Kış gecelerinde ortaya çıktığına, büyüklerin yanı sıra çocuklara da türlü kötülükler yaptığına inanılan, kuşaktan kuşağa aktarılan sözlü kültürle teması olanlar arasında bir biçimde varlığını sürdürürken örgün eğitimde, kültür ve sanat alanlarında unutulan mitolojik bir varlıktır.
Yaygın adı Karakoncolos olsa da Türkçenin Kafkas, Anadolu ve Balkan ağızlarında Karakoncul, Karakura, Koncolos, Goncalas, Congolos, Coraz gibi yirmiden farklı telaffuzla karşımıza çıkıyor ve Türklerin yanı sıra Kafkas ve Balkan halkları arasında da yaşıyor.
Kelimenin, dolayısıyla bu hayali varlığın hangi kültürden geldiği, kökeni ve ilk biçimi -yani biz halk bilimcilerin terimiyle “ur-form”u- hakkında çok farklı görüşler vardır. Batı ve doğu halkları arasındaki uluslaşma süreçlerinde pek çok folklor ürünüyle ilgili “kesinlikle bize aittir” biçimindeki ispatlama çabaları Karakoncolos konusunda da görülmektedir.
Balkanlarda “Kukeri”, Sırp ve diğer Slav toplumlarında “Karakoncul” ve Yunan folklorunda “Kallikantzaros” şeklinde benzerleri olan ve Doğu Karadeniz’de Kalandar ritüellerinde ve Orta Anadolu’da Zemheri anlatılarında karşımıza çıkan bir korku yaratığı olan Karakoncolos’un Rumcadan Türkçeye ve dolayısıyla Türk kültürüne geçtiğini sanki “geçiş törenine tanıklık etmiş gibi” anlatan “ur-formist” kişiler ve yayınlar yok değildir.
Konuya eğilen Türkçe kaynaklar, kelimenin konmak fiilinden, “kon” denilen dağ geçidinden veya Kıpçak Türkçesindeki konç/koncol/konçul’dan geldiğini ve “kara konçlu”nun siyah pantolonlu demek olduğunu savunuyorlar ki bu yorumlar da bugüne kadar bilim insanları arasında başarılamamış bir Kafdağı masalı olan “ur-form”u bulma anlamı taşıyor.
Bu konuda bilimsel çalışma yapanlar “kökeni bizdedir” diye hayale kapılmak yerine “bizde de var” üzerinden bu önemli mit ve ritüel hakkında çalışma yapabilseler; kaybolmakta olan anlatıları toplayabilirler ve “uygulamalı halk bilimi” çalışmalarıyla sanat dünyasında yaşatılmasına katkı sağlayabilirler.
Evliya Çelebi, Seyahatname adlı meşhur eserinde İstanbul’da, Bulgaristan’da ve Kafkaslarda karşılaştığı zengin Karakoncolos anlatılarına da yer veriyor. Evliya’ya göre İstanbul’un 17 tılsımı vardır ve bunlardan biri de Zemheri’de ortaya çıkan Karakoncoloslardır.
Karakoncolosların Kafkaslardan Orta Avrupa’ya kadar geniş coğrafyada kışın ortaya çıktığına inanılıyor. Karakoncolosların görüldüğü zaman dilimi konusunda kültürel farklılıklar olsa da 21 Aralık-31 Ocak arasındaki kırk günü içine alan zaman diliminde etkili oldukları inanışı yaygındır.
Karakoncoloslar Anadolu halk takviminde ve meteorolojisinde de kendine yer bulmuştur. Aralık için “Evvel-i Koncolos”, Ocak için de “Ahir-i Koncolos” dendiğine dair kayıtlar vardır. Bazı yörelerde bu günler “Congolos” ayı olarak da adlandırılıyor ve “Congolos girdi”, “Congolos çıktı” ifadeleri korku ve kaygıyla kullanılıyor. Karadeniz’de çoğu zaman 14 Ocak’a denk gelen ve denizden karaya doğru esen fırtınaya Karakoncolos Fırtınası deniyor.
Halk arasında Karakoncoloslar, maymuna benzeyen, çok kısa veya çok uzun boylu, kıllı vücutlu, çirkin yüzlü, dağınık saçlı, yüzleri ve bacakları kapkara, eli değnekli erkek veya kambur belli, buruşuk yüzlü, yaşlı kadın olarak tasvir ediliyor. Bu tasvirler de bölgeye, döneme ve kültüre göre farklılıklar gösterebiliyor.
İnanışa göre Karakoncoloslar, korkunç oldukları kadar tuhaf ve eğlenceli yaratıklardır. Zemheri ayı boyunca geceleri sokaklarda dolaşırlar ve rastladıklarına “nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun” gibi sorular sorarlar. “Karabağ’dan geliyorum, Karadağ’a gidiyorum” gibi içinde “kara” kelimesi geçen cevaplar verenlere ve sordukları bilmeceleri bilenlere dokunmazlar. Bilmece kültürünün yaşamasında bu inanışın da payının olduğu değerlendirilebilir.
Karakoncolosların geceleri evlere girince sohbete katılmak, ses ve mimikleriyle onları taklit etmek, açık bırakılan yiyecek kaplarına tükürmek, hastalık bulaştırmak gibi huyları olduğuna da inanılmaktadır. Girdikleri evlerde bolluk ve bereketin kalmayacağına, evden dışarı çıkarmak için gürültü yapmak ve zincirlerle kovalamak gerektiğine inanılıyor.
Acıktıklarında eve girmesinler diye eşiğin dışına kabak, lahana, pancar gibi yiyecekler bırakmak gerekir. Dışarda yiyecek bulamaz ve eve girerse erkek çocuklarını, ahıra girerse yeni doğmuş buzağıları yiyeceğine dair inanışlar vardır. Yalnız yakaladığı kız çocuklarının saçlarını yün tarağı ile derilerine batırarak, canlarını acıtarak taramaktan hoşlandığına inanıldığı için geceleri yün tarakları açıkta bırakılmaz. Sokakta onunla karşılaşmasınlar diye çocukların Zemheri gecelerinde evden yalnız çıkmamaları öğütlenir.
Karakoncolosların en korkulan yönü taklit yetenekleridir. Geceleri sokaklarda dolaşırken pencerelere yaklaşıp tanıdıkları birinin sesiyle evdekileri dışarı çağırır. Eğer ona cevap verilirse konuşanın sesini alır gider; o kişi bir daha konuşamaz. Şayet çağrıya uyulur sokağa çıkılırsa çıkanı alır götürür; giden kişi ya delirir, ya sabahleyin donmuş hâlde bulunur ya da ortadan kaybolur.
İnanışa göre ondan korunmanın en etkili yöntemi, Zemheri boyunca geceleri dışarı çıkmamak, eve girmelerini önlemek için dış kapıya kırmızı bez bağlamak, sarımsak asmak, evde ateş yakmak ve ışığı söndürmemektir. Ateşin arındırıcı ve koruyucu yönüyle birlikte “ocağı yanmak” ve “ocağı sönmek” deyimleri de bu konu özelinde başka bir anlam kazanmaktadır.
Bu nedenle kışın gelişini Kış Tanrısı yani “kötülük kazandı”; yazın gelişini Yaz Tanrısı yani “iyilik kazandı” diye betimleyen Türk mitolojisinde Boz Atlı Hızır ile Karakoncolos iki zıt figürdür. Kapıları açık tutarak “evinize Hızır uğrasın” duası etmek ile kapıları kilitleyerek Karakoncoloslardan korunmak; ezeli “ak-kara” veya “iyi-kötü” çatışmasının başka bir yansımasıdır.
Ne yazık ki paldır kültür kentleşmeler çağında Türk sanatı ve kültür endüstrisi Al Karısı, Tepegöz, Umacı, Öcü, Bögü, Cazu, Cin, Peri, Hortlak, Obur/Ubır, Gulyanabi, Enkebut, Karabasan gibi pek çok korku figüründe olduğu gibi bu mitolojik alana da girememiş; Karakoncolosları şiirin, romanın, filmin, çizgi filmin, dizinin, tiyatronun, resmin esin kaynakları arasına sokamamıştır. Bir hakkı teslim etmek için ifade etmeliyim ki tıpkı Karagöz’de olduğu gibi Yunan bilim ve sanatı “Kallikantzaros” dedikleri bu korku mitini, Türk aydın ve sanatçısından daha fazla işlemiştir.
Mesela Karakoncolos resmi çizen bir Türk ressam hatırlamıyorum. Halk inanışları araştırmalarının, ritüellerin ve mitolojinin konusu olması gereken bu tür halk hayal ve tasavvurları, paldır kültür kentleşme çağında pozitivist aydınlanmacı ve deneysel bilimci bir eğitim ve kültür yaklaşımıyla “gerçek” olup olamayacakları yönüyle ele alınmış ve değersizleştirilmiştir. Bu ve benzeri yaklaşımlar nedeniyle Türk sanatının Türk mitolojiden beslenmesi mümkün olamamıştır.
Dünyada “Gerçekçilik” akımı sonrası gelişen ve sanatın pek çok alanında karşımıza çıkan “Gerçeküstücülük”, “Büyülü Gerçekçilik”, “Fastastik Edebiyat” gibi alanlarda eser vermek isteyen Türk sanatçılar, Yunan Mitolojisine ve Ortaçağ Hıristiyanlık korku mitlerine teslim olmuş; süpürgeli cadıların, vampirlerin, Drakulaların, kurt adamların, koca ayakların, zombilerin, şeytanların yanına kendi mitoloji ve korku figürlerini koyamamışlardır.
Çağdaş kentte eğitim, sanat ve kültür dünyasından kovulan, müfredata alınmayan ve böylece unutulan mitolojiden doğal olarak uygulamalı halk bilimi yoluyla yararlanmak da mümkün olamamıştır. Mesela Karakoncolos miti; “ses taklidi”, “ses çalma”, “sokağa çıkan kişiyi alıp götürme”, “içinde kara kelimesi geçen cümleler kuranlara dokunmama” veya “bilmece sorma” gibi motifler üzerinden bile oldukça eğlenceli bir korku figürü olarak çocukların çizgi film, masal ve oyun dünyasına eklemlenebilirdi.
Bu nedenle genel geçer bir ifade olan “sanat kültürden beslenmelidir” sözü boşuna söylenmemiştir. Dünyada olduğu gibi Türkler arasında da mitoloji, akademide hoca-öğrenci arasındaki bir ders konusu olduğu kadar sanatın, tasarımın ve uygulamanın esin kaynağı da olabilmelidir.
[i] Prof.Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı.
