1 KASIM SEÇİMLERİ: AKP NİÇİN ve NASIL KAZANDI? (1)

Mustafa DELİKURT

1 Kasım seçimleri nihâyet sonuçlandı. Seçim döneminde, seçimlerin nasıl sonuçlanacağı konusundaki tahminler birbirinden oldukça farklı idi.

7 Haziran seçimlerinde % 41 oy oranı ile en çok rey alan, ancak tek başına iktidar olma imkânı elde edemeyen AKP’nin, bu seçimde ─yine─ aynı oranda oy alacağı, yâhut oy oranının % 38,5 – % 41 aralığına düşeceği, daha düşük bir ihtimálle de % 44 – 45 civarında oy alarak, tek başına iktidar olacağı, yönünde tahminler yapılmaktaydı.

Muhâlefet partilerinin oylarında ise, 7 Haziran’daki oy oranlarına göre bir kaç puanlık bir oynama olabileceği; bu çerçevede, seçimlerden sonraki süreçte tırmanan terör olayları sebebiyle, HDP’ nin oylarında bir miktar azalma meydana gelebileceği; bu partinin doğu illerimizde kaybedeceği oyların önemli bir kısmının AKP’ ye, 7 Haziran’da batı illerimizde almış olduğu “emânet oylar”ın ise, muhtemelen CHP’ ye gideceği; bu gelişmeler yüzünden HDP’ nin baraj sorunu yaşayabileceği, tahminleri yürütülüyordu. CHP’ nin oylarında, Genel Başkan Sayın Kemál Kılıçdaroğlu’nun çabaları ve önceki seçimde HDP’ ye gitmiş olan “emânet oylar”ın geri dönme ihtimâline bağlı olarak, 2-3 puanlık bir artış olabileceği, ileri sürülüyordu.

MHP’ nin alabileceği oy oranları üzerindeki tahminlerin aralığı ise, pek çok sebepten ötürü, oldukça yüksek idi.

Ancak, seçim sonuçları, bütün bu yorumları altüst etti. Ve, AKP, hiç kimsenin, hattâ ─muhtemelen─ AKP yöneticilerinin dahi tahmin etmedikleri kadar yüksek bir oy yüzdesi ile (% 49,5), yeniden tek başına iktidar olmasını sağlayacak bir sonuç elde etti. Onüç senedir iktidarda olan, bu yüzden ─bütün icraatları yerinde olsa dahi─ iktidar yorgunluğu yaşaması gereken bir partinin hâlâ bu kadar yüksek bir oy yüzdesi ile seçimleri kazanabilmesi; buna karşılık, iktidar partisine ─yolsuzluktan, hukûk güvenliğinin yitirildiğine; dış politikada sürekli yanlışlar yapıldığından, ülke bütünlüğünün tehlikede olmasına kadar─ hakkında son derece ciddî/ağır ithamlar ve iddialar yönelten muhâlefetin, bırakın iktidara alternatif olmayı, önemli ölçüde oy kaybetmesi, üzerinde önemle durulması ve incelenmesi gereken bir konudur. Bu konuyu analiz etmeye çalışacağız.

AKP: İktidar Yorgunu (Olması Gerekmez mi?)

1 Kasım seçimlerinden önce, ülke meselelerine ilgi duyan pek çok yazar-çizerin, uzmanın, bilgi ve fikîr sâhibi insanın, gerek basın-yayında, gerekse sosyal medyada paylaştıkları görüşlerinden, seçim sonuçlarına etki edebilecek hususlarla ilgili değerlendirmelerinin, umûmîyetle;

AKP Genel Başkanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun “emânetçi genel başkan” görüntüsünden kurtulamadığı; Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın gölgesinde kaldığı, bu sebeple kamuoyunda  “AKP’ de bir lider sorunu var” algısının oluştuğu,

Sayın Cumhurbaşkanı’nın 7 Haziran seçimleri öncesinde AKP lehine açık tavır almasının ve memleketin başka öncelikli sorunları mevcut iken “başkanlık” konusunun seçimlerde ana tartışma konularından birisi hâline gelmesinin, seçmende rahatsızlık uyandırdığı,

Suriye konusunda uygulanan politikaların olumsuz sonuçlarının ve, sayılarının iki-üç milyonun üzerinde çıktığı tahmin edilen Suriyeli mültecilerin özellikle güney ve batı illerimizde hoşnutsuzluğu artırdığı,

İktidar kanadınca, yolsuzluklarla ilgili iddiaların ve soruşturma girişimlerinin “komplo” olduğu ileri sürülse de, bu iddiaların araştırıl(a)mamasının kamu vicdanını rahatsız ettiği,

Onüç yıldır iktidarda olan AKP kadrolarının artık yorulduğu, heyecanını yitirdiği,

İşsizlik oranının arttığı; işsizlik oranının gençlerde daha yüksek olduğu; iş bulamayan gençlerin yuva kuramadığı; üniversite mezunu pek çok gencin, ekmek parasını kazanmak ve âilesine yük olmaktan kurtulmak için, kamu kuruluşlarına temizlik işleri vb. konularda hizmet veren taşeron şirketlerde çalışmaya râzı oldukları; bu şekilde iş bulabilmek için bile, tavassut gerektiği,

Kamu kurumlarında çalışanların, terfi etmek, bâzen de koltuğunu muhafaza etmek için, iktidara yakın sendikalara üye olmak mecburiyetinde kaldıkları; bu kuruluşlara üye olmayanların görevlerinde yükselmelerinin imkânsız olduğu,

İşlerini düzgün yapmaya çalışan, kânûn ve nizâma uyan bir çok kamu çalışanının, “hükûmet karşıtı” damgası yediği ve bezdirmeye mâruz kaldığı,

Son dönemde başlatılan bâzı soruşturmaların “hukûk güvenliği” konusunda bütün kesimlerde endişe yarattığı; insanların, iletişim araçlarında “yanlış anlaşılabilecek” sözcükler kullanmamaya özen gösterdikleri;  pek çok kişinin, facebook ve twitter gibi günümüzün gözde sosyal medya araçlarında, “başıma bir şey gelir” endişesi ile, gerçek düşüncelerini ifâde etmekten kaçındığı,

Bütün bu hususların sebep olduğu hoşnutsuzluğun, 7 Haziran seçimlerinde sandığa yansıdığı ve AKP oylarının düşmesinde önemli payı bulunduğu; bu konularda 1 Kasım seçimleri öncesinde kaydadeğer bir düzelme olmadığı gibi, bâzı konularda kamuoyunun endişelerini artıran soruşturma, tutuklama vb. uygulamaların daha da artış kaydettiği,

Belirtilen sebeplerin, AKP’ deki oy kaybının sürmesine yol açabileceği,

yönünde olduğu, görülmekte idi.

Bunlar, doğrudan “sokaktaki adam”a yansıyan konular. Türkiye’nin başta ekonomi olmak üzere, pek çok konuda çok daha derin sorunları da var, ancak bu sorunlar ortalama seçmenin gündeminde şimdilik yer almamaktadır. Fakat, demokrasinin sağlıklı işlediği bir ülkede, onüç yıldır ülkeyi yönetmekte olan iktidar partisinin kaydadeğer ölçüde oy kaybetmesi için, yukarıda özetlenen sorunlar aslında yeter de artar bile. Ancak, aşağıda değerlendirilmeye çalışılan sâiklerin tesiriyle, AKP’nin, beklentilerin tersine, oylarını önceki seçime göre önemli oranda artırdığı, gözlenmiştir.

 

AKP’nin Kazanmasında Etkili Sâikler

AKP’nin en büyük şansı, halkla yeterli teması sağlayamayan, halkta “iktidar alternatifi” güvenini oluşturamayan “zayıf” bir muhâlefetin varlığıdır. Muhâlefet partileri, seçmende “bunlar, ülkeyi daha iyi yönetir” düşüncesini oluşturamamıştır.

Seçim sonuçları üzerinde etkisi bulunan ikinci önemli husus, AKP’ nin güçlü bir basın desteğine sâhip olmasıdır. Bu basın desteğinin hangi şekilde sağlandığına ilişkin pek çok iddia kamuoyuna yansımıştır. Biz, zâten yeterince tartışılmış olan bu hususlara tekrar değinmeyeceğiz. Ancak, muhâlefet, hiç bir mâzeretin arkasına sığınmadan, gerekli iletişim kanallarını/mekanizmalarını oluşturarak, seçmenle gerekli teması sağlamak ve kendisini ifâde etmek durumundadır. İktidardan medet uman, iktidar tarafından engellendiğinden şikâyet eden, “biçâre” görüntüsü veren bir muhâlefetin, seçmende güven oluşturması mümkün değildir.

Basın desteği tek başına yeterli değildir. AKP, iletişim araçlarını ve yöntemlerini “mükemmel” denilebilecek bir “ustalıkla” kullanmasını bilmiştir. Meselâ, 7 Haziran akşamından itibâren, bir koalisyon hükûmetinde yer almak konusunda pek de hevesli olmadığı bilinmesine rağmen, kamuoyunda “bunun sorumlusunun muhâlefet olduğu” algısını uyandırabilmiştir. Meselenin ahlâki yönü tartışılabilir, hakikat budur, çözümü bulmak da muhâlefet partilerine düşerdi, beceremediler.

AKP, bu seçimde, kamuoyuna, 2001 krizinden sonra uygulamaya konulan ve 2011 yılına kadar da oldukça kararlı bir şekilde uygulanmaya çalışılan “güçlü ekonomiye geçiş proğramı” ilkeleri ile çelişecek nitelikte, ve fakat halka sevimli gelebilecek vaatleri içeren son derece kapsamlı bir seçim beyannamesi sundu[1]. “Kaçak yapılara ruhsat vermekten” tutun da, “yaşlılara eş bulmaya” kadar[2], bâzıları mizah konusu olabilecek, uygulanmaya çalışıldığı takdirde, zâten sarsılmış olan iktisâdî dengeleri önemli ölçüde etkileyebilecek nitelikteki vaatlerin seçim sonuçları üzerinde ne derece tesirli olduğunu söyleyebilmek içinse, saha araştırmalarının yapılması gerekir.

Seçmenlerin tercihlerini etkileyen önemli sâiklerden birisi de, “istikrar” konusudur. Türkiye, fâsılalarla, 1970-2002 târihleri arasındaki dönemin önemli bir kısmında “koalisyon” hükûmetleriyle yönetilmiş ve o yıllarda yaşanan istikrarsızlıklar, koalisyon ortağı partiler arasındaki çekişmelerin yol açtığı sorunlar/gerginlikler, toplumun hâfızasında derin izler bırakmıştır. 7 Haziran seçimlerinden sonra daha da tırmanan terör eylemleri, kur/fâiz gibi makro ekonomik dengeleri önemli ölçüde etkileyen değişkenlerdeki ciddî dalgalanmalar, toplumda “yine eski günlere mi döneceğiz” endişesini uyandırmış görünüyor. Muhâlefet partilerinin, ─özellikle de MHP’ nin─ koalisyon görüşmeleri sürecini iyi yönetememiş olması, muhtemeldir ki, seçmenlerin 1 Kasım seçimlerindeki tercihleri üzerinde etkili olmuştur.

“İstikrar” faktörü üzerine yorum yapanların, konuyu daha çok seçmenin menfaatperestliğine dayandırdıkları, görülmektedir. Böyle düşünenlere göre; “kredi kartı ve tüketici kredileri (konut, taşıt, ihtiyaç vs.) kullanımı yaygınlaşmış, neredeyse toplumda “borçlu” olmayan kimse kalmamış; bu durumu fırsat bilen AKP hükûmeti de, “istikrar sopası” ile toplumu yola getirmek için, bilinçli olarak terörü tırmandırmış, kur ve fâizlerde sert dalgalanmalar oluşmasını sağlamış; bunların sonucunda, seçmenin önemli bir kısmı, çıkarlarının bozulmaması için, ülkenin geleceğinin kararması pahasına, AKP’ye oy vermeyi tercih etmiştir“. Analitik olmayan bu tür yaklaşımlar, resmin bütününü ifâde etmekten uzaktır; toplumu ve olayların altında yatan sebepleri “anlamak” ve “tahlil etmek” yerine, olayları “zihninde kurguladığı” şekilde yorumlama çabasıdır. Ve, maalesef, bilim zihniyetinin gelişmediği toplumlarda, sık rastlanan bir durumdur. Sözüedilen olaylardaki “iç faktörler”in etkisi, tartışılabilir. Fakat, ekonomi, terör ve yakın çevremizde cereyan eden hâdiseler, uluslararası boyutları gözardı edilerek izah edilemez.

Kanaatimiz odur ki, muhâlefete oy vermemesi sebebiyle sürekli tahkîr edilen insanlarımızın önemli bir kısmı, aslında çıkarları yüzünden değil, belki kendilerinin bile farkında olmadığı, binlerce yıllık târihi tecrübenin eseri olan “devlet şuuru” sebebiyle, “kötülerin arasından en iyisini seçme” yoluna gitmişlerdir. Durmuş Hocaoğlu’nun defaatle belirttiği gibi, devletini kaybeden bir milletin varlığını sürdürebilmesi mümkün değildir[3]. Bu konuya Nihál Atsız Bey’de temas etmiş ve “târih boyunca, İslâmiyet’in dışında bir inanç sistemini benimseyen ve/veyâ devletini kaybeden Türk topluluklarının varlıklarını sürdüremediklerini” ifâde etmiştir[4]. Gerçekten de, uzun târihi boyunca nice çileli günler yaşayan Türk Milleti, devletin kaybının yol açtığı vahim sonuçları yaşayarak öğrenmiş, bu sebeple de, devletin bekası konusunda, hiç bir millette örneğine rastlanmayacak bir titizlik göstermiştir. Zaman zaman, milletimizin bu hasletinden habersiz mukallid okumuşlarımızın, Batı’ya özenerek, Türk Milleti’nin “devlet” konusundaki duyarlılığını “demokrasi kültürüne sâhip olmama, atâlet, câhillik vs.” şeklinde değerlendirdiklerini, 1 Kasım seçim sonuçları üzerine yapılan değerlendirmelerde de maalesef, bu nokta-i nazardan hareket edenler bulunduğunu görüyoruz ki, yanlıştır. Bize göre, ateş çemberinden geçtiğimiz bir dönemde, seçmenlerin mühim bir kısmı, muhâlefet partilerinin bu yükü kaldırma konusunda yeterince güven vermediklerine kanaat getirmiş ve, beğensin/beğenmesin, iktidar tecrübesi olanları tercih etmiştir. İnanıyoruz ki, seçmen, “iyilerin içinden en iyisini seçme” imkânı olsa idi, seçim sonuçları başka şekilde tecelli edebilirdi.       

AKP’yi Besleyen Sosyolojik Vasat

AKP’nin, bunca bâdireyi ─beklentilerin tersine─ kolaylıkla bertaraf edebilmesi ve “dayanıklı” bir siyâsi harekete dönüşmeye başlamasında, muhtemelen, Atatürk’ün vefâtından itibâren dindar kesime yöneltilen baskıların sonuçları da, önemli bir etken olmuştur. Devleti sâhiplenen, “câhil halk sürüsünü, gerekirse sopa ile, ‘adam etmeyi’ kendisine vazife edinen”, millî ve mânevî değerlerine büyük ölçüde yabancılaşmış, moderniteyi kavrayamamış olmakla birlikte bunun farkında olmayan ve benzemeyi şiar edindiği Batılı toplumların yaşayış tarzını taklid ederek ‘onlar gibi’ olabileceğini zanneden “mütehakkîm” bir zümre tarafından, çoğu zaman hukûk ve adâlet kavramlarıyla bağdaşmayacak yöntemlere başvurmak suretiyle gerçekleştirilen ve konjonktüre göre, bâzen artırılıp, bâzen tavsayarak sürdürülen; bâzı dönemlerde mütedeyyin insanlarımızın “iç düşman” olarak telákki edilmesine kadar vardırılan bu baskılar, “devlet”e ve “bâzı devlet kurumları”na karşı, hattızâtında devletine/milletine gönülden bağlı olan mütedeyyin insanlarımızın şuuraltında kuvvetli bir öfke oluşturmuştur. Türk Milletinin, târihten gelen “devlet şuuru” ile, yâni “ben zarar göreyim, fakat devletime zevál gelmesin” düşüncesiyle, sabırla tahammül gösterdiği bu uygulamalar, muhtemelen “bir yerlerden” gelen işâret ile, 28 Şubat döneminde haddi aşmış ve sabrın taşmasına sebebiyet vermiştir. Kuvvetle muhtemeldir ki, “post-modern darbecileri teşvik edenlerin” asıl amaçları da zâten bu idi. Nitekim, 28 Şubat dönemine kadar, Batı karşıtı bir söylem kullanan “siyâsal İslâmcılar”, bu târihten sonra “gelenekçiler (millî görüşçüler)” ve “millî görüş gömleğini çıkaranlar” olmak üzere, ikiye ayrılmışlar; “Batı karşıtı” söylemi terkeden, “Batılı değerlere İslâmî kılıf geçirmek” olarak tanımlayabileceğimiz bir anlayışı benimseyen bu ikinciler, 2001 krizi sonrasında önlerine çıkan müsâit ortamı kullanarak, iktidar olma şansını elde etmişlerdir. Bu dönemde, yaklaşık on yıldır rahat nefes aldığını düşünen pek çok mütedeyyin insanımızın, hafızalarda hâlâ tazeliğini koruyan o “eski günlere dönme korkusu” yüzünden, ─bâzı gelişmeleri tasvip etmese de─ siyâsî tercihini değiştirmekten çekindiğini, düşünüyoruz. Muhâlefet partilerinin, seçim stratejilerini oluştururken, bu faktörü gözönünde bulundurmaları gerekirdi, lâkin  gereken önemi verdikleri inancında değiliz.

Belirtilen sebeplerle “kendisini AKP’ye oy vermeye zorunlu hissettiğine” inandığımız insanlarımızın önemli bir diğer özelliği de, yaklaşık yarım asırdan fazla bir zamandan buyana devlet imkânlarından mümkün mertebe mahrum edilmiş olmaları sebebiyle, ağırlıklı olarak serbest ticârî/iktisâdî faâliyetlere yönelmiş olmalarıdır. Bu eğilimde, Peygamberimize atfedilen “rızkın onda dokuzu, ticârettedir” hadis-i şerifinin de etkili olması, mümkündür. Sonuç itibâriyle, ülkemizde, son otuz/otuzbeş senede, hatırı sayılır ölçüde “İslâmcı burjuvazi” teşekkül etmiş durumdadır. İslámcı burjuvazinin, onüç yıllık AKP iktidarı döneminde oldukça gelişme gösterdiği, herkesin mâlûmudur. Bu durumun seçim sonuçları üzerindeki etkisini de ihmál etmemek gerekir.

Pek çok kendini beğenmiş “AKP karşıtı” yorumcu, AKP seçmenini “câhiller sürüsü” olarak tanımlamaya çalışmaktadır. Gerçeği zihindeki şablona uydurma çabasının ürünü olan değerlendirmelerden birisi de budur. Bu tavırlar, konunun anlaşılmasını güçleştirmekte, hattâ bâzen imkânsız kılmaktadır. Seçimlerde % 45-49 civarında oy alan bir partinin “seçmen profili”nin, toplumun genel eğitim/kültür seviyesinden bağımsız bir eğilim göstermesi beklenemez. Ancak, gözden kaçan husus, şudur: 1980 sonrasında uygulanan “depolitizasyon” politikasının sonucunda, millî kimliğin teşekkülünde en önemli unsurlardan birisi olan “dil, din, târih, edebiyat” vb. konulardaki eğitimin, çocuklarımızda/gençlerimizde millî ruhun/kimliğin teşekkülüne imkân verecek şekilde değil de, “ansiklopedik bilgi” hâlinde verilmesi sebebiyle, millî kimliğe bigâne ve/veyâ etnik kimlik yaratma çabalarından kolaylıkla etkilenebilen yâhut da “milliyetsiz İslám” ve “dinsiz milliyetçilik” düşüncesi oluşturma çabalarının tesirinde kalabilen önemli bir gençlik kitlesi yetişmiştir. Bu çerçevede, iyi niyetli, mütedeyyin, bir kısmı ─günümüzdeki genel-geçer kabûllere göre─ “iyi eğitimli” ancak millî ruh ve şuurdan yoksun yetişen gençlik kesiminin kaydadeğer bir kısmının, AKP’nin kurulmasında ve gelişmesinde önemli rolü olduğu gerçeği görmezden gelinemez. Yanlış bir tanımla “İslâmî burjuvazi” ─yerine daha uygun bir tâbir bulamadığımız için, biz de bu tâbiri kullandık─ denilen “eğitimli, varlıklı, dünyâ görmüş, İslâmî bir görüntü kazandırılmış Batılı bir hayat tarzını benimsemiş”, bâzılarınca “Şekîl Müslümanlığı” ve/veya “Kalvinist İslám” olarak da adlandırılan ve günümüzde “selefi” akımları besleyen, ülkemizde 1980 sonrasında ─sâdelik, samimiyet, tevâzu, gayret, akıl, irâde ve vicdan gibi hususlara özel bir önem veren Türk Müslümanlığı ile de, pek çok konuda bağdaşması kabil olmayan─ bir İslám anlayışının gelişmesinde katkısı bulunan bu kesim, AKP’nin iktidarı ile, Türkiye’nin mukadderatını belirleyebilecek bir güç ve konuma gelmiştir.

AKP’nin seçimlerdeki şansını artıran, ona “kemikleşmiş” bir seçmen kitlesi kazandıran diğer bir husus, muhtaç durumdaki vatandaşlara yapılan sosyal yardımlar ile, düşük ve orta gelirli vatandaşlara yönelik uygulamalardır[5]. Bu uygulamaların şekli, ekonomiye mâliyeti ve uzun vâdeli etkileri, amacı vs. tartışılabilir. Yardım yapmak yerine, iş imkânları artırılsa ve insanlar çalışarak, alınteriyle kazandıkları gelirle hayatlarını sürdürseler daha iyi olmaz mı, denilebilir. Gerçek şu ki, tam rakam bilinemese de, ülkemizde çok çeşitli şekillerde, yaklaşık 20 milyon insanımızın “sosyal” nitelikli yardımlarla hayâtını idâme ettirdiği, ileri sürülmektedir[6]. Çeşitli zamanlarda yurt içinde yaptığımız seyahatlerde, özellikle kırsal kesimde bunun etkilerini çok açık bir şekilde görme imkânı elde ettik. Hastalık, sakatlık, yaşlılık ve bu durumdakilere bakıcılık, tarımda gelir desteği gibi yol ve yöntemlerle yapılan sosyal nitelikli yardımlar sonucunda, köylerde ─neredeyse─ tavuk besleyen insan dahi kalmamış durumdadır. Yüzler gülüyor, insanlar mesut… Artık kahvenin önünden, borçlulara mahsus bir mahcubiyetle geçmiyor insanlar. Kezâ, onbinlerce âilenin, kira öder gibi, düşük taksitlerle ev sâhibi olma imkânını elde etmesi ─ki, bir zamanlar hayâl bile edilemezdi, yine geçmiş târihlerde iktisâdî faâliyetlerde bulunduğunu kanıtlayanlara “emeklilik” imkânı sunulması, bunlara ─geçmişe yönelik borçlarını ödeyebilmeleri için─ uygun şartlarda kredi imkânı sağlanması gibi uygulamalar, AKP’ye “kovsan, gitmeyecek” bir seçmen kitlesi kazandırmış gibi görünüyor.

Yukarıda da söylendiği gibi, bu uygulamaların makro ölçüde fayda ve mâliyetleri, sürdürülebilir olup olmadığı, tartışma konusu yapılabilir. Ki, uzun dönemde sürdürülmesi mümkün görünmüyor. Deniz bitmek üzere… Türk ekonomisi, bu ağır yükü kaldıramayacak noktaya doğru hızla ilerliyor. Bütçede “görev zararları, hazine yardımları, kâr amacı gütmeyen kuruluşlara yapılan transferler, hâne halkına yapılan transferler, tarımsal destekleme ödemeleri, hâne halkına yapılan diğer transferler, sosyal amaçlı transferler, yurtdışına yapılan transferler, gelirden ayrılan paylar” gibi kalemlerden oluşan câri transfer harcamalarının payı 2014 yılında % 35,9 iken, 2015 yılında % 37,3 seviyesine çıkmıştır[7]. Eylül 2015 ayında ise, bu oran % 39,3 olarak gerçekleşmiştir. Yalnızca, sosyal güvenlik sisteminin açıklarını kapatmak için bütçeden yapılan yardım, 2015 yılı bütçesinde kamu harcamaları toplamının % 17′ sini oluşturmaktadır. Bu oran, 2000 yılında % 6,5 , 2005 yılında % 14,9 , 2010 yılında ise % 18,7 olarak gerçekleşmiştir. O yıldan buyana da % 17-18,5 aralığında seyretmektedir[8]. Eğer bu şekilde giderse, bir müddet sonra, bütçenin vergi vb. olağan gelirlerinin, personel ve transfer harcamalarını bile karşılayamaz duruma gelmesi, ihtimál dâhilindedir. Yâni, sağlık, eğitim, savunma, iç güvenlik, yatırım vb. harcamaları yapmak için kaynak kalmayacaktır. Muhâlefetin görevi, mâzeret üretmek yerine, toplumun bütün kesimlerine, ülke gerçeklerini, bütün açıklığıyla anlatmaktır. Muhâlefet, bunu gerektiği biçimde yaptığını iddia edebilir mi?

Yalnız, bu noktada muhâlefete de haksızlık etmemek gerekir. Bir ülkede demokrasinin sağlıklı işleyebilmesi için, bâzı asgârî şartların yerine gelmesi gerekir. Yasama-Yargı-Yürütme arasındaki dengenin bozulmaması (güçler ayrılığı ilkesi); bütün toplumun saygı ve güven duyacağı, topluma rehberlik/kılavuzluk edecek vasıftaki kanaat önderlerinin ve bu niteliği hâiz gönüllü teşekküllerin zayıflığı/etkisizliği; “münevver sıfatını” lâyıkıyla hakeden, bağımsız, tarafsız, donanımlı aydınların kamuoyu ile etkileşim kurabilmelerine imkán veren uygun bir zeminin bulunmaması; basının çürümüşlüğü; mensuplarının menfaatlerini müdafaa etmekle yükümlü olan meslek kuruluşlarının, iktidarın arka bahçesi hâline gelmesi gibi sebepler, siyâsetin mecraında yürümesini ve “düzgün siyâset” yapılmasını engellemektedir. Bu hususların seçim sonuçları üzerindeki olumsuz etkileri gözardı edilemez.

Seçim sonuçları üzerine tesir eden bir diğer önemli husus ise, toplumun adâlet/hakkaniyet duygusunun/şuurunun aşınmış olmasıdır. Yaz tâtilinde ziyâret ettiğimiz küçük bir kasabada, “etrafındakilerin kendisine oldukça itibar gösterdikleri” bir zât-ı muhtereme, “gündemdeki konular” hakkında görüşünü sorduğumuzda, söyleyeceği şeylerin doğruluğundan zerre kadar şüphesi olmayan insanlara mahsus ─karşısındakine güven ve huzur telkin eden─ samimi bir tebessümle mukabele ettikten sonra, “evlâdım, harmanda dönen öküz, saptan yer” deyivermişti. Bu sözler, bireysel bir tavrın tezâhürü değildir, toplumun ahlák anlayışındaki dönüşümü ortaya koymaktadır. Ne yazık ki, bir zamanlar, bir tarladan diğerine geçerken, “kul hakkı vardır” diye “ayağındaki çamuru temizleme ihtiyacı hisseden” bir toplum, “çalışsınlar da, çalsınlar” noktasına gelebilmiştir. Böyle bir toplumda “ilkeler üzerine” siyâset yapmak hiç de kolay değildir.

Sonuç Yerine

1 Kasım seçimleri öncesinde önemli handikaplarla yüzyüze olan ve ─kamuoyu araştırma kuruluşlarınca yapılan araştırma sonuçları ile de desteklenen─ yorumlara göre, önemli oranda oy kaybetmesi beklenen AKP, 1 Kasım 2015 târihinde yapılan seçimlerden ─tam anlamıyla─ zafer kazanarak çıkmıştır. AKP’ nin böylesine beklenmedik bir sonuç elde etmesinde, muhâlefetin zayıflığı, en belirgin etken gibi gözükmektedir. AKP, onüç yıllık iktidarı döneminde ─başvurduğu yöntemler tartışmalı olsa da─ kuvvetli bir basın desteği oluşturmuş; iletişim ve algı oluşturma yöntem ve araçlarını ustalıkla kullanmış ve, muhâlefetin zayıflığının da yardımıyla, seçmenlerin “istikrarın bozulması” korkusundan yararlanmasını bilmiştir.

Son yıllarda önemli ölçüde artırılan ve toplumun en zayıf kesimlerine ulaştırılan “sosyal nitelikli” yardımlar, AKP için istikrarlı bir oy tabanı oluştururken, geçmişte mütedeyyin vatandaşlara karşı bâzı çevrelerce takınılan “mütehakkîm” tavırlar da, anılan partinin sâdık bir seçmen kitlesi kazanmasına yardım etmiştir.

AKP, bugüne kadar, üreten ve istihdam yaratan bir ekonomi vücûda getirilememesinin olumsuz etkilerini sosyal yardımlarla telâfi etmeye çalışmış olsa da, bu politikanın bundan sonra sürdürülebilmesi giderek güçleşmektedir.

Seçmenlerin bir kısmında adâlet ve hakkaniyet hislerinin zayıflamış olması, seçim sonuçları üzerinde ─kanâatimizce─ tesirli olmuştur. Kezâ, “bağımsız”, “güvenilir”, “nitelikli” kanâat önderlerinin ve gönüllü teşekküllerin yeterli etkinliğe sâhip ol(a)mamaları, seçim sonuçları tahlil edilirken dikkate alınması gereken önemli bir husustur. Ülkemizde sağlıklı işleyen bir demokrasinin tesis edilebilmesi için, iktidarın kamuoyunca denetlenmesine, hükûmet uygulamalarının ve muhâlefetin önerdiği politikaların ülke yararı açısından “tarafsız” bir şekilde değerlendirilebilmesine, böylece kamuoyunun ─hükûmet ve muhâlefet hakkında─ tatminkâr biçimde (yâni, toplumsal sorumluluk ve ahlák ilkeleri çerçevesinde, sebep-sonuç ilişkileri konusunda zihnî çaba gösterilmesinin eseri olan) kanaat sâhibi olabilmesine imkân veren bu tür müesseselerin sayılarının artması ve yeterli etkinliğe kavuşturulması, Türk Demokrasisinin arzu edilen gelişmişlik seviyesine yükselebilmesi bakımından belki de en öncelikli hususlardan birisidir.

Muhâlefet, AKP’nin geçmiş seçimlerde ─bütün olumsuzluklara rağmen─ seçmenin mühim bir kısmının teveccühünü kazanmış olmasının sebeplerini araştırarak, seçim stratejisini ve uygulayacağı politikaları buna göre belirlemek konusunda yetersiz kalmış; başarısını ─daha çok─ iktidarın yaptığı/yapacağı yanlışların seçmende oluşturacağı olumsuz duygulara bağlamıştır. Yalnızca eleştiren, gelişmelere göre tavır belirleyen, ülke/dünya meseleleri konusunda bütün kesimlerin kolaylıkla anlayabilecekleri açık/sarih politika ve görüşleri olmayan; iktidara geldiği takdirde uygulayacağı politikaların oluşturulması, halka anlatılması ve bir strateji doğrultusunda ─kararlılıkla─ savunulması ve nihâyetinde, bütün bunları uygulayacak nitelikli siyâsî kadronun yetiştirilmesi için gerekli olan kurumları oluştur(a)mayan siyâsî partilerin seçmene güven vermesini ve iktidâra alternatif olabilmesini mümkün görmüyoruz.

Öteyandan, sıkça şâhit olduğumuz “kendisine oy vermeyen seçmeni aşağılayan, tahkîr eden tavırlar” sürdüğü takdirde, bu durum AKP’nin oy tabanını güçlendirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Sağlıklı bir demokrasi için; seçmeni yargılamaktan uzak duran, olayların sebep ve sonuçlarını anlamaya/tahlil etmeye özen gösteren, iktidara alternatif olabilen, iktidarın uygulamalarını denetleyen, iktidar yorulduğunda ve/veya ülke için olumsuz sonuçları olabilecek uygulamalara giriştiğinde, seçmenin “mühr-ü hümâyûnu teslim etmek konusunda” tereddütsüz güvenebileceği bir muhâlefetin inşa edilmesi; önümüzdeki dönemde Türkiye’nin öncelikli sorunları arasındadır.

 

[1] AK Parti Seçim Beyannamesi, https://www.akparti.org.tr/site/haberler/iste-ak-partinin-secim-beyannamesi/78619 ; Erişim: 02.11.2015

[2] Seçim beyannamesinde elbette böyle söylenmiyor. Ancak, Sayın Davutoğlu’nun ağzından ─meselâ Urfa mitinginde─ vatandaşlara sunuluş biçimi, kamuoyunda böyle algılandı.

[3] Devlet İçin Devlete Rağmen, Truva Yayınları., 2. Baskı, Eylül 2006, İstanbul, Sf. 305-319 Mülâkatı Yapan: Hakan Yılmaz ÇEBİ

[4] Nihál ATSIZ, Türk Târihinde Meseleler, Ötüken Yayınevi, 2. Baskı, 1976, Sf. 9-13

[5] Berra Zeynep DODURKA, Türkiye’de Merkezi Devlet Eliyle Yapılan Sosyal Yardımlar – Çalışma Raporu; Aralık-2014; http://www.spf.boun.edu.tr/docs/faaliyet_raporlari/Sosyal_Yardim_Raporu_-_Aralik_2014.pdf ; Erişim: 02.11.2015

[6] Türkiye’nin Korkutan Yoksulluk Rakamları; http://onedio.com/haber/turkiye-nin-korkutan-yoksulluk-rakamlari-301974; Erişim: 02.11.2015

[7] BÜMKO, Eylül-2015 Aylık Bütçe Gerçekleşme Raporu, http://www.bumko.gov.tr/TR,917/aylik-butce-gerceklesme-raporlari.html; Erişim; 01.11.2015

[8] BÜMKO, Merkezi Yönetim Bütçe Büyüklükleri (2000-2015), http://www.bumko.gov.tr/TR,5741/2015.html, Erişim: 02.11.2015

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen