İstanbul İki Defa Fethedildi (29 Mayıs 1453-06 Ekim 1923)

Tam boy görmek için tıklayın.

Bugün 06 Ekim 2026. İstanbul’umuzun ikinci defa fethedilişinin yıldönümü. Şimdi kısaca İstanbul’un fetihlerine bir bakalım:

  1. FATİH TARAFINDAN: İstanbul’un Fatih tarafından fethi 29 Mayıs 1453’te şehrin alınmasıyla toplam 53 gün sürmüştür. Bu fetih; Orta Çağ’ı kapatıp Yeni Çağ’ı açan, 1000 yılı aşkın süredir devam Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nu yıkan ve dünya tarihini değiştiren bir dönüm noktasıdır.
  2. ATATÜRK TARAFINDAN: Osmanlı Türk devleti Birinci Cihan savaşında (1914-1918) mağlup sayılmış, yapılan Mondros Ateşkes Antlaşması (30 Ekim 1918) ile Türk topraklarının işgaline hukuki zemin hazırlamıştır. Mondros Ateşkes Antlaşmasının arkasından 13 Kasım 1918’de devletin başkenti İstanbul işgal edilmiştir. Aynı gün, Yıldırım Orduları Komutanlığı’ndan dönen Mustafa Kemal Paşa’nın Haydarpaşa’da trenden inip İstanbul’a adım attığı ve meşhur “Geldikleri gibi giderler” öngörüsünü söylediği tarihtir.

4 yıl, 10 ay ve 23 gün süren işgal dönemi, Türk ordusunun 6 Ekim 1923’te İstanbul’a girmesiyle sona ermiş ve İstanbul 2. defa Atatürk tarafından fethedilmiştir.

İSTANBUL’UN 1. FETHİ TÜRKLERİN AUGUSTUS EŞİĞİDİR

“Augustus eşiği” diye bir tabir vardır: “Yücelik, Büyük Devlet Olma Eşiği”.

Augustus eşiğinin bir askeri, bir de kültürel olmak üzere iki yönü vardır. Askeri yönü; bir zaferle o ülkeyi ve toprağını fethedip almak, diğeri ve daha önemlisi o ülkenin bilim ve kültürünü kendi mülkiyetine geçirmektir.

ROMA, Mısır’ın mirasını üstlendiğinde cihan devleti olmuştur. Bu tarih Roma tiranı Oktavianus’un Mısır kraliçesi Kleopatra ve Antonius’u yendiği MÖ 31 yılıdır. Bu tarihten sonra Oktavianus “Augustus” (yüce) unvanıyla anılacaktır.

Osmanlının Augustus eşiği Doğu Roma’nın (İstanbul) fethidir. Osmanlı 1453 tarihinden itibaren bir cihan devleti olmuştur. Konu İstanbul’u almak değil, bir medeniyetin ve o medeniyete ait bilginin mirasına varis olmak ve ona sahip çıkmaktır.

Augustus Eşiğini aştık da ne oldu? Çağın gereğine uygun bir yönetim sistemi kuramadığımız için maalesef eşiğe takıldık kaldık.

Hep geri kaldık, hiç ileri gitmedik.

FATİH KANUNNAMESİ (KANUNNAME-İ AL-İ OSMAN)

İnsan taht için kardeşini öldürür mü?

Maalesef öldürdük.

Fatih Kanunnamesi (Kanunname-i Al-i Osman), Fatih Sultan Mehmet döneminin sonlarına doğru, 1477-1481 yılları arasında derlenip yürürlüğe girdi.

Fatih Kanunnamesi’ndeki “KARDEŞ KATLİ” maddesi, Osmanlı taht kavgalarını önlemek ve devletin bütünlüğünü korumak (Nizâm-ı Alem) amacıyla tahta çıkan padişaha kardeşlerini idam etme yetkisi veren yasadır.

Fatih hazırladığı bu yasanın ilk kurbanı kendisi oldu ve bu yasaya dayanarak oğlu II. Bayezid tarafından zehirlenerek öldürüldüğü söylenir.

 

10. VE 11. YY’DAKİ İSLAM’IN ALTIN ÇAĞINI ÖRNEK ALMADIK

Günümüzde kullandığımız modern matbaa 1450 yılında Almanya’da Johannes Gutenberg tarafından icat edildi.

Niçin ilk matbaayı daha Fatih zamanında biz icat etmedik, ya da hemen alıp kullanmadık?

Amerika kıtası, 1492 yılında İspanyol destekli İtalyan kâşif Kristof Kolomb’un Atlantik Okyanusu’nu aşmasıyla keşfedildi.

Niçin Amerika’yı biz keşfetmedik? Ya da ondan sonra biz de kıtalararası keşifler yapmadık?

Halbuki biz daha önce bilimde çok yüksek başarılar gösteren bir dinin ve kavmin mensuplarıydık. İşte bizim diyebileceğimiz bilim adamlarından bazı örnekler:

Nazzam (Basra Ö. 835): Kozmolojik evrim teorisini kurmuştur.

Cahiz (Basra 776-869): Biyolojik Evrim Teorisi, edebiyatçı, zoolog ve antropolog. “Kitabul hayavan” eserini yazmıştır.

İslam’ın 4. Asrı (Miladi 10. Yüzyıl)

Farabi (872-950): Aristo felsefesini İslam dünyasına tanıtan, “Muallim-i Sânî” (İkinci Öğretmen) olarak bilinen çok yönlü filozof ve bilim insanıdır.

Ebul Kasım el Zehravî (936-1013): Modern cerrahinin kurucusu kabul edilir. Kaleme aldığı “et-Tasrîf” adlı eseri, yüzyıllar boyunca Avrupa tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur.

Ebul Vefâ el Bûzcânî (940-998): Trigonometri alanında devrim yapan matematikçi ve astronomdur. Sekant ve Kosekant fonksiyonlarını ilk kullananlardandır.

Cabir bin Hayyan (721–805): İran’da eğitimini aldıktan sonra Kûfe’ye göç etti. Modern kimyanın kurucusu

Bîrûnî (Gazne, 973-1061): Matematik, coğrafya, astronomi ve tarihçi kimliğiyle öne çıkan doğa bilimcidir. Dünyanın çapını günümüzdeki verilere çok yakın bir şekilde hesaplamıştır.

İhvan us Safa: 10. YY’da yaşamış Basra’lı bir bilim grubudur. Sosyopsikolojik Evrim Teorisinin Doğuşunu söylemişlerdir.

İbni Tufeyl (Endülüs, 1100-1183): İslam filozofu, hekim ve astronomdur. “Hayat ve İnsanın Menşei” teorisinin kurucusudur.

Ebü’l-Kāsım el-Irâkī (13. YY Kimyacı): Minerallerin Evrimi teorisinin mimarıdır.

İbni Miskeveyh (İran Rey, 950-1030), Fars asıllı ünlü Şii filozoftur. Müslümanlarca; Aristoteles, Farabi’den sonraki üçüncü öğretmen yani “Muallim Salis” olarak bilinir

İslam’ın 5. Asrı (Miladi 11. Yüzyıl)

Bilim ve felsefe tarihinin zirveye ulaştığı, birçok alanın sistematikleştiği asırdır:

İbn-i Sînâ (980-1037): “el-Kānûn fî’t-Tıbb” (Tıbbın Kanunu) eseriyle Batı ve Doğu tıbbına yön vermiş, mikropların varlığına dair ilk öngörülerde bulunmuş dâhidir.

İbn-i Heysem (965-1040): Modern optik biliminin kurucusudur. Işığın kırılması, yansıması ve görme olayını ilk kez deney ve matematikle açıklayan kişidir.

Bunlar bizim dinimizin mensubu örnek bilim adamlarından bazılarıdır. Niçin bunlardan ders almadık? Onların yolunu takip etmedik?

Hâlâ niçin takip etmiyoruz?

FATİH’İN TAHTA HİÇ YAKIŞMAYAN OĞLU: II BAYEZİD

RÖNESANSIN FARKINA VARMADIK

Rönesans, 14. yüzyılın sonlarından başlayıp 17. yüzyılın başlarına kadar (yaklaşık 1350-1600 yılları arası) süren, sanat, bilim ve düşünce alanında Avrupa’yı dönüştüren kültürel ve entelektüel bir süreçtir.

Biz saray entrikalarına daldığımız için bu gelişimin farkına varmadık.

Bununla birlikte Fatih, geri kalmışlığımızı fark edip çare arayan ilk adamdır, Atatürk de son adam…

Osmanlı Türk devletimiz, Fatih’ten sonra sonunu hazırlamaya başladı. 1481’de vefat eden Fatih’in cenazesi, oğlu II. Bayezid’in iktidar mücadelesi yüzünden 19 gün bekletildi.

1447’de doğan II. Bayezid şehzadelik eğitimini Amasya’da aldı ve uzun yıllar boyunca Amasya Sancakbeyi olarak görev yaptı.

Şehzadeliği döneminde Amasya’da zevk ve eğlence meclislerinin müdavimi olduğu bilinmektedir. Hatta babası Fatih Sultan Mehmet’in, onun bu alemlere girmesini sevk eden ve engellemeyenlerin cezalandırılmasını istediğinden bahsedilir.

Bu sefahat alışkanlığı tahta geçtikten sonra bütün hızıyla artarak devam edecek ve zirveye ulaşacaktır.

  1. Bayezid’in BABASINI, KARDEŞİNİ VE OĞLUNU taht yüzünden öldürdüğü BABA, KARDEŞ VE EVLAT katili olduğu da söylenir.
  2. Bayezid’in tahtta bulunduğu 31 yıllık rezilliğini örtbas etmek için de isminin başına kamuflaj olarak “VELİ” sıfatını eklediler. VELİ Allah’ın isimlerinden biridir ve DOST demektir. Tıpkı, oğlu Alaaddin’i ve Ahi Evran’ı (Hoca Nasreddin) Kırşehir’e Moğol ordusu göndererek öldürten Celaleddin Rumi’nin isminin başına, evlat katilliğini kamufle etmek için yine Allah’ın isimlerinden biri olan “MEVL”nın getirilmesi gibi.

Fatih’ten sonra en yüksek seviyede gelişme ivmesi göstermesi gereken devletimizin, 31 yıllık dönemi maalesef heba edilmiştir.

 

II. BAYEZİD DÖNEMİNDEKİ BAŞLICA HATALAR

  1. Cem Sultan Faciası: Aslında tahta kendisinden çok daha layık olan kardeşi Cem ile taht mücadelesine girdi. Cem’in önce Memlükler’e, ardından Hristiyan devletlerin (Rodos Şövalyeleri, Papa, Fransa) eline esir düşmesine sebep olmuş; bu iç sorunu uluslararası bir dış sorun haline getirmiş ve devlet yıllarca Avrupalı güçlere büyük miktarlarda “esir nafakası” ödemek zorunda kalmıştır.
  2. Endülüs’e Yardım Edilmemesi: İspanya’daki Engizisyon zulmünden kaçıp yardım isteyen Endülüs Müslümanlarına ve İspanyollar tarafından kuşatılan şehirlere Osmanlı donanması zamanında ve etkili bir destekte bulunamamıştır.
  3. Şahkulu İsyanı ve Safevi Olayı: Doğu sınırlarında giderek büyüyen Türk kökenli Safevi olayına Türk kardeşliği ve Anadolu’daki Müslüman Şii/Kızılbaş propagandasına karşı İslam kardeşliği ilişkisi içinde olumlu çözüm bulunmayarak pasif kalınmış, Şahkulu ayaklanması (1511) gibi iç isyanların çıkmasına sebep olunmuştur.
  4. Pasif Dış Politika: Babası Fatih’in fütuhat (fetih) politikası bir kenara bırakılmış, donanma bakımsızlaşmış ve toprak genişlemeleri yerine durağan bir siyaset izlenmiştir.
  5. Michelangelo Türkiye’ye gelmek istiyor. İstanbul’daki İtalyanlar mektup yazıyorlar; “Sakın ha gelmeyin. Şu anda padişah olan II. Bayezid sanat düşmanı yobazın biridir”.
  6. Rönesans’ın dâhisi Leonardo da Vinci 1502’de Haliç için bir köprü projesi tasarlayıp padişaha olağanüstü değerli bir mektup göndermiştir. Maalesef kendi halinde eğlencenin kucağına batmış padişah tarafından kabul edilmemiştir.
  7. Oğlu Tarafından Tahttan İndirilmesi: Son dönemlerinde kardeş kavgasına dönüşen taht kavgaları sebebiyle otoritesi sarsılmış, yeniçerilerin desteğini alan oğlu Yavuz Sultan Selim tarafından 1512’de tahttan zorla indirilmiştir.
  8. Bayezid, tahttan zorla çekildikten sonra gitmek istediği memleketi Dimetoka’ya (Edirne yakınları) ulaşamadan yolda zehirlenerek öldürüldü.

Bazılarını yukarıya kaydettiğim sebeplerden dolayı, hile ve kan ile devletin başına çöreklenen II. Bayezid’in kifayetsiz muhteris yapısı sonucu, canım devlet fren yaptı ve bir daha da harekete geçemedi.

Ve, Osmanlı devleti, II. Bayezid ile birlikte yıkılma sürecine girdi.

Görülüyor ki, Fatih’ten sonra oğlu Bayezid’in gelmesi büyük facia oldu. Oğlu Yavuz daha mı iyiydi? Maalesef o da gerekli başarıyı göstermedi.

YAVUZ SELİM DÖNEMİ (1512-1520)

Yavuz 1512’de tahta çıktı ve 8 sene kaldı. Kısa süren iktidarında kazandığı zaferlerle devleti güçlendirmiş gibi gözükür. Ancak devleti büyülteyim derken, sistemin içine dinamit soktu.

YAVUZ’UN ARAP İSLAM’INI OSMANLIYA TAŞIMASI

1517 Ridaniye Savaşı ile Memlûk Devleti yıkıldı, halifelik Osmanlı’ya geçti ve Kutsal Emanetler İstanbul’a getirildi.

Arap Din Adamlarının İstanbul’a Gelişi: Ridaniye ve Mercidabık zaferleri sonrasında, Abbasi halifesi III. Mütevekkil başta olmak üzere bölgedeki önde gelen pek çok Arap din adamı, ulema ve yönetici İstanbul’a getirildi. Fıkhi düzeyde akıl ve rey sahibi olmayı reddeden EŞARİLİK güçlendi. İslam dini makas değiştirdi.

Yavuz Selim, babasının Kızılbaşlar konusunda yeteri kadar sert tedbirler almadığını düşünmüştür. Trabzon valisi olarak Safevilerin ve Kızılbaşların, İran’daki ve Anadolu’nun doğusundaki varlıklarından büyük ölçüde haberi vardır ve genel olarak askerî güçleri seferber etmiş ve Safevi topraklarına saldırılar düzenlemiştir. Daha sonra güce el koymak için üç kardeşinden de kurtulmuş ve babasını tahttan indirmiştir. Ardından babası II. Bayezid’i, ülkeyi yönetememesinden dolayı sürgün etmiştir.

Yavuz Selim’in sultan olarak yaptığı ilk şeylerden biri, Osmanlı Şeyhülislam’ı İbn-i Kemal’e yeni bir fetva hazırlatmaktır. Sonra Safevilere karşı sefer düzenleyebilmek için 200,000 adamdan oluşan büyük bir ordu toplamıştır. Ayrıca Kürt beylerini bir araya getirmeyi başaran önemli bir tarihçi olan İdris-i Bitlisi Farsça yazdığı Selimşahname (veya Selimname) isimli eserinde Kürtleri Kızılbaşlar ile savaşa teşvik ettiğini, onların da kılıç zoruna Anadolu’yu Kızılbaşlardan temizlemek için yemin ettiklerini yazmıştır.

Bitlisi, Çaldıran savaşından önce ön hazırlık olarak Yavuz Sultan Selim’in Anadolu’da biraz abartılı olmakla beraber 40 bin Kızılbaşı (Safevi taraftarını) öldürttüğünü yazmıştır. Yavuz Selim, Safevi İmparatorluğu’na karşı savaş için doğuya doğru gitmeden önce izini sürebildiği bütün Kızılbaşlar için bir nüfus kayıt kütüğü hazırlatmış ve bu kütükte bulunan 40,000 Kızılbaş kılıçtan geçirilmiştir.

MUHTEŞEM YÜZYIL, GERÇEKTEN MUHTEŞEM MİYDİ?

Osmanlı İmparatorluğu’nda 1579 yılında Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın bir suikast sonucu öldürülmesi, devletin zirvedeki gücünün kırıldığı ve geleneksel kurumların yavaş yavaş yıpranarak “Duraklama Dönemi”nin büyük bir ivme kazanır.

Osmanlı Devleti’nde Gerileme Devri, devletin tarihte ilk kez büyük çapta toprak kaybettiği 1699 Karlofça Antlaşması ile başlar.

Gösterişli ve şaşalı bir dönem olarak gösterilen Kanuni Süleyman döneminde büyüme ve ilerlemenin gerekleri maalesef hep ıska geçilmiştir.

OSMANLI DEVLETİ’NİN GERİLEME SÜRECİ

Fatih’ten hemen sonra başlayan “Duraklama, ve Gerileme Devri” Kanuni Süleyman döneminde artık saklanamayacak gözlerden uzak tutulamayacak ölçüde açığa çıkmıştır.

Sanayi Devrimi’nin ıskalanması, Avrupa’nın gerisinde kalan askerî ve teknik kapasite, Coğrafi Keşifler’in ticaret yollarını değiştirmesi, kapitülasyonlar ve bozulan tarım-vergi sistemi (iltizam) gibi temel yapısal etkenlerin birleşimiyle yaşanmıştır.

  1. Teknik ve Bilimsel Geri Kalma

Osmanlı’nın askerî ve teknik üstünlüğünü kaybetmesi, bilimsel gelişmelere ayak uyduramamasından kaynaklanmıştır.

Eğitim Sistemindeki Değişimler: Medreselerde pozitif bilimlerin (matematik, astronomi, tıp) giderek azaltılması, Avrupa’daki bilimsel devrimin ve aydınlanmanın takip edilememesine yol açmıştır.

Matbaanın Geç Kabulü: Matbaanın Osmanlı’ya yaklaşık 250 yıl geç gelmesi, bilginin yayılmasını ve toplumsal okuryazarlığı ciddi biçimde geciktirmiştir.

Askerî Teknolojideki Kırılma: Avrupa’da orduların seri üretime ve ateşli silahlara dayalı yeni taktiklere (Askeri Devrim) geçtiği dönemde, Osmanlı geleneksel ordu yapısında ısrar etmiş ve teknik donanım olarak geri kalmıştır.

  1. Ekonomik Nedenler

İmparatorluğun hazinesini ve üretim gücünü zayıflatan başlıca faktörler şunlardır:

Coğrafi Keşifler: Avrupalı devletlerin yeni ticaret yolları (Ümit Burnu) bulmasıyla, İpek ve Baharat Yolu önemini yitirmiş; Osmanlı gümrük gelirleri büyük ölçüde azalmıştır.

Kapitülasyonlar: Yabancı devletlere verilen ticari ayrıcalıklar zamanla Osmanlı pazarlarını Avrupa mallarına açık, yerli üretimi ise rekabet edemez hale getiren bir sömürü aracına dönüşmüştür.

Sanayi Devriminin Kaçırılması: Avrupa’da üretim fabrikalaşırken, Osmanlı’da lonca teşkilatına dayalı küçük el tezgâhları rekabet edememiş ve devlet ucuz sanayi mallarının açık pazarı haline gelmiştir.

Tımar Sisteminin Bozulması ve Enflasyon: Nüfus artışı ve Coğrafi Keşifler’in getirdiği ucuz altınların (akçenin değer kaybetmesi) yarattığı enflasyon, toprağa dayalı ticarî ve askerî sistemi çökertmiştir. Yerini alan iltizam (vergi kiralama) sistemi ise köylünün ağır vergiler altında ezilmesine ve toprağı terk etmesine neden olmuştur.

Sürekli Savaşlar ve Masraflar: Uzun süren ve kaybedilen savaşlar, ganimet gelirlerinin kesilmesine, askerî harcamaların artmasına ve ağır bütçe açıklarına yol açmıştı.

Öz oğlunu öldürme işi maalesef Kanuni zamanında da Şehzade Mustafa’nın katli ile devam etti.

İSTANBUL’UN İŞGALİ

Osmanlı Türk devleti Birinci Cihan savaşında (1914-1918) mağlup sayılmış, yapılan Mondros Ateşkes Antlaşması (30 Ekim 1918) ile Türk topraklarının işgaline hukuki zemin hazırlamıştır.

Mondros Ateşkes Antlaşmasının arkasından 13 Kasım 1918’de devletin başkenti İstanbul işgal edilmiştir.

Aynı gün, Yıldırım Orduları Komutanlığı’ndan dönen Mustafa Kemal Paşa’nın Haydarpaşa’da trenden inip İstanbul’a adım attığı ve meşhur “Geldikleri gibi giderler” öngörüsünü söylediği tarihtir.

 

İSTANBUL’UN İKİNCİ FETHİ

15 Mayıs 1919’da Yunanlılar İzmir’e asker çıkarmışlardır.

Yunan işgalinden bir gün sonra 16 Mayıs 1919’da, Mustafa Kemal Bandırma Vapuru ile Samsun’a gelmiş ve “YA İSTİKLAL YA ÖLÜM” diyerek “KURTULUŞ SAVAŞI” fiilen başlamıştır.

Mustafa Kemal 25 Mayıs 1919’da benim ilçem olan Havza’ya gelmiş, burada 17 gün kalarak, genel mücadele planlaması yapılmış ve Millî Mücadelenin ilk genelgesi Havza’dan yayınlanmıştır (28 Mayıs 1919).

Daha sonra Amasya’ya gelmiş ve buradan bütün komutanlara şu tebliği yollanmıştır (12-22 Haziran 1919):

  1. Askeri terhis etmeyin.
  2. Silahlarınızı vermeyin.

4 yıl, 10 ay ve 23 gün süren bu işgal dönemi, Türk ordusunun 6 Ekim 1923’te İstanbul’a girmesiyle sona ermiş ve İstanbul 2. defa Atatürk tarafından fethedilmiştir.

RÖNESANSA BİR BAKALIM MI?

Rönesans, kelime anlamıyla “yeniden doğuş” demektir ve Orta Çağ’ın ardından Avrupa’nın çehresini tamamen değiştirmiştir.

Bu dönemi bu kadar önemli kılan bazı temel unsurlar şunlardır:

Temel Değişimler

  • Hümanizm: İnsan odaklı düşünce yapısı ön plana çıktı.
  • Antik Dönem: Eski Yunan ve Roma eserleri yeniden incelendi.
  • Sanatta Perspektif: Tablolara üç boyutlu derinlik hissi kazandırıldı.
  • Matbaanın İcadı: Bilgi çok hızlı ve geniş kitlelere yayıldı.

Öne Çıkan İsimler

  • Leonardo da Vinci: Hem sanat hem de bilimde deha kabul edildi.
  • Michelangelo: Heykel ve mimaride çığır açtı.
  • Galileo Galilei: Modern bilimin ve gözlemsel astronominin temelini attı.

OSMANLI DEVLETİ NİÇİN RÖNESANS DIŞINDA KALDI?

Osmanlı Devleti’nin Rönesans’ın dışında kalmasının temel nedeni, dönemin şartlarında kendisini Avrupa’dan her alanda üstün görmesi ve Avrupa’da başlayan bu hareketin gelecekte yaratacağı büyük dönüşümü öngörememesidir.

Rönesans, devletlerin aldığı resmi bir kararla değil; Avrupa’nın kendi iç dinamikleri, ekonomik yapısı ve kiliseye olan tepkisiyle kendiliğinden gelişen uzun bir süreçti. Osmanlı ise o dönemde zaten gücünün zirvesindeydi ve Batı’yı taklit etmek için hiçbir rasyonel gerekçesi yoktu.

İmparatorluğun bu sürecin dışında kalmasını sağlayan temel etkenler şu başlıklar altında toplanabilir:

Eğitim ve Zihniyet Yapısı

Skolastik Baskının Olmaması: Avrupa, kilisenin baskıcı düşünce yapısını (skolastik düşünce) yıkmak için Rönesans’ı başlattı. Osmanlı’da ise o dönemde nispeten daha özgür ve bilime değer veren medrese sistemi zaten mevcuttu. Bu yüzden radikal bir zihniyet değişimine ihtiyaç duyulmadı.

Dini ve Dogmatik Eğitime Dönüş: Zaman ilerledikçe medreseler fen bilimlerini (matematik, astronomi, tıp) müfredattan çıkararak sadece dini eğitime odaklandı. Bu durum, Avrupa’daki bilimsel gelişmeleri takip etmeyi zorlaştırdı.

Ekonomik ve Sosyal Dinamikler

Destekçi Sınıfın Eksikliği: Avrupa’da Coğrafi Keşifler ile zenginleşen ve sanatçıları maddi olarak destekleyen bir destekçi (Mesen, burjuva) sınıf doğmuştu.

Osmanlı’da güç ve servet tamamen devlet odaklı olduğu için, sanatı ve felsefeyi bağımsız olarak fonlayacak sivil bir zengin sınıfı oluşmadı.

Coğrafi Keşiflerin Darbesi: Avrupa, keşiflerle zenginleşip okyanus ticaretine geçerken; Osmanlı’nın elindeki Akdeniz ve İpek Yolu ticareti önemini kaybetti. Bu ekonomik gerileme, bilim ve sanata ayrılacak kaynakları da kısıtladı.

Güç Zehirlenmesi ve İhtiyaç Duymama

Askeri ve Mimari Üstünlük Sanısı: Osmanlı, 15. ve 16. yüzyıllarda dünyanın en güçlü askeri ve idari yapısına sahipmiş gibi gözükür. Bu güç, Osmanlı yöneticilerinde “Avrupa’dan öğrenecek bir şeyimiz yok” yanılgısına (güç zehirlenmesine) yol açtı.

Kültürel Farklılıklar

Antik Çağ Mirası: Rönesans, Avrupa’nın kendi kökleri olan Eski Yunan ve Roma kültürünü yeniden keşfetmesiyle başladı. İslam-Türk kültür dairesinde olan Osmanlı için bu antik miras, Avrupalılar kadar dönüştürücü ve heyecan uyandırıcı bir anlam ifade etmiyordu.

Sonuç olarak; Osmanlı o dönemde bir “geri kalmışlık” içinde değildi, aksine zirvedeydi. Ancak Avrupa’nın geçirdiği bu köklü zihniyet ve teknoloji devrimini fark edememesi, sonraki yüzyıllarda aradaki farkın hızla açılmasına neden oldu.

Kıtalararası Keşiflerin Farkına Varmamak (Okyanuslara Geç Kalan Strateji)

Osmanlı, keşiflerin ve yeni kıtaların farkındaydı. Örneğin Piri Reis, 1513 gibi çok erken bir tarihte Amerika’yı da gösteren dünya haritasını çizip Yavuz Sultan Selim’e sunmuştu. Ancak devlet bu keşifleri küresel bir ekonomik devrim olarak okuyamadı.

Akdeniz Odaklı Düşünce: Osmanlı’nın bütün deniz stratejisi iç denizler (Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz) üzerine kuruluydu. Avrupalılar okyanusları aşarken, Osmanlı dünyanın ekonomik merkezinin hâlâ Akdeniz olduğunu düşünüyordu.

Gemi Teknolojisi Farkı: Osmanlı kadırgaları kürekli, hafif ve iç denizler için mükemmeldi. Ancak okyanusların dev dalgalarına ve uzun yolculuklarına dayanacak yüksek bordalı, büyük yelkenli kalyonların üretimine çok geç geçildi.

Hint Deniz Seferleri’nin Başarısızlığı: Kanuni döneminde Portekizlileri Hint Okyanusu’ndan çıkarmak için seferler düzenlendi. Ancak hem gemilerin okyanusa uygun olmaması hem de sarayın burayı “uzak bir taşra” olarak görmesi yüzünden bu seferler yarım bırakıldı. Sonuçta ticaret yolları tamamen okyanuslara kaydı ve Osmanlı hazinesi büyük gelir kaybetti.

Teknolojiyi Ciddiye Almama (Kopyalama ve Üstünlük Tuzağı)

Osmanlı, Avrupa’daki yeni teknolojileri takip ediyor ve hatta bunları satın alıyordu. Ancak teknolojiyi üreten ve geliştiren bir zihniyet inşa edemedi.

Pragmatik ve Hazır Alımcı Yaklaşım: Osmanlı, Avrupa’daki bir teknolojiyi (örneğin daha gelişmiş tüfekleri veya madencilik tekniklerini) gördüğünde “Bunu onlardan satın alırız veya esir mühendisleri çalıştırırız” mantığıyla hareket etti. Teknolojinin arkasındaki bilimsel temeli (fizik, matematik) anlamaya çalışmadı.

Gelenekçi Askeri Yapı, “Biz Zaten En İyiyiz” Yanılgısı

Özetle; Osmanlı Devleti elindeki muazzam zenginlik ve askeri güç nedeniyle, okyanusların ötesindeki toprakları ve laboratuvarlardaki icatları küçümsedi. Bu durum, geleceğin dünyasını kuracak olan “bilgi bazlı sermaye” treninin kaçmasına neden oldu.

LEONARDO DA VİNCİ’NİN İSTANBUL BOĞAZINA KÖPRÜ YAPMA PROJESİNİN DÖNEMİN PADİŞAHI II. BAYEZİD TARAFINDAN REDDEDİLMESİ

Leonardo da Vinci’nin İstanbul için hazırladığı köprü projesinin reddedilmesi, Osmanlı’nın Rönesans dehasına ve o dönemin fütüristik teknolojilerine bakışını gösteren en somut ve büyüleyici tarihi örneklerden biridir.

Küçük bir düzeltme ile başlamak gerekirse; bu proje İstanbul Boğazı (Boğaziçi) için değil, Haliç (Altın Boynuz) üzerine, İstanbul Yarımadası ile Galata’yı birbirine bağlamak amacıyla tasarlanmıştı.

1502-1503 yıllarında gerçekleşen bu olayın detayları ve projenin reddedilme nedenleri, Osmanlı’nın zihniyet yapısını anlamak açısından çok kritiktir:

Mektubun Hikayesi ve “Kulunuz Leonardo”

Sultan II. Bayezid’in Haliç üzerine bir köprü yaptırmak istediğini duyan Leonardo da Vinci, İtalya’dan padişaha hitaben bir mektup yazdı. Bugün Topkapı Sarayı Müzesi arşivinde Osmanlıca çevirisi bulunan bu mektupta Da Vinci, “Acizleri, efendimizin Galata’dan İstanbul’a bir köprü kurdurmak için teşebbüse geçtiklerini işittim… Bu işten anlayan kulunuz, arzularınızı gerçekleştirebilir” diyerek projesini sunmuştur.

Projenin Devrimsel Özellikleri

Eğer bu köprü inşa edilseydi, dönemin dünyasındaki en uzun köprü unvanını alacaktı. Tasarımın detayları şunlardı:

Tek Açıklıklı Devasa Kemer: Köprü 240 metre uzunluğunda ve 24 metre genişliğinde, tek bir dev kemer olarak tasarlanmıştı.

Çivisiz ve Harçsız Geometri: Da Vinci, kilit taşı (keystone) ve parabolik eğim gibi tamamen geometrik ilkelere dayanan, harç veya çivi gerektirmeyen self-supporting (kendi kendini taşıyan) bir sistem öngörmüştü.

Gemilerin Geçişine Uygun: Köprünün altı o kadar yüksekti ki yelkenli gemiler direklerini indirmeden altından rahatça geçebilecekti.

 

II. Bayezid Bu Projeyi Niçin Reddetti?

Sultan II. Bayezid ve saray danışmanları bu projeyi doğrudan çöpe atmadılar ancak dönemin koşullarında projeyi “imkânsız ve ütopik” buldular. Reddedilme nedenleri şöyle özetlenebilir:

Teknolojik Güvensizlik (Gerçekleştirilemez Bulunması): Dönemin Osmanlı mimar ve mühendisleri, bu kadar uzun bir mesafenin ortada hiçbir destek (ayak) olmadan, tek bir kemerle havada durabileceğine inanmadılar. Proje, zamanının en az 300 yıl ötesindeydi (Nitekim 2019 yılında MIT mühendisleri Da Vinci’nin bu tasarımını modern bilgisayarlarla test etti ve köprünün tamamen statik, güvenli ve inşa edilebilir olduğunu kanıtladı).

Mali Riskler ve Deprem Korkusu: 1509 yılında İstanbul, “Küçük Kıyamet” olarak adlandırılan çok büyük bir depremle sarsıldı. İstanbul’un deprem kuşağında olduğunu bilen Osmanlı yönetimi, denenmemiş ve devasa bir taş mühendisliği harikasına muazzam bütçeler ayırmayı çok riskli buldu.

Yeniliklere Karşı Tutucu Yaklaşım: II. Bayezid, babası Fatih Sultan Mehmet kadar Batı sanatına ve radikal yeniliklere açık bir padişah değildi. Fatih, İtalyan ressam Bellini’yi saraya davet edip portresini yaptırırken; II. Bayezid daha geleneksel ve tutucu bir yönetim anlayışına sahipti.

Osmanlı bu fırsatı kaçırdıktan sonra, benzer bir teklif ünlü sanatçı Michelangelo’ya da götürüldü ancak o da Papalık ile olan işleri nedeniyle İstanbul’a gelmeyi reddetti. Sonuç olarak Haliç’e kalıcı bir köprü yapılması fikri yüzyıllarca rafa kalktı ve İstanbullular 1836 yılına kadar iki yaka arasında kayıklarla gidip gelmeye devam etti.

SONUÇ:

Osmanlıyı EŞ’ARİ ÖZELLİKLİ İSLAMLAŞMASI yıkmıştır.

Şeyhülislamların her işte, her kararda fetvalarının şart olması bilim ve teknoloji devriminin yapılmasını engellemiştir. Nitekim İstanbul’da kurulan rasathane, teleskopla gökteki meleklerin bacak aralarının görüldüğü gerekçesiyle Şeyhülislam fetvasıyla III. Murat zamanında topa tutularak yıkılmıştır.

Rabbimiz! Vatanımızı, milletimizi ve insanlık değerlerimizi koruyup, “AKIL, BİLİM, HUKUK ve DEMOKRASI” yolunda bize üstün ve örnek başarılara ulaşacak basiret ve feraset ver. Ahlak ve emanet bilincini bize rehber kıl. Biz Seni sınırsızca övüyor ve çok seviyoruz Allah’ım!

Ankara, 06 Ekim 2026

Prof. Dr. Orhan ARSLAN

Yazar
Orhan ARSLAN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen