İsrail’in Gazze’yi açlıktan öldürmesine neden dur denilemiyor?

Tam boy görmek için tıklayın.

Prof. Dr. Hilal ELVER[i]

İlk çağlardan beri en ilkel savaş aracı olarak kullanılan düşmanı açlıktan öldürme bugün Gazze’de uygulanıyor. Biz de dijital teknoloji sayesinde İkinci Dünya Savaşı’ndan beri görülmemiş topyekûn bir kıtlığı seyredebiliyoruz.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, üçüncü denemeden sonra nihayet ABD’nin çekimser oy kullanması ile 25 Mart’ta ateşkes kararı ilan etti. Ne var ki, bombaların susmaması bir yana, kararın hemen ardından ABD’nin uluslararası hukuk ve geleneklerini hiçe sayan “Güvenlik Konseyi kararının bağlayıcı olmadığı” açıklaması, BM’ in güvenlik ve dünya barışını koruma hakkındaki etki ve yetkisinin ne kadar zayıf olduğunu ve günümüz dünya düzeninin ne kadar kırılgan olduğunu göstermesi bakımından önemli.

Dünya devletlerini Küresel Kuzey ve Küresel Güney olarak ayıran bu savaş, devletlerden daha cesur davranan sivil toplum örgütlerinin, dünyanın her tarafında gösterilerle sesini duyurmaya çalışan gençliğin, büyük tehlikeye rağmen savaş alanından yayın yapan bazı medya kuruluşlarının olup biteni gözler önüne sermesine ve Birleşmiş Milletler’in hemen hemen bütün organlarının tarafsız raporlarıyla işlenen savaş suçlarını ispatlamasına rağmen Gazze Savaşı fütursuzca devam ediyor.

Çocuk mezarlığına dönen Gazze’de her gün 250 kişi ölüyor

Savaşın 6. ayına girdiği bugünlerde, ölü ve yaralı sayısının her gün hızla yükseldiği Gazze’de, ortalama günde 250 kişi ölüyor. Bu, son yıllarda yaşanan bütün savaşlardaki en yüksek ölüm rakamı…

Birleşmiş Milletler kaynaklarına göre Mart 2024 sonu itibariyle, 32 binin üzerinde ölü, 80 binin üzerinde yaralı mevcut. Yıkıntıların altında kalan 7 binden fazla kişi bu rakamlara dahil değil. Ölenlerin 25 bini kadınlar ve çocuklar. Gazze, dünyada en çok bacakları ve kolları kesilmek zorunda kalınan çocukların yasadığı bir savaş alanı olarak rekor kırdı. Bu ameliyatların pek çoğu anestezi olmadan yapılıyor.

2007 yılından beri İsrail’in ablukası altında yasayan Gazze, dünyanın en büyük açık hava hapishanesi olarak adlandırılırken bu savaş nedeniyle bugün BM Genel Sekreteri Guterrez’in deyimiyle çocuk mezarlığına dönüşmüş durumda.

Peki, neden Gazze’deki açlık başka yerlerden farklı?

Gazze, açlık ve kıtlığın bu derece hızlı ve tüm nüfusa yayıldığı dünyadaki tek yer.

Sudan, Somali, Yemen, Afganistan ve Etiyopya’nın Tigrey bölgesindeki kıtlık sadece ülkenin belli yerlerinde mevcut olup, nüfusun bir kısmını etkiliyor. Ayrıca buralarda iklim değişikliği, kuraklık gibi nedenler de mevcut. Gazze’de ise durum farklı. Ayrıca gıda yardımları Gazze’de olduğu gibi sınır kapısında beklemiyor. Dahası, insani yardımın ulaşmasının bir pazarlık aracı olarak kullanıldığı tek yer olan Gazze’de olup biten dünyanın gözü önünde cereyan ediyor. Özetle, 21. yüzyılda, tamamen insan eliyle, önlenebilir ve bu kadar kısa sürede bütün nüfusu etkisi altına alan, şeffaf bir kıtlık başka bir yerde yok.

Geçmişte yaşanan bütün ihtilaflarda düşman ateşi ile savaş alanlarında ölenlerden daha fazla kişinin savaş alanları gerisinde açlık ve hastalıktan öldüğü bir gerçek. Gazze’de ise her yer savaş alanı olduğu için, abluka altında gıda, su, elektrik, ilaç ve yakıt girişinin engellenmesi ile başlayan açlık şiddetleniyor. Çünkü savaştan önce bile yetersiz olan su kaynaklarının tahribi, zaten zar zor ayakta kalan alt yapının çökmesi, Gazzelilerin yüzde 80’ninin evlerinin yıkılması nedeniyle sokaklarda, yıkık binalarda yaşanmaya çalışılması, yağmur sezonunun başlaması, açlığı salgın hastalıklarla birleştiriyor.

Gazze’deki tüm hastanelere yapılan askerî saldırılar sonunda ise sağlık sisteminin tamamen yok olması ile bugün savaş bitse bile ölü sayısını durdurmanın mümkün olmayacağını ve aşırı bir biçimde artacağını bu alanda otorite olan birçok kuruluş tahmin etmekte.

Yine, bilimsel raporlara göre, 0 – 2 ve 2-5 yaş arası beslenme bozukluğundan mustarip olan çocukların ömür boyu hem bağışıklık sistemleri hem de zihinsel gelişmelerinde büyük sorunlara neden olacağı biliniyor. Gazze’de akut beslenme bozukluğu UNICEF tarafından Kasım ayı başında her 3 çocuktan 1‘i olarak belirlenmişken bu oranın neredeyse yüzde 100’e ulaştığı bugünlerde Gazze’nin gelecek nesillerinin tehlike altında olduğu bir gerçek.

Kıtlıktan çocuk ölümlerinin başladığı Gazze’de gelecek nesillerin düşünülmesi acaba lüks müdür?

Gazze’nin çok kısa bir süre içinde, gıda güvencesizliğinden açlığa, oradan da kıtlığa giden yolda hızla ilerlemesinin bir başka nedeni daha var. BM Genel Sekreteri Guterrez’in dediği gibi, bu savaş 7 Ekim’de birdenbire ortaya çıkmadı. Gazze uzun yıllardır işgal altında, İsrail’in ablukası altında yasayan, hayati malzeme ve gıdanın yüzde 80’inin İsrail’den geldiği, kendi kendine yetme kapasitesi olmayan, yüzde 60 nüfusun gıda yardımları ile yaşadığı, işsizliğin yüzde 50’nin üstünde olduğu kalabalık küçük bir toprak parçası.

7 Ekim’den sonra İsrail Savunma Bakanı Yovan Galantz’in emri ile gıda, su ve elektriğin tamamen kesilmesi ile, bombalar altında topyekûn ölüme terk edildi. Galantz bu kararı dünyaya iletirken bütün Gazze halkını hayvan olarak göstermekten çekinmemiş, Cumhurbaşkanı Herzog ise “Gazze’de masum insan yok” diyerek bu savaşın Gazze halkının tümünü hedef aldığını, esas amacın ne olduğunu ve savaşın nereye kadar devam edeceğinin haberini de vermiş oldular.

İnsani yardım neden ulaşmıyor?

Savaş zamanlarında sivil halkın insani yardım hakkı uluslararası hukukun en önemli prensiplerinden biri.

Ne var ki, Başbakan Netanyahu açıkça: “İsrail’den Gazze’ye gıda veya insani yardım malzemesi girmesine izin vermeyeceğiz” diyerek, savaş hukukunun en önemli prensiplerinden birini ihlal etmekten çekinmedi. Çok kısıtlı olan insani yardımın savaştan 3 hafta sonra başladığı Gazze’de, İsrail’in çeşitli güvenlik nedenleri bahanesiyle yardımları kesmesi ve yavaşlatması nedeniyle şimdiye kadar ihtiyacın ancak yüzde 8’ine cevap verilebilmiş idi.

Dünya Gıda Programı (WFP) yetkilileri ise Kasım ayına gelindiğinde Gazze’ye gerekli gıda yardımının sadece yüzde 10’unun ulaştığını, bunun da normal kalori ihtiyacının sadece dörtte birini karşıladığı gerekçesi ile yakında açlığın kıtlığa dönüşeceği uyarısında bulunmuş ancak İsrail’in tutumunda herhangi bir değişiklik olmamıştı.

Uluslararası sivil toplum örgütü Oxfam Raporu’na göre ise İsrail yardım kamyonlarını ortalama 20 gün bekletip, hayati önemi olan sağlık malzemelerinin Gazze’ye girmesini özellikle engellediğini, örneğin oksijen tüpleri, prematüre bebekler için inkübatörler, su arıtma cihazları ve hijyen malzemelerinin Gazze’ye girişini önleyerek, planlı bir niyetle hareket ediyor: Gazze halkını topyekûn cezalandırmak. Bunun için de Gazze halkını bombalarla enkaz altında bırakmak ya da tüm halkı kuzeyden güneye, güneyden kuzeye sürerek çaresizlik içine sokarak yıldırmak, yaralıların tedavilerini önlemek, sonuçta açlıktan ve salgın hastalıktan öldürmek!

23 Aralık’ta BM’nin aşırı gıda güvencesizliğini ve açlık derecesini ölçen ve kategoriler halinde yayınlayan tek otoritesi Entegre Gıda Güvencesi Kategorileri Ölçme Raporu (IPC) Gazze’deki durumun aciliyetini açık bir biçimde rakamlarla göstermiş, acil ateşkes olmadığı taktirde meselenin kıtlığa varacağını Gazze halkının yüzde 90’ının kriz seviyesi olan 3. ve acil durum seviyesi olan 4. derecede açlıkla savaştığını bildirmesine rağmen İsrail’in tutumunda hiçbir değişiklik olmamıştı.

Mayıs ayında kıtlık Gazze’yi tamamen saracak

Aynı kuruluşun 20 Mart’ta yayınlanan en son raporu ise 3 ay içinde 2.2 milyonluk Gazze’nin tamamının kriz seviyesine (3. derece) veya acil durum (4. derece) seviyesine ulaştığını, nüfusun yarısının yani bir milyondan fazla kişinin ise kaos sayılan 5. derece (katastrofik), yani kıtlık ile burun buruna yaşadığını ortaya koydu.

Her gün yavaş yavaş açlıktan ölen çocukların sayısının giderek arttığı Kuzey Gazze’de kıtlığın mayıs ayında tamamen bölgeyi saracağı, Güney Gazze’de ise, özellikle de Refah’a beklenmekte olan saldırının olması halinde Temmuz ayında kıtlığın her tarafa yayılacağı ilan edildi. Birleşmiş Milletler yetkilisine göre bu durum her gün 200’den fazla kişinin açlıktan ölmesi anlamına geliyor. Dünyada tek otorite olan bu raporu göz ardı eden İsrail ise raporu yalanlayarak Gazze’de açlığın olmadığını, yardımların devamlı ulaştırıldığını söylemekten çekinmedi. Ne var ki, uluslararası örgütlerin yöneticilerinin devamlı gözlemleri, bu iddianın inandırıcılıktan uzak olduğu ortaya koyduğundan uluslararası toplumu inandıramadı.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, İsrail Gazze’nin tek hayat bağı olan BM Gazze İnsani Yardım Örgütü’nün (UNRWA) bazı görevlilerinin 7 Ekim olaylarına karıştığı iddiasını ortaya attı, birçok donör ülke yardım fonlarını kesti ve birkaç gün önce de İsrail ordusu BM Gazze İnsani Yardım Örgütü’nün Kuzey Gazze’ye girmesini tamamen yasaklamasıyla Gazze sonu belli olmayan bir döneme girdi. BM Genel Sekreteri Guterrez 25 Mart’ta Mısır (Refah) sınır kapısına yaptığı son ziyarette, sınırın bir yanında yardım konvoylarının uzun kuyruklar oluşturmasına rağmen, sınırın öbür tarafında Gazzelilerin açlıktan ölmeye başlamasını “insanlığın utancı” olarak tanımladı.

Uluslararası hukukun Gazze Savaşı’na cevabı

Peki, bütün bunlar dünyanın gözü önünde cereyan ederken İkinci Dünya Savaşı sonrası Nazi Almanya’sının Yahudilere karşı yaptığı vahşetin bir daha olmaması için koyduğu kuralları 70 yıldan fazla bir süre sonra Gazze’de uygulayabiliyor muyuz?  Bu soruyu sormamız gerekiyor.

Bu kuralları Gazze Savaşı ışığında gözden geçirelim:

  1. Uluslararası İnsan Hakları Sistemi: Gazze’de gıda hakkı, barınma hakkı, temiz su hakkı, sağlık hakkı gibi temel insan hakları ağır bir biçimde çiğnendi. 1966 BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Konvansiyonu’na giren bu haklar, savaş veya barış anında, yani her zaman devletlere koruma, kollama ve yerine getirme yükümlülüğü getiriyor. İsrail işgal kuvveti olarak insani hukuk kurallarına göre Gazze halkını korumakla yükümlü. Uluslararası Ceza Mahkemesi ise ağır insan hakki ihlallerinde yetkili mahkeme olarak, her an İsrail hakkında soruşturma açma yetkisine sahip.
  2. Uluslararası İnsani Hukuk Kuralları: Dünya Savaşı sırasında sivillere karşı yapılan saldırılar göz önüne alınarak, Birleşmiş Milletler savaş halinde sivilleri korumak, savaş taktiklerini ve kullanılan silahları dengelemek için bir dizi insani hukuk kuralı getirmiştir. 1949 yılındaki Dördüncü Cenevre Sözleşmesi ve Sözleşme’nin 1977 yılındaki 2 ilave protokolü BM’ye üye ülkelerin çoğunluğunun kabulü ile örf ve âdet kuralı olarak bağlayıcılık niteliğe sahip olabilen kurallardır. Gazze’ye yapılan topyekûn saldırılar dijital çağın getirdiği imkanlarla kaçınılmaz bir biçimde bütün dünyanın gözü önünde meydana geliyor. Dahası, İsrail’in önde gelen politikacıları, bazı din adamları, bakanlar ve bazı askerî liderleri Gazze’nin bütününü terörist olmakla veya Hamas yanlısı olarak açıkça suçlayarak topyekûn saldırılara gerekçe olarak göstermekten çekinmiyorlar. Hayatın devam etmesi için acil olan insani yardımların tamamen kesilmesi ya da zorunlu olarak açılan yardım kapılarının sudan nedenlerle bloke edilmesinin “Hamas bitene kadar” devam edeceğini açıkça ifade ediyorlar. Bu durum, Gazze halkını bilinçli olarak, bilerek ve isteyerek “toplu cezalandırmak” ile insancıl hukukun getirdiği bütün kurallarını ihlal ediyor. Alternatif olarak da İsrail açıkça “Gazze’den ayrılın” diyerek, Gazze halkını kuzeyden güneye, güneyde kuzeye sürerek, evlerini, okullarını, hastanelerini yıkarak onları bezdirip ayrılmaya zorlarken, Gazze halkı sokaklarda, çadırlarda, soğukta, yağmur altında aç susuz direnmeye devam ediyor. Bu durum, uluslararası hukukta etnik temizlik suçunun tanımı. Bütün bu ihlallerin derecesine, niyete ve emirlerin kimler tarafından sistematik olarak halkın bütünü veya bir parçasını yok etme amacına hizmet etmesi söz konusu ise, soykırım tanımına da giriyor.

Birleşmiş Milletler Filistin İnsan Hakları Özel Raportörü Francesca Albanese İnsan Hakları Komisyonu’na 20 Mart’ta sunduğu raporda “İsrail’in soykırım suçunun eşiğini geçtiğine inanmak için makul nedenler var” diyerek soykırım suçunun Gazze’de varlığını delillere dayanarak gösterdi.

Nitekim, Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanına Soykırım Sözleşmesinin verdiği yetkiyi kullanarak müracaat etmesi ile, Adalet Divanı 26 Ocak’ta henüz soykırım suçunun varlığı hakkında kesin bir karara gitmeden, ki bu yıllarca suren bir süreçtir, “soykırım suçunun mümkün olabileceği” ihtimalini kabul ederek, acil bir ara karar verdi. İsrail’in sivillere karşı uluslararası hukuk kurallarına uymayan davranışlarının derhal durdurulması hususunda, bir ya da iki yargıcın red oyu dışında 14 yargıcın neredeyse oybirliği ile verdiği karar İsrail tarafından dikkate alınmadı. 26 Ocak’tan sonra saldırıların devam etmesi ve meydana gelen olumsuz gelişmeler ışığında Güney Afrika, Adalet Divanına tekrar müracaat ederek yeni deliller sundu ve mahkeme 28 Mart’ta ikinci bir ara karar daha verdi. Bu kararında Adalet Divanı önceki karara gönderme yaparak “Gazze’deki Filistinlilerin 26 Ocak 2024 de kıtlık bir risk iken, şu anda kıtlığın Gazze’de başlaması ile, değişen durumun ilerideki etkilerinin dikkate alınması açısından yeni bir karara ihtiyaç olduğunu” belirtti.

Bir yandan BM Güvenlik Konseyinin ateşkes kararının uygulanmaması, bir yanda da Uluslararası Adalet Divanı’nın kararlarının hiçe sayılması, uluslararası hukukta çarelerin mevcut olduğunu ancak güçlü devletlerin iradesi ile bu kuralların rafa kaldırıldığına şahit oluyoruz. Özellikle Küresel Güney’de, eski yerleşimci koloni güçlerinin hâlâ dünyada önemli bir söz hakkı olması nedeniyle, çifte standartlara şahit oluyoruz.  Bu nedenle de hukuk, insan hakkı, adalet ve etik prensiplerin ancak jeopolitik rüzgârlarla ayni yönde esmesi halinde bu prensiplerin uygulanabileceğine dair inanç yerleşiyor.

Bu durumda yapılması gereken, sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelerek uluslararası bir dayanışma oluşturması, ekonomik ambargo, akademik boykot, ticari ilişkilerin ve yatırımların durdurulması gibi politikaları hayata geçirmek. Adaletsizlikleri önlemenin, boş yere akan kanı durdurmanın hem Filistin ve İsrail’de, hem de bölgede kalıcı barışı sağlamanın tek yolunun bu olduğunu görüyoruz.

—————————————

Kaynak:

https://fikirturu.com/toplum/israilin-gazzeyi-acliktan-oldurmesine-neden/

[i] Prof. Hilal Elver – 2014 – 2020 arası Birleşmiş Milletler Gıda Hakkı Özel Raportörü olarak görev yaptı. California Ünivesitesi’nde hukuk profesörü. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1974 yılında mezun oldu. Çevre Bakanlığı’nın ilk hukuk danışmanı oldu, Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü görevinde de bulundu. Elver, 1996 yılından bu yana farklı Amerikan üniversitelerinde uluslararası çevre ile insan hakları hukuku alanlarında akademik faaliyetlerini yürütüyor.

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen