Dostum Parmenides’in, günün kundaktaki bebeğine kadar siyasete batmış bir topluma söyleyecek neyi var ki “bir Allah” demekten başka…
Zaman duvarından atlayarak ara sıra dünyama eşlik eden bu kadim dostlarım da olmasa kütüphanelerin loşluğunda kaybolan hayatımın hiç neşesi kalmayacaktı.
Odgırmış ise bin yıl öncesinde de metelik vermiyordu bu işlere, şimdi de vermiyor…
Din ve devlet işleri ayrılmalı diyenlerle, siyaseti din üzerinden yönetenler arasında bitmek bilmeyen bir kavganın ortasında hayat sürmüş zavallı ben ise Odgırmış ile Parmenides’in ufkuma teşriflerinden dolayı müteşekkirim.
Onların dünyasından bakınca günümüz siyasetine, iktidara, muhalefete, altılı onlu masalara acıyorum. Kürsülerden mütemadiyen “yarınlar, yarınlarımız için” vurgusu yapan iktidar taliplilerinin rüyaları vaad ettikleri ülke, Eflâtun Dede’nin Devlet’i gibi hep Ütopyalarda kalıyor. Çünkü hangi derin küresel gücün ekolünden geliyorsa, iktidara gelince dünyası o kadar dar ve zincirlilerle kaplı oluyor.
Bir eline dünyayı, bir eline ayı verseler Müslümanlığa ihanet etmeyeceğini haykıran Sultan Cem’in yükselteceği Fetih Rönesans rüyaları ne kadar sahih idiyse, Çandarlı aklının kapkara kiniyle iktidar yoluna itilen Sultan Bayezid’in ülkenin bahtına bıraktığı Fetret yangını o kadar derin bir yarıktı…
Oysa taşlara “Zamanı Tanrı yaşar” diye yazan Türklerin devlet kurarken tek hakikatleri Töre’yi hâkim kılmaktı. Tek endişeleri kendi hükümranlıklarının sürekliliği değil, Töre’nin devam etmesi idi.
Kurulan bütün kadim Türk devletlerinde ne zaman ki fütuhat rüyaları azalmışsa ufku da o kadar daralmış, görmez olmuş. Dünyayı fethedeceğiz vaatleri ile gelen nice vekilin zaman zaman kuyruğunu kısmış kediler gibi siyaset sahnesinden geri çekildiklerini gördükçe Parmenides Dede de gülüyor bana. Bunda şaşacak ne var evlât diyor… Rüyası Hak olmayanın akıbeti hülyalarına kavuşmak değil, bilâkis o hülyaları bırakıp çağın gerçeğine mahkûm olmaktır.
Rüyaları biten siyasetin doğası toplumu kendi gerçekliğine inandırmak için zihinleri zap u rabt altına almaktır. Rüyalar ile gerçek dünya arasında mesafe açıldıkça halkla iktidar arasındaki mesafe de o kadar açılıyor.
Ne garip… Niğbolu Zaferi’nin ganimetiyle yirmi cami vaadi veren Sultan Bayezid’i bu fikrinden damadı Emir Sultan caydırıyor. Sembolizm rüyasını birlik ve tevhid üzere karar kılıyor. Belki de Mevlâna torunu Devlet Hatun ve Emir Sultan olmasa o vakit iktidar savaş ganimetleri ile daha çabuk dünyevileşebilirdi.
Bugün dahî öyledir.. Siyasetçilerin rüyası olan dîni ve milli semboller, iktidar imkânlarıyla ganimet elde etmeye dönüştükçe öte dünya mânâsını kaybediyor. Cennet köşklerini ve hurileri ötelerde beklemek yerine dünyada elde etmek artık onun için daha makul görünüyor. Dünya üzerindeki siyasetçilerin iktidarı ele geçirince daha evvelden yücelttikleri din ve ülküye ters düşmeleri bu yüzden… Kıymetli taşların parlaklığı gözleri daha da kamaştırıp ve kör ediyor.
Bundan sonra tek hakikat kendi hakikatleri oluyor. Bu dünyayı kazandıkça ötelerde kazanılacakların hiçbir değeri kalmayor. Bu yüzden din, inanç, ülkü ve varsa bütün kavramların içi boşalıyor. Bunu gören toplumun da o kavramlar üzerinden gönül verdikleri siyasete karşı güvenleri ve inançlarıyla birlikte, gönül verdikleri inanç ve dinin de içi boşalıyor.
Her şey anlamsızlaşıyor.
Bütün bu anlamsızlığın ortasında Odgırmış Dede uzatıyor elini. İktidarın tanrılık kudretini, insanın nefsaniyetinde eritmedikçe hükümdarlık boş hikâye. Kaadir-i mutlak olan tanrı… Allah kudret sâhibidir, kul ise dünya denilen bu çölde nefs denilen bir bineğin üzerindedir. Kutunu kazananlara ve benliğini Allah’a kurban edenlere ne mutlu. Onların olduğu yerde Töre vardır, Kut vardır…
Azıkları idrak ve anlamaktır. Giysileri ise irfan…
Bunun olmadığı çöllerde ise hep aynı hikâyeler… Kurdet… nefs, şatafat… cehalet… görgüsüzlük… liyakatsizlik… ayrılık ve hüsran…
Yine mi içinizi kararttım ne…
Oysa dostum Parmenides ve Odgırmış ile hemhal etmekti niyetim sizleri…
veee… parla piu piano…
Bu mereti her sabah yüksek sesle dinlemeden yazı yazamıyorum.
Saliha MALHUN
