Memura Dijital Çağ Yasağı

Bir devlet memuru YouTube’da konuşabilir mi? Bir öğretim üyesi verdiği dersleri internet üzerinden paylaşabilir mi? Bir akademisyen hazırladığı içeriklerin çok izlenmesi ve bu içeriklerden gelir elde etmesi durumunda yasaklanmış bir ticari faaliyette mi bulunmuş olur? Bir yazılımcının geliştirdiği uygulamanın satışından gelir elde etmesi neden memuriyetle bağdaşmasın? Daha genel sorarsak: Bir memurun ürettiği bilginin, düşüncenin ya da dijital içeriğin ekonomik bir karşılık kazanması, onu ticaret yapan bir kişiye dönüştürür mü?

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından Yükseköğretim Kurulu Başkanlığına gönderilen görüş yazısı, bu sorulara oldukça kesin bir cevap veriyor: Evet. Görüşte, devlet memurlarının internet üzerinden içerik üretmesi, YouTube gibi platformlarda faaliyet göstermesi, çevrim içi eğitim veya benzeri hizmetler sunması ve mobil uygulama geliştirmesi sonucunda elde ettikleri gelirlerin 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 28. maddesinde düzenlenen ticaret ve diğer kazanç getirici faaliyetler yasağı kapsamında olduğu değerlendiriliyor.

Gerekçe ilk bakışta basit görünüyor. 657 sayılı Kanun memurların belirli ticari faaliyetlerde bulunmalarını yasaklıyor. Gelir Vergisi Kanunu ise bazı dijital faaliyetlerden elde edilen gelirleri, belirli koşullarda, “ticari kazanç” kapsamında değerlendiriyor. Buradan hareketle dijital içerik üretimi ve benzeri faaliyetlerin memurlar bakımından da yasak olduğu sonucuna ulaşılıyor.

Fakat tam burada durmak gerekiyor.

Vergilendirilebilir bir kazanç ile yasaklanmış bir faaliyet aynı şey midir?

Bence tartışmanın düğümlendiği yer tam olarak burasıdır.

Ticari Kazançtan Yasak Faaliyete

Gelir Vergisi Kanunu’nun bir faaliyetten elde edilen geliri “ticari kazanç” olarak sınıflandırması, öncelikle vergi hukukunun amacı bakımından anlam taşır. Buradaki soru, ekonomik faaliyetten doğan gelirin hangi gelir türüne girdiği ve nasıl vergilendirileceğidir.

657 sayılı Kanun’un 28. maddesinin sorusu ise farklıdır: Bir kamu görevlisi hangi faaliyetlerde bulunabilir, hangilerinde bulunamaz?

Dolayısıyla aynı kelimenin iki farklı hukuk alanında kullanılması, kendiliğinden aynı hukuki sonucu doğurmaz.

Başka bir deyişle:

Vergi hukukunda “ticari kazanç” olarak sınıflandırılan bir gelir, memur hukuku bakımından otomatik olarak “yasak ticari faaliyet” anlamına gelmez.

Vergi hukukunun sorusu “Bu gelir nedir?”, memur hukukunun sorusu ise “Memur bu faaliyeti yapabilir mi?” sorusudur. Bu iki sorunun aynı cevabı gerektirdiğini göstermek için ayrıca bir hukuki gerekçeye ihtiyaç vardır.

Üstelik 657 sayılı Kanun’un 28. maddesi yalnızca “memurlar gelir elde edemez” şeklinde genel bir yasak getirmiyor. Maddenin lafzı, Türk Ticaret Kanunu bakımından tacir veya esnaf sayılmayı gerektirecek faaliyetlerden, ticaret ve sanayi işletmelerinde görev almaktan, ticari mümessil veya vekil olmaktan ve belirli ticari konumlardan söz ediyor.

Bu nedenle 28. madde bakımından yalnızca “Memur para kazanıyor mu?” diye sormak yeterli değildir. Asıl soru, gelir doğuran faaliyetin maddenin yasakladığı ticari faaliyet niteliğini taşıyıp taşımadığıdır.

İşte görüş yazısında daha ayrıntılı biçimde gerekçelendirilmesi gereken nokta budur. Vergi hukuku bakımından ticari kazanç elde edildiğinin belirlenmesinden, 657 sayılı Kanun bakımından yasaklanmış bir faaliyetin varlığı sonucuna geçiliyor.

Oysa bu geçiş kendiliğinden gerçekleşmez.

Dijital Çağda Ticaret Nedir?

Dijital çağ bu ayrımı daha da önemli hâle getiriyor. Çünkü bugün ekonomik değer yaratmak için mutlaka bir dükkâna, fabrikaya veya geleneksel anlamda bir ticari organizasyona ihtiyaç yok. Bazen insanın en önemli üretim aracı kendi bilgisi, uzmanlığı ve yeteneğidir.

Bir akademisyen bilgisini kamera karşısında anlatabiliyor. Bir öğretmen dersini internet üzerinden paylaşabiliyor. Bir yazılımcı geliştirdiği uygulamayı dünyanın herhangi bir yerindeki kullanıcıya sunabiliyor. Bir araştırmacı uzmanlık alanındaki görüşlerini podcast veya video aracılığıyla geniş kitlelere ulaştırabiliyor.

Bütün bunlar ekonomik bir değer yaratabilir.

Ama ekonomik değer yaratmak ile ticaret yapmak aynı şey midir?

Bir akademisyenin kitabından telif alması, bir konferans karşılığında ücret alması veya hazırladığı dijital içeriğin reklam geliri üretmesi hangi noktada bilimsel ve düşünsel faaliyet olmaktan çıkıp ticari faaliyete dönüşmektedir?

Sorunun güçlüğü burada ortaya çıkıyor.

Çünkü dijital çağda bilgi doğrudan ekonomik değere dönüşebiliyor. Fakat bilginin ekonomik bir değer taşıması, onun bilgi olma niteliğini ortadan kaldırmıyor.

Reklam geliri düşüncenin niteliğini değiştirir mi?

Bir felsefe videosu reklam geliri elde etmeye başladığında, o videoda anlatılan felsefe felsefe olmaktan çıkmaz. Bir tarihçinin anlattığı tarih veya bir akademisyenin yaptığı bilimsel değerlendirme, yalnızca ekonomik bir karşılık doğurduğu için başka bir faaliyete dönüşmez.

Bu nedenle dijital içerik üretimini değerlendirirken yalnızca “Para kazanılıyor mu?” sorusuna bakmak yeterli değildir. Faaliyetin içeriği, amacı, örgütlenme biçimi, sürekliliği ve kamu göreviyle ilişkisi de dikkate alınmalıdır.

Aynı nedenle “kazanç potansiyeli”nin tek başına belirleyici ölçüt hâline getirilmesi de sorunludur. Günümüzde neredeyse her üretken faaliyet ekonomik bir değere dönüşebilir. Bir akademisyenin kitabı satılabilir, bir konferansı ücretli olabilir, bir ders videosu milyonlarca kez izlenebilir, bir yazılım daha sonra satılabilir.

Eğer yalnızca kazanç potansiyeli dikkate alınırsa, kamu görevlisinin yaptığı pek çok üretken faaliyet potansiyel bir ticari faaliyet olarak görülebilir.

Potansiyel kazanç ile ticari faaliyet arasında da ayrım yapmak gerekir.

Gelir Vergisi Kanunu’nun 20/B maddesi bakımından yapılan düzenleme de bu açıdan tek başına belirleyici değildir. Bir faaliyetin belirli koşullarda vergi istisnasından yararlanması, onun memur tarafından yapılmasının yasak olduğunu göstermez. “Bu gelir 20/B kapsamında istisnaya tabidir” önermesinden “Bu faaliyet 657 sayılı Kanun bakımından yasaktır” sonucuna geçmek için ayrıca bir hukuki dayanak gerekir.

Öğretim Üyesi Bakımından Sorun

Mesele öğretim üyeleri bakımından daha da hassastır.

Öğretim üyesinin işi yalnızca belirli bir kamu görevini yerine getirmekten ibaret değildir. Bilgi üretmek, araştırmak, düşünmek, öğretmek ve üretilen bilgiyi yayımlamak akademik faaliyetin asli unsurlarıdır.

Anayasa’nın 130. maddesi öğretim üyeleri ve yardımcılarının bilimsel araştırma ve yayında bulunabilmelerini güvence altına almaktadır. Dolayısıyla akademik faaliyet yalnızca üniversite binasının içinde gerçekleşmez. Bilginin topluma aktarılması ve akademisyenin uzmanlık alanındaki görüşlerini ifade etmesi de akademik hayatın doğal parçalarıdır.

Dijital ortamlar bu faaliyetlere yeni bir alan açmıştır.

Eskiden ders amfide anlatılır, konferans salonda yapılır, makale dergide yayımlanırdı. Bugün ders çevrim içi paylaşılabilir, konferans podcast olarak dinlenebilir, akademik görüşler video aracılığıyla geniş kitlelere ulaştırılabilir.

Aracın değişmesi, faaliyetin niteliğini neden değiştirsin?

Bir öğretim üyesinin sınıfta anlattığı felsefe dersini dijital ortamda paylaşması ile aynı dersi sınıfta anlatması arasında içerik bakımından temel bir fark bulunmayabilir. Fakat dijital içerik reklam geliri üretmeye başladığında faaliyetin bir anda ticari sayılması, ayrıca açıklanması gereken bir sonuçtur.

Elbette bundan öğretim üyesinin her türlü ticari faaliyeti serbestçe yapabileceği sonucu çıkmaz. Kamu göreviyle bağdaşmayan, görevi aksatan, kamu görevinin sağladığı yetki veya itibarı özel kazanç için kullanan faaliyetler ayrıca değerlendirilmelidir.

Fakat burada belirleyici olan, gelirin varlığından önce faaliyetin niteliğidir.

Bir ticari işletme kurarak profesyonel bir içerik organizasyonu yürütmek başka bir durumdur; akademik bilgiyi toplumla paylaşmak amacıyla içerik üretmek başka. Bunları yalnızca “gelir elde edildi” ortak paydasında birleştirmek, aralarındaki önemli farkları görünmez hâle getirir.

Üstelik mesele yalnızca 657 sayılı Kanun’un nasıl yorumlanacağıyla da sınırlı değildir. Akademik faaliyet ve ifade özgürlüğü söz konusu olduğunda, getirilen sınırlamanın kanunilik ve ölçülülük bakımından da değerlendirilmesi gerekir.

Bu nedenle 657 sayılı Kanun’un 28. maddesinin dijital içerik üretiminin her türünü ve bundan elde edilen her türlü geliri açıkça yasaklayan genel bir hüküm olarak yorumlanıp yorumlanamayacağı ayrıca tartışılmalıdır.

Kanunun yorumlanması elbette zorunludur. Ancak yorum ile kanunda açıkça düzenlenmeyen yeni bir yasak alanı oluşturmak arasında önemli bir fark vardır.

Yasaklamak Değil, Ayırt Etmek

Sonunda mesele aslında oldukça basit bir noktaya geliyor.

Devlet memurunun kamu göreviyle bağdaşmayan ticari faaliyetlerde bulunmasını önlemek anlaşılabilir bir amaçtır. Kamu görevinin kötüye kullanılması, kamu makamının özel çıkar için kullanılması veya asli görevin ihmal edilmesi elbette önlenmelidir.

Fakat bu amaç, dijital içerikten gelir elde eden bütün memurları aynı kategoriye koymayı gerektirir mi?

Bir akademisyenin kendi uzmanlık alanında video yayımlaması ile ticari bir organizasyon kurarak içerik üretmesi aynı şey midir? Bir öğretim üyesinin ders anlatması ile ticari ürün pazarlaması arasında hiçbir fark yok mudur?

Bu sorulara yalnızca “gelir elde ediliyor” cevabıyla karşılık vermek, dijital çağın çalışma ve üretim biçimlerini yeterince dikkate almamak olur.

Çünkü eşit olmayan faaliyetlere yalnızca gelir elde ettikleri için aynı hukuki sonucu uygulamak, gerçek anlamda adil bir ayrım değildir.

Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey daha geniş yasaklar değil, daha iyi ayrımlardır.

Kamu makamını özel kazanç için kullanmak başka bir şeydir; akademik bilgiyi toplumla paylaşmak başka. Ticari bir işletme yürütmek başka bir şeydir; dijital ortamda ders anlatmak başka.

Hukukun görevi, bütün bunları tek bir kelimeyle “ticaret” diyerek birbirine eşitlemek değil, aralarındaki hukuken anlamlı farkları ortaya koymaktır.

Çünkü bugün memurun karşısındaki mesele artık bir dükkân açmak değildir.

Bir bilgisayar açmak, bir kamera karşısına geçmek ve sahip olduğu bilgiyi dünyayla paylaşmaktır.

Eğer bundan sonra ortaya çıkan her ekonomik değer “ticaret” olarak görülecekse, sorun artık yalnızca memurun ticaret yapması değildir.

Sorun, hukukun dijital çağda emeğin, bilginin ve üretimin yeni biçimlerini yeterince ayırt edememesine dönüşür.

[i] Ondokuz Mayıs Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Felsefe Bölümü Felsefe Tarihi Öğretim Üyesi

 

Yazar
Hasan AYDIN

10 Mayıs 1971’de Ordu/Ünye’de[1] doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ünye’de, yüksek öğrenimini ise Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde tamamladı. Üniversiteyi bitirdiği yıl, aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstit... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen