Kızıl Goncalar Ve Düne Bak, Bugünü Gör…

Tam boy görmek için tıklayın.

Bir kızıl goncadır gurbet akşamı,
Dalında bülbülün bağrı yanıktır.
Türküsü hasret mi yoksa sevda mı?
Bilmem nice zaman böyle dayanır.

diyerek bir zamanlar dilime pelesenk ettiğim bu dörtlüğü öğretmenliğimin ilk yıllarında Adapazarı’nda yazmıştım, yıllar, yıllar önce… Çukurova’ya, Toroslara gönülden selamlarımızı kim bilir belki de bir şiir diliyle göndermek arzusuyla yazmıştım… Ne de çabuk geçiyor zaman.

Peki, bugünlerde nerden çıkıp geldi tekrar karşıma derseniz? Cevabı çok basit: Hani şu RTÜK tarafından cezalandırılan ve gündemimizi meşgul eden “Kızıl Goncalar” isimli bir televizyon dizisi var ya, işte onun adı bir yıldırım hızıyla beni maziye taşıyıverdi ve birden bire “Bir kızıl goncadır gurbet akşamı…” demeye başladım kendi kendime… Geçip giden günleri hatırlayıverdim. Hilaf olmasın iki haftadır bu mısraları tekrar edip duruyorum. Bari bir de devamını getirsem diyorum da bir türlü olmuyor. Yapacak bir şey yok, demek ki bu dörtlüğün boyu posu bu kadar. Bundan fazla ne uzar ne kısalır. Lâkin Kızıl Goncalar dizisi, bizim dörtlük gibi olduğu yerde, olduğu gibi kalmıyor ki her gün gündemde. Girin internete bir bakın.

“Kızıl Goncalar dizisi yayınlandığı günden bu yana hedefte… İstanbul-Şişli’deki afişlerine boyalı saldırı gerçekleştirildi, bazı tarikatlar dizinin yayından kaldırılması için kampanya başlattı… Bakanlıklar tarafından verilen mekân çekim izinleri iptal edildi. RTÜK tarafından “Toplumun milli ve manevi değerlerine aykırılıklar” olduğu gerekçesiyle iki kez program durdurma ve 9 milyon TL para cezası verildi. Manevi, İlkeli, Liyakatli Diyanet ve Vakıf Çalışanları Sendikası üyeleri, bu diziyi yayınlayan TV kanalını protesto ettiler.

Öte yandan sinema alanındaki emek ve meslek örgütü üyesi oyuncular, RTÜK’ün diziye verdiği program durdurma ve para cezalarını, İstanbul Kadıköy’deki Süreyya Operası önünde protesto ettiler. “Cezalandırma, yasaklama, soruşturma, hedef gösterme, tehdit etme, korkutma, aşağılama, engelleme, fiziki ve sözlü saldırı, kriminalize etme, ötekileştirme gibi yöntemlerle karşımıza çıkan sansür uygulamalarının normalleştirilmesi, sansürün kendisinden daha tehlikeli sonuçlar doğuracaktır” dediler.

‘Faniler’ isimli tarikat üyelerinin ‘seküler’ bir aile ile yollarını birleştirme hikâyesinin anlatıldığı bu dizinin daha ilk bölümde,  Kuran kursları, tarikatlar, çocuk gelin, çocuk kaçırma, kız çocuklarının okula gönderilmemesi, zorunlu göç, deprem, 28 Şubat, referandum gibi konularla olaylar harmanlanarak seyirciye sunulunca yüksek kurum RTÜK devreye girmiş ve “sansür” başlamış.

Sansür denilen bu kelimenin kökeni Etimolojik Sözlükte şöyle açıklanmış:

Bu sözcük Latince censor “sayım ve ahlak işlerinden sorumlu görevli” kelimesinden türetilmiştir. Fransızca censure diye anılan bu kelime Türkçede 19. yüzyılda görülmeye başlanmıştır.

İşte size Tasvir-i Efkâr gazetesinde 1863’te yayımlanan örnek bir cümle: “Geçen sene buraya sansör  (müfettiş-i evrak) unvanıyla bir memur gönderilmiş idi.”

Gördüğünüz gibi sansür kelimesindeki sesli harfler ilk hecesinde biraz genişlemiş, ikincisinde yuvarlanmış ve “sansör” olarak karşımıza çıkıvermiş.

SANSÜR

Evet, şu kelimeye bir bakar mısınız? “ Sansör” Ne kadar şımarık, ne kadar kendini beğenmiş bir havada arzı endam ediyor değil mi? Hüseyin Cahit Yalçın da “Edebi Hatıralar”ında sansürle olan muhabbetini elâlemi kıskandıracak şekilde doğrusu pek güzel anlatmış.

Kitabın bölümleri arasında dolaşırken II. Abdülhamid döneminde kendini iyiden iyiye hissettiren sansürün basın yayın organları üzerindeki efeliğini görünce ister istemez insan “Düne bak, bugünü gör!” demeye başlıyor.

İşte o günlerden bugünlere yansıyan sansür hatıraları. Hüseyin Cahit anlatıyor: Mesela,

“Bazı kelimeler vardı ki onların kullanılmasının doğru olmayacağını bütün yazarlar bilirlerdi. Örneğin burundan söz edilemezdi. Çünkü ‘Tanrının yeryüzündeki gölgesinin’ çok büyük, kural dışı ve gösterişli bir burnu vardı. Burun sözünün onunla alay edilmesi sonucunu yaratacağı kanısına varılmıştı. …Ben ‘İzlanda Balıkçısı’nı çevirirken coğrafyayla İlgili burun sözü geldikçe «karaların denizlere doğru ilerlemiş bölümleri» diye yazıyordum. Artık böyle bir çevirinin zavallı Pierre Loti’nin eserini kirletmekten başka bir anlamı olamayacağı doğaldı.

Suda erimek anlamına gelen «halletmek» sözü de yasak olan deyişlerdendi. Çünkü tahttan indirmek anlamını veren hal sözüyle bir ses benzerliği gösteriyordu. Tahtakurusu da sarayın lütfuna uğramış hayvanlardandır. Gazetelerde adı geçmezdi. Çünkü «tahtı kurusun» dileğini ses bakımından uzaktan uzağa akla getirir gibiydi. Hatırımda kalan bu örnekler, her gün bin türlüsü tekrarlanan başka yasaklamalar yanında belki en az gülünç olanlarıdır.[1]

Cevdet Kudret de “Abdülhamid Döneminde Sansür” isimli kitabında sansüre uğramış kelimelerden, sansürle ilgili hazırlanan kararnamelerden örnekler vererek sansüre olan bu bağlılığın Abdülhamid’den önce başladığını onun döneminde ise zirveye ulaştığını belirtir. 

Gerçi, II. Abdülhamid tahta geçtikten dört ay sonra yayınlanan (23 Aralık 1876) “Kanun-i Esasi” (anayasa)nin 12’nci maddesinde “Matbuat kanun dairesinde serbesttir” ifadesi bütün ihtişamıyla anayasada yer alsa da basın yayın işleriyle uğraşanlar bu maddeye şüpheyle yaklaşmışlardır. Mesela bunlardan biri olan Teodor Kasap’ın başına gelenleri Cemal Kutay “Nelere Gülerlerdi”[2]adlı kitabında şöyle anlatmış:

Teodor Kasap, Hayal gazetesine koyduğu bir karikatür yüzünden hemen hemen bütün kadrosu, mürettiplerine varıncaya kadar uzun sorgulardan sonra mahkeme huzuruna çıkarılmış, kalabentlik (ağır hapis),  sürgün cezalarına uğratılmıştır.

Bu kadar cezaya ve cefaya sebep olan karikatürün altındaki konuşma şöyledir:

Hacivat: Aman Karagözüm, geçmiş olsun! Nedir bu elindeki ayağındaki zincir? Kim seni böyle bağladı?

Karagöz: Ayol bilmiyor musun ben kanun dairesinde serbestim!

Hacivat: Vah çeşm-i siyahım vah! Sen herhalde hastasın? Bu ne biçim serbesti Karagözüm? Hiç insan hem zincire vurulmuş hem de kanun dairesinde serbest olur mu?

İşte ahvalimiz dün böyleydi. Ya bugün? demeden önce tekrar Hüseyin Cahit’in “Edebî Hatıralar”ına dönelim:

“Edebiyat-ı Cedide Kitaplığı adı altında bir yayın dizisi düzenlemek: Tıpkı Avrupa basımında gördüğümüz gibi. (…)  O zamana kadar yayımlanan hikâyelerimi topladım. Bir cilt oluşturacak kadar çoğalmışlardı. Bunlar, çevresinde pek tatlı düşlerle vakit geçirdiğimiz “Edebiyat-ı Cedide Kütüphanesi’nin ilk sayısı olarak “Hayat-ı Muhayyel” adıyla yayımlandı.(…) Edebiyat-ı Cedide Kitaplığına giren eserlerde önsöz yoktur. Eserlerimizin başında kuramlardan, sanatımızdan, düşüncemizden, amaçlarımızdan söz etmeyi gerekli görmüştük. Ama bizi bütün bu tasarılardan vazgeçiren büyük bir düşünce vardı. Önsöz yazacak olursak Abdülhamid’e dua etmek gerekecekti. Çünkü çıkan bütün kitaplarda her yazar bunu böyle yapıyordu. Önsöz yazıp da Abdülhamid’e dua etmemek, sürgüne gitmeyi göze almaktı. Biz, Abdülhamid’e isterse belâyı savuşturmak için olsun dua etmeyi insan onuru ve yurt sevgisiyle bağdaştırılamaz görüyorduk. İşte bunun için kitaplarımızdan önsüz çıktı.[3]

İlginç değil mi bir kitap yayımlayacaksanız kitabınızda da önsöz varsa mutlaka padişahınıza dua edeceksiniz. İşte istibdat denen dönemin faziletleri. Gerçi daha da ilginci varmış. Durun anlatayım. Şayet Ulu Hakan Abdülhamîd zamanında yaşıyor olsaydınız ve isminiz Hamîd olsaydı mutlaka bu ismin yazımını değiştirmek zorunda kalacaktınız ve isminiz Hâmid şeklinde yazılacaktı. İkisi de Arapça  “hamd” (medh, övme, şükür) den gelir. İlki Hâmid öven, şükreden anlamındadır. İkincisi Hamîd kendisine şükredilen, meth edilmeye lâyık olan anlamındadır. Bugün biz bu iki kelimeyi de yeni yazı ile aynı imlâ ile yazmaktayız. Lâkin geçmişte eski yazı ile Arap harfleriyle yazılan bu isimler farklı harflerle yazılmaktaydı. İlki Hâmid (ha, elif, mim, dal), ikincisi Hamîd(ha, mim, ye, dal).  Sultan Abdülhamid’in ismi kendisine şükredilen, meth edilmeye layık olan anlamındadır. Sultan ile aynı ismi taşımak hoş görülmediğinden bu ismi taşıyanlara emir verilerek “methedilen, övülenden,” “metheden, övene” çevrilmekteymiş. Ebuziya Tevfik’in arkadaşı Mısırlı Nurullah Beyzade Hamîd de mecburen ismini değiştirip Hâmid olanlardanmış.[4]

İşte baskıların, sürgünlerin, cezaların, jurnalin, sansürün hatta gönüllü sansürcülerin ve jurnalcilerin bu kadar çok olduğu bir dönemde insanların pek mutlu, pek umutlu ve pek huzurlu yaşaması mümkün olmadığından ne yazık ki eli kalem tutanlar, okuyanlar, düşünüp araştıranlar, sorup sorgulayanlar memleketi terk etmeyi bir kurtuluş olarak düşünmüşler. Avrupa’ya demir atmak, bilhassa Paris’i Londra’yı mekân tutmak en büyük hedef olmuş.

Yine o günlerden çarpıcı bir başka olayı Ahmet Hamdi Tanpınar XIX. Asır Türk Edebiyatı kitabında Münif Paşa’dan ve onun memleketi aydınlatmak için çıkardığı Mecmua-i Fünun’dan (İlim dergisi 1860) bahsederken anlatır. “Mecmua-i Fünun tam bir mekteptir ve bizde büyük Fransız ansiklopedisinin on sekizinci asırdaki rolünü oynar. (…) Daha başından itibaren tarih, kozmografya, coğrafya, jeoloji ve iktisada dair kimisi tefrika, tek makale yazılar görülür.”[5]Kesintilerle de olsa yayın hayatını sürdüren Mecmua-i Fünün’un dergisini 1882’de tekrar çıkarmaya teşebbüs eden Münif Paşa ilk nüshasına koyduğu “Bir Yıldız Böceği” fıkrası sebebiyle, o zamanlar tamamen Yıldız Sarayına çekilen Abdülhamîd’i kuşkulandırdığı için kapatılır ve nüshaları toplatılır.

İstiklâl şairimiz Mehmet Akif de II. Abdülhamid’in uyguladığı bu baskı ve sansür yüzünden 1898’den 1908’e kadar on yıl kalem oynatmamıştır.[6] II. Meşrutiyetin ilanından sonra ise yayın hayatına yoğun olarak katılmıştır. Çok sevdiği dostu Mithat Cemal Kuntay’a ithaf ettiği “İstibdat” isimli şiiriyle Abdülhamid döneminin keyfi idaresini, baskı ve zulmünü dile getiren Akif, oldukça üzüntülü ve öfkelidir. Şiirin üçüncü kıtasında bu duyguları çok açık ortaya koyar:

O birkaç hayme(çadır) halkından cihangîrâne bir devlet
Çıkarmış, bir zaman dünyayı lerzân eylemiş (titretmiş) millet;
Zaman gelsin de görsün böyle dünyalar kadar zillet,(hakaret)
Otuz üç yıl devam etsin, başından gitmesin nekbet (felaket)
Bu bir ibrettir amma olmayaydık böyle biz ibret!

Dile kolay, otuz üç yıl süren bu saltanat dönemi ülkemiz için pek de hayırlı sonuçlar getirmemiştir. Neyse bugünü ölçüp biçmek ve iyi tahlil etmek için dünü bilmek gerek diyerek biz Hüseyin Cahit’in hatıralarına son kez yeniden dönelim:

“Abdülhamid döneminde gazetecilik iyice güç tehlikeli bir işti. Gazetenin yüksek siyasal yanı, Saray’la ilişkileriyle imtiyaz sahipleri uğraşırlardı. Saraya nasıl giderlerdi? Göze girmeğe nasıl çalışırlardı? İp üzerinde cambazlık belki bu kadar ustalık gerektirmezdi.[7] (…) En ufak bir dizgi yanlışı bir gazetenin kapanması, imtiyaz sahibinin sorguya çekilmesi için yeterli bir suç yaratmış olurdu.”

Tam da burada Sabah gazetesinin başına gelene bir bakalım:

“Şevketlû gazi Abdülhamid Han-ı Sani (Büyüklük ve heybet sahibi gazi ikinci Abdülhamid Han) nitelemesinde Şevketlû kelimesindeki “l” harfi düşmüştü.

Şu halde, Arap harfleriyle yazılan bu kelimeyi “Şu kötü gazi Abdülhamid Han” diye okumak imkânı vardı. Kıyamet koptu ve gazete kapandı! O zaman Lâtin harfleri olsaydı böyle bir okuma yanlışlığıyla anlam belirsizliğine yer kalmayacaktı!”[8]

Evet, “Bir kızıl goncadır gurbet akşamı “diyerek başladığımız yazımızı burada noktalarken “düne bak, bugünü gör ve yarın için doğru olana karar ver” diyoruz. Ha, bu arada şunu da belirtelim ki o dönemde  “kızıl” kelimesini kullanmak da yasaktı.

[1] Haz. Rauf Mutluay, “Hüseyin Cahit Yalçın, Edebi Hatıralar” İş Bankası Yay. İst. 1975, s. 106

[2] Cemal Kutay, “Nelere Gülerlerdi”, Arkın Dağıtım, İst. 1970, 108

[3] Hüseyin Cahit Yalçın, age, s.124

[4] Ebuziya Tevfik, “Yeni Osmanlılar Tarihi” Kervan Yay. İst. 1975 C.II, s.217

[5] Ahmet Hamdi Tanpınar, “XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi” Çağlayan Kitabevi, İst. 1976, s.181-182

[6] Haz. Salim Conoğu- Yasin Yavuz, “Mehmet Akif Ersoy” Dinçer Atay, “M. Akif’in İttihat ve Terakki Cemiyeti Üyeliği Sırasında Verdiği Bir Vaaz” Doğu Kütüphanesi Yay. İst. 2021. s.199

[7] Hüseyin Cahit Yalçın,   age, s.102

[8] Hüseyin Cahit Yalçın,  age, s.103

Yazar
M. Hayati ÖZKAYA

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen