Anlamanın en belirgin tâyin edici temeli, öznedeki “varlık tasavvuru”dur.
İnsanın kendini bilişi, ontik algısı bağlamında vücut bulmaktadır.
Ontolojik kabullerimiz ise “kimlik inşâları”nın vaz geçilmez kurucu malzemeleri. Kimliklerin yarattığı algıdan da grup kimlikleri veyâ homojen toplum projeleri yapılageldi.
Kimlikler de mensublarından gerçek bir anlamadan ziyâde bağlanma, itâat ve angajman beklerler.
Anlama, ancak ve sâdece “kişilik”te cereyan eden tecrübe ve ondaki kültürel birikimle tahakkuk ediyor.
Ecdâdın “fark” ve “cem” dediği algı biçimlerinden “cem” kimlik algısının, “fark” ise kişiliklerin cevheri.
Kişiliklerin gelişmesine izin verilmeyen, yâni sürüleştirilmiş topluluklarda, değerler ancak toplumsal uygulamalar hâlinde meşrûlaşıyor ve katılım elde ediyorlar.
“Elle gelen düğün bayram” sözü, aslında anlamayı gereksiz kılan bir işlev de yüklenmiyor mu?
Vefâ gibi, kadirşinaslık gibi, ferâgat ve sadâkat… gibi “değer”ler, sâdece öznede gerçekleşebilen anlama temelli kazanımlarsa devam garantisi taşıyabiliyorlar.
Temelinde anlama olmadan kabullenilmiş ezberler, daha câzip sloganlar piyasaya sürüldüğü an buharlaşıp gidiyorlar.
Buna vatan gibi, bayrak gibi değerleri de katabiliriz!
Bu son örnekler, dikkat edilirse kimlik değerleridir. Yâni gerçekten bir “toplumsal ortak payda” meydana getirici kavramlar bile esâsen anlama olmadan sâhici plana yükselemiyorlar.
Bizim hem “cem” hem de “fark”ı birlikte ve dengeli bir şekilde yürütmek mecbûriyetimiz var. Lâkin kimlikçiliğin idârecilere itaat ve sömürüyü kolaylaştıran niteliği bir çok “önder”e câzip geldiği için, onlar sözlerini dinleyen kitlelere şahsiyet veyâ kimlik kazandırıcı özel eğitime pek iltifat etmiyorlar.
En “özel eğitim” gerektiren tasavvufta bile, grup kimliklerinin “fark tecellîsine îtibâra” gâlip geldiğine şâhid olmuyor muyuz?
“Bağlılık” esaslı tasavvuf eğitimi, sâlikteki anlamayı bir muhabbet eşliğinde ve orijinal imkanların (yâni kişisel farkın) devreye sokulmasıyla elde edilecek “yeni anlamaya” mı hizmet ediyor, o insancıkların sürüleştirilmelerine mi?
Tevhid’e vurguyu çok öne çıkardığımız zaman, takdis psikolojisinin menfî tesiriyle, insanlar apriori (verili fark) olarak “kendilerindeki tecelliye saygı”yı görebiliyorlar mı?
Cem yöntemiyle eğitim yapan cemaatler, eksik kalan kişilik zaafını giderebilmek için tasavvufa meyletmeye çabalarken, tasavvuf mekteblerinde de cemaatleşme eğilimleri görmüyor muyuz? Adam mensub olduğu tarikat kimliğinin gösterişli kostümünü giydikten sonra, kendi kişiliğini inşâ zahmetine neden katlansın?
Burada görev “önde duranlar”ındır.
Kişilikleri, önde duranların hassaten alıp büyütmeleri, terbiye etmeleri gerekmiyor muydu? Ama bu iş için irşâda soyunanlarda gerçekten o “fark’ı teşhis kabiliyeti”ne ihtiyaç var. Teşhisten sonra da gereğince işlemeyi göze alacak bir kapasiteye, bir yüreğe!
Hastalıklı toplumsal ortamlardan sökülüp alınan insanların tedâvi sürecinde nice risk olması kaçınılmaz! O riski kim alacak?
Hazır yününü kırkıp, sütünü sağmak, etini yemek dururken!..
Amma işte manzara da ortada: Kimliklerin cafcaflı kostümlerini giyinmiş zayıf omuzlar üzerinde medeniyet inşâsı imkansız!
Hazırdan yemek iyi de, hazıra da dağ dayanmıyor…
Kaldı ki, güçlü kimliklerin kişilikli bireylerden oluştuğu da ayrı bir can yakıcı vakıa!
Anlamak ve davranmak zorundayız. Kişiliğin temel değeri olan o şahsî farkların hayatî değerini görmek ve onları hayata çekmekten, yâni insanımızı yeniden ve tek tek düşünür ve anlar hâle getirmekten başka şansımız yoktur…
