Mitosları Anlatmadan Önce Anlamak

Mitosları anlamak çabası o mitleri üreten ve inanan uzak atalarımızı anlamak çabasıdır. Yoksa mitler kendi başlarına hiçbir değer taşımazlar. Uzak atalarımız bu mitleri üretip onlara inanmakla kalmıyorlar, bu mitleri yaşıyorlar. Bir diğer ifadeyle, mitler, biz modern insanlara ne kadar akıl dışı (veya makul) görünürlerse görünsünler, uzak atalarımızın gündelik yaşamlarının bir parçasıdır. Böyle olduğu içindir ki mitler uzak atalarımızın kültürleri ve uygarlıkları hükmündedir. Bununla birlikte mitlerin büsbütün akıl dışı olmadıklarını, kendi içinde bir mantığa sahip bulunduklarını Umay Ana’nın Çalıkuşları adlı denememizde açıklamaya çalışmıştık. “Tarihçiler,” diyor Edward H. Carr, “inceledikleri dönemdeki kişilerin akıllarından neler geçirdiklerini kendi zinhinde yeniden oluşturmak zorundadır.” Bir tarihçi şayet ortaçağ insanını kavramaya soyunduysa artık mümkün mertebede kendisi olmaktan (ve elbette kendi çağının insanı olmaktan) sıyrılarak ortaçağ insanının yaşadığı atmosfere sızması gerekmektedir. Elbette bunu yaparken ortaçağ insanının da kendisi gibi bir insan olduğu gerçeğini daima göz önünde tutmalıdır. Ahmet Tabakoğlu ise tarihçinin öncelikli görevi incelediği toplumları anlatmak değil anlamaya çalışmaktır diyor.[1] Ortaçağ insanını hakkıyla anlamaksızın nasıl anlatabiliriz? Mesela ortaçağ insanı ev idaresi (ekonomi) deyince ne anlıyordu; modern insan ev idaresi deyince ne anlıyor? Dededen toruna kuşak farkları bulunduğu gibi, bir toplumun şimdiki zamanda yaşayan insanlarıyla geçmiş zamanda yaşamış ataları arasında anlayış farkları bulunacaktır. İşte bu farkları şimdiki zamanın değer yargılarıyla sınırlarsak atalarımızı anlamadan anlatmış oluruz. Mitik çağların insanlarını kavrayabilmemiz için de aynı yöntemi kullanarak onların akıllarından neler geçirdiklerini kendi zihnimizde yeniden oluşturmak zorundayız. Bu oluşturma bir zihin inşasıdır. Yani atalarımızı yüzde yüz anlamamız mümkün olmayacaktır fakat bu yöntemle gerçeğe yaklaşmış olacağız. Bütün bilim dalları gibi, tarih ve mitoloji de gerçeği keşfetme çabasıdır.

Türkler müslümanlık öncesinde devlet başkanı deyince kağan, modern zamanlarda cumhurbaşkanı, bu ikisi arasındaki dönemde ise padişah algısına sahiptiler. Bunların hepsi sonuç itibarıyla devletin başıdır. Yine de kağan, padişah ve cumhurbaşkanı büsbütün aynı değildirler. İşte bu farkları anlamadan gerçeği anlatamayız. Bizler kendi çağımızın insanı olarak cumhurbaşkanını padişahmış gibi tanımlarsak kendi çağımızın gerçeklerinin dışına çıkmış oluruz. Devlet kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ile devlet kurucusu Mete Han sembolik mahiyette aynı konumdadırlar ama yaşadıkları çağlar farklıdır. Durdukları yerlerin koşulları birebir aynı değildir. İşte bundan ötürüdür ki benzerlikleri ve farklılıkları gözetmek durumundayızdır. Aksi takdirde gerçeğin dışına çıkmış ve haliyle yalın gerçeği çarpıtmış olacağız.

Seyahatname’nin sekizinci cildinde Evliya Çelebi Kırım’da iken bizatihi tanıklık ettiği bir olayı şöyle anlatıyor: “Ur ağzından çıkıp yarım saat Heyhat sahrasına gittiğimizde askerimizin üzerine bir karanlık çöktü. Birbirimizi, atlarımızın başlarını, ellerimizdeki dizginleri dumandan göremez olduk. Askerlerin arasında bir uğultu ve feryat kopup, ne tarafa gideceğimizi bilemez olduk. O anda Mehmet Paşa’nın oğlunu kaybettik. Bre bey nerededir diye herkes bağrışmaya başladı. Beyi ne bilen, ne de gören vardı. Ben hemen ‘Bre Muhammed ümmeti!’ deyip (Elhamdülillahi ve Kulhüvallahi) sûrelerini okuyup üfledim. Bir saatten sonra hava biraz açıldı ve beyi buldular. Meğer bey, bu hali görüp, beş on nefer ile geriye Ur kalesine dönmüşler. Melun Kalmuklar bizi Ur kalesinden çıkarken görüp, sihir yapıp, bizi karanlıkta, duman içinde bıraktılar. Bütün Tatarların ve askerimizin akılları başlarından gidip, bazı kişiler geri dönerek tüfek sesleri ile Ur kalesine varırlar. Bir zaman sonra duman kalkıp güneş gökkubbesinden baş gösterince gördük ki iki bin kadar Kalmuk domuz topu olup, bir yerde durup uluşup dururlar.”[2]

Evliya Çelebi’nin tanıklık ettiği bu sihirli duman olayını nasıl yorumlayacağız? Günümüz koşullarında düşman askerini dumana boğmak şaşırtıcı görünmüyor. Burada sihir değil, bir savaş taktiği söz konusu olsa gerektir. Bu taktiğin nasıl bir şey olduğunu bilmeyen Türk askerleri şaşkınlığa uğramışlardır ve sihir olarak düşünmüşlerdir. Şimdiki zamanların korkunç silahlarını zaman makinesiyle geçmiş yüzyıllara taşısaydık o çağın ordularına büyü olarak görünecekti. Kalmuklar öyle anlaşılıyor ki iklim silahı tarzında bir yönteme başvurmuşlardır. Gerçek hayatın birtakım unsurlarını başka türlü yorumlamak, bu unsurlara olağandışı manzaralar yüklemek her çağda mümkündür. Evliya Çelebi’nin betimlemesine göre Ur kalesi Kırım yarımadasının kuzey tarafında bir yerdir. Sümer ülkesinde de Ur ve Uruk şehirleri bulunduğunu hatırlatıp geçelim. Şimdi de Türkmenistanlı meşhur tarihçi Agacanov’a bakacağız. 800 basma ve yazma kaynağı tarayarak hazırladığı Oğuzlar adlı yapıtında Agacanov birtakım sihirli taşlardan bahis açıyor. Yada taşı da denilen yağmur taşlarını hepimiz az çok biliyoruz. Oğuz Devleti yabgularının (krallarının) bir atası bir zamanlar hükümdar bulunan babasına kızarak onun hizmetinden ayrılıyor. Birtakım serüvenler yaşadıkdan sonra tılsımlı dağın bulunduğu ülkeye varıyor. Dağın ardından yükselen güneş bütün canlıları yakıp kavurmaktadır. Yöre halkı aşırı sıcaktan korunmak için yeraltında veya derin mağaralarda saklanıyorlar. Fakat aynı yöredeki hayvanlar tılsımlı dağın taşlarını ağızlarına alarak başlarını göğe kaldırdıklarında onları güneşin yakıcı sıcağından koruyan bulutlar ortaya çıkıyor. Hükümdar babasına kızarak ülkesini terk eden şehzade de zaten bu tılsımlı taşlar yardımıyla vatanına dönecek ve hükümdar olacaktır.[3]

Burada efsane ile birtakım tarihsel gerçeklikler iç içe geçmiştir diyebiliriz. Kimi gerçek hâdiseler zaman ırmağının hızlı akışında çığırından koparak efsaneye dönüşebiliyor. Fakat sözünü ettiğimiz şehzadenin hikâyesinde neyin gerçek neyin efsane olduğunu belirlememiz güçtür. Ancak birtakım tahminler yürütebiliriz. Bu tahminlerimiz yanlış çıkabilir. Zaman farkından ötürü gerçeklik ile efsaneyi birbirinden ayırt etmemiz hayli zordur. Bir şehzadenin babasına kızarak hizmetinden ayrılıp uzaklara gitmesi tarihsel bir gerçekliktir, bu her çağda olabilecek bir kuşak veya siyaset çatışmasıdır. Onun tılsımlı dağa gitmesiyle birlikte efsane başlamış oluyor. Burada artık tılsımlı dağın neyi temsil ettiğine kafa yorabiliriz. Getireceğimiz yorumlar spekülasyon çemberine sıkışıp kalacaktır. Yöre halkının aşırı sıcaklardan korunmak için yeraltına sığınması da tarihsel gerçeklik kapsamındadır. Anadolu’daki yeraltı şehirlerini ve mağara yerleşimlerini bugün somut olarak görebiliyoruz. Tılsımlı dağın taşlarını ağızlarına alarak başlarını göğe kaldırdıklarında onları güneşin yakıcı sıcağından koruyan bulutların ortaya çıkmasıyla birlikte tekrar efsane boyutuna gömülüyoruz. Zorluk buradadır. Eski insanlar katında bir zorluk söz konusu değildi çünkü onlar neyin gerçek neyin efsane olduğuna kafa yormuyorlardı. Efsaneler onların bir gerçeğiydi. Zorluk biz modern insanlara yıkılmıştır. Atalarımızın bizlere azizliği budur.

Friedrich Nietzsche şöyle diyor: “Bir insanın, bir kent halkının, bütün bir ulusun eskiye bağlı tarih duygusunun her zaman çok dar ve sınırlı bir görüş alanı vardır. En büyük olanı hiç görmez. Gördüğü az ve küçük olanı da çok yakından görür ve onu farklı bir biçimde görür.”[4] Tarih duygumuzun görüş alanının sınırlı kalmasına benzer şekilde mitoslara yönelik ufkumuz da daralmıştır. Çünkü mitik çağda yaşamıyoruz. Görüş alanımızı genişletebilirsek atalarımızı kavramak imkânlarımız da genişleyecektir. Yani kafamızın içindeki modern sınırları aşmamız gerekiyor. Belki ancak o zaman tılsımlı dağın mahiyeti bizlere büsbütün açılacaktır. Fakat bunun bir riski yok değildir. Uzak geçmişi büsbütün kavradığımızda hayranlık çukuruna düşerek ayaklarımızı yerden kesebiliriz. Uzak geçmiş bize cazip görünebilir. Yine de bunun gelip geçici bir hayranlık olacağını temenni etmemiz mümkündür. Biz Türklerdeki bozkır romantizmi buna iyi bir örnektir. Atalarımızın yaşadığı uçsuz bucaksız bozkırlara ve onların yurt denilen keçe çadırlarına bir özentimiz vardır. Böyle olmakla birlikte konforlu muhitimizden kalkıp da bozkıra gidecek olursak ilk heyecanı atlattıktan sonra yılgınlığa sürüklenmemiz kaçınılmaz hale gelecektir. Keçe çadırlarda ve bozkırın sert ikliminde yaşamak zordur. En büyük olanı en baştan görebilirsek bozkırlara gitmezden önce romantik heyecanlarımız peşin peşin törpülenecektir. Buna rağmen keçe çadırın içinde birkaç gün geçirmeden de atalarımızın hayat tarzını dosdoğru öğrenemeyiz.

Metin Savaş

[1] Ahmet Tabakoğlu, Türkiye İktisat Tarihi, sayfa 26, Dergâh Yayınları, İstanbul 2012.

[2] Evliya Çelebi, Tam Metin Seyahatname 8. Cilt, sayfa16, Üçdal Neşriyat, İstanbul 1985.

[3] S. G. Agacanov, Oğuzlar, sayfa 183-184, Selenge Yayınları, İstanbul 2002.

[4] Friedrich Nietzsche, Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Yararsızlığı Üzerine, sayfa 57, Say Yayınları, İstanbul 2011.

Yazar
Metin SAVAŞ

Metin Savaş, 1965 yılında Balıkesir’de, kalabalık ve nispeten varlıklı, klasik bir taşra ailesinin içinde doğdu. Lise eğitimini Vefa Lisesindeyken yarıda bırakarak çalışma hayatına atılmak zorunda kaldı. Babasının iş dünyas�... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen