Kekliği Düz Ovada Avlarlar

Yunus Emre’nin oradan ayrıldım, baktım dağ yolunda keklik yavruları. Önlerinde de anneleri var, peşi sıra gidiyorlar. Fotoğraf çekeyim dedim beceremedim. Benim ‘ha’ dediğim koyun olsa dağ taş davar olurdu ya.
Az sonra iki keklik daha gördüm yolun kenarında. Onlar da uzaklaştı.
Bizim içinde keklik geçen epey türkümüz var. Gerçi kekliği dolgu malzemesi gibi kullanmışlar genellikle ama olsun.
Manilerde ilk iki mısra havadan sudan oluyor, diyeceklerini son iki mısrada söylüyorlar.
“İki çeşme yan yana,
Su içsem kana kana.
Bana adresini ver,
Mektup yazayım sana.”
Mektup yazacak, adres istiyor. Çeşme bir tane olsa su içip kanmayacak mı? Eskiden tabi bu. Şimdi olsa telefonunu ister ‘mesaj’ yazar, o da üşenmezse.
“İp attım ucu kaldı,
Tarakta gücü kaldı,
Ben sevdim eller aldı
Yürekte acı kaldı.” Sevdiğini eller almış, onu söyleyecek, ip falan bahane. Yine ilk iki mısra lâf ola beri gele.
İçinde keklik geçen bazı türkülerimiz de öyle;
“Kayalar kertişiyor,
Keklikler ötüşüyor,
Eller yâr yâr dedikçe,
Yüreğim tutuşuyor.” Yüreği tutuşuyor, önemli olan o da keklik dolgu malzemesi.
Bir başka türkü;
“Akşam aşıp gidiyor,
Fikrim şaşıp gidiyor,
Elâ gözlü sevdiğim,
Dağlar aşıp gidiyor.” Burada keklik kıtadan ayrı. Sonunda “keklik” deyip geçiyor.
“Aşağıdan gelen hanım oynasın,
Keklik kebabını yiyen de doymasın” diyor. Doysun daha iyi ya. Bir daha vurmazlar o zaman. Zaten burada da sonunda diyor arzusunu; “Beni yârdan ayıranlar onmasın” diye.
Kız, evin başı, evin yakışığı imiş, kazanın kulpu gibi. Gittiğinde baba evini ıssız, tuz kabını tuzsuz koyarmış. ‘Atlar gider eşiği, evde kalır kaşığı’ demişler.
Sevmek güzel. Yükü gönül olunca akıl gemisinin batması kolay olurmuş gerçi.
Kekliği düz ovada avlayıp, ardından şıkıdım şıkıdım diye oynayanları da unutmamak lâzım.
“Dağların ensesine,
Uyandım yâr sesine.
Yâr kekliktir ben avcı,
Düşmüşüm ensesine” diyor Küstürdüm Barışamam türküsünde. Avcı olup ne yapacak ki kekliği o zaman? Bir başka türküde de doğan olmuş;
“Bu dağın ensesine,
Mailem yâr sesine.
Yârim keklik ben doğan,
Düşmüşüm ensesine.” Her iki halde de kötü bence.
Aygır kısrakla avlanırmış, tamam da kekliğin suçu ne?
Zengin olsa kız peşine düşermiş, türküde öyle diyor ama başına yine kekliği koymuş, durumu iyi olmayanlarda seyredecek herhalde;
“Keklik olsam çalı dibi eşerdim,
Zengin olsam kız peşine düşerdim.”
Keklik gibi kanadımızı süzeriz bazen. İki keklik bir kayada ötüşür dert tazelemek için. Yüksek kayalarda yayılan keklikler olur. Dağda biten kızıl otların arasında öterler., ‘gak gak gubarak’ diye diye.
“Keklik dağlarda çağılar” Faruk Nafiz’in şiiri.
Bir türkümüzün de sözleri şöyle;
“Keklik taşta ne gezer,
Kalem kaşta ne gezer.”
Kağıt dediğin üzerine kalem ile türlü harflerle tohum atılan bir tarlaymış. Gerçi türküdeki kalem başka.
Keklikler ‘yavrum diye diye’ ağlamasın efendim.
“Dünya emanettir bize” demiş Sultan Sancar.
Biz çay içelim dağlara bakıp.
Sohbetin, huzurun sıcak bir sıvıya dökülmüş hali imiş çay. Funda Özsoy Hanım öyle söylüyor.
Yazar
Mehmet Ali KALKAN

Eskişehir'de doğdu. Eskişehir Gazi İlkokulunu, Tunalı Ortaokulunu, Motor Sanat Enstitüsünü ve Çukurova Üniversitesi Mühendislik Bilimleri Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümünü bitirdi (1980). Bir müddet Eskişehir Belediyesinde ... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen