, Paris, 1951, sf. 93; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 56

[106] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 56

[107] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 100, 101; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 56, 57

[108] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 100; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 57

[109] Will Durant, Histoire de la civilisation: L’âge de la foi, Fr. çev. François Vaudou, Éditions Rencontre / Cercle du Bibliophile, Paris, 1952, c. I, sf. 358; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 57

[110] Will Durant, a.g.e., sf. 358; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 57

[111] Philip Khuri Hitti, Précis d’histoire des Arabes, Paris, 1950, sf. 131; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 58

[112] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 58, 59

[113] Charles Mills, Histoire du Mahométisme, contenant la vie et les traits du caractère du prophète arabe, avec un aperçu des divers empires fondés par les armes mahométanes, et des recherches sur la théologie, la morale, les lois, la littérature et les usages des Musulmans, çev. Germain Buisson, Chez Boulland et Cie, Paris, 1825, sf. 438; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 59

[114] Charles Mills, Histoire du Mahométisme, contenant la vie et les traits du caractère du prophète arabe, avec un aperçu des divers empires fondés par les armes mahométanes, et des recherches sur la théologie, la morale, les lois, la littérature et les usages des Musulmans, çev. Germain Buisson, Chez Boulland et Cie, Paris, 1825, sf. 439; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 59, 60

[115] Charles Mills, Histoire du Mahométisme, contenant la vie et les traits du caractère du prophète arabe, avec un aperçu des divers empires fondés par les armes mahométanes, et des recherches sur la théologie, la morale, les lois, la littérature et les usages des Musulmans, çev. Germain Buisson, Chez Boulland et Cie, Paris, 1825, sf. 441; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 60

[116] Jean-Jacques Barrau, Histoire politique des peuples musulmans depuis Mahomet jusqu’à nos jours, Tome I, Librairie de L. Hachette, Paris, 1842, sf. 156; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 60

[117] Louis-Amélie Sédillot, Histoire générale des Arabes: Leur empire, leur civilisation, leurs écoles philosophiques, scientifiques et littéraires, Tome Second, Deuxième Édition, Paris, Librairie Maisonneuve et Cie, 1877, sf. 106; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 60, 61

[118] Will Durant, Histoire de la civilisation: L’âge de la foi, Fr. çev. François Vaudou, Éditions Rencontre / Cercle du Bibliophile, Paris, 1952, c. I, sf. 338; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 61

[119] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 154, 155; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 61, 62

[120] Philip Khuri Hitti, Précis d’histoire des Arabes, Paris, 1950, sf. 144-146; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 63

[121] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 63

[122] Louis Gillet, “Le Centenaire de Stendhal”, Revue des Deux Mondes, 15 Ağustos 1942 tarihli, c. 70, sy. 4, sf. 419-429; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 63

[123] Dursun Ali Yaz, ANTİK ÇAĞDAN GELECEĞE PARA, Timaş Yayınları, İstanbul, Ocak 2020, sf. 34-41

[124] Bernard Lewis, İslam’ın Krizi, çev. Abdullah Yılmaz, Literatür Yayınları, İstanbul, 2003, sf. 97

[125] John Renard, İslam’ın Yedi Kapısı, İnsan Yayınları, İstanbul, 2006, sf. 205, 206

[126] Robert Hillenbrand, İslam Sanatı ve Mimarlığı, çev. Çiğdem Kafescioğlu, Homer Yayınları, İstanbul, 2005, sf. 34

[127] Oleg Grabar, İslam Sanatının Oluşumu, çev. Nuran Yavuz, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1988, sf. 7

[128] Gülru Necipoğlu, 15 ve 16. yüzyıllarda Topkapı Sarayı: Mimȃri, Tören ve İktidar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2007: sf. 58, 59

[129] John Renard, İslam’ın Yedi Kapısı, İnsan Yayınları, İstanbul, 2006, sf. 205, 206

[130] Ira Marvin Lapidus, “Mamluk Patronage and the Arts in Egypt: Concluding Remarks, Muqarnas 2 (1984): 173-81

[131] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 63, 64

[132] Louis-Amélie Sédillot, Histoire générale des Arabes: Leur empire, leur civilisation, leurs écoles philosophiques, scientifiques et littéraires, Tome Premier, Librairie Maisonneuve et Cie, Paris, 1877, sf. 121; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 64

[133] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 65

[134] Arthur Pellegrin, L’Islam dans le monde, Payot, Paris, 1950, sf. 98, 99; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 65, 66

[135] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 155; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 66

[136] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 66, 67

[137] Arthur Pellegrin, L’Islam dans le monde, Payot, Paris, 1950, sf. 102; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 67

[138] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 156, 157; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 67

[139] Émile-Félix Gautier, Mœurs et coutumes des Musulmans, Payot, Paris, 1955, sf. 264, 265; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 67

[140] Georges Marçais, L’art de l’Islam, Arts, styles et techniques, Larousse, Paris, 1946, sf. 60; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 68

[141] Jean-Paul Roux, L’Islam en Occident: Europe-Afrique, Payot, Paris, 1959, sf. 141, 142; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 68, 69

[142] Jacques Charles Risler, “La Civilisation Arabe”, Payot, Paris, 1955, sf. 157; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 69

[143] Aly Mazahéri, La Vie quotidienne des Musulmans au Moyen Âge (X-XIIIe siècle), Librairie Hachette, Paris, 1951, sf. 27-80-81-172; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 70

[144] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 70

[145] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 71

[146] Sir Leonard Woolley, Les Sumériens, Bibliothèque historique serisi, çev. Edmond Lévy, Payot, Paris, 1930, sf. 194; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 71

[147] Sir Leonard Woolley, a.g.e., sf. 195; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 72

[148] Gustave Le Bon, a.g.e., sf. 614; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 72

[149] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 72, 73

[150] Albert Dauzat, Histoire de la langue française, Librairie Armand Colin, Paris, 1930, sf. 176; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 73

[151] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 72-76

[152] Jean-Paul Roux, L’Islam en Occident: Europe-Afrique, Payot, Paris, 1959, sf. 141; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 76

[153] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 76

[154] Philip Khuri Hitti, Précis d’histoire des Arabes, Fr. çev. Janine Sourdel-Thomine, Payot, Paris, 1950, sf. 149; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 77

[155] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 77-79

[156] Gustave Le Bon, La Civilisation des Arabes, Firmin-Didot et Cie, Paris, 1884, sf. 626, 627; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 79

[157] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 79

[158] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 23, 24

[159] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, s. 44

[160] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 1

[161] James Joseph Walsh, Medieval Medicine, A. & C. Black. Ltd., Londra, 1920, sf. 21; akt. Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 1

[162] Galen Batı’da Galenos olarak bilinirken, İslam dünyasında Calinus olarak biliniyordu. İbn Haldun “Mukaddime”sinde Galen’den övgü ile bahsetmektedir. Tıp Bilimi kısmından Galen hakkında şunları kaleme almıştır: “Kitapları Arapçaya çevrilmiş olan eski bilginlerden Calinus bu ilmin en büyük üstadı rehberidir. Rivayete göre Calinus, İsa’nın (A.s.m.) çağdaşı olup, Sicilya’da gurbette ölmüştür. Eserleri tıp ilminin ana kaynaklarından olup, kendinden sonra gelenler onun eserlerini örnek edinmişlerdir.” Daha geniş bilgi için bkz: İbn Haldun, Mukaddime, C. II, çev. Zeki Kadiri Ugan, Maarif Basımevi, Ankara, 1954, sf. 650. Ayrıca İbn Haldun’un Galen’in yaşadığı dönem hakkında verdiği bilgi yanlıştır. Bununla beraber tıp ilmindeki yeri hakkındaki bilgiler yerinde ve doğrudur çünkü Galen, yaşadığı dönemde Roma İmparatorluğu’nun en büyük hekimiydi ve kendisinden sonrakileri etkilemiş, eserleri nesiller boyunca rehber kitap olarak kullanılmıştır. Yani Galen’in MS. 199-201 yıllarında öldüğü düşünülür. Daha geniş bilgi için Yavuz Özmakas, “Bergamalı Galenus”. Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı 311, Ekim 1993, sf. 768, 769

[163] Erdem Aydın, Dünya ve Türk Tıp Tarihi, Güneş Kitabevi, İstanbul, 2006, sf. 91

[164] Erdem Aydın, a.g.e., sf. 91

[165] Tolgahan Karaimamoğlu, “Ortaçağ Avrupası’nda Tıp Kültürü ve Gelişmeleri”, Tarih ve Gelecek Dergisi, Ağustos 2017, Cilt: 3., Sayı: 2., s. 47

[166] Erdem Aydın, Dünya ve Türk Tıp Tarihi, Güneş Kitabevi, İstanbul, 2006, sf. 91

[167] Tolgahan Karaimamoğlu, a.g.m., sf. 51

[168] Paul Lewis, Tıp Tarihi, çev. Nilgün Güdücü, Khalkedon Yayınları, İstanbul, 1998, sf. 44; Erdem Aydın, Dünya ve Türk Tıp Tarihi, Güneş Kitabevi, İstanbul, 2006, sf. 91, 92

[169] Erdem Aydın, Dünya ve Türk Tıp Tarihi, Güneş Kitabevi, İstanbul, 2006, sf. 92

[170] Tolgahan Karaimamoğlu, a.g.m., sf. 51

[171] Paul Lewis, Tıp Tarihi, çev. Nilgün Güdücü, Khalkedon Yayınları, İstanbul, 1998, sf. 64, 65

[172] Paul Lewis, Tıp Tarihi, çev. Nilgün Güdücü, Khalkedon Yayınları, İstanbul, 1998, sf. 44; Erdem Aydın, Dünya ve Türk Tıp Tarihi, Güneş Kitabevi, İstanbul, 2006, sf. 92

[173] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 1-3

[174] İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, Darüssadr Yayınları, Beyrut, 1992, c. VI, sf. 217

[175] Arslan Terzioğlu, Bîmârhâne, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 1992, TDV Yayınları, c. 6, sf. 163

[176] İbn Hişam, Ebu Muhammed Abdülmelik b. Hişam, Siretü’n Nebi, Tahkik Muhyiddin Abdülhamid Darü’l Kutup El-İlmiyye Yay., Kahire, 1990, c. I, sf. 688; Arslan Terzioğlu, Bîmârhâne, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 1992, TDV Yayınları, c. 6, sf. 163

[177] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 3

[178] Alî el-Kalkaşandî, Subhu’l-Aʿşâ fî Sınâʿati’l-İnşâ, tahkik Yusuf El-Tavil, Dârü’l-Fikr Yayınları, Şam, 1987, sf. 405

[179] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 4

[180] İcazetten Diplomaya, Enver Beşinci Arşivi; akt. Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 4

[181] Selimiye Yazma Eserler Kütüphanesi; akt. Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 4

[182] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 4, 5

[183] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 5

[184] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 5

[185] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 5

[186] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 6

[187] Foundation for Science, Technology and Civilization, Manchester, UK 2010; akt. Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 6

[188] İcazetten Diplomaya, Enver Beşinci Arşivi; akt. Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 6

[189] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 6

[190] Karanlık Çağ’ı Bitiren Dokunuş: Kâğıt Avrupa’ya Nasıl Geçti?, Tarih Arşivi, 30.01.2026, https://tariharsivi.org/icerik/2977/karanlik-cagi-bitiren-dokunus-kgit-avrupaya-nasil-gecti.html, erişim tarihi: 01.02.2026

[191] Nurettin Topçu, Garbın İlim Zihniyeti ve Ahlâk Görüşü, İstanbul Yayınevi Matbaası, 1955, sf. 3

[192] İrfan Paksoy, Antik Dönemde Müstesnâ Bir Bilim Merkezi: İskenderiye Kütüphanesi, Dibace.net, 17 Şubat 2020, https://www.dibace.net/antik-donemde-mustesna-bir-bilim-merkezi-iskenderiye-kutuphanesi/, erişim tarihi: 26.04.2026

[193] Hülya Kılıç, İslam Felsefesinde Yeni-Platoncu Etkiler, İnsan Yayınları, İstanbul, 2014, sf. 45-62

[194] Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-Hamse, çev. İlyas Çelebi, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul, 2013, sf. 680-695

[195] Mehmet Sait Özervarlı, Kelamda Yenilenme Arayışları: Mutezile’den Günümüze Akılcı Yorum, İSAM Yayınları, İstanbul, 1998, sf. 35-50

[196] Mustafa Çağrıcı, “Mutezile”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, TDV Yayınları, Ankara, 2006, c. 32, sf. 248-251

[197] William Montgomery Watt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, çev. Ethem Ruhi Fığlalı, Sarkaç Yayınları, İstanbul, 2010, sf. 180-210

[198] Esin Kahya, Ortaçağ’da İslamiyet’in bilimsel çalışmaların gelişmesine etkisi, Bilim ve Ütopya Dergisi, Sayı 142, Mart 2006, sf. 19-21

[199] August Bebel, Hz. Muhammed ve Arap İslam Kültürü, çev. Veysel Atayman, Kapra Yayıncılık, İstanbul, 2021, sf. 138

[200] Mustafa Hür, İslâm Ve Hristiyanlık: İki Din Ve İki Ayrı Su Anlayışı, Zafer Dergisi, 368. Sayı, Ağustos 2007, https://www.zaferdergisi.com/makale/15726-islam-ve-hristiyanlik-iki-din-ve-iki-ayri-su-anlayisi.html, erişim tarihi: 29.04.2026

[201] Mürselât Suresi, 27. ayet

[202] Mustafa Hür, İslâm Ve Hristiyanlık: İki Din Ve İki Ayrı Su Anlayışı, Zafer Dergisi, 368. Sayı, Ağustos 2007, https://www.zaferdergisi.com/makale/15726-islam-ve-hristiyanlik-iki-din-ve-iki-ayri-su-anlayisi.html, erişim tarihi: 29.04.2026

[203] Hac Suresi, 5. ayet

[204] Mustafa Hür, İslâm Ve Hristiyanlık: İki Din Ve İki Ayrı Su Anlayışı, Zafer Dergisi, 368. Sayı, Ağustos 2007, https://www.zaferdergisi.com/makale/15726-islam-ve-hristiyanlik-iki-din-ve-iki-ayri-su-anlayisi.html, erişim tarihi: 29.04.2026

[205] William Woodruff, Modern Dünya Tarihi, çev. Arda Vardar, Hale Vardar, Pozitif Yayınları, 2010, sf. 23

[206] Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 81-83

[207] Muhammed Kutub, İslamın Etrafındaki Şüpheler, çev. Ali Özek, Fatih Yayınevi Matbaası, Çağaloğlu Yayınları, İstanbul, 1969, sf. 208

[208] Theodor Nöldeke, Geschichte des Qorâns, Dieterich, Göttingen, 1860, sf. 65-100; akt. Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 81-83

[209] Edouard Montet, Traduction nouvelle avec notes d’un choix de Sourates précédées d’une Introduction au Coran, Payot yayınevi, Paris, 1925, sf. 18; akt. Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 81-83

[210] John Davenport, “An Apology for Mohammed and the Koran”, Orgden Press, London, 1882, sf. 80; akt. Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 81-83

[211] John Davenport, Hazret-i Muhammed ve Kur’an-ı Kerim, çev. Ömer Rıza Doğrul, Amedî Matbaası, İstanbul, 1928 (Rumi 1344/1347), sf. 160-168; Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 81-83

[212] Edward Gibbon, The History of the Decline and Fall of the Roman Empire (Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi), 5. Cilt, 50. Bölüm (Chapter L: Description of Arabia and Its Inhabitants – Birth, Character, and Doctrine of Mahomet), J. M. Dent & Sons Ltd. (Londra) / E. P. Dutton & Co. Inc. (New York), Everyman’s Library, 1974, sf. 168-170; akt. Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974

[213] Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 84-87

[214] Binbaş Arthur Glyn Leonard, “Islam, Her Moral and Spiritual Value: A Rational and Psychological Study” (İslam: Ahlaki ve Manevi Değeri), Luzac & Co., Londra, 1909, sf. 20

[215] Thomas Warton, Dissertation I: On the Origin of Romantic Fiction in Europe (Avrupa’da Romantik Kurgunun Kökeni Üzerine Birinci İnceleme), The History of English Poetry (1774–1781), 1774, c. I, sf. 11; akt. Osman Keskioğlu, “Müsteşriklerin Kur’an Hakkındaki Görüşleri”, Nüzulünden Günümüze Kur’an-ı Kerim Bilgileri, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1987, sf. 314

[216] Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 88-92

[217] Afif Evren, “Dünya Mütefekkirlerinin Kur’an Hakkındaki Fikirleri”, Sebilürreşad, Cilt 9, Sayı 215; Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 92

[218] Bkz. Chambers’s Encyclopaedia: A Dictionary of Universal Knowledge for the People, W. & R. Chambers, Londra / Edinburgh; akt. Molla Habib, Abdülmecid Ünlükul, İşarat-ül İ’caz, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2021; Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 92

[219] Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 92-98

[220] Hartmut Bobzin, “Immanuel Kant Und Die ‘Basmala’ Eine Studie Zu Orientalischer Philologie Und Typographie in Deutschland Im 17. Und 18. Jahrhundert”, Zeitschrift Für Arabische Linguistik, no. 25, 1993, pp. 108–131; akt. Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, erişim tarihi: 27.04.2026

[221] Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, erişim tarihi: 27.04.2026

[222] Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, erişim tarihi: 27.04.2026

[223] Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, erişim tarihi: 27.04.2026

[224] Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, erişim tarihi: 27.04.2026

[225] Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, erişim tarihi: 27.04.2026

[226] Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, erişim tarihi: 27.04.2026

[227] Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, erişim tarihi: 27.04.2026

[228] Nurettin Topçu, Garbın İlim Zihniyeti ve Ahlâk Görüşü, İstanbul Yayınevi Matbaası, 1955, sf. 3

[229] Tıp, matematik ve günlük yaşamdaki İslam etkileri için bkz. Sigrid Hunke, Avrupa’nın Üzerine Doğan İslâm Güneşi, çev. Servet Sezgin, Timaş Yayınları, İstanbul, 2017; Teknoloji, denizcilik, astronomi ve mimarlık alanında İslâm etkileri için bkz. Fuat Sezgin, İslâm’da Bilim ve Teknik (5 Cilt). İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Yayınları, 2008; İslam’ın sadece bir din değil, Batı düşünce yapısını ve felsefesini şekillendiren bir “uygarlık devrimi” olduğu fikrine vurgu için bkz. William Montgomery Watt, İslam’ın Avrupa’ya Tesiri. Çeviren: Hulusi Yavuz. İstanbul: Küre Yayınları, 2017; Batılı tarihçilerin İslam medeniyetine dair itirafları ve devraldıkları miras için bkz. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971; Tıp, ticaret, şehircilik ve devlet yönetimi gibi İslâm medeniyetinin Avrupa’ya etkileriyle ilgili detaylar için bkz. Ahmet Ağırakça, İslâm Medeniyet Tarihi, Akdem Yayınları, İstanbul, 2015

[230] Müslümanların astronomi, tıp, geometri ve kimya gibi alanlardaki keşifleriyle ilgili detaylar için bkz. Aydın Sayılı, Ortaçağ İslâm Dünyasında İlmî Çalışma Disiplini, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1963; İbn Sina, El-Harezmi ve El-Biruni gibi isimlerin evren anlayışını ve Batı’ya olan etkilerini bütüncül bir perspektifle incelemek için bkz. Seyyid Hüseyin Nasr, “İslam’da Bilim ve Medeniyet”, çev. Nabi Avcı, Ahmet Ünal, Kasım Turhan, İnsan Yayınları, İstanbul, 2024

[231] Debussy gibi 19. yüzyıl sonu Fransız sanatçılarının “Doğu”yu (Mağrip ve İslam coğrafyası dahil) nasıl bir estetik ilham kaynağı olarak kurguladıklarını anlamak için bkz. Edward Wadie Said, Oryantalizm: Sömürgeciliğin Keşif Kolu, çev. Berna Ünlener, Metis Yayınları, İstanbul, 1982

[232] İspanya’daki Endülüs İslam mirasını daha detaylı incelemek için bkz. Lütfi Şeyban, İspanya’da Endülüs Mirası Üzerine Bir Değerlendirme, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, C. 7, Sayı 4., 2020 ve yine bkz. Mehmet ÖZDEMİR, ENDÜLÜS TARİHİ’NİN MEVCUT KAYNAKLARI ÜZERİNE (I) ÜZERİNE (I) (Endülüslüler’e Ait Kaynaklar), İstem Dergisi, Yıl:7, Sayı:14, 2009, sf.11-40

[233] Uğur Utkan, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, Kırmızılar, 7 Aralık 2025, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, erişim tarihi: 07.05.2026

[234] Uğur Utkan, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, Kırmızılar, 7 Aralık 2025, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, erişim tarihi: 07.05.2026

[235] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 40

[236] Uğur Utkan, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, Kırmızılar, 7 Aralık 2025, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, erişim tarihi: 08.04.2026

[237] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 83, 84

[238] Bu husus ile ilgili bkz. Dücane Cündioğlu, Hz. İnsan, Kapı Yayınları, İstanbul, 2017; İbrahim Kalın, Ben, Öteki ve Ötesi: İslam-Batı İlişkileri Tarihine Giriş, İnsan Yayınları, İstanbul, 2022; Mehmet Aydın, İslam’ın Evrenselliği ve Modernleşme, Ufuk Kitapları, İstanbul, 2000

[239] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 102

[240] Osman Kara, Osmanlı’yı Kim Yıktı?, Gazete Gerçek, 3 Temmuz 2023, https://www.gazetegercek.com.tr/yazarlar/osman-kara/osmanli-yi-kim-yikti/193090, erişim tarihi: 08.04.2026

[241] Uğur Utkan, Atatürk’ten önce ‘saltanatın kaldırılması’nı isteyenlerin hazin sonu, Gerçek Edebiyat, 15 Ağustos 2025, https://www.gercekedebiyat.com/haber-detay/atataturkten-once-saltanatin-kaldirilmasini-isteyenlerin-hazin-sonu-ugur-utkan/13116, erişim tarihi: 08.04.2026

[242] Bununla ilgili detaylar için bkz. Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000; İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, Kronik Kitap, İstanbul, 2025; Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2002

[243] Mehmet Özhanlı, Meleklerin Cinsiyetini Tartışmak, Özyalvaç Gazetesi, 8 Şubat 2022, https://www.ozyalvac.com/meleklerin-cinsiyetini-tartismak.html, erişim tarihi: 08.04.2026

[244] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 103, 104

[245] Hüseyin Nihal Atsız, İslam Birliği Kuruntusu, 17 Nisan 1964, Ötüken Dergisi

[246] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 104

[247] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 98, 99

[248] Ana fikir icin bkz. Fazlur Rahman, İslâm, çev. Mehmet Dağ – Mehmet Aydın, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2003, s. 15-30; Fazlur Rahman, İslâm ve Çağdaşlık, çev. Alparslan Açıkgenç, Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 1998, s. 5-25; İbn Haldun, Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2011, c. I, s. 35-60; Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, İstanbul: İletişim Yayınları, 2017, s. 45-70; Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, çev. Süleyman Ateş, İstanbul: Yeni Ufuklar Neşriyat, 1991, s. 20-40.

[249] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 13

[250] Hüseyin Nihal Atsız, İslâm Birliği Kuruntusu, Ötüken Dergisi, 17 Nisan 1964

[251] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 91

[252] Hüseyin Nihal Atsız, İslâm Birliği Kuruntusu, Ötüken Dergisi, 17 Nisan 1964

[253] Uğur Utkan, Haçlı Seferleri ve Cihat Gerçekten Din İçin mi Yapıldı Yoksa Bir Sınıf/Zümre Mücadeleleri miydi?, Haber Poligon, 28 Ekim 2025, https://www.haberpoligon.com/yazar/ugur-utkan/hacli-seferleri-ve-cihat-gercekten-din-icin-mi-yapildi-yoksa-bir-sinifzumre-mucadeleleri-miydi-155-kose-yazisi, erişim tarihi: 12.04.2026

[254] Hüseyin Nihal Atsız, İslâm Birliği Kuruntusu, Ötüken Dergisi, 17 Nisan 1964

[255] Uğur Utkan, Haçlı Seferleri ve Cihat Gerçekten Din İçin mi Yapıldı Yoksa Bir Sınıf/Zümre Mücadeleleri miydi?, Haber Poligon, 28 Ekim 2025, https://www.haberpoligon.com/yazar/ugur-utkan/hacli-seferleri-ve-cihat-gercekten-din-icin-mi-yapildi-yoksa-bir-sinifzumre-mucadeleleri-miydi-155-kose-yazisi, erişim tarihi: 12.04.2026

[256] Hüseyin Nihal Atsız, İslâm Birliği Kuruntusu, Ötüken Dergisi, 17 Nisan 1964

[257] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 91

[258] Alman Kardinalden yeni Papa’ya çağrı: Eşcinselliğe taviz verilmesin!, Hürriyet Gazetesi, 29 Nisan 2025, https://www.hurriyet.com.tr/avrupa/alman-kardinalden-yeni-papaya-cagri-escinsellige-taviz-verilmesin-42782025, erişim tarihi: 29.04.2026

[259] Taha Dağlı, İstanbul sözleşmesi Macaristan’da neden kabul görmedi?, Haber7, 8 Mayıs 2020, https://haber7.com/yazarlar/taha-dagli/2972339-istanbul-sozlesmesi-macaristanda-neden-kabul-gormedi, erişim tarihi: 08.05.2026

[260] Uğur Utkan, ATATÜRK’ÜN BARIŞ VİZYONU PROJELERİ- BALKAN ANTANTI VE SADABAT PAKTI, Flash İstanbul, 11 Temmuz 2025, https://www.flashistanbul.com.tr/yazarlar/ugur-utkan/ataturk-un-baris-vizyonu-projeleri-balkan-antanti-ve-sadabat-pakti/6801/, erişim tarihi: 11.04.2026

[261] Sinan Meydan, Sadabat Paktı (1937), Cumhuriyet Gazetesi, 10 Temmuz 2024, https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/sinan-meydan/sadabat-pakti-1937-2225678, erişim tarihi: 10.04.2026

[262] Uğur Utkan, TARİHSEL OLARAK TÜRKİYE İRAN İLİŞKİLERİ, Flash İstanbul, 9 Temmuz 2025, https://www.flashistanbul.com.tr/yazarlar/ugur-utkan/tarihsel-olarak-turkiye-iran-iliskileri/6796/, erişim tarihi: 09.05.2026

[263] Uğur Utkan, TÜRKİYE’NİN TARİHSEL ORTADOĞU POLİTİKASI, Aksaray Haber, 3 Ağustos 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turkiyenin_tarihsel_ortadogu_politikasi-1009, erişim tarihi: 03.05.2026

[264] Moussa Hissein Moussa, MUAMMER KADDAFİ: PAN-ARABİZM’DEN PAN-AFRİKANİZM’E, Moussa Hissein Web Sitesi, 30 Nisan 2026, https://moussahissein.com/tr/article/muammer-kaddafi-pan-arabizmden-pan-afrikanizme, erişim tarihi: 01.05.2026

[265] Jean-Claude Beri Mvilongo, L’Union africaine : Du rêve à la réalité, L’Harmattan, Paris, 2013, sf. 16-89; akt. Moussa Hissein Moussa, MUAMMER KADDAFİ: PAN-ARABİZM’DEN PAN-AFRİKANİZM’E, Moussa Hissein Web Sitesi, 30 Nisan 2026, https://moussahissein.com/tr/article/muammer-kaddafi-pan-arabizmden-pan-afrikanizme, erişim tarihi: 01.05.2026

[266] Moussa Hissein Moussa, MUAMMER KADDAFİ: PAN-ARABİZM’DEN PAN-AFRİKANİZM’E, Moussa Hissein Web Sitesi, 30 Nisan 2026, https://moussahissein.com/tr/article/muammer-kaddafi-pan-arabizmden-pan-afrikanizme, erişim tarihi: 01.05.2026

[267] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 90-92

Yazar
Uğur UTKAN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen