Kadir Kıymet Bilen Bir Toplum Olmalıyız

Tam boy görmek için tıklayın.

Ömer Seyfettin’in “Kaşağı” adlı biyografik hikâyesinin giriş bölümü “Ahırın avlusunda oynarken aşağıda, gümüş söğütler altında görünmeyen derenin hazin şırıltısını işitirdik. Evimiz iç çitin büyük kestane ağaçları arkasında kaybolmuş gibiydi. Annem İstanbul’a gittiği için benden bir yaş küçük olan kardeşim Hasan’la artık Dadaruh’un yanından hiç ayrılmıyorduk. Bu babamın seyisi, ihtiyar bir adamdı. Sabahleyin erkenden ahıra koşuyorduk. En sevdiğimiz şey atlardı” cümleleriyle başlar. Hikâyede bahsedilen bu mekân Gönen’in karşı yakasındaki “Karalar Çiftliği”dir. Yazın anneleri Fatma Hanım İstanbul’a gittiğinde babası Ömer Şevki Bey de çocuklarıyla bu çiftliğe gitmektedir. Karalar Çiftliği’nden ve kestane ağaçlarından geriye bir şey kalmamıştır. Ancak gümüş söğütler aradan geçen onca zamana rağmen halen ayaktadır. Bu söğütlerin altında görünmeyen derenin hazin şırıltısı da hâlâ işitilmeye devam etmektedir.

Ömer Seyfettin’in “Ant” adlı otobiyografik hikâyesinin giriş bölümü “Ben Gönen’de doğdum. Yirmi yıldır görmediğim bu kasaba, düşümde artık bir serap gibiydi. Birçok yeri unutulan, eski, uzak bir rüya gibi oldu. O zaman genç bir yüzbaşı olan babamla her zaman önünden geçtiğimiz Çarşı Camii’ni, karşısındaki küçük, harap şadırvanı, içinde binlerce kereste tomruğu yüzen nehirciği, bazen yıkanmaya gittiğimiz sıcak sulu hamamın derin havuzunu şimdi hatırlamaya çalışıyorum. Ama beyaz bir unutuş dumanı önüme yığılır. Renkleri siler, şekilleri kaybeder…” cümleleriyle başlar. Çarşı camisi aynı zamanda edebiyatımızdaki en ünlü camilerden biridir. Ömer Seyfettin’in Gönen’deki çocukluğundan izler taşıyan İlk Namaz adlı öyküsünde de geçer. Bahçesinde kocaman çınar ağacının, dallarında serçelere ikamet ettiği, çınar yapraklarının hafif rüzgârda çıkardığı seslerle insanlara huzur verdiği… Ne yazık ki tıpkı Karalar Çiftliği’nde olduğu gibi Ömer Seyfettin’in pencerelerinden camiyi gördüğü evinden geriye sadece “hep aynı boşluk” kalmış ve Ömer Seyfettin’in “Beyaz Ev” dediği bu mekân, 1950’lerde yıkılmıştır. Çarşı camisi de 1953 depreminden sonra yeniden yapılmıştır.

Ahmet Haşim, 1932 yılındaki Frankfurt seyahati sırasında Goethe’nin müzeye çevrilen evini de ziyaret eder. Ancak Ahmet Haşim, biraz da Türkiye’deki yazarlara gösterilen değerin eksikliğinden olsa gerek, bu müzede kendisinden başka kimsenin olmayacağını düşünür. Müzeye girdiğinde ise, böyle düşünmekle hata ettiğini hemen fark eder. Bu büyük yazarın evi, ölümünden yüz yıl sonra bile, sanki daha yeni ölmüş gibi yüzlerce ziyaretçiyle doludur. Hatta kafileye kılavuzluk eden memur, üstü baştanbaşa mürekkep lekeleriyle kaplı eski bir yazı masası önüne gelip de “Goethe Faust’u bu masa üzerinde yazdı. Bu lekeler Faust’un lekeleridir” dediği an, Ahmet Haşim’in yüreği kanayacaktır. Buradaki “mürekkep” inceliği de medeniliğin ölçüsüdür zannımca.

Goethe Evi ve Müzesi

 

Goethe Evi ve Müzesi

Yüreğinin kanadığını düşündüğüm Haşim’in, yani şairlerin en garibinin mezarı bile ancak 2000’li yıllarda Mehmet Nuri Yardım, Emin Nedret İşli gibi isimlerin çabasıyla bulunmuştur. Gerçi, Haşim şanslıdır. Çünkü: “Ah, bütün sevdiklerim, bütün kaybettiklerim! / Neyi arayım, yerde kurt, göklerde yıldız mı? / Babam, annem, evimiz, bahçem, çitlenbiklerim / Sizler rüya mıydınız, sizler yaşadınız mı?” diye seslenen Ziya Osman Saba’nın ve pek çok şairin, yazarın mezarı kayıptır.

Ahmet Haşim’in mezarı

Kayıp olan sadece mezar taşları mıdır? Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Heybeliada’daki evi, talandan nasibini almış, Ziya Gökalp’in Diyarbakır’daki evi terör saldırılarının hedefi ve kurbanı olmuştur. Haldun Taner’in, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan bahsederken: “Burada en sevdiği şey ortasında çiçek tarhları bulunan ve ilkbaharda mor salkımları ile doğayı şehrin ta göbeğine getiren bahçe idi.” İfadeleriyle andığı Beyoğlu’nun 187 yıllık Narmanlı Han’ı bir alışveriş merkezi olmuştur. Bir yakınımın evinin balkonundan yıllarca gönlüm kanayarak boş ve harap halini seyrettiğim ve nelere şahit olmuş olabileceğini düşündüğüm Mehmet Akif’in yakın dostu ve Balıkesir’in önemli değerlerinden biri olan Hasan Basri Çantay’ın evi zamana yenik düşmüştür.

Sadece ölmeden önce değil, öldükten sonra da dönüp bakmayız onların kim olduklarına, umursamayız. Şair Eşref, ne yaşayanın ne de ölenin kıymeti olmadığını söylediği şu mısralarda haklı değil midir?

“Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için / Gelmesin, redd eylerim billâhi öz kardaşımı / Gözlerim ebnâ-yı âdemden o rütbe yıldı kim / İstemem ben Fâtiha, tek çalmasınlar taşımı!”

Onun da zaten masum, küçücük bir isteği vardır, o da mezar taşını çalmamalarıdır.

Üstat Ferit Kam, ne doğru tespit etmiş hatta eksik bile söylemiştir:

“Sağlığında nice ehl-i hünerin / Bir tutam tuz bile konmaz aşına / Öldürürler evvel onu acından / Sonra bir türbe dikerler başına”

Sadece yukarıda sayılan isimler değil yüzlerce “ehl-i hünerin aşına”, yaşarken “bir tutam tuz bile konmadığı” gibi pek çoğu da öldükten sonra Şinasi’nin mezarı gibi Ayaspaşa Palasların altında kalmıştır.

[i] Balıkesir Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yeni Türk Edebiyatı A.B.D. Öğretim Üyesi

Yazar
Salim CONOĞLU

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen