Sağlığında “Ekrem Hakkı AYVERDİ hakkında bir şeyler yaz” denseydi, belki tesirinin tâzeliği, belki hayatı boyunca yapıp ettiklerinin sebeb-i vücudu olan şartlar henüz dağılmadığı için, üzerine söylemek, yazmak ve yazdıklarınıza muhatap bulmak daha kolaydı zannediyorum. Çünkü içinde yaşadığımız fiilî durumun bir tarafıyla ürünü, eserleri ve düşünceleriyle de diğer yandan önemli inşacılarından biriydi. Bir yüksek mimar, kuvvetli bir eski İstanbul âilesinin çocuğu ve bu yönüyle toplumun her yönden elitleri tarafından bilinen bir adam. Sadece bilinmek değil, kuvvetli şahsiyeti ve toplumdaki faal tarzı sebebiyle yarattığı aksiyonla ve reaksiyonlarla etrafında toplananlar, taraftarları kadar bütün muhâliflerine de bir şahsiyet ve haysiyet telkin etmiş, karşısında durabilmek için onunla denk bir görüntü verme mecbûriyeti, onun kadar ustaca kültüre hükmetme mahâreti ve dik durabilme asâleti ortaya koyma mecbûriyeti getirmiş bir adam. Muhâlefet edebilmek için bile ona muhâtap olmanın gereklerini edinmek, karşısında hafif düşmemek mecbûriyeti vardı.
Nihâyet muhteşem, ancak müstakil bir enstitünün hakkından gelebileceği ölçekte eserleriyle emsalsiz bir Osmanlı mîmârîsi tarihçiliği!
Yâni ister muhâlif ister muvafık bir yerden anlatın, Ekrem Hakkı Bey’i yüksek karakterinin ve şahsiyetinin dikte ettiği bir seviyenin altına çekemezsiniz. Âdetâ devrinin Muhammedü’l- Emin’i gibidir. Ben onu tanıdığımda, kemal yaşlarında yetmişlerinin sonundaydı. Beklersiniz ki, beli bükülmüş, bastonuna yaslanmış bir adam var karşınızda.
Hayır!
İki metreye yakın boyu, göbeksiz müheykel vücûdu, metin yürüyüşü, başını eğmeyişi, hamiyet ile vakarı buluşturan bir yüz ifâdesi ve gözlerini kimseden kaçırmayan açık bir şuurla ve nâfiz bakışlara sâhip bir adam.
Zamanının ülke çapında önde gelen ne kadar ağır ismi varsa, Ekrem Bey’in hatırını sayardı. Seksenli yılların başında 12 Eylül öncesindeki toplumsal enkazı kaldırabilmek uğruna bir inisiyatif geliştirme ihtiyâcı doğduğunda Cemil Meriç (ve yanında kızı Ümit Meriç hanımefendi), Tahsin Banguoğlu, Muharrem Ergin, Aydın Bolak, Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, Amiran Kurtkan, Oktay Arslanapa, Agâh Oktay Güner, Semavî Eyice, Tevfik Ertüzün, Uğur Derman, Ekmelettin İhsanoğlu, Süleyman Yalçın, Sabahattin Zaim… gibi birçok seçkin isim, o “gel” dediği için bir araya geldiler ve memleketin en can alıcı konularını müstakil başlıklarla gündem hâline getirdiler. Bendeniz, o gurubun içinde, kardeşi Sâmiha Ayverdi tarafından dâvet edilmiş, yirmibeş yaşlarında genç bir müşâhit sıfatıyla hemen hemen bütün toplantıları izlemişimdir.
Müzâkere ne zaman hedefini kaybedip, coşkusunu yitirse, tempo düşse, derhal müdâhil olur, konuyu toparlar, heyecanları akort eder, istikameti hatırlatırdı. Bunu o kadar babacan ve gayeye kendini vakfetmiş bir insan psikolojisiyle yapardı ki, her biri kendi alanında ekol olmuş, masanın etrâfındaki seçkin isimler, hocalar zerre kadar alınganlığa düşmeden, zevk ve şevle gayret tâzelerlerdi. O toplantılarda hiç kimsenin birbirne kırıldığını, gücendiğini, bir ümitsizlikle oradan ayrıldığını hatırlamıyorum. Yeni fikirler doğar, üzerinde mutâbakat hasıl olur ve orada bulunan her bir misâfirin etki sâhibi olduğu vakıf ve kurumlar üzerinden topluma neşredilirdi. Kubbealtı vakfı, Aydınlar Ocağı, Türk Edebiyatı Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti, İRCİCA, Türk Petrol Vakfı… bunlar arasındaydı. Ankara’dan gelen siyasiler üzerinden politik muhitler o fikirlerle tanışır, buluşurlardı.
Fakat Ekrem Bey, bu toplantıların dâvet sâhibi, ev sâhibi, bütün külfetini yüklenen bir kimse olduğu halde, âdetâ orijinal bir telif hakkı talep eder gibi tek bir söz ve davranışta bulunmuş değildir. Ama inanın ki, o büyük masanın etrâfında doğan bütün fikirler onun gözüne bakarak anlatıldığı için, onun şahsiyet, birikim ve tecrübesi, tarafından tâyin edilmiştir. Onu bu sebeple bir “merkez adam” diye düşünürüm. Sansasyonlara asla tenezzül etmeyen, bütün sempatikliğine ve nüktedanlığına rağmen, ciddiyet zaafı göstermeyen bir adam. Ortaya koyduğu devâsâ Osmanlı Mimârî Külliyâtı, kurucuları arasında olduğu yukarıda saydığım kuruluşlar, vakıflar, etrafındaki seçkin öğrenci ve dost halkalarına rağmen böbürlenmeyen bir adam. Sekseninde Budapeşte’de Osmanlı eserlerinin izlerinde koşan bir “uç beyi”!.. Devletten tek kuruş yardım almadan, bir maaş ve gelir/gider hesabı yapmadan, hasbetenlillah kavramının içini doldura doldura yürümüş, ömür sürmüş bir adam.
Aslında o halis bir Türkmen kocasıdır. Birileri görünür tabloya bakarak onu İstanbul aristokrasisi elemanı gibi göstermeye çalışsa da, yakınlaştıkça karşınızda toplumunun mesûliyetini iliklerine kadar hisseden bir bilge kişi, âdetâ bir Dede Korkut görürdünüz. Ama bu Dede Korkut, 12. Yüzyılın Dede Korkutu değildir. 20. Yüzyılın büyük bozgununu görmüş olsa da o 800 yıllık cihan iktidârını kuran irâde ve medeniyeti de yüklenmiş; şiirine, edebiyâtına, mîmârîsine, geleneğine, göreneğine, sanatlarına, mahallesine, mâbedine, şehrine bihakkın vâris bir Dede Korkut.
Kapısına veya ocağına yolu düşen hâlis vatan çocuklarını tam bir baba şefkatiyle kucaklayan bir adam. Elinden tutan, yönlendiren ve bir aksilik olmadıkça desteğini ömür boyu sürdüren bir adam. Yâni, ilişkilerinde sâdece emsallerini tercih söz konusu değil; pekâlâ yanında Akhisar’dan, Konya’dan, Isparta’dan kopup gelmiş vatan aşkı taşıyan genç bir nesil de var. Ve Ekrem Bey, onlar için hem örnek, hem dayanaktır. Merhabası ömürlük olmak üzeredir, hesâbı götürü usûlüncedir.
Ufak tefek hatâ ve kusurlar elbette herkeste vardır. Ama Ekrem Bey’in ahlâkı, çevresindeki insanları kusurlarından dolayı mahkûm etmek yerine, o kusurları örtmeye, kendi kusuruymuş gibi telâfî etmeye ayarlıdır. Yoksa bu kadar tesirli ve ölümünün üzerinden kırk yılı aşkın bir zaman geçtiği halde hâtıraları tâze kalabilir miydi? Ama sözün başına dönecek olursak, vefâtının hemen akabinde, genel yayın müdürü olduğum Kubbealtı Akademi mecmuası’nın 1984 senesi Nisan sayısını onun hâtırasına tahsis etmiştik. 24 Nisan’da vefat etmişti ve birkaç hafta içinde Nisan sayısını azıcık bekleterek ciddî bir cilt teşkil edecek sayıda yazı topladık. Çok güzel bir sayı oldu. Ama sanki yazıların hepsi tek kalemden çıkmış gibiydi. Bu durumu tâyin eden sebep, Ekrem Bey’in hâtıralarının tâzeliği ve onu kaybetmekle toplumun neresinin acıdığıyla ilgiliydi.
Pek çok anekdot akla geliyor, ama Münevver Ayaşlı diyordu ki o yazılardan birinde: “Bir Ekrem Bey’in daha gelmesi için Ertuğrul Gâzi’nin Söğüt’e göçmesi, Osman Gâzi’nin devleti îlân etmesi ve 600 şu kadar yıllık Osmanlı tecrübesinin tekrar yaşanması gerekir. O böyle bir yekûnun ete kemiğe bürünmesiydi.” demişti. Münevver hanım, çağının algısını ve acısını böyle özetlerken, onu sevenlere de tercüman olmuştu.
Ulu bir çınar gibiydi.
Tek başına bir iklimi muhâfaza kabiliyetindedir ya çınar!
İşte Ekrem Bey, tek başına güzellikleriyle, acılarıyla, değerleri ve üstün yanlarıyla bizim medeniyetimizin kişiliğe bürünmüş örneği gibiydi.
Fethi Gemuhluoğlu ona “Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi” diye hitap ederdi. Bakın tarihte böyle bir sıfat yoktur. Anadolu Beylerbeyliği bir makam, Rumeli Beylerbeyliği bir başka makamdır. O çift kanatlı devlet ve toplum tecrübesini şahsında imtizaç ettirdiği için rahmetli Gemuhluoğlu onu böyle tavsif etmişti. Bugün kırk bir sene sonra, Ekrem Bey’i nasıl anlatmalı? diye kendime sorduğumda, yapıp ettiklerinden ziyâde, o kudretli şahsiyeti, emretmeden tâyin eden özgün kişiliği anlatma ihtiyâcı duyuyorum.
Mağfiret-i ilâhiye emânet olsun.
Dilerim, “İnşallah kabrimden, bir gün milletimin kendi şahsiyetiyle kendi kıyâfetleriyle, kendi şehrimizde, kimseye özenmeden bir yüksek karakterle dolaştığını göreceğim” diye umduğu tablo tez zamanda tahakkuk eder.
