Meşruiyetin Kaynağı ve Doğrudan Demokrasi

Tam boy görmek için tıklayın.

Prof.Dr. Selim Hilmi ÖZKAN

Giriş yerine…

İnsanlığın başlangıcından günümüze kadarki süreçte, zamansal ve mekânsal değişikliklerle birlikte toplumlar, yaşamsal anlamda teknolojik, yönetim ve egemenlik haklarının kullanımı konusunda veya günümüzün ifadesiyle demokratik yönde hep iyiye doğru değişim göstermişlerdir. Elbette bu değişim zaman içerisinde düz bir düzlemde devam etmemiştir. İnişli-çıkışlı, ilkel veya ileri diyebileceğimiz bir şekilde olsa da genelde hep daha önceki sistemlerden daha iyi yönde bir gelişme kaydetmiştir. Yani toplumlar önceki bir aşamadan sonraki bir aşamaya geri dönülmez bir ilerleme kaydetmişlerdir. Bu ilerleme teknik ve üretim de olduğu gibi düşünce, yönetim ve hâkimiyetin kaynağı konusunda da gelişme kaydetme şeklinde olmuştur. Elbette bu değişim çok da kolay olmamış; bireyler ve toplumlar bu yolda birçok bedel ödemişlerdir. İşte bu bedel sayesinde genelde ilerleme, bir adım ileri yönde ve gelişme şeklinde olmuştur. İlerleme veya bir buluş rastlantısal olsa bile uygun bir zaman ve zemine ihtiyaç duymuştur. Elverişli şartlar oluştuğu zaman gelişme ve değişme yaşanmıştır. Gelinen bu noktada yeni teknikler ve ilerlemeler her zaman kullanıcılarına güç ve yarar sağlamıştır (Cornforth, 1987: 33, 34). Fakat İnsanlık yönetimsel alanda demokratik yönde daha iyiye doğru  ilerleme anlamında birçok mesafe kaydetmesine rağmen çağdaş dünyada bile halkın kendi kendini yönetmesi fiilen mümkün olamamaktadır (Yılmaz, 2003: 21).

Tarihi Arka Plan ve Meşruiyetin Kaynağı

Devlet ve toplum hayatında en üstün otorite ve kudret olarak tarif ettiğimiz hâkimiyet anlayışı, içinde bulunduğu zaman ve mekâna göre insanlığın başlangıcından günümüze kadar farklı anlamlarla ifade edilmiştir. Bazen kuvvet ve kudret olarak görülmüş, bazen ilahi bir değer olarak nitelenmiş, bazen tek kişinin gücü olarak ferdileştirilmiş ve nihayet 1789’dan sonra topluma mal edilmiştir. İhtilal öncesi modern devletin unsurlarından birisi olan egemenlik ilkesini/kavramını, ilk kez çağdaş anlamda kullanan Jean Bodin’e göre egemen, egemenliğini hiç kimseye devredemez. Tam anlamıyla egemen olan devlettir. Bu hak devlete aittir. Bu anlamda Bodin üç devlet biçiminden bahseder. Eğer egemenlik tek bir kişinin elinde toplanmışsa monarşi, egemenlik bir azınlığın elinde bulunuyorsa aristokrasi, egemenlik halkın elindeyse demokrasidir. Bodin bu devlet biçimlerinden hangisinin tercih edilmesi gerektiği konusunda, tercihini ideal yönetim olarak gördüğü monarşiden yana kullanır (Saygılı, 2014: 191; Ergül, 2016: 330). Çünkü ona göre egemenliği ayakta tutabilecek yegâne yönetim biçimi monarşidir. Bu hakkın bölünmemesi gerekmektedir. Bodin monarşi ve egemenlik kavramlarını savunurken eserinde sık sık Osmanlı yönetim biçimi ve egemenlik haklarının kullanımından örnekler verir (Ergül, 2016: 332). Bodin’in aksine egemenliğin kaynağının toplum olduğu fikrini savunan ve modern liberalizmin fikir babası Thomas Hobbes’e göre de egemenlik hakları devredilemez ve bölünemezdir (Hobbes, 2007: 136).

Hâkimiyet kavramını kullanan ve toplumları bir arada tutan devlet siyasi bir teşekküldür. Görevi de toplumun düzenini, huzurunu, refahını, kalkınmasını sağlamak, maddi ve manevi değerlerini korumaktır. Toplumsal hayatta bu kadar işlevi olan devletin, dinle ve dini müesseselerle meşgul olmaması düşünülemez. Bu açıdan tarihte din ve devlet münasebetleri hep iç içe olmuştur (Kodaman, 2002; Alatlı, 2010, C. II: 828). Bilhassa İslam dini ve Musevilik kamusal ve özel alan ile politik alan olmak üzere yaşamın bütün alanlarını düzenlemiştir ve düzenlemek ister (Fukuyama, 2016: 280). Bu çerçevede bazen dinin devlete bazen da devletin dine hâkim olduğu, yön verdiği olmuştur. Hâkimiyet kavramına ve hâkimiyetin kaynağına baktığımızda ise genel olarak iki kısımda ele alındığını görüyoruz. Dini referans alan teokratik görüşe göre hâkimiyetin kaynağı Allah’tır veya Tanrı’dır. Bu dini izah tarzı insanların ve toplumun Allah’ın hâkimiyetine itaat edilmediği takdirde, isyankâr ve günahkâr olacaklardır (Kodaman, 2002). İslam toplumlarında hükümdar meşru ise İslam tebaanın tam ve itirazsız itaati söz konusudur. Meşru bir Müslüman hükümdarın en tipik örneği, umma’nın yani dinsel veya siyasal İslami topluluğun başı olan imam ya da halifedir. Hükümdar kendisi adına hareket edecek kimseleri atama yetkisine sahip olduğu için, onun adına yönetme yetkisini usule uygun kullanan askeri ve sivil memurlara itaat da hükümdara itaat ile eşdeğerdir. Bazı hukukçulara göre hükümdar Müslüman değilse bile Müslümanlara Müslümanca yaşama hakkı tanıyorsa onun da meşruiyetini kabul etmişlerdir (Lewis, 1997: 112, 117). Ancak halk icra organına ancak doğruyu emrettiği, bu husustaki hükümleri tatbik ettiği müddetçe itaatle mükelleftir. Kanuna aykırı durumlarda bu itaat da ortadan kalkar (Mevdudî, 2016: 35).

Meşruiyetin kaynağının ilahi olduğu düşüncesi, dinlere ve din anlayışlarına göre değişmektedir. Ancak genel prensipte büyük bir değişiklik yoktur (Kodaman, 2002). Bu egemenlik anlayışı Hristiyan toplumlarda Hz. İsa’nın vekili olan papa (Alatlı, 2010, C. 1: 258), Müslüman toplumlarda ise Hz. Muhammed’in s.a.v. dini ve siyasi temsilcisi halife eli ile yürütülmüştür. Papa, İsa’nın a.s. temsilcisi olması nedeniyle görevini yapmayan ve hakkıyla yerine getirmeyen bir kralı tahttan indirme hakkına sahipti. Egemenlik din adamlarının denetim ve izniyle krallar tarafından kullanılabilirdi. Veraset yoluyla siyasi iktidarı elinde bulundurmak meşruluk için yeterli değildi (Ünaltay, 1990: 36). Bu meşruiyet kutsal metinlerde geçtiği şekliyle de tüm gücün Tanrı’dan geldiğini kabul etmekledir. Hükümdarlar Tanrı’nın vekilidir ve onun dünyadaki yardımcılarıdır. Bu nedenle kraliyet tahtı bir insanın tahtı değil, Tanrı’nın kendi tahtıdır. Kral veya hükümdar emirleri ve yaptıkları için kimseye hesap vermez. Krallara yapılan bir saldırı, kutsal olana yapılan saygısızlıktır. Tanrı’ya hizmet etmek ve krala saygı göstermek aynı şeydir (Alatlı, 2010, C. II: 828). Bu anlayış Batı dünyasına Hristiyanlığın kabulü ile egemen olmuştur. Çünkü Hıristiyanlık Roma İmparatorluğunun resmi dini olarak kabul edilmeden önce Romalı yöneticilerin meşruiyetin kaynağı olarak toplum gösterilirdi. Hristiyanlığın kabulünden sonra siyasal iktidarın dayanağı kutsal irade olmuştur. Egemenliğin kaynağındaki bu değişimle birlikte kilisenin gücü her geçen gün artmıştır (Saygılı, 2014: 193).

İslam dünyasında Hristiyan dünyası kadar olmasa da hükümdarlar, bilhassa Türk hükümdarları, halifeden meşruiyet adına menşur almışlardır. Bu menşur sembolikte olsa sultanların ve hükümdarların meşruiyeti açısından önemliydi. Moğollar 1258 yılında Bağdat’ı yağmalayıp hilafeti ortadan kaldırdıktan sonra 1261 yılında sultan Baybars Bağdat’tan kaçarak Mısır’a sığınan Abbas oğullarından bir kimseyi yeniden halife ilan etti. Bu durum fiilen hiçbir iktidarı olmayan bir durumdu. Buna rağmen Müslüman hükümdarlar bu şekilde iktidarlarına meşruiyet kazandırmak için İslam birliğini ve otoriteyi temin edecek bir güce ihtiyaç duyduklarını göstermişlerdir (Lewis, 1997: 59).

Meşruiyetin kaynağı konusunda diğer bir görüş ise pozitif ve felsefi görüştür. Buna göre hâkimiyetin ve meşruiyetin kaynağı toplumdur ve akla dayandırılan bir hâkimiyet anlayışı esastır. Bu görüşün dayandığı temel, insanların hukuken eşit olduğu, bir insanın diğer bir insana tabi olmasının temel haklara aykırı olduğu prensibidir (Kodaman, 2002). Bu prensibi ilk geliştiren Thomas Hobbes olmuştur. Hobbes’e göre insanlar doğuştan eşittir (Hobbes, 2007: 92). Bu görüşlerin sahibi Hobbes tam bir demokrat olmamakla birlikte kararlı bir liberaldi. Bu anlamda onun düşünceleri modern liberalizmin kaynağını oluşturmuştur. Ona göre egemenliğin meşruiyetinin kaynağı krallara Tanrı tarafından verilmiş haklara ya da egemenlerin doğal bir üstünlüğü veya bir kimsenin diğerinden üstün olduğu düşüncesine değil, yönetilenlerin haklarına dayanmasıdır (Fukuyama, 2016: 206, Hobbes, 2007: 130).

Modern toplumsal ilerleme veya demokrasiye geçişle birlikte pozitif ve felsefi görüş egemen olmuş ve meşruiyetin kaynağı genelde toplumlara dayandırılmıştır. Bu konuda Samuel Huntington “Birleşik Devletler, Büyük Britanya ve Sovyetler Birliği farklı hükümet biçimlerine sahipler. Ama her üç sistemde de iktidarda bir hükümet var. Her ülke, politik sistemin meşruluğu konusunda halkın ezici çoğunluğunun mutabakat içinde olduğu bir politik topluluk durumundadır. Her birinde yurttaşlar ve yöneticileri ülkeye neyin yararlı olduğu ve politik topluluğun hangi gelenek ve ilkelere dayandığı konusunda bir dizi ortak görüşe sahip” der (Fukuyama, 2016: 39, 43). Bundan da anlıyoruz ki hemen hemen bütün rejimler, varlığını sürdürebilmesi için nüfusun çoğunluğu tarafından meşru kabul edilmesi gerektiğine ihtiyaç duyulmaksızın herhangi bir meşruiyet zeminine dayanma gereği duymaktadır. Mesela Latin Amerika’da ve Orta Doğu’da askeri cunta ve oligarşiler halkların büyük bir desteği olmadan uzun süre ayakta kalmışlardır. Yönetimlerini ise meşru bir zemine dayandırmak için her yola başvurmuşlardır. Askeri darbe ile gelenler bile daha iyi bir yönetim için bu yola başvurduklarını “daha sağlıklı” ve “yenilenmiş” bir politik sistemin yolunu hazırladıklarını ileri sürmüşlerdir. Çünkü en kanlı diktatörler ve tiranlar için bile yönetimde ve iktidarda kalabilmek için meşruiyet en önemli sorundur (Fukuyama, 2016: 44).

Sonuç

İnsanoğlu yaşam mücadelesi boyunca hep iyiye doğru bir arzu duymuş ve bunun yollarını aramıştır. Bu arzunun bir sonucu insanoğlunun daha iyi yaşama yolunda attığı adımlar hep kendi lehine sonuçlanmıştır. Elbette bu kolay bir süreç olmamıştır. Ekonomik ve toplumsal ilerlemeler kadar siyasal kazanımlar da önemlidir. Bilhassa 20. yüzyılda demokratik yönetimlerin yerleşmesi başta olmak üzere toplumlar birçok önemli kazanımlar elde etmiştir. Bu kazanımların elde edilmesinde topluma yön veren düşünürlerin katkısı göz ardı edilmemelidir.  Buna rağmen insanlık yönetimsel anlamda demokratik yönde birçok mesafe kaydetmesine rağmen çağdaş dünyada bile halkın kendi kendini yönetmesi fiilen mümkün değildir.

Sanayi inkılabı sonrası toplumların başta üretim ve tüketim olmak üzere birçok alışkanlıkları değişti. Bu alışkanlıkların değişimi ile toplumların ve fertlerin dünyaya bakış açılarında da değişim meydana gelmeye başladı. Sanayi Devrimi sonrası meydana gelen 1789 Fransız Devrimi ise egemenliğin kavramı ve toplumların egemenliğin kaynağına bakışını değiştirdi. Sanayi Devrimi kadar olmasa da egemenlik anlayışındaki değişimle hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Modern toplumsal ilerleme veya demokrasiye geçişle birlikte hâkimiyetin kaynağı konusunda pozitif ve felsefi görüş egemen olmuş ve meşruiyetin kaynağı genelde toplumlara dayandırılmıştır.

Kaynakça

Alatlı, A. (2010). Batı’ya Yön Veren Metinler. İstanbul: Kapadokya MYO Yayınları.

Aydın, S. (1993). Modernleşme ve Milliyetçilik. Ankara: Gündoğan Yayınları.

Bostancı, N. (1990). Kadrocular ve Sosyo-Ekonomik Görüşleri. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

Buçukcu, Ö. (2020). Türkiye’de Milliyetçiliğin Doğuşu ve Gelişmi: İmparatorluktan Küresel Çağa. L. Sunar içinde, Müslüman Dünyada Çağdaş Düşünce (Cilt 1, s. 315-351). Ankara: Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı Yayınları.

Bulut, H. İ. (2012). Ümmet. İslam Ansiklopedisi, 42, 308-309.

Cornforth, M. (1987). Tarihsel Materyalizm. İstanbul: El Yayınları.

Demirci, F. (2006). Kadro Hareketi ve Kadrocular. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi(15), 35-54.

Demirhan, K. (2014). Yönetimin Sınırlandırılması ve Siyasal Temsil İlkelerinin Tarihsel ve Düşünsel Temelleri. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 111-120.

Ergül, E. (2016). Jean Bodin’in Devlet Teorisi Üzerindeki Osmanlı Etkisi. Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, XX(1), 303-346.

Fukuyama, F. (2016). Tarihin Sonu ve Son İnsan. İstanbul: Profil Yayınları.

Genç, M. (2000). Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi. İstanbul: Ötüken Yayınları.

Hobbes, T. (2007). Leviathan. (S. Lim, Çev.) İstanbul: Yapı Kredi Kültür Yayınları.

Huntington, S. P. (2018). Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması. İstanbul: Okyanus Yayınları.

Kodaman, B. (2002). Cumhuriyet’in Tarihi Fikri Temelleri ve Atatürk. Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi Yayınları.

Lewis, B. (1997). İslâm’ın Siyasal Söylemi. İstanbul: Cep Kitapları.

Mardin, Ş. (1994). Türkiye’de Toplum ve Siyaset. İstanbul: İletişim Yayınları.

Mercan, M. H. (2020). Mısır’da İslamcılığın Seyri: Siyasal Düzen Merkezli Bir Analiz. L. Sunar içinde, Müslüman Dünyada Çağdaş Düşünce (Cilt 2, s. 111-137). Ankara: Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı Yayınları.

Merçil, E. (2004). Menşur. İslam Ansiklopedisi, 29, 150.

Mevdudî, E.-A. (2016). Hilafet ve Saltanat. İstanbul: Hilal Yayınları.

Özakpınar, Y. (2016). İslam Medeniyeti ve Türk Kültürü. İstanbul: Ötüken Yayınları.

Saygılı, A. (2014). Jean Bodin’in Egemenlik Anlayışı Çerçevesinde Kralın İki Bedeni Kuramına Kısa bir Bakış. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 63(1), 185-198.

Sunar, L. (2020). Çağdaş Türk Düşüncesinin Temel Meseleleri, Dönemlendirme ve Tasnif. L. Sunar içinde, Müslüman Dünyada Çağdaş Düşünce (Cilt 1, s. 19-59). Ankara: Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı Yayınları.

Taneri, A. (1997). Türk Devlet Geleneği. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.

Tekin, O. (2009). Antikçağ’da Kent-Devletleri ve Demokrasi. F. M. Emecen içinde, Eski Çağ’dan Günümüze Yönetim Anlayışı ve Kurumlar (s. 1-10). İstanbul: Kitabevi Yayınları.

Ünaltay, A. (1990). Doğu’da ve Batı’da Din-Devlet İlişkisi . İstanbul: Endülüs Yayınları.

Yılmaz, A. (2003). Çağdaş Siyasal Akımlar. Ankara: Vadi Yayınları.

* Bu çalışma Çağdaş Siyasal Akımlar [2021] isimli eserde yayımlanan “Çağdaş Siyasal Akımların Düşünsel ve Tarihsel Temelleri” bölümünden Akademik Akıl için özetlenmiştir.

—————————————–

Kaynak:

https://www.akademikakil.com/mesruiyetin-kaynagi-ve-dogrudan-demokrasi/selimhilmiozkan/

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen