Modernleşme Sürecinde Din ve Dinde Yeni Eğilimler[i]
İbrahim KAYGUSUZ[ii], Metin ÖZKUL[iii] & Yaşar KAYA[iv]
Öz
İnsanlık tarihinde yeni bir kültürel durum ve bilinç düzeyine karşılık gelen modernleşme olgusu aydınlanma, endüstrileşme ve küreselleşme süreçleri ile yaygın bir yaşam biçimine erişmiştir. Geleneksel ilişki biçimlerini ve inanç sistemlerini etkileyen modernleşme aile, hukuk, ekonomi ve siyaset başta olmak üzere bütün kurumları doğrudan etkilemiştir. Modernleşme, dinin tarihsel gücünü ve tekelci konumunu ortadan kaldırmıştır. Böylece geleneksel toplumun dinle iç içe olan muhafazakâr özelliği değişime uğramış, insan kutsallığından arındırılmış ve düşünce sekülerleşmiştir. Modernleşmenin yansımaları olan sekülerleşme, çoğulculuk ve bireyselleşme olguları geleneksel, kurumsal dinin yerine öznelleşen bir din anlayışını ikame etmiştir. Modern dünyanın belirsizlikleri ve anlam krizleri bu bağlamda dine karşı yeni bir yönelişi beraberinde getirmiştir. Yeni Dini Hareketler ve New Age akımları bu yönelişin somutlaştığı alanlar olmuştur. Batı dünyasında birçok insanı inanç ve davranış düzeyinde etkileyen Yeni Dinî Hareketler, modern dönemin yeni şartlarına uyum ve uyumsuzluğun tepkisel tezahürleri olarak kendine yaşam alanı bulmaktadır. Yeni Dinî Hareketler dini inancın yanında, bilimsel düşünce, zihin, ruh ve beden sağlığı, tıbbi tedavi, tüketim vb. alanları içeren bir yapıya sahiptir. Kültürleri ve inançları dönüştüren modernleşme olgusu zamanla İslam toplumlarını da etkileyerek cemaat karakterini dönüştürmüştür. Bu çalışma, modernleşmenin dini oluşumlara yönelik etkilerini; sekülerleşme, çoğulculuk ve bireyselleşme kavramlarıyla ifade edilen olgular çerçevesinde analiz etmeyi amaçlamıştır.
Anahtar Kelimeler: Modernleşme, sekülerleşme, çoğulculuk, bireyselleşme, öznelleşme, din.
Religion and New Trends in Religion in the Modernization Process
Abstract
The phenomenon of modernization, which corresponds to a new cultural situation and level of consciousness in human history, has reached a widespread lifestyle with the processes of enlightenment, industrialization and globalization. Modernization, which affects traditional forms of relationship and belief systems, has directly affected all institutions, especially family, law, economy and politics. Modernization has eliminated the historical power and monopoly position of religion. Thus, the conservative character of traditional society, which is intertwined with religion, has changed, the human being has been stripped of its sacredness and the thinking has become secular. The phenomena of secularization, pluralism and individualization, which are the reflections of modernization, have replaced traditional, institutional religion with an understanding of religion that becomes subjective. In this context, the uncertainties and crisis of meaning of the modern world brought a new orientation towards religion. New Religious Movements and New Age movements have been the areas where this orientation has been embodied. The New Religious Movements, which affect many people in the Western world at the level of belief and behavior, find a living space as reactive manifestations of adaptation and disharmony to the new conditions of the modern era. New Religious Movements, in addition to religious belief, scientific thought, mental, mental and physical health, medical treatment, consumption and so on. It has a structure that includes fields. The phenomenon of modernization that transforms cultures and beliefs has transformed the character of the community by affecting Islamic societies in time. This study, the effects of modernization on religious formations; it aimed to analyze within the framework of the facts expressed in terms of secularization, pluralism and individualization.
Keywords: Modernization, secularization, pluralism, individualization, becoming subjective, religion.
1. GİRİŞ
Toplumlar nezdinde karşılaştırıldığında modernleşme homojen bir anlam içermez. Bu durum hem toplumların gelişimi ve değişimi açısından yani zaman ve mekân farklılığı açısından böyledir hem de her toplumun modernleşen ve nispeten geleneksel kalan yapısal özellikleri açısından. Batı dünyasında modernleşme süreci genel hatlarıyla Rönesans ve reform hareketleriyle başlatılır. Aydınlanma dönemi ve son olarak endüstri devrimiyle modern toplumun oluştuğu kabul edilir. Rönesans Batı entelektüel düşüncesinin doğuşu, dünyevi güzellikler ve oluşumlara ilginin ortaya çıkışı, hepsinden önemlisi hem dünyevi hem de uhrevi otoriteye başkaldırı ve hümanizma ideolojisinin oluşumunu ifade eder (Thilly, 1995, s.277-278). Reform hareketleri ise Katolik kilisesinin otoritesine karşı somutlaşan dini/toplumsal bir hareket anlamına gelir. Reform hareketleri aynı zamanda dini sekülerleşme sürecinin başlangıcını da temsil eder. Aydınlanma dönemi evren, din, doğa, insan ve toplumla ilgili hemen her şeyin problematik bir konu olarak ele alındığı ve tartışılabildiği bir dönemdir. Aydınlanma döneminin oluşturduğu fikir ve tartışmalarla beslenen bilimsel düşünce ve araştırmaların somut sonuçları ise örgütlü, seri ve standart üretimin yani endüstriyel üretim ekonomisinin doğuşunu sağlamıştır (Dean, 1988; Freyer, 1954). Bu gelişmelere paralel olarak feodalizmin dağılması, ulus devlet örgütlenmesi, siyasal yönetim ve temsil mekanizmalarının değişimi de modern toplumun doğuşunda rol oynayan diğer akla gelen nedenler olarak sıralanabilir.
Toplumlar açısından modernleşmeyle ilgili genel bir kategorileştirme olarak kullanılan ve modernleşme sürecine Batı modernleşmesini takip ederek katılan Doğu toplumlarında ise bu süreç daha seçici ve hatta birçok ülke açısından da gelişi güzel olmuştur. Örneğin Türkiye’nin modernleşmesi 18.yüzyılın sonlarından itibaren Batı’nın, Osmanlı askeri gücünün önüne geçmesinin engellenmesi amacına yönelik olarak devlet eliyle başlatılmıştır. İlerleyen yıllarda devlet yönetimince, bürokrasi, hukuk, eğitim sistemi, mimari yapı, güzel sanatlar, giyim kuşam vb. konularda baskıcı yöntemlerle Batının sahip olduğu kurum ve değerlerin taklit edilmesi üzerinden yürütülen (Turhan, 1974, s.195, 211, 226, 257) modernleşme süreci, toplumsal yapıda ‘palyatif’ birtakım sonuçlar vermesine rağmen, bunlar toplumun tümüne şamil olamamış, halk tarafından içselleştirilmemiş, dolayısıyla umulan ya da hayal edilen sonuçlara uzak kalınmıştır.
Gerek Batı modernleşmesi ve gerekse Türkiye’nin modernleşme süreçlerinde ortaya çıkan gelişmeler açısından ‘din’ en önemli tartışma alanlarından biri olmuştur. Batı toplumlarında sosyolojik bir gelişme çerçevesinde ortaya çıkan çoğulculuk, sekülerleşme, her türlü otoriteye karşı birey hak ve özgürlüklerin tahkim edilmesi gereği gibi gelişmeler her alanda olduğu gibi geleneksel din anlayışının da bireyselleşmesi sonucunu vermiştir. Ancak toplumda yaşayan bireylerin yaşam standardı, güvenliği, sağlığı, huzuru, adalet arzusu vb. gibi konuları içeren hak ve özgürlüklerinin tahkimi meselesi, bireyle ilgili hemen her konuda biçimsel toplumsal kurumların inşasını ve kusursuz bir şekilde de işleyişini gerektirir. Modern toplumun sürükleyici aktörlerinin pozitif, maddeci ve her şeyi dünyevi hayatın gereklilikleri çerçevesinde dizayn etme tutumu başarılı olamamıştır. Bu başarısızlık bireyler açısından özellikle ‘ontolojik güvenlik (Giddens, 2014, s.93-102) ve ‘anlam krizi’ (Berger; Luckmann, 2015, s.43-58) sorunlarını beraberinde getirmiştir. Modern toplumlarda ontolojik güvenlik kaygısı türdeş olmayan birçok cemaat tipi gruplaşmalara neden olmuştur (Bauman, 2016) ki, bunlardan bir türü de bu çalışmanın konusu olan artan dini talepler ve dini cemaatleşme eğilimleridir. Literatürde ‘Yeni Dini Hareketler’ ya da ‘New Age Akımı’ olarak isimlendirilen bu eğilimler modernleşmenin ‘kutsalları’ olarak düşünülebilecek çoğulculuk, sekülerleşme, bireyselleşme gibi modern değerlerden uzaklaşma arzusu olarak değerlendirilmektedir.
İnsanlık tarihinde yeni bir kültürel durum ve bilinç düzeyine karşılık gelen modernleşme olgusu aydınlanma, endüstrileşme ve küreselleşme süreçleri ile birlikte yaygın bir yaşam biçimine erişmiştir. Geleneksel ilişki biçimlerini ve inanç sistemlerini etkileyen modernleşme aile, hukuk, ekonomi ve siyaset başta olmak üzere bütün kurumları doğrudan etkilemiştir. Modernleşme, geleneksel olan hemen her şeyi temsil eden dinin tarihsel gücünü ve tekelci konumunu ortadan kaldırmıştır. Böylece geleneksel toplumun dinle iç içe olan muhafazakâr özelliği değişime uğramış, insan kutsallığından arındırılmış ve düşünce sekülerleşmiştir. Modernleşmenin yansımaları olan sekülerleşme, çoğulculuk ve bireyselleşme olguları geleneksel kurumsal dinin yerine öznelleşen bir din anlayışını ikame etmiştir. Modern birey bütünsel dinden parçalı din anlayışına doğru kaymış ve kurumlaşmış dindarlıkta bir çözülme meydana gelmiştir.
Kolektif yaşamdan bireysel yaşama, homojen cemaat toplumundan kozmopolit kent toplumuna doğru evrilmeye kaynaklık eden modernleşme hem yabancılaşma, inanç krizleri ve kimlik bunalımlarını hem de buna bağlı maneviyat arayışlarını beraberinde getirmiştir. Modern dünyanın belirsizlikleri ve anlam krizleri bu bağlamda dine karşı yeni bir yönelişi beraberinde getirmiştir. İkinci dünya savaşından sonra ortaya çıkan ve günümüze kadar devam eden Yeni Dinselleşme Hareketleri ve New Age akımları bu yönelişin somutlaştığı oluşumlardır. Batı dünyasında birçok insanı inanç ve davranış düzeyinde etkileyen Yeni Dinî Hareketler, modern dönemin yeni şartlarına uyum ve uyumsuzluğun tepkisel tezahürleri olarak kendine yaşam alanı bulmaktadır. Yeni Dinî Hareketler dini inancın yanında, bilimsel düşünce, zihin, ruh ve beden sağlığı, tıbbi tedavi, tüketim vb. alanları içeren bir yapı konumundadır.
Modernleşme sürecinin toplumsal inşa yöntemleriyle ortaya çıkan kurumsal yapılarının, bireylerin ontolojik güven kaygılarını artırdığı ve ruhsal/zihinsel anlam atfetme ihtiyacını karşılayamadığı’ düşüncesi bu çalışmanın hipotezi olarak oluşturulmuştur. Modernleşme süreçlerinin ortaya çıkışıyla birlikte geleneksel bir şekilde kurumsallaşmış dinin yerini, modern toplumlarda tarihsel geçmişteki merkezî konumunu kaybeden ve öznelleşen bir din almıştır. Modernleşme, çoğulculuk ve bireyselleşme olgularının, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi büyük dinlerin kurumsallaşmaları üzerinde ne tür etkiler bıraktığı, dünyada yeni dinselleşme hareketlerinin ortaya çıkmasında ne tür etkileri olduğu, Osmanlı devleti ve Türkiye Cumhuriyeti dâhil Batı ve Doğu toplumlarının kültürleri, davranış pratikleri ve zihniyet kodları üzerinde değişiklikler meydana getirip getirmediği bu çalışmanın odaklanacağı toplumsal bir problem olarak tespit edilmiştir.
Kültürleri ve inançları dönüştüren modernleşme olgusu zamanla İslam toplumlarını da etkileyerek bu toplumların cemaat karakterini dönüştürmüştür. Modernleşme hem Osmanlı’da hem de Cumhuriyet döneminde genellikle sosyolojik bir serpilmenin sonucu olmaktan ziyade “modernleştirme” biçiminde ortaya çıkmıştır. Tanzimat döneminden itibaren sonuçları ve etkileri itibariyle yavaş yavaş halk kültürünü şekillendirmeye başlamıştır. Devlet bürokrasisi yolu ile gerçekleştirilen modernleşmeye yönelik yeniliklerin sonuçları seküler bir dünya ideolojisini zihinlerde yaratırken, diğer yandan özellikle geleneksel dini kurumların kaynaklık ettiği çeşitli cemaat oluşumları, enformel bir şekilde olsa da, kendilerini koruma çabaları içine girdikleri bir dönemi yaşamışlardır. Daha açık bir ifadeyle Türkiye’de, modernleşmenin gereği ve Batı’daki gelişmelere benzemenin bir yolu olarak düşünülen ve dinsel yaşama yönelik toplumun kendi tarihselliği içinde ortaya çıkan dini oluşumların (tarikat, mezhep, cemaat vb.) faaliyetlerinin menedildiği ve baskılandığı bir süreç yaşanmıştır. Ancak hemen hemen 1950’li yıllardan itibaren, Batı’daki ‘Yeni Dini Hareketler/New Age Akım’ıyla eş zamanlı olarak, Türkiye’de de dini gruplaşmalar daha görünür olmaya ve faaliyetleri daha geniş toplumsal kesimleri kapsayacak şekilde yaygınlaşmaya başlamıştır. Osmanlı İslam tarihinde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de genellikle dini liderlerin kendi ya da müstear isimleriyle tanınan çeşitli cemaat oluşumlarının meydana geldiği görülmektedir. Genellikle isimleri açısından yeni olsalar da geleneksel dini (mezhep, tarikat gibi) kurum ve oluşumlardan referans aldığı iddiasıyla ortaya çıkan bu gruplardan bazıları dini, modernliğin olumsuzluklarına eleştirel bir bakış açısı getirecek şekilde ideolojikleştirip, siyaset odaklı faaliyetler üzerinden yorumlarken, bazıları da dünyevi ve uhrevi hayata yönelik toplumsal ve bireysel ihtiyaçları karşılamayı amaç edinebilmektedirler. Dolayısıyla Türk toplumundaki bu oluşumların birçoğu, bir yandan kendilerini tarihsel bir geçmişle bütünleştiren diğer yandan da bazı toplumsal etkinlikleri ve söylemleri çerçevesinde; dünyada örnekleri görülen Yeni Dinsel Hareketler ve New Age akımı gibi oluşumların benzerleri olarak ya da modernleşmenin yarattığı benzer ihtiyaçların yol açtığı yeni dini oluşumlar olarak görülebilir. Bu bağlamda modernleşmenin sekülerleşme, çoğulculuk ve bireyselleşme olgularına özgü davranış pratiklerini yansıtan Yeni Dinsel Hareketler ve New Age akımı, süreçle birlikte Türk toplumunda ve İslam dünyasındaki benzeri yeni dinî hareketlere ya da eğilimlere tesir etmiş ve Müslümanların geleneksel bütüncül din anlayışlarını ve cemaat kalıplarını etkilemiştir. Yeni dinî hareketler modernleşme ve küreselleşmeyle birlikte geleneksel formundan farklı biçim ve içeriklere bürünmüştür. Bu hareket mensuplarının kurumsal davranışlar yerine öznel davranış kalıpları geliştirmeleri bunun bir yansımasıdır.
Bu çalışma gerek Batı’da gerekse Türkiye’de görünürlüğü ve etkinliği artan dini gruplaşmaların moderniteyle ilgili sekülerleşme, çoğulculuk ve bireyselleşme olgularından ne şekilde etkilendiğini ve bu etkilenmenin yetersiz kalmasının yeni dini hareketlerin oluşumunda ne derece rol oynadığını anlamayı ve açıklamayı konu edinmiştir. Literatüre yansıyan ve hipotezimiz ile doğrudan ilgisi olduğunu düşündüğümüz modernleşme, sekülerleşme, çoğulculuk ve dinin bireyselleşmesi kavramlarına yönelik olarak, seçici bir çerçevede dikkate aldığımız çalışmalar ışığında yapılacak olan bu analiz, bir anlamda modernleşme sürecinde ötelenen ve bireylerin inhisarına bırakılan dinin toplumsal bir kurum olma vasfının önem derecesini de belirlemeyi amaçlamaktadır.
2. Modernleşme, Çoğulculuk, Bireyselleşme ve Din
Hem davranışı hem de bilinç kalıplarını içerici bir paket olarak gelen modernleşme, (Berger, 2003, s.20) onsekizinci yüzyıl Avrupa aydınlanmasıyla başlayıp sekülerleşme, rasyonelleşme, demokratikleşme, bireyselleşme ve bilimsel düşüncenin gelişmesi gibi çeşitli unsurlarla karakterize edilen bir dönem ve durum olup, gelenekselleşen dini temelde etkileyen bir olgu olmuştur. Bu yeni olgu aynı zamanda endüstrileşme, kültürel farklılaşma, metalaşma, kentleşme ve bürokratikleşme süreçlerini de anlatan bir terimdir. Burada ele alınan konu açısından modernlik fikri, geleneğin merkezinde yer alan tanrının yerine bilimi koyarak, dinî inançlara ancak özel hayat alanında yer bırakmaktadır (Canbay Tatar, 2018, s.83-90). Aklın üstünlüğü tezine dayalı “aydınlanma” gibi, “modern” kavramı da geleneksel olan ve geçmişte kalan her şeyden daha üstün yeni bir kültür, yeni bir hayat tarzı ve yeni bir bilinç vadetmektedir. Bu bilince göre modern zaman, bütün yaşanmış zamanlardan daha yüksek bir standarda sahiptir. Önceki çağlarda yaşananlar mutluluk, huzur, güven, gelişmişlik ve olgunlaşmışlık duygusunu tattırmaktan uzaktır, geride kalmıştır. Önemli olan şu an, hazır zaman ya da çağdır. Modern olmak düne ait olmayan ve başka yöntemlerle ele alınması gereken bir dünyada yaşamak demektir (Özkul, 2008, s. 110). Bu anlamda modernleşme, bireyin geleneksel kabul ve yaşama üslubunu terk ederek yerine yeni ve geniş kitlelerce benimsenen bir yaşam biçimini kabul etmektedir. Toplumsal açıdan ise göreceli olarak statikleşmiş yerleşik kurumların yerine, yine görece daha kuvvetli kabul edilen yeni kurumlar oluşturulmaktadır. Dolayısıyla modernleşme kavramı sadece toplumsal değil aynı zamanda bireysel ve zihnî bir tavrı içermektedir. Yani bir kültürel durumu ifade etmeden önce bir düşünme ve anlayış biçimini yansıtmaktadır (Özkul, 2008, s.110).
Modernlik, yukarıda da kısmen değinildiği gibi Batı Avrupa’da yaklaşık on altıncı yüzyılda başlayan ve takip eden yüzyıllarda bir dizi derin toplumsal, yapısal ve entelektüel dönüşümle birlikte somutlaşmaya başlayan ve öncelikle aydınlanmanın gelişmesiyle kültürel bir proje olarak ve sonra, kapitalist endüstri toplumunun gelişmesiyle de toplumsal olarak kurulan bir yaşam biçimi olarak olgunluğa erişen tarihsel bir dönemdir. Modernizm ise Bauman’a göre (2014, s.15), bu yüzyılın başında olgunlaşan ve geriye baktığımızda içinden postmodern bir “proje” ya da postmodern bir durumun ilk belirtilerinin çıktığı, göreceli bir şekilde çeşitli toplumlar nezdindeki etkisi ve yol açtığı oluşumlar bakımından hâlen süregiden tarihsel süreç olarak görebileceğimiz entelektüel (felsefi, edebî, sanatsal) bir akımdır.
Modernlik, Batı dünyasında Hristiyanlığın öncülüğünde din adına yapılan pratiklere karşı durarak dikkatleri “öteki” dünyadan “buradaki ve şimdiki” dünyaya çevirmiş, yaşamsal etkinlikleri dünyevi hedefler etrafında yeniden konuşlandırmış, ölüm korkusunu yenerek ölümlülüğe ait farkındalıkların doğurduğu etkileri azaltmış ve yaşamı dinsel anlamından koparmıştır (Bauman, 2013, s.260). Bauman’a göre (2014, s.161) geleneksel kültüre karşı mücadeleyi içeren modernleşme süreci; geleneksel değerleri, yaşam biçimlerindeki âdetleri ve inançları imhaya dönük bir güdünün dışa yansımasıdır. Bu süreçte modernleştirici seçkinlerin onayladığı kültürel değer ve biçimlerin dışında kalanların tamamı aşağılığın, geriliğin, gelişememenin, zihinsel özürlülüğün ya da deliliğin işaretleridir. Modernleşmenin temel hedefi, akla ve pozitif bilim anlayışına dayalı katı bir kültürel hiyerarşi kurmaktır.
Giddens (2014, s.59-62) modernliği tanımlarken bazı temel kurumları dikkate almaktadır. Bunlardan birincisi kapitalizmdir. Kapitalizmin belirleyicileri meta üretimi, özel sermaye sahipliği, mülkiyetsiz ücretli emek ve bunlardan türetilen bir sınıf sistemidir. İkincisi endüstriciliktir. Endüstriciliğin belirleyicisi örgütlü, seri ve standart üretimin yapıldığı, cansız güç kaynaklarının ya da makinelerin kullanıldığı işyeri olmakla birlikte, bununla sınırlı değildir.
Zira endüstriyel üretim; ulaşım, iletişim ve ev yaşamı gibi birçok yaşamsal alanı etkiler ve kendine uydurur. Modernliğin üçüncü başat kurumu ise gözetimdir. Gözetim kurumunun işlevi gözetilen grup ya da toplulukların siyasal etki ve etkinliklerinin denetlenmesine yöneliktir. Gözetim hastane, okul, cezaevi ve çalışma alanlarında doğrudan yapılan bir denetleme şeklidir. Ancak asıl denetleme enformasyon araçları yolu ile dolaylı yapılır. Dördüncü başat kurum ise askeri güçtür. Giddens, ‘şiddet araçlarının kontrolü’ amacı güden ve modernleşmenin dördüncü kurumsal gücü olarak öne sürdüğü askeri gücün; tarihsel süreçte bütün toplumlarda siyasal erklere ait olduğunu, ancak geleneksel toplumlarda, çoğu zaman bunun süreklilik göstermeyebildiğini, modernite ile birlikte ise ulus-devletlerin sahip olma ve kullanma tekelini elinde bulundurduğu, yani istediği zaman istediği yerde kullanabildiği başat bir denetleme kurumu haline geldiğini düşünür. Giddens bu dört başat kurumun moderniteye özgü işlevler taşımasına rağmen bunların içinde moderniteyle eş zamanlı ortaya çıkan en yeni kurumun gözetim kurumu olduğunu belirtir (Ritzer, 2011, s.419). Giddens’ın bu görüşleri açısından denilebilir ki, modern yaşamın sınırları, bir anlamda bu kurumların yürütücü aktörlerinin onayıyla ya da uygun görmesiyle biçimlenmektedir.
Modern kurumların ivme kazanması ve dünya çapında yayılması köken olarak Avrupa’ya aittir. Ancak modernlik hem ihraç edilebilir hem de ithal edilebilir özelliklere sahiptir. Bu nedenle “modernlik yapısal olarak küreselleştiricidir” (Giddens, 2014, s.67). Bir yerde ya da toplumdaki oluşum çok uzaklarda, başka ülke ya da toplumdaki oluşumları etkileyebilir. Bu oluşumlar, ilk oluşumun ihraç edilerek aynısının gerçekleştirilmesi şeklinde olabileceği gibi başka toplumların aktörleri tarafından yorumlanarak da alıntılanabilir. Modern toplumda herhangi bir oluşumun doğduğu mekân ile etkilerinin ya da sonuçlarının görüldüğü mekân ve zamanlar farklılaşabilmektedir. Giddens küreselleşmenin işleyişine örnek olarak bu durumu ‘yerinden çıkarılma’ şeklinde isimlendirir (2014, s. 67). Oluşların bilimselliği, teknolojiyle ilişkili olması gibi hususlar, modern zamanlarda yerinden çıkarılma olgusunun yaygınlaşmasını kolaylaştırmıştır. Ancak son birkaç on yıldır internet ve dolayısıyla iletişim teknolojisi sosyal oluşumların da yaygınlaşmasına, doğduğu mekândan uzaklaşmasına neden olabilmektedir. Örneğin literatürde ‘occupy’ (işgal et) kavramıyla ifade edilen toplumsal hareketler, bir ülke halkının siyasi tercihleri vb. oluşumlar farklı ülke ve mekânlarda bir takım etkileşimlere ya da benzeri sosyal hareketlere yol açabilmektedir. Böylece modernitenin ve küreselleşmiş dünyanın koşulları, hem istemli olarak hem de istemsiz bir şekilde, taklit ve düşünümsellik yoluyla yerinden çıkarmaya uygun potansiyel bir ortamı içermektedir.
Modern yaşamda oluşumların yerinden çıkarılma karakteri ya da mekân uzam farklılaşmasının etkisi, birey açısından genel yaşamın rutinlerini sürdürme bağlamında bir risk algısı yaratır. Risk algısının en önemli sonucu ise güven kaygısıdır. Coleman, Putnam gibi sosyal bilimcilere göre güven bireyler arası ilişkiler ve toplumsallığın oluşumu bakımından sahip olunması gereken toplumsal bir sermayedir. Güven oluşumu normları ve bu normlara işlerlik kazandıran iletişim ağlarını gerektirir (Field, 2006, s.45). İletişim ağları yoluyla karşılıklı bilinen normlara uygun davranışların üretimi ve tekrarı, etkileşim içindeki bireyler açısından ilişkinin devamını sağlayan bir güven duygusu tesis eder. Güven ilişkilerinin olmadığı yerde, toplumsallığın gerekleri; özverili, samimi ve içtenlikle yerine getirilmez. Tersine güven ilişkileri, karşılıklı yarar açısından beklentiye uygun davranışların üretilmesi anlamına geldiği için bireyin risk ve güven kaygısı hissetmesinin önüne geçer. Coleman sosyal sermayenin en kuvvetli olduğu toplulukların aile ve akraba grupları, çocukluk arkadaşları gibi duygusal gruplar ve dini gruplar olduğunu düşünür (Field, 2006, s.33, 37). Giddens’ın (2014, s.103) işaret ettiği güven kaynakları da benzerlik gösterir. O ilave olarak, aile ve akrabalık grupları, duygusal gruplar ile dinsel grupların da içinde olduğu yerel toplulukları (Tönnies’in cemaat tipi topluluklarına benzer şekilde) ve bu toplulukların kendi tarihselliğinde ürettiği geleneği de güven kaynaklarından biri olarak kabul eder.
Modern toplumlarda geleneksel toplumdaki gibi güven duygusunu oluşturacak ve bu duyguyu sürekli tutacak ortamlar ve kaynaklar oldukça azalmış ve daralmıştır. Daha ziyade dostluk ve cinsel yakınlıklarla kurulan kişisel ilişkiler, ideolojik paylaşımlar sağlayan soyut sistemler ve geçmiş ile geleceği bağlantılandıran idealize edilmiş düşünceler belli başlı güven kaynakları olarak görülebilir. Ancak modernizmin ürettiği risk ortamı bu kaynakların oluşturacağı güven ortamını süreksiz, kırılgan ve güçsüz kılar. Zira modernitenin oluşturduğu riskler, bireylerin yorumlarıyla, gerçekleşmemiş olguların dahi gerçekleşme olasılığının yüksek olduğu düşüncesini üretir. Bunun yanında silah endüstrisinin varlığından kaynaklanan şiddet tehdidi de riski yüksek tutan bir kaynaktır. Son olarak bireyin risk olasılıklarını içselleştirmesiyle birlikte kendisine ve çevresine yönelik güvensizlik duyguları pekişir (Giddens, 2014, s.103). Bu son durum, birey açısından sürekli ‘ontolojik güven kaygısı’ içinde olmak anlamına gelir.
Güven duygusunu oluşturan sosyal sermaye imkânları, bireyciliği merkezileştiren moderniteye göre geleneksel toplumlarda, varlığı her an hissedilebilen bir imkândır. Bundan dolayı Giddens klasik modernite anlayışının, dinle iç içe girmiş gelenekle karşıtlık içeren bir anlama sahip olduğunu düşünür
(Giddens, 2014, s.42). O, güven kaynağı olma derecesinin yüksekliği anlamında geleneği dine göre daha fazla önemser. Zira “gelenek, dinden farklı olarak belli bir inanç ve uygulama manzumesine değil, bu inanç ve uygulamaların özellikle zamanla bağlantılı olarak düzenlenme biçimine işaret etmektedir… Gelenek rutindir. Rutin etkinliklerin anlamları, geleneğe özgü genel bir saygı hatta huşu duygusunda ve geleneğin ritüelle olan bağlantısında yatmaktadır… Ritüel zorlayıcı bir yönü olmakla birlikte, rahatlatıcı bir şeydir. Çünkü belli bir pratik kümesine bir ayin niteliği katmaktadır. Özetle gelenek; geçmiş, şimdi ve geleceğin sürekliliği içinde, güveni sürdürdüğü ve bu tür bir güveni rutinleşmiş toplumsal uygulamalara bağladığı sürece ontolojik güvenliğe temel bir biçimde katkıda bulunmaktadır” (Giddens, 2014, s.105-106). Modernleşme özünde bu rutini, güveni ve geleneği ortadan kaldırıcı bir özelliğe sahiptir.
Modernleşme aslında tüm toplumsal alanları; ekonomi, siyaset, din vb. olmak üzere beşerî hayatın bütün yönlerini derinden etkilemiştir. Örneğin modernleşmeye bağlı olarak gelişen endüstriyel üretim sürecinde meydana gelen değişimler; topyekûn sosyal hayatı etkilemiş ve eskinin nispeten yeknesak, durağan toplumu hiç kimsenin tek başına vâkıf olamayacağı karmaşık bir yapı hâline gelmiştir. Bu değişme ve gelişmeler birey ve toplum açısından önemli birçok başka sonuçları da beraberinde getirmiştir. Endüstrileşmeyle birlikte toplumsal sistem yeniden örgütlenmeye ve kurumsallaşmaya başlamıştır. Geleneksel statik yapı, yerini sürekli değişen bir yapıya bırakmıştır. Yerleşim yerleri, biçimleri, tüketim türleri ve eğilimleri, sınıf ve statü yapıları, kurumsal özellikler, eğitim ve çalışma biçimleri köklü bir değişime uğramıştır (Özkul, 2018, s.13). Dolayısıyla endüstrileşme, sadece üretim şekli ve ilişkileriyle sınırlı bir olgu değildir. Endüstrileşme aynı zamanda yeni bir toplumsal yapılanma ve yaşam biçiminin oluşturduğu toplumsal etkileşim sürecini de doğuran ve içeren bir olgudur. Ekonomi, endüstriyel toplumun oluşumunda başat rol oynamıştır. Fakat esasında birçok sosyal süreç bu oluşuma etki etmiştir. Bilimsel gelişim ve teknolojik yenilikler, dünyaya ve ahirete yönelik zihnî tavır alışlardaki farklılaşma, siyasi özgürlüklerin genişlemesi, dinî baskıların azalması, farklı inanç ve yaşam tarzlarına karşı hoşgörü gibi birçok sosyal oluşum ve değişim endüstriyel toplumu doğurmuştur. Endüstri toplumunun oluşumu ve nitelik kazanması bunlarla sınırlı kalmamış, bunların oluşturduğu koşullar çerçevesinde endüstri devrimi sonrası yaşanan ekonomik değişimle birlikte, ilkesel olarak rasyonaliteyi kaynak alan ve toplum yaşamının hemen her yönüyle ilişkili formel kurumsallaşmalar ve hukuki normlaştırmalarla sınırlandırılmaya çalışılan bir alan içinde; nüfusun artması, ailenin küçülmesi, birey merkezli toplumsal ilişkilerin yoğunluk kazanması, seyahat özgürlüğü, eğitimin kitlelere yaygınlaşması, iş bölümü, mesleki çeşitliliğin artışı, açık sınıf sistemi, sosyal mobilite imkânları, çok statülü hayat tarzı vb. birçok faktör, modern toplumun göze çarpan en önemli değişimleri ve yapısal özellikleri olmuştur (Özkul, 2018, s.19).
Modern dönemde, yeni birçok kurumsal yapılanmaların yanında, geleneksel toplumdaki işlevleri bakımından çok önemli bazı kurumlar da birçok işlevini kaybetme anlamında değişimden etkilenmiştir. Bunlardan birisi olarak modern dönem öncesi toplumlarda din olgusu ayrı bir kurum ve alan olarak ortaya çıkmanın yanında, toplumsal sistemin tüm birimleri içinde, onların işleyişine istikamet vermeye yönelik olarak, potansiyel bir dayanak olma işlevine sahipti. Bütün insani faaliyetler şöyle veya böyle dinin etkisi altındaydı. Din bu toplumlarda dinsel anlamın yüklü olduğu bir “akrabalık” sistemi içinde varlığını sürdürmekteydi. Modern öncesi toplumlarda yöneticilerin şahsında siyasi güç dinsel güçle birleştirilmişti. Modern tarihin en önemli etkenlerinden biri olan rasyonalizasyon dinin bu pozisyonu için çok önemli sonuçlar doğurmuştur. Weber bu durumu açıklarken “rasyonel sistemler (in) bu sistemlere katılan insanlar için ve bu sistemlerin kendileri için olduğu kadar daha geniş toplum için bir dizi rasyonel olmayan sonuçlar…” doğurduğunu, bu sonuçların “rasyonelliğin irrasyonelliği “ olarak görülebileceğini ve artık rasyonelitenin etkisiyle “dünyanın daha az büyülü, daha az sihirli ve en sonunda insanlar için daha az anlamlı olma…”durumunun ortaya çıktığını belirtir (Ritzer ve Stepnisky, 2014, s. 139). Dolayısıyla modern toplum doğarken dinin toplumsal işlevi köklü şekilde dönüşüme uğramıştır. Berger’e göre din bütün toplumsal kurumlar için kuşatıcı semboller sağlama gücünden gittikçe yoksunlaşmıştır (2002, s.136-155). Örneğin siyasi anlamda din ve devlet ilişkileri ayrışmıştır. Endüstrileşmenin gelişimine bağlı olarak ekonomi, aile vb. kurumlar büyük değişim yaşamış, din birlikte yaşanılan ve normlarıyla toplumsal ilişkilere nizam veren gücünü kaybetmiştir.
Günümüz toplumlarına doğru gelindiğinde din bir taraftan öznelleşme süreci yaşarken diğer taraftan tekelci karakteriyle ilgili bir arınma süreci de yaşamaktadır. İnsanlık tarihinin büyük bölümünde hatta on altıncı yüzyıldaki reform hareketlerinden sonra bile Batı’da dinsel kurumlar birleştirici semboller sağlama açısından tekelci konuma sahipti. Fakat bugünkü dinî kurumların hiçbirisi böyle bir tekelci konum iddiasında değildir. Hatta bunu istememektedir. Zaten modernleşme süreci ile birlikte dinsel kurumlar toplumsal hayatın kuşatıcı sembollerini tekelinde tutma imtiyazından mahrum kalmıştır. Modern birey artık hayatının büyük bölümünü dinî sembollerin ya hiç olmadığı ya da çok aza indirgendiği alanlarda geçirmektedir. Çoğulculuk sebebiyle de birey, farklı ve birbirine zıt dinsel görüşlerle karşı karşıya kalabilmektedir. Din artık bir zamanlar olduğu gibi tüm toplumun şüphe götürmez bir gerçekliği olma konumunu yitirmiştir (Berger, 2002, s.168-172). Zira dinin bireyselleşmesi ya da bireysel tercihe matuf bir seçenek haline gelmesi nesiller arası sosyalleşme yolu ile kazanılmasını engellemektedir. Bu durum, bir yandan din etrafında ortaya çıkan toplumsal kültürün yeni nesiller tarafından öğrenilememesi ya da eksik öğrenilmesi gibi sonuçlara yol açarken, diğer yandan bireyler kendi yaşam deneyimleri ile rastlantısal ve seçici olarak ulaştıkları bilgi kaynaklarının etkisi altında birbirlerinden farklı inanç, ideoloji veya dinlere sahip olabilmektedirler.
Dolayısıyla dinde bireyselleşme, içerdiği normlar gereği insanları birlikte olma, güven ortamları oluşturma gibi önemli bir imkândan mahrum bırakmış olmaktadır.
Modern toplumun yapısı dikkate alındığında dünyevileşme ve öznelleşme süreçlerinin yakın gelecekte köklü şekilde tersine dönmesi mümkün görünmemektedir. Bu anlamda Batı’da dinin insanlık tarihindeki yerinin sonuna yaklaşıp yaklaşmadığı ya da şimdiden din-sonrası çağda yaşayıp yaşamadığımız tartışmalarının bulunduğu görülmektedir. Örneğin modern toplumun çeşitli alanlarında dinin inişe geçtiğini gösteren verileri belgeleyen bazı sosyal bilimciler açıkça “kutsalın sonuna varıp varmadığımızı” sorgulamışlardır (Berger, 2002, s.173-174). Bu arada geleneksel dinî formların tedricen kaybolacağını tahmin eden bazı sosyologların tahminleri neredeyse gerçekleşmiş bulunmaktadır. Bununla beraber Spencer ve Durkheim’in de içinde bulunduğu bazı sosyologlar, rasyonel bir toplumda bile dinî değerlerin varlığının zorunlu olduğunu ifade etmektedir. Rönesans ve Reform hareketleri genelde dinin, özelde kilisenin dünyadaki hâkimiyetinin sorgulanmasını başlatmıştır. Yaşanan gelişmeler bu sorgulamayı arttırmıştır. Materyalist yaklaşımlar ise dinin geçmiş çağlara ait olduğunu veya belli sınıfların hâkimiyetini temin ettiğini ileri sürmüştür. Hatta aydınlanma düşünürlerinin beklentisi dinin ihmal edileceği ve zamanla ortadan kalkacağı yönündeydi. Fakat buna rağmen günümüzde gittikçe artan bir şekilde yeniden dine yönelme eğilimi gözlenmektedir. Bu yöneliş ikinci dünya savaşından sonra daha da görünür hâle gelmiştir (Canbay Tatar, 2018, s.103-104). İslamiyet’in Batı toplumları ile güçlü bir şekilde temasa geçmesi, Yeni Dinselleşme Hareketlerinin ortaya çıkışı ve New Age akımlarının dünyanın yeni bir olgusu hâline gelmesi bu eğilimin en görünür olanlarıdır.
Geleneksel toplum, dinle yoğrulmuş toplumsal normları uzun süre sabit tutan muhafazakâr bir özelliğe sahiptir. Bu toplumlarda geleneği tehdit edebilecek her çeşit değişim ve yenilik kabul görmemektedir. Sosyal hayata hâkim olan ve sosyo-kültürel alanların tamamını etkileyen geleneksel toplumun çözülmesi, modernleşme süreciyle birlikte başlamıştır. Modernleşmeyle birlikte dinin toplumdaki merkezî konumu değişmeye başlamıştır. Değişmenin birçok temel etkeni bulunmaktadır. Dinin bireyin özel hayatında yer alması sonucu özelleşmesi ve bireysel olarak kitle kültürü içerisinde yerini alması, dinin merkezî konumunu sarsan temel etkenlerin başında gelmektedir (Canbay Tatar, 2018, s.23-27). Batılı toplumlarda dinin merkezî konumunu kaybetmesi ve dindeki bireyselleşme süreci, yaşanan bir dizi değişim sonucu ortaya çıkmıştır. Bunların içinde bilimde yaşanan gelişmelerin etkisi ayrı bir öneme sahiptir. Kopernik’in Güneş merkezli modeli, Newton’un çekim kanunu, Galileo’nun Dünya’nın dönüşü ile ilgili dile getirdikleri ve astrofizik alanında yaşanan değişmeler yeni anlayışlara yol açmış ve küçük kosmos olarak kabul edilen insan da kutsallığından arındırılarak modernizmin nesnesi hâline getirilmiştir. Modernleşme süreciyle birlikte bilim diğer bütün değişmelerin temeli olarak kabul edilmiştir (Canbay Tatar, 2018, s.64-67). Böylece dinin kutsallığı yerine bilimin kutsallığı ön plana çıkarılmıştır. Aydınlanmayla birlikte hem düşünce sekülerleşmiş hem de din ve siyasal otoritenin ayrılmasına yönelik bir ilke olarak oluşturulan laiklik, daha çok siyasal aktörlerin pratiklerinde kurumsallaşmış bir din eleştirisi olarak ortaya çıkmıştır.
Geleneksel dinî kültür, yerleşik ve kurumlaşmış dinî bünyeler, geleneksel dinî inanışlar, otoriteler ve yaşam biçimleri, modern toplumun yeni şartları ve özellikle sekülerizmin şoku altında şiddetli sarsıntılara maruz kalmıştır. Modern dönemin yeni şartları, geleneksel toplum yapısından devralınan ve geleneksel dinî bakışa göre şekillenen hayat anlayışlarını önemli uyum sorunları ile karşı karşıya bırakmıştır (Günay, 2000, s.443). Modernleşmeyle birlikte toplumsal yaşam-dünyalarının çoğulculuğu, en çok din alanına etki etmiştir. Tarihin bütün dönemlerinde bütünselliğe dönük semboller sağlayan din, toplumsal değerlerin nihai kaynağı ve insanı kutsal kozmosa bağlayarak mutluluk temin eden bilişsel ve normatif bir araç konumundaydı. Dinin bu tarihsel işlevi, çoğulculuk ile birlikte sarsıntı yaşamıştır. Çağdaş dünyada toplumsal yaşamın değişik sektörleri, birbirinden farklı anlamlar ve anlam sistemleri tarafından yönlendirilir hâle gelmiştir. Bu bağlamda kültürün çeşitli alanları birbirlerinden ayrılmış ve bu alanlar arasında bir bölünme meydana gelmiştir. Böylece eğitim, hukuk, iktisat vb. alanlar dinden bağımsızlaşmaya başlamıştır. Kültürdeki bu ayrılma, insan şahsiyetinde de bir ayrılmayı ve şahsiyet parçalanmasını muhtemel hâle getirmiştir (Canbay Tatar, 2018, s.75-90). Sonuçta din kurumunun toplumsal yaşamı kuşatıcı ve kapsayıcı bir bütünleştirme aracı olma özelliği ortadan kalkmıştır. Hatta gerçekliğe ilişkin dinî tanımlamaların kabul edilebilirliği bile içeriden bir tehdide maruz kalmıştır. Bu tehdidin kaynağı modern bireyin öznel bilincidir.
Modern hayatın karmaşıklığı ve çoğulculuğu değer ve normlara aksederek bir güvensizlik ortamı oluşturmuştur. Modernleşmenin bir süreci olarak sekülerleşme, anlam yapılarının istikrarını bozmuştur. Modern birey din ve geleneksel kurumlardan koparak değerlerin çoğulculuğuna maruz kalmıştır. Çoğulculaşma, bireylerin toplumda çeşitli hayat tarzları ve değerler sunan süpermarketler gibi yaşaması anlamına gelmektedir. Her bir değer, marketlerde pazarlanan ve tüketilen ürün gibi hayatla birlikte sarf edilmektedir. Sürekli tüketmeye, değiştirmeye ve denemeye alışan birey, alışkanlıklarını toplumsal ilişkilerine de yansıtmaktadır. Bu süreç değerlerin kendisini değersizleştirmesiyle sonuçlanmıştır (Canbay Tatar, 2018, s.91). Dolayısıyla din, sekülerleşmeyle birlikte bireyselleşerek dar bir alana çekilmiş ve kişilerin özel hayatlarıyla ilgili bir vicdan meselesi hâline getirilmiştir. Modern toplum, geleneksel toplumlardaki dinî bütünlüğün yerine çoğulculuğa doğru kaymış, kurumlaşmış dindarlıkta bir gevşeme ortaya çıkmış hatta toplumun inşa edilen yapısal ve kurgusal mekanizmaları geleneksel dindarlığa karşı bizatihi bir eleştiri olarak ortaya çıkmıştır.
Modern toplumun bireysel hayatın akışı üzerinde ne düzeyde etkili olduğu, bireyselcilikle kitle toplumu arasındaki ilişkinin hangi yönde seyrettiği veya bireyin sosyal düzende yeniden ağırlıklı bir yere sahip olup olmadığı problemi, bireysel sosyalleşme teorisi çerçevesinde ele alınması gereken bir konudur. Bununla birlikte günümüz toplumlarında, her yeni kuşağın bir öncesine göre, bireysel sosyalleşmenin gerçekleşmesiyle ilgili çok daha zengin ve çeşitlilik içeren sosyalleşme kaynaklarının etkisi altında kaldığı ve bireysel varoluşa dair bir özerkliğin ön plana çıktığı da kabullenilmektedir. Bu durum, her geçen gün daha özgür rollere sahip olan birey açısından; bir yandan içinde yaşadığı birçok alanın baskı altına aldığına dair bir korkunun hâkim olduğuna işaret ederken (Luckmann, 2003, s.9-11) diğer yandan kendisinin de kontrolsüz ve çeşitlilik içeren kaynakların etkisine maruz kaldığını göstermektedir. Böylece günümüz bireyi çok amaçlı, anı yakalamaya ve yaşamaya dönük bir çaba içerisine girmekte, geçmiş ya da geleneksel kuşakların cemaatvari denetim ilişkileri içinde amaç edindiği, dinî değerleri içinde barındıran ulvi hedeflere sahip olmayı yeterince algılayamamakta, algılayabildiği kadarını da ya bireysel pragmatik amaçlarıyla örtüşecek şekilde seçici bir şekilde anlamlandırmakta ya da gereksiz veya ulaşılmaz bulmaktadır.
Geleneksel kilise dininin (Hristiyanlık) sekülerleşme sürecine maruz kaldığını ve hatta modern hayatın kıyısına itildiğini dile getiren Luckmann (2003, s.32) bu durumun, dinin toplumsal konumunu ve dâhili anlam evrenini değiştirdiğini söylemektedir. Batı’da kilise dinini etkileyen modernleşme ve sekülerleşme süreçleri İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Müslüman toplumları da etkilemeye başlamıştır. Bu süreçler Müslümanların din algısını ve İslam’ın dâhili anlam evrenini önemli düzeyde sarsmıştır. Müslümanların İslam’la ilişkisini sağlayan mezhepler, tarikatlar ve diğer dinî hareketlerin dâhili anlam evrenleri ve bu hareketlere mensup bireylerin davranış kalıpları bu süreçlerden önemli düzeyde etkilenmiştir. Luckmann’a göre (2003, s.64-67) tarihsel birey, bir dünya görüşü ya da kutsal bir evren inşa etmeye gayret etmemektedir. Kendisinden önce var olan bir toplum ve dünya görüşü içine doğan ve özgün eylemler bağlamında beşerî bir şahıs statüsüne ulaşamayan bu bireyin bilinç ve vicdanı, toplumsal formlar ve tarihsel dinler (örneğin kilise dini) tarafından belirlenebilmekteydi. Çünkü bu toplumlarda din, sosyal formun ve beşerî dünya görüşünün bizzat kendisi olarak kabul edilmekte ya da algılanmaktaydı. İstikrarı sağlayan bu dünya görüşü, somut hemcinsler tarafından tarihsel bireye aktarılırdı ve şahsi kimliğin de kurucu unsuruydu. Fakat modern toplumda bu durum farklı bir noktaya doğru evrilmiştir. Dinin şekillendirdiği dünya görüşü ve onun bir yansıması olan dinsel kurumsallaşmalar yerini bağımsız şahsi kimliklere ve bireysel dindarlıklara bırakmıştır.
Tarihsel süreçte dinin kurumsallaşması, bireyin kutsal kozmosla ve genel olarak toplumsal düzenle ilişkisini dönüştürmüştür. Örneğin Hristiyanlığın “kilise” şeklinde kurumsallaşması, öncelikli işlevleri “seküler” olan diğer kurumlarla (siyasi, iktisadi vb.) çok yönlü ilişkisini beraberinde getirmiştir.
Kilisenin bu kurumlarla ilişkisi karşılıklı destekten kısmi uyuma, rekabete ve açık çatışmaya kadar uzanabilmiştir. Bu durumda kilise, kaçınılmaz olarak kendi özel, seküler çıkarlarını geliştirme çabasına girmiştir (Luckmann, 2003: 75-76). İslam ve onun adına ortaya çıkan dinî hareketlerde de benzer kurumsal ilişki şekilleri ortaya çıkmıştır. Örneğin tarihsel Nakşibendilik, Mevlevilik ve Bektaşilik, kurumsal yapılarının gereği olarak siyasi ve iktisadi kurumlarla belli ilişki sistemleri geliştirmiş ve bu ilişkilere bağlı olarak karşılıklı rekabetler ve çatışmalar ortaya çıkabilmiştir. Bu durum yani dinle ilgili bu tür kurumsallaşmalar bir yandan bireysel kimliği öteleyip toplumsal istikrarı sağlamakta iken kuşaklararası bir süreçte kurumsallaşmanın sekülerleşme ihtiyacıyla orantılı olarak bireysel sekülerleşmenin de tohumlarını atmış oluyordu.
Çağdaş sanayi toplumlarının din ve dünya görüşleri ile anlam hiyerarşileri kurumsal dinselleşme dönemlerinden farklıdır. Geleneksel dinî kurumların modern dönemlerin toplum hayatında güçlü rol oynamadığı, dinin modern bireyin anlam dünyasında düzenleyici bir karşılık bulmadığı ve içselleştirilmediği bilinmektedir (Luckmann, 2003, s.85). Berger’e göre (2003, s.17) küreselleşen toplumların hem elit hem de halk düzeyinde paylaşılan ortak teması bireyselleşmedir. Yükselen küresel kültür, bireyin gelenek ve cemaat karşısındaki bağımsızlığını arttırmaktadır. Bireyleşme, davranış ve bilinçte gözlenebilecek düzeyde ortaya çıkan toplumsal ve psikolojik bir süreçtir. Amprik bir olgu olarak “bireyleşme”, bir ideoloji olarak “bireyselcilik” ten farklıdır. Fakat bunlar çoğu zaman birbirleriyle bağlantılıdır. Bu anlamda bireyselleşme (individuation) ve bireycilik (individualism) ayırımında bireyselleşme, “işaretler veya numaralarla birbirlerinden ayrılabilen varlıklara” işaret ederken bireycilik, “dinî, siyasi, ekonomik ya da hukuki haklara ve sorumluluklara” ait bir öğretiye işaret etmektedir (Wuthnow, 2002, s.89).
Din de geleneksel toplum düzenini modern sanayi toplumuna dönüştüren uzun tarihsel sürecin bir parçasıdır. Süreç sonunda siyasi ve ekonomik kurumların örgütlü ve rasyonel karakteri değişmiş ve işlevleri giderek artmıştır. Din kurumu ile seküler kurumlar arasındaki ayrışma bireyin toplumsal düzenle ilişkisini köklü şekilde değiştirmiştir. Bireyin dinden bağımsız kendine özgü özerk bir alanı ortaya çıkmış ve bireyselcilik görünür bir durum olmaya başlamıştır (Luckmann, 2003, s.88-91). Modern sanayi toplumlarında bireye ait dinden bağımsız özerk alanların oluşmasının temel sebebi yaygın bir tüketici yöneliminin ortaya çıkmasıdır. Dinin kurumsal bir kimlikle bireyin davranışları için koyduğu normların yeni dönemde ortadan kalkması bireysel tüketimin sadece ekonomik boyutunda değil kültürel ilişkiler boyutunda da önemli değişiklikler meydana getirmiştir. Yeni özerk birey hem şahsi kimliğini hem de bireysel nihai anlam sistemini kendisi inşa etmeye başlamıştır. Modern toplumdaki birey nihai anlam sistemi ve bireysel dindarlığı için ne birincil kamusal kurumlardan ne de resmî dinsel kurumlardan destek ve onay almamaktadır. Bu yeni döneme ait bireysel dindarlık şekli, içerik bakımından hayli çeşitlilik göstermektedir (Luckmann, 2003, s.91-99). Fakat modernleşme, çoğulculuk ve bireyselleşme olguları ile birlikte merkezî konumunu kaybederek öznelleşen ve kurumsallıktan bireysel kimlik düzeyine evrilen din olgusunun modern sonrası dönemde çeşitli adlar, formlar ve içeriklerle yeniden ortaya çıktığı görülmektedir. Bu bağlamda on dokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren gün yüzüne çıkmaya başlayan yeni ve önemli dinî akımlar dikkat çekmektedir. Günümüzde Batı toplumlarında önemli etkilere sahip olan “Yeni Dinî Hareketler” ve “New Age Akımı” bunların başında gelmektedir.
3. Çağdaş Cemaat Formları: Yeni Dinî Hareketler ve New Age Akımı
Modernleşme süreci kolektif yaşamdan bireysel yaşama, yersel cemaat yaşamından kozmopolit kent yaşamına doğru evrilen bir toplumsal değişimi beraberinde getirmiştir. Geleneksel dinî hareketler, bir taraftan bu değişim karşısında eski formlarını revize ederken diğer taraftan modern dönem şartları, yeni çağdaş dinî cemaat formları üretmeye başlamıştır. Yeni Dinî Hareketler ve New Age akımı bu yeni formların başında gelmektedir.
Yeni Dinî Hareketlerin bilim literatürüne girişi ve bu yeni oluşumlar üzerine yapılan sosyolojik incelemeler (Yeni Dinî Hareketlerin Sosyolojisi) yirminci yüzyılda kayda değer bir gelişme göstermiştir (Günay, 2000, s.442; Kirman, 2010, s.3-4). Özellikle 1950’li yıllardan sonra ileri düzeyde sanayileşmiş batı toplumlarında birçok dini hareketin ortaya çıkışı, modern dünyada din sorunu, sekülerleşme, kutsalın dönüşü, yeniden kutsallaşma, dinin geleceği vb. kavramlaştırmalar çerçevesinde birçok tartışma ve araştırmayı beraberinde getirmiş ve bu çerçevede birçok kuram/model geliştirilmiştir. Bu tartışmaların çıkış kaynağı olan dine ya da dindarlığa yönelik eğilimler İkinci Dünya Savaşının yıkıcı atmosferinden sonraki mutluluğa, özgürlüğe, huzur, istikrar ve barışa ilişkin beklentiler, Batı’daki Yeni Dinî Hareketleri besleyen sosyal ve psikolojik zemini olmuştur. Siyasi sistemlere karşı oluşan tepkilerin paralelinde gelişen yeni dinsel hareketlerin fikrî temelleri doğu felsefesine dayanmaktadır. Barış, sevgi ve sınıfsız toplum sözcüklerinin ön plana çıktığı Yeni Dinsel Hareketler (YDH), 1960’lı yıllarda Asya’lı din adamlarının Amerika’ya göç etmesiyle birlikte giderek canlanmaya başlamıştır. Bu oluşumlar, senkretik bir karakterde olmakla birlikte yerel birçok unsuru da bünyesinde barındırmaktadır (Mirza, 2018, s.3334). Batı toplumunun inanç ve değerler evrenini etkileyen onlarca yeni dinî akımın çoğu Doğu kökenli olmakla birlikte bir kısmı da Hristiyanlığın içinde boy göstermiştir. Doğunun binlerce yıllık kültür ve inançlarını temsil eden akımlar, modern dönemlerin maneviyata yabancılaşmış Batı bireyi için “yeni” oluşumlardır. Bu yeni dinî akımlar 1970’li yıllardan itibaren yükselişe geçmiştir. Sayıları milyonları bulan bu akım mensupları arasında gençlerin oranı çok daha fazladır (Köse, 2011, s.7-16). Kadınların ve çocukların da yer aldığı bu hareketlerde genellikle yirmili yaşlardaki gençlerin katılma oranı çok daha fazladır (Kirman, 2010, s.83). Gençliğin yeni dinsel akımlara yönelmesinin nedenleri, statü belirsizliği ve çocukluk ile yetişkinlik arasındaki ikircimli durumdur. Bu hareketlerin taraftar toplaması modern çağ insanının huzursuzluğu, yabancılaşma duygusu, mutlak bir zemine sahip olmaması, belirsizlik duygusu içinde yaşaması vb. sebeplere dayanmaktadır. Hareketler, esnek sınırlarıyla, güç değişimlerinin yaşandığı çağdaş Batı toplumu için bir barınak niteliği taşımaktadır (Mirza, 2018, s.35-36).
Öte yandan ondokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan spiritüalist felsefe akımlarını ve ezoterik inançları temel alan New Age (Yeni Çağ) akımı, yapısındaki muğlaklık dolayısıyla geç modern çağın sembolik değeri niteliğindedir. Özellikle alternatif kutsallıklar ve tedavi yöntemlerinden bahsederken New Age akımına yer vermek gerekmektedir. Geniş ölçüde Doğu felsefesi ve inanç sistemlerinden etkilenmekle birlikte Batı’da daha önce ortaya çıkan ruhçu ve mistik hareketlere ait metafizik ilkeleri güncelleyen New Age, bu anlamda çeşitli düşünceleri bünyesinde harmanlayan şemsiye bir kavramdır (Kirman, 2010, s.284). Meditasyon, holistik sağlık, yoga, spiritüal enerji gibi kavramların ve bu kavramlara ilişkin aktivitelerin zamanla doğallaşıp sıradanlaştığı New Age hareketinin köklerini Yeni Dinsel Hareketlerde (YDH) bulmak mümkündür. Bu harekette yer alan her türlü kavrayış 1960’ların sosyal gerçekliklerinden biri olarak ortaya çıkan Yeni Dinsel Hareketlerin içeriğinde de bulunmaktadır. Ancak bu çağın ya da Hair Müzikali aracılığıyla yaygınlaşan Kova Burcu Çağı’nın kendisini gösterdiği asıl dönem 1980’li yıllar olmuştur (Mirza, 2018, s.39-40). Bu tarihlerde popüler hâle gelmeye başlayan Yeni Çağ (New Age) akımının içinde Occultism (gizli-doğaüstü güçlere inanma), neopaganist (yeni putperestlik), Witchcraft (büyücülük), Satanizm vb. gruplar bulunmaktadır. Bu gruplardan birçoğunun kökleri on dokuzuncu yüzyılın sonlarına ait ezoterik kültüre, bazılarınınki ise yirminci yüzyılda ortaya çıkan “insan potansiyellerini geliştirme akımlarına” dayanmaktadır. Köse’ye göre (2011, s.133) bu akımlar, modern toplumlarda dinî karakter içeren karşı kültürel oluşumlar olarak ortaya çıkmıştır. İnsanlığın yeni bir bilinç evresine girdiğine ve köklü bir manevi değişimin yaşandığına inanan bu akım mensuplarının manevi uyanış, keşif, kozmik bilinçlilik ve doğanın bütünlüğüne inanma (holism) gibi ortak yönleri bulunmaktadır. Ruh-beden-zihin bütünlüğünün önemini vurgulayan bu akımın mensupları için “evrim” önemli bir kavramdır. Buradaki evrim maddi ve teknolojik evrim değil manevi evrimdir. Hristiyan sembolizminden önemli miktarda öğretiler alan bu hareketlerin içinde yeni bilim, yeni ekoloji, yeni psikoloji, yeşiller hareketi, çevre bilinci, kozmik bilinçlilik, doğanın bütünlüğü gibi düşünceler önemli düzeyde yer bulmaktadır. Hareketlerin rüya yorumları yapan “astrologları” olduğu gibi başka dünyalardan haberler alan “medyumları” da bulunmaktadır.
Yeni Dinî Hareketler, modern dönemin yeni şartlarına uyum ve uyumsuzluğun tepkisel tezahürleridir. Geleneksel algılamalardan farklı olarak çelişkili şartların varlığı ve bu şartlara uyum ve uyumsuzluğun sürüklediği arayış ortamı, Yeni Dinî Hareketleri kurgu-bilimsel spekülasyonlara, psikolojik, parapsikolojik ve psikanalitik yöntem ve tekniklere yöneltmektedir (Günay, 2000, s.444-446). Bu yeni oluşumların ne derece “hareket” ya da “dinsel” olduğu tartışmaya açıktır. Ayrıca sayılarının çok fazla olması ve birbirinden oldukça farklı görünümler altında ortaya çıkmaları da bu hareketleri tanımlama ve kavrama yönünden zorlaştırmaktadır (Kirman, 2010, s.60). Buna rağmen oluşumlara ait belli bir sosyal tabanın bulunduğu bilinmektedir. İnanç, kutsallık, iyileşme, arınma gibi kavramlar etrafında şekillenen Yeni Dinsel Hareketler dinsellikleri, organizasyon yapıları ve yenilikleri bakımından birbirleriyle örtüşmeyecek düzeyde çeşitlilik göstermektedir. Bu oluşumların hareketlerine ait unsurların soyutlanma yoluyla dahi olsa ortak bir sorunsalda buluşmaması, bu eğilimlerin kapsadığı alanın sınırlarına yönelik soru işaretleri doğurmaktadır. Akımlar ekseriyetle bir lider ekseninde organize olmuş yapılar olmadığı ve herhangi bir tüketim öğesi gibi bireylerin doğrudan erişimine açık olduğu için takipçilerinin nicel büyüklüğünün saptanması zordur (Mirza, 2018, s.34-43). Buna rağmen bu hareketlerden bazıları karizmatik ve otoriter liderlere sahip olabilmektedir (Kirman, 2010, s.67).
Berger, çağdaş dönemlerde Asya’dan Batı’ya gelen en önemli kültürel etkinin örgütlü dinsel hareketler aracılığıyla değil New Age (Yeni Çağ) kültürü biçiminde taşındığını söylemektedir. Bu kültür Avrupa’da ve Amerika’da milyonlarca insanı hem inanç (ruh göçü, karma, birey ile doğa arasındaki gizli bağlar) hem de davranış (meditasyon, yoga, şiatsu ve tedavi amaçlı diğer masaj biçimleri; tai-chi ve dövüş sanatları; genel olarak Hint ve Çin kökenli alternatif tıp geleneklerinin kullanılması) düzeyinde etkilemiştir (2003, s.23). Dağınık, örgütsüz niteliği düşünülecek olursa, New Age, Yeni Dinsel Hareketlerden daha çok belirsiz ve anlaşılması daha zor bir olgudur. Fakat gittikçe artan sayıda din araştırmacısının bu konuyu incelediği bilinmektedir. New Age’in yükselen küresel kültür üzerinde ne ölçüde kalıcı bir etki bırakacağı ve böylece küresel kültürün biçimini ne düzeyde değiştireceği henüz belirsizdir. Belirsizliğin bir yönü de bu akımların kökenine dairdir. Zira New Age akımları doğu kökenlidir. Bu belirsizliği aşmak için bazı sosyologlar ‘karşı-yayılmalar’ (CounterEmissions) ve “doğululaşma” (Easternisation) kavramını kullanmaktadır.
(Berger, 2017, s.611). Bu kavramlaştırma arayışlarının nedeni küresel düzeyde baskın etkinin genellikle Batı kökenli oluşumlar olduğuna dair genel kabulle ilgilidir. New age akımları ise Batı kökenli yayılmanın tersine doğu kökenli bir yayılmaya işaret eder.
Yeni Dinsel Hareketler, zaman ve uzam algılarının farklılaştığı, üretim biçimlerinin ve kültürel iklimin yeniden tanımlandığı modernite bağlamında şekillense de hareketlerin içeriğini oluşturan bir kısım unsurlar geleneksel yapılara dayanmaktadır. Tarihsel kaynaklardan ve coğrafi hareketlilikten beslenen bu olgu hem deneyimlenme biçimi hem de sunduğu çerçeve açısından modern bir oluşumdur. Dolayısıyla konunun bir modern çağ sorunsalı olarak ele alınması gerekmektedir (Mirza, 2018:34-35). Bu akımın mensupları arasında çevre hassasiyeti, vejetaryenlik, organik tarım, ev dokumaları vb. yeşiller hareketine benzer değerler ön plandadır. Eklektik bir yapıya sahip olan bu harekette, bitkisel tedavi, simya, yeryüzü gizemleri, doğal büyü, Aborjin geleneği, Taoizm, Zen Budizmi, Mistisizm, Sufizm, Eski Yunan geleneği, Yahudi Kabbala geleneği ve Meditasyon ön plana çıkmaktadır. Evrende maddi dinamiklerle birlikte spiritüel (manevi) dinamiklerin de bulunduğuna inanan bu akımın felsefesinin temel dayanakları yeni bilim, yeni ekoloji, yeni psikoloji ve yeni spritüalite (maneviyat)’dir (Köse, 2011, s.133-136). Modernitenin bir ürünü olan Yeni Dinsel Hareketler, zamanla yerini modernite sonrası dönemin bir ürünü olan New Age akımına bırakmıştır. New Age, Yeni Dinsel Hareketlere nazaran daha gerçek dışı bir yapı görünümündedir. Din, bilim, ruhsallık, sağlık, tıp, tüketim, dünyevi olanı reddediş vb. mutluluk arayışlarının tek bir akım içinde ve her bireyde gerçekleştirme amacı New Age akımının ciddiyetini sarsmakta ve onu gerçek dışı bir yapı olarak yansıtmaktadır. Fakat eğilim, hem dinsel hem de din dışı farklı kategorileri içine alabilmesi açısından sosyolojik bir öneme sahiptir. Bu akım, Yeni Dinsel Hareketler’in iddialarından farklı yeni bir şey söylememektedir. Akımda dinleyici odaklılık yerine, müşteri odaklılık belirginleşmiştir (Berger,2015, s.251-262). Yapı, aidiyet gereksiniminin ve talebinin azaldığı, tanımlanmış lider merkezli gruplardan bağımsız, pratik çağın temel dinamiği olarak öne çıkmaktadır (Mirza, 2018, s.39).
Hem Yeni Dinsel Hareketler hem de New Age akımı dinsel bir içeriğe sahip olmakla birlikte dinselliğe işaret etmeyen formlar ve yaklaşımlarla da somutlaşabilmektedir. Reenkarnasyon inancı, önceki hayatlara ilişkin arayışlar, panteist tanrı anlayışı, ruhlarla ilişki kurma gibi geleneksel dinsel unsurların yanında, UFO’lar ile tanrı arasındaki bağlantı, toplu meditasyonlar, meleklerle bağlantıya geçildiğine inanılarak gerçekleştirilen melek terapileri, reiki toplantıları, kuantum kavramının kutsallık bağlamında yorumlanmasına dayalı şifa ve bilinçaltı çalışmaları gibi bireyin kendini yeni bir gerçeklik içinde konumlandırmasına dayalı modern inanç formları da bu akımların unsurları arasında yer almaktadır. Bu yönüyle Yeni Dinsel Hareketler, dinsel ve geleneksel unsurlarla modern kurguların iç içe geçmesiyle şekillenmiştir. Akımların dinle ilgili yönleri giderek geleneksel kurumsal yapılardan bağımsızlaşmakta, ruhsallık ya da kutsallıkla ilgili atıflarla kendine yaşam alanı bulmaktadır. Bu ruhsallık genellikle bireyin mutlu olma yöntemleri ile sağlıklı ve uzun yaşamaya yönelik önerileri içermektedir. Hareketin astroloji, Budizm, Feng-shui mistisizm, Şamanizm, büyü vb. ilgi alanlarına tıp, psikoloji ve ekoloji gibi ilgi alanlarını da eklemek gerekmektedir (Mirza, 2018, s.18-42).
Modernleşmenin çoğulculuk ve bireyselleşme olgularına özgü davranış pratiklerini yansıtan Yeni Dinsel Hareketler ve New Age akımının, küreselleşmenin toplumları, inançları ve yaşam tarzlarını yakınlaştıran etkisiyle İslam dünyasına ve İslami hareketlere de tesir ettiği ve Müslümanların cemaat kalıplarını önemli düzeyde etkilediği görülmektedir. Güncel İslami/dinî hareket mensuplarının kurumsal ve bütünsel bir grup üyesi gibi davranmaktan çok öznel davranış kalıpları geliştirmesi bunun bir yansımasıdır. Bununla birlikte modernleşme süreci ve din bağlamında yaşanan değişim Batı ve İslam toplumları açısından aynı anlama gelmeyebilir. Zira endüstrileşme öncesi Batı toplumlarında Kilise, norm koyma, yaptırım uygulama, inisiyatif kullanma ve bireyler üzerinde yaygın bir güce sahip olma yönünden formel bir kurumsallaşma düzeyine yükseldiği halde İslam toplumlarındaki Halifelik, Kilise düzeyinde bir güce ve kapsayıcılığa sahip değildi. Bunun yerine İslam toplumlarında tarikatlar ve mezhepler bağlamında enformel bir kurumsallaşmadan bahsetmek mümkündür. Fakat sonuç itibarı ile hem Batı toplumlarında Kilise düzeyinde var olan formel kurumsallaşma hem de İslam toplumlarında mezhepler ve tarikatlar düzeyinde var olan enformel kurumsallaşma modernleşme ile birlikte bireyciliğe doğru evrilmiştir.
4. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Dinin Kurumsallaşmadan Bireyselleşmeye Doğru Evrilmesi
Klasik sosyolojik paradigmada kentin, bilimin, rasyonalitenin karşısında geleneği temsil eden cemaat olgusu, modernleşme süreciyle birlikte büyük bir dönüşüm yaşamış ve günümüzde metropollerin ortasında kan akrabalığı, mekân yakınlığı ve yüzyüze ilişkilerden çok uzağa düşerek (Yelken, 1999, s.17) form değiştirmiştir. Bu bağlamda geleneksel dinî hareket/cemaat ve gruplar da modernleşme sürecinde biçim değiştirerek veya kendini yeni dönemin şartlarına göre revize ederek sürekliliğini devam ettirmiştir. Bu durum, modernleşme süreciyle birlikte toplumsal/dinî cemaat olgusunun yok olduğu/olacağı yönündeki modernleşmeci yorumu doğrulamamıştır.
Sosyal bilimler literatüründe cemaat ve cemiyet dikotomisine yönelik çok sayıda değerlendirmeler bulunmaktadır. Bu dikotomi içinde cemaat her zaman modern öncesini cemiyet ise modern toplumu temsil eder. İlk defa Tönnies’in oluşturduğu bu kavramlaştırma hem klasik sosyolojinin yapısalcı bakış açısını hem de modern dönemlerin toplum analizlerini etkilemiş ya da esin kaynağı olmuştur. Bazı sosyologlarda cemaat ve cemiyete atfedilen anlamlar aynı kalmak kaydıyla farklı kavramlaştırmalar da yapılmıştır. Durkheim’in mekanik-organik dayanışması, Weber’in geleneksel-rasyonel tipleştirmesi, Parsons’ın anlamlı ilişkiler-dolaylı ilişkiler kavramlaştırmaları gibi… (Özkul, 2016, s.62) Özellikle Weber, Tönnies’in tipolojik cemaat-cemiyet ayırımına dinamik bir anlam katmıştır. Weber, insan eylemlerinin mantığı ve yönelme biçimine bağlı olarak bu kavramları, genel tipleştirme kavramlarının ayrı olarak cemaatleşme (Wergemeinschfzung) ve toplumlaşma (Wergesellschaftung) şeklinde de ifade etmiştir. Weber’e göre cemaatleşme “geleneksel ve duygusal” bir temele dayanırken, toplumlaşma “değer ya da amaç bakımından ussal olan eylemlere” karşılık gelmektedir. Dolayısıyla geleneksel tarafa ait olan cemaat, modern sanayi öncesi dünyanın toprağa bağlı kırsal yanını temsil etmektedir (Yelken, 1999, s.86). Ancak cemaat-cemiyet kavramlaştırmaları ilk bakışta belirli zamanmekân oluşumlarının bir türünden bir diğer türüne geçişi ifade etmek için kullanılmakla birlikte, en üst düzeyde modernleşmiş toplumlarda bile bu iki kavramlaştırmanın anlamına uygun toplumsal oluşumların farklı sosyal gruplar ve ilişkiler halinde, yanyana/eklektik bir biçimde yaşayabildikleri de gözlemlenen bir husustur. Ne derece değişse de çekirdek aile üyeleri arasındaki ilişkiler, dini cemaatler, hemşeri toplulukları, kâr amacı gütmeyen bazı sivil toplum gönüllüleri vb. bunlara örnek olarak verilebilir. Bu oluşumlar Tönnies’in işaret ettiği saf cemaat özellikleri göstermemekle birlikte cemaatvari özellikler gösterdikleri kolaylıkla söylenebilir. Modern toplumlardaki her türden cemaat oluşumlarını da bu anlamda düşünmek gerekmektedir. Günümüzde toplumlar açısından modernleşme durumunun, nitelik ve nicelik anlamında gösterdiği farklılıklara paralel olarak cemaat yapılanmaları ve diğer toplumsal ilişki ve oluşumların mahiyetini de ‘melez’ yapılanmalar ve içerikler olarak düşünmek gerekir. Dolayısıyla geç modern dönemlere özgü cemaat yapılanmaları, klasik cemaatlerle öz itibarıyla bazı benzer özelliklere sahip olabilmekle birlikte, biçim, içerik ve fonksiyonları açısından farklıdır (Yelken, 1999, s.15). Ferdin bütün hayatını içinde geçirdiği, kendi kendine yeten ve bir mekâna bağlı (Malcver ve Page, 1969, s.14-15) klasik cemaate karşılık yeni cemaatin ilişki biçimleri, katılım şekilleri ve dışarıdaki izleyicilerin anlamlandırma ve algılama biçimleri farklılık göstermektedir. Buna rağmen cemaat olgusu, hayatı anlamlandırma, bütünlük duygusunu sağlama, kamusal alanı evcilleştirme ve yaşanabilir hâle getirme anlamında bir araç olarak (Yelken, 1999, s.12-13) varlığını devam ettirmektedir.
Modern öncesi dönemlerde bireyler hayatlarının tamamını varlıklarıyla bütünleştirdikleri bir cemaat evreni içinde geçirmekteydi. Sosyalliğin çoğunlukla yoğun ve yüzyüze temas aracılığıyla yaşandığı bu cemaat ortamının yörüngesine giren her yabancı (cemaat dışı birey) anında “dost” ya da “düşman” olarak sınıflandırılmakta ve böylece yüksek bir sosyalite düzeyi etkin şekilde korunmaktaydı. Modern öncesi birey-üstü bütün gruplaşmalar ve cemaatler için hikâye bundan ibarettir. Ancak modern koşullarda durum farklıdır. Günümüz koşullarında fiziksel yoğunluk ile yoğun sosyallik birbirinden ayrılmıştır. Cemaatin veya grubun dışında kalan yabancılar, hiç beklenmedik zamanda cemaatin mahrem evrenine girebilmekte ve gitmeyi reddedebilmektedir. Bu yeni durumun temel sebepleri sadece huzursuzluk ve mobilite de değildir (Bauman, 2014, s.92-93). Modern ve postmodern dönemlere ait ilişki biçimleri ve grup yapılarının karakter değiştirmesi bu yeni durumun temel sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır. Öte yandan, dinî veya İslami temelde bir olguya karşılık gelen cemaat kavramının akademik veya sosyolojik anlamı boşlukta kalmış görünmektedir. Bu kavramın akademik anlamda geleneksel kır temelli toplumsal yapılanmayla ilişkilendirilmesini yetersiz görenler kadar bu kavramı ülkelerin gündemlerine uygun olarak dinî cemaatlere indirgeyenler de bulunmaktadır. Bu durum “cemaat” kavramıyla ilgili detaylı bir teorik çerçevenin çizilmesini gerekli kılmaktadır. Nitekim bazı sosyologların cemaat tanımlamalarına yönelik tarama çalışmalarında; bu tanımlamaların belli başlıları, on ile yirmi arasında değişmektedir (Yelken, 1999, s.12-16; Gezgin, 1998, s.185-186) Bu sayılar da olgunun hem geniş boyutlarına hem de içerik farklılıklarına işaret etmektedir.
Batı’da uzun bir tarihsel tecrübenin sonunda ortaya çıkarak toplumu, kültürü ve inançları dönüştüren modernleşme olgusu süreç içinde Osmanlı toplumunu da etkileyerek bu toplumun cemaat karakterini değiştirmiştir. Cumhuriyet Dönemi’nde daha çok “modernleştirme” şeklinde devam eden bu değişim süreci, küreselleşmenin de katkısıyla daha büyük bir toplumsal tabana yayılmaya başlamıştır. Bu bağlamda Osmanlı’dan günümüze devam eden bu değişim süreci dinî hareketleri de önemli düzeyde dönüştürmüştür. Toplum ve dinî hareketler düzeyindeki bu dönüşüm, Tönnies’in tarihsel ve tipolojik cemaatcemiyet ayırımına denk düşmektedir.
Osmanlı toplum sisteminde farklı etnik grupları tanımlamak için kullanılan cemaat kavramı günümüzün toplumsal ve akademik söylemi içinde kendine özgü yeni bir yer edinmiştir. Dinî bir bağlam içinde ve sivil toplum kuruluşlarına denk düşecek şekilde kullanılan cemaat kavramı, bugün tarikat ve dinî hareket olgularına da karşılık gelmektedir. Tarikatlar ve cemaatler sadece İslam toplumlarına mahsus bir olgu olmayıp bütün toplumlara ve inançlara özgüdür. Cemaat veya sivil toplum olgusu, günümüz kentsel toplumunda ve kamusal alanda görünür ve etkili bir konuma yükselmiştir. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte siyasi irade, cemaat toplumundan cemiyet toplumuna geçişin temellerini atmıştır. Bu geçiş aynı zamanda modernleşme sürecimizin de sosyolojik anlatısı olmuştur. Cemaatten cemiyete geçişle birlikte Osmanlı’dan devralınan “alt kimliklerin üst kimlikle olan gerilimi” modernleşme süreci boyunca devam etmiştir (Yelken, 1999, s.10-14). Karpat’a göre (2011, s.8-9) Osmanlı, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında çok dillilik çok dinlilik ya da çok kültürlülük vb. heterojen karakterini bırakarak Osmanlılık, yani eşit vatandaşlık üzerine kurulu bir millet kurmaya çalışmıştır. Dinî cemaat üzerine kurulu klasik devlet yapısı çok din ve dile sahip modern bir millet hâline dönüştürülmek istenmiştir. Bireyi ön plana çıkaran ve bireyin kimliğini mensup olduğu topluma bağlayan bu durum, etnik bilinci harekete geçirmiştir. Böylece kavmi (etnik) kimlik, eski cemaat (din) kimliğinden daha güçlü hâle gelerek dil, din, soy, tarih gibi etnik özellikler millî kimliğin parçaları olmuştur. Millet, modern siyasi bir yapı olarak Avrupa’da olduğu gibi Osmanlı’da da devletin temeli olmaya başlamıştır. Fakat Osmanlı, dinî ve manevi özünü muhafaza ettiği için farklı bir kimlik ortaya çıkmamıştır. Bu, cemaat içeriği olan güçlü bir millet tipidir. Batı’da, öteden beri etnik köken ön planda olduğu için cemaat kimliği ikinci planda kalmıştır. Burada modern-etnik millet ile özdeşleşen devlet, milletin etnik ve manevi (dinî) yönlerini kişi hakkı olarak kanun ile garanti altına almış, birbirinden ayırmış ve her ikisini de güçlendirmiştir. Batı’daki millî devletler bu hâliyle evrensel bir örgütlenme şekli olarak tüm dünyaya yayılmıştır. Öte yandan Osmanlı Devleti, on dokuzuncu yüzyılın ortalarında modernleşme ve laikleşme olgularıyla yüzleşmeye başlamıştır. İslam’ın yönetim tanımıyla ilgili ortaya çıkan algı değişikliği Osmanlı Devleti’nin kurumlarına yansımaya başlamıştır. Yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde toplum kendini modernliğin uygulanabilirliği ile ilgili tartışmaların ortasında bulmuştur. Tanzimat sonrası Osmanlı toplumsal yapısı rasyonelleştirilmiş, bürokratikleştirilmiş ve ideal-tipik Weberci karaktere doğru evrilmiştir. Mardin’e göre (1994, s.166-168) din alanı siyasetten tedrici olarak ayrılmış ve siyasi seçkinler, Osmanlı kültürünün İslami bileşenine iğreti bir gözle bakmaya başlamışlardır. Fakat müslüman alt sınıflar, yöneticilerin bu laik tutumunu izlememiştir. Osmanlı kurumlarının modernleşmesine dönük program ancak çoğulcu anlamda nüfusun değişik kesimlerince benimsenip desteklenmesiyle başarı kazanabilmiştir.
Kökenleri daha önceki tarihlere dayanan Osmanlı modernleşmesi, Tanzimat Fermanı ile birlikte gün yüzüne çıkmıştır. Bu ferman bir anayasa, hatta kanun değil, senet türünden bir belge olduğu hâlde Osmanlı Devleti’ni derinden etkilemiştir. Osmanlı geleneksel hukuku ve İslam şeriat hukuku kaynaklarından alınan unsurlarla Avrupa kaynaklarından alınan unsurların yoğurularak çağdaş kanunların yapılması İslam ulusları tarihinde ilk defa Tanzimat’la birlikte söz konusu olmuştur. Şeriat Mahkemeleriyle Kilise Mahkemelerinin dışındaki Nizamiye Mahkemeleri ilk defa bu süreçte yapılanmış ve yürürlüğe girmiştir. Şeyhülislamlığın yargılama alanı dışında kurulan ilk mahkemeler de bu dönemin Ticaret Mahkemeleri olmuştur (Berkes, 2014, s.221-222).
Cumhuriyet Dönemi’nde tavandan başlatılan laikleştirme süreci bir dönem sonra nüfusun çoğulcu karakterini üretmeye başlamıştır. Osmanlı modernleşmesinin kendini güçlendirmek ve sürdürmek için bilime ve ilerlemeye, halkı ikna etmek için geleneğe ve inanca başvuran tavrı Cumhuriyet’e devredilmiştir. Savaş sonrası Türkiye’sinde modernite ve laikliğin kaderini hem devlet, yani askerî ve sivil bürokrasi, hem de mahallî eşrafın liderlik ettiği siviller belirlemiştir (Karpat, 2010, s.263). Tanzimat’la birlikte başlayan ve Cumhuriyet’le birlikte netleşen yeni seküler süreçte devletin rolü, halkı daha yüksek bir rasyonaliteye çıkarmak olmuştur. Bazı yorumculara göre bu rasyonalitenin ortaya çıkışı için dinî fikir, yasa, âdet ve düzenlemelerin gücünün kırılması gerekmektedir. Bu, gerçek bilimin ışığında, zihinleri anakronik hurafelerden temizleyerek yapılacaktır. Bu yorumcular, Auguste Comte’un dönemin Sadrazamı Reşit Paşa’ya yazdığı mektupla başlayan sürecin Kemalizm’in rasyonalist ve pozitivist tutumlarıyla siyasal ve toplumsal bir güce kavuştuğunu dile getirmektedir (Davison, 2002, s.249).
Bir grup aydının ve Jön-Türk’lerin çabaları sonucu farklı bir sürece giren Osmanlı siyasal yapılanması, 1920’li yıllardan sonra milat (Mirza, 2018, s.100) olarak adlandırılabilecek farklı bir evreye girmiştir. Dinî bir atmosferle girilen kurtuluş savaşındaki direnişin başarısına rağmen din ile ilgili farklı/olumsuz bir tutum ve politika kendini göstermeye başlamıştır. Saltanat ve halifeliğe dönük bu yeni tutum ile İslam’ın Osmanlı’daki geriliğin sebebi olarak görülmesi şeklindeki siyasi algı, “sosyal hayatın özde millî ama biçimde İslami olması gerektiğine inanan Ziya Gökalp’in tavrının” ötesinde bir duruma işaret etmektedir (Mardin, 1993, s.96-97). Yeni dönemin sekülerleştirme tutumuyla birlikte çeşitli dinî semboller kamusal alanın dışına itilmeye başlanmıştır. Şeyhülislamlık ve Şeriyye ve Evkaf Vekâleti’nin lağvı, dinî tarikatların dağıtılması, şapka inkılabı, İsviçre Medeni Kanunu’nun kabulü, Latin alfabesine geçilmesi ve ezanın Türkçeleştirilmesi gibi uygulamalar bu modernleştirici siyasal tutumun sonucu olmuştur. Bu tutum 3 Kasım 1928’de Anayasa’dan “devletle dinin (İslam) bağını kuran madde”nin kaldırılmasıyla hedefine ulaşmıştır (Berkes, 2014, s.521).
Cumhuriyet Dönemi’nde devam eden modernleştirme çabaları, siyasal, toplumsal ve dinî alanların karşılıklı etki ve tepkileriyle ilerlemeye devam etmiştir. Modernleştirme çabalarının keskin siyasi yansımaları olan icraatlar, 1950 yılına kadar hızla devam etmiştir. Cumhuriyet’in modernleştirme projesinde, öncesinde dinsel ve etnik cemaatlere dayanan ve ümmet sistemini merkeze alan yaklaşımın yerini, ulus-devlet yaklaşımı almıştır (Mirza, 2018, s.100). Cumhuriyet Dönemi modernleştirme uygulamalarının içinde önemli bir yere sahip olan laiklik ise, 1930’lardan sonra, ulusal bir Türk kültürü ve kimliği ortaya çıkarma çabalarının bir sonucu olarak Türk siyasal hayatının söz dağarcığına dâhil olmuştur. Dil, folklor, gelenek ve diğer somut ifade biçimlerine dayanan bu kimliğin, otantik olarak Türk ve zımnen Anadolulu olduğu varsayılmıştır (Karpat, 2010, s.239). Fakat buna rağmen Ortodoks ve Sünni karakterde olan geleneksel birçok tarikat ve dinî hareket, 1950’lerden sonra faaliyetlerini arttırmaya başlamıştır (Mardin, 1993, s.101-102). Bu faaliyetlerin artışında bir yandan siyaset kurumunun çok partili hale gelmesi rol oynarken diğer yandan 1930’larda başlayan endüstrileşme hareketlerinin olgunlaşması ve kentsel ortamların en azından istihdam ve modern gündelik yaşamı destekleyici avantajlarının görünür hale gelmesiyle başlayan kırdan kente göç hareketleri de dini tarikat/cemaatleşme oluşumlarının ortaya çıkmasında ya da tekrar canlanmasında uygun koşullar oluşturmuştur. Siyasi ve sosyolojik gelişmeler, göç edenler açısından, devletin yetersiz olduğu ya da ihtiyaç duyulan politikalar üretemediği kent yaşamının zorluklarını yenme konusunda, cemaat oluşumlarının din adına sosyal sorumluluklar ve görevler üstlenmesini sağlamıştır. Cemaatlerin kent yaşamının zorluklarını yenmeye yönelik hizmetleri, göç eden bireyler açısından birer dayanışma merkezi olarak deneyimlenmesini sağladığı ve aynı zamanda inandıkları din adına bunu yaptıkları düşüncesi, dini oluşumların cazibesini artırdığı gibi görünürlük, etkinlik ve farkındalık özelliklerini de genişletmiştir. Dini oluşumların kısa zamanda canlanma eğilimi göstermesi, Mardin’in (1993, s.149) Cumhuriyet’in ilk çeyreğinde dine yönelik uygulamalarının halk nezdinde bütünüyle kabul görmediğine dair tezini de doğrulamaktadır.
Tanzimat’la başlayan Türk modernleşmesi, Batı kültürel modelinin bir izdüşümü olarak değerlendirilebilir. Göle’ye göre, Batı, aydınlanma çağının fikirlerini, sanayi medeniyetini ve modernliğin liderliğini üstlendikçe Doğu iktidarsızlaşmış, kendi yerini ve tarihini Batı modeline göre belirlemek zorunda kalmıştır. Dolayısıyla tarihselliği zayıf[1] Doğu toplumları, modernliğin tanımına kendi pratiklerinin damgasını vuramamış, yani değişimi ve yenilenmeyi içsel ve yapısal bir süreç olarak üretememiştir (Göle, 2014a, s.45). Böyle bir tutumun paralelinde gelişen Türk modernleşmesi, toplumsal değerleri Batı medeniyetinin izdüşümünde, yeniden tanımlamıştır. Kendi değişim formu içinde rasyonalist, pozitivist ve liberal değerler oluşturarak, dinsel ve geleneksel inançların yoğurduğu cemaat ilişkilerini dönüştüren Batı modernizmi, daha heterojen, farklılaşmış, bireyselleşmiş çoğulcu bir toplumsal yapı ortaya çıkarmıştır. Özellikle Tanzimat’la birlikte başlayan ve Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde hızla devam eden Osmanlı Türk modernizmi ise yapısal bir dönüşüm yerine devletin tercihleri etrafında şekillenmiş ve bireye, sivil topluma ve özerk piyasaya dayanmamıştır. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde devletin icraatlarına yansıyan bu modernizm türünde, medeniyetçilik ve milliyetçilik daha baskın, liberalizm, çoğulculuk ve bireyselcilik daha ötelenmiş durumdadır. Piyasa ekonomisi yerine millî çıkarların ön planda olduğu bu modernizm türünün (Göle, 2014a, s.171), 1950 sonrası evresinde devletçi karakterinin yerine liberal karakter baskın hale gelmiştir. Sonraki dönemlerde (1960, 1980 ve sonrası) dünyada yaşanan büyük değişimler, bu modernleştirme türünü, çoğulcu ve bireyselleştirici bir yöne doğru kaydırmıştır.
Modernleştirme ve sekülerleştirme çabalarının tek parti döneminde takındığı keskin tavır bugün değişmiş ve yerini “modern kalarak dinselleşebilme”
(Mirza, 2018, s.102) tavrı almıştır. Geleneğe bağlı ve dinî talepleri baskın olan toplumsal tabanın istekleri, yeni siyasal erkin şekillenmesini etkilemiştir. Bireyler, bugün hem Batı kimliğini benimseme hem de kutsala yönelme davranışlarını bir arada yürütebilmektedir. Hatta seküler modernliğin merkezi konumundaki Avrupa ile zamansal ve mekânsal yakınlık içine giren Müslüman birey, modernleşme ve sekülerleşme sürecini yaşadığı aynı anda buna karşı bir duruş sergileyebilmektedir (Göle, 2014b, s.27).
Davison’a göre (2002, s.23) Türkiye’nin modernlik sürecini ve Cumhuriyet Dönemi siyaset anlayışını anlatabilmek için “laiklik” kavramı “sekülerizm” kavramından daha tanımlayıcı bir içeriğe sahiptir. Türkiye’nin modernleşme süreciyle ilgili birbirine zıt değerlendirmelere rastlamak hiç şaşırtıcı değildir. Webster, “Türkiye’nin rüştünü ispat etmekte olan bir ülke” olduğunu düşünürken, Lerner ve Robinson, Kemalist politikanın, pragmatik modernleşme siyasetinin ideal örneği olduğunu dile getirmektedir. Davison’a göre (2002, s.140-141) modern ve seküler bir geleneğin inşa edilmesi Türk millî siyasetinin temel hedeflerinden biri olsa da bu projenin Türk siyasi söylemi içindeki kurucu anlamı ve amaçları İngilizce yazan ve okuyan siyaset bilimcileri tarafından yeterince anlaşılamamıştır. Çünkü onların Türkiye’ye ilgileri dar, seküler ve modern ön yargılarla dolu olup yorumlayıcı bir yönteme dayanmamaktadır. O, bu handikaptan ötürü Türkiye’nin seküler devlet yapısının özgün karakterinin henüz yeterince açıklanamadığını ifade etmektedir. Örneğin Türkiye’de dinî hareketlerin yükselişini gören bu grup şaşırmakta ve buna bir anlam verememektedir. Bu tutum, Türkiye’nin seküler kimliğine ilişkin henüz tam anlamıyla güçlü bir açıklama yapılamadığının işaretidir.
5. Kurumsallıktan Bireyselliğe Dönüşen Dini Gruplar
Batı ve Doğu toplumlarının kültürel, sosyal ve siyasi hayatı üzerinde dönüştürücü izler bırakan modernizm, bu toplumlardaki mevcut dinî hareketlerin zihniyet, tutum ve davranış pratiklerini önemli düzeyde etkilemiştir. Dinin bireyi ve toplumu kontrol eden, kendini ve evreni anlamlandırma, çeşitli bireysel ve toplumsal etkinlikleri meşrulaştırma konusunda referans çerçevesi oluşturan gücünü azaltan modernizm, bireyselleşme ve çoğulculuk yönündeki yansımalarıyla, hemen hemen bütün dini hareketlerde olduğu gibi geleneksel İslami hareketlerin kurumsallaşmalarını da yapısal değişime uğratmış ve geleneği de temsil eden güçlü konumu tartışılır hâle getirmiştir. Ancak Berger (2003, s.15) ’in de işaret ettiği gibi günümüz bireyi popüler kültür ve akışlarla geleneksel kültürü birlikte temsil edebilmektedir. O’nun verdiği örnekle belirtmek gerekirse; bir insan ilkesel olarak hem blucin pantolon ve spor ayakkabı giyip, hamburger yiyip, hatta Walt Disney menşeli çizgi filmi seyredip hem de herhangi bir geleneksel kültürün tümüyle içinde kalabilir. Dolayısıyla modernizmin rasyoneliteye dayalı bütün inşaacı iddialarına rağmen geleneği ve moderni bir arada yaşama durumunda olan günümüz bireyi, hem popüler kültürün etkisi altında hem de geleneksel kültürle iç içe yaşayabilmektedir. Popüler kültür yüzeysel olduğu için inançlar, değerler ve davranışlar üzerinde sürekliliği olan bir etki bırakamamaktadır. Gelenekle modern arasındaki bu kültürel iç içe geçişler, Türkiye’deki güncel dinî grupların kurumsal yapılanmalarına ve ilişki biçimlerine de yansımış görünmektedir. Kurumsallaşma tecrübesi ve bu yöndeki hafızası güçlü olan dinî hareketler (ör. Mevlevilik), hem zihinsel kodlar hem de davranış pratikleri anlamında gelenekseli ve moderni bir arada yürütebilmektedir (Kaygusuz, 2020, 405). Bu gruplarda hem geleneksel dinî semboller, ritüeller ve davranış/tarikat pratikleri (adap ve erkân) uygulanmakta hem de modern hayatın standart ilişki biçimleri grup üyelerinin pratiği olabilmektedir.
Ancak geleneksel dinî hareketler modernleşme ve küreselleşmeyle birlikte geleneksel formundan farklı biçim ve içeriklere bürünmek durumunda da kalmıştır. Mardin, sosyal yapıların değişken bir tabiata sahip olduğunu ve tarihsel kökleri ile görünüşte aynı olan birçok sosyal yapının aslında bugün farklı bir durumda olduğunu hatırlatmaktadır. Ona göre bugün mevcut olan sosyal ilişkilerin elli yıl öncekiyle aynı olmadığını ve aslında tarikat hareketlerinin de elli yıl önceki fonksiyonlarını icra etmediklerini söylemektedir (1993, s.84-85). Zira çağdaş sanayi toplumlarının dünya görüşü, din olgusuna yaklaşımı ve anlam hiyerarşisi geleneksel kurumsal dinselleşme dönemleri ile aynı değildir. Bu durum İslami hareketlerin de toplumsal fonksiyonlarını dönüştürmüştür.
Geleneksel yaşamın monist karakterli bireyi, artık modernitenin çok yüzlü, çok ihtiyaçlı, çok gruplu, çok amaçlı, çok statülü ve çok rollü bireyi haline gelerek, değişmiştir. Bu değişim ve çeşitlenmenin doğal sonucu olarak modern toplumlarda farklılıklar, toplum düzenini sarsmayacak şekilde kurallara bağlanmış ve kurumsallaştırılmıştır (Özkul, 2016, s.193). Fakat bu kurallar ve kurumsallaşmalar artık din merkezli değil, sekülerdir. Otoritenin kaynağı olmayan yeni dönemin dinsel kurumsallaşmaları, modern yapı ve kurallara bağlı olarak yeniden şekillenmiştir. Bu kurumlar, modern hukukun ve seküler otoritenin izin verdiği sınırlar dâhilinde davranış kalıpları geliştirebilmektedir. Örneğin tarihsel bağlamda zengin kaynaklara sahip vakıflar yoluyla toplumu ve siyasi gücü etkileyebilen Mevlevilik, bugün varlığını modern hukukun elverdiği ölçüde yeni ve edilgen kurumsal yapılarla korumaya çalışmaktadır (Kaygusuz, 2020, 353-408). Benzer bütün İslami hareketler genellikle biçimsel olarak örgütlü dernekler ve vakıflar yoluyla varlığını devam ettirme yoluna gitmektedir.
Modernite süreci dinî hareketler için iki durumu beraberinde getirmiştir,
Birincisi, modernleşmeye ait bireyselleşme ve çoğulculuk olgularının dinî hareketlerin dâhili evrenlerini düşünce ve zihniyet olarak değiştirmesi, ikincisi ise geleneksel dinî hareketlerin kurumsal yapılarının buna bağlı olarak temel bir dönüşüm yaşaması ve “modern dinî yapılanmalar” olarak yeniden ortaya çıkmasıdır. Bu gruplar, modern çağın rasyonel ve organizasyonel profesyonelleşmesine dönük unsurları bünyelerinde yaşatmaktadır. Bu durum, modern dinî kurumların sürdürülebilir olma özelliklerini güçlü kılmaktadır. Buna rağmen “modern dinî hareketler” hâlâ üzerinde yükseldikleri “geleneksel dinî hareketler” gibi kitlesel bir ivme yakalamış değildir.
Günümüzde belirli organizasyonel hedefleri olan kurumsallaşmış, rasyonel örgütlenmeye sahip, demokratik ilkeleri olan ve bir tüzükle yönetilen birçok modern dinî hareket bulunmaktadır. Türkiye’de olduğu gibi modern dinî yapılanmaların önemli bir kısmı geleneksel dinî yapılanmaların revize edilmiş şekli iken bir kısmı geleneksel yapılanmalarda bulunmayan örgütlenme tarzına ve bilişsel süreçlere sahiptir. Bunların ilkine dernekler, vakıflar, Kur’an kursları, haftalık cemaat toplantıları, bayanlar/erkekler için dinî sohbetler, fakirler için aşevleri gibi yapılanmalar dâhil edilebilir. İkincisine ise dinî bir cemaat ya da topluluğun profesyonel tarzda örgütlenmiş yapılanmaları örnek olarak verilebilir.
Bu modern dinî hareketler farklı formasyonlarda birçok aracı kurumlara sahip olabilmektedir. Hastaneler, özel okullar, üniversiteler, ekonomik birliktelikler, sosyal ve kültürel organizasyonlar, yazılı ve görsel medya kuruluşları, bilimsel ve akademik birliktelikler bu kuruluşlardan bazılarıdır (Tecim, 2012, s.9-10). Bu yapılanmaların en büyük özelliği hem biçimsel örgütsel yapılanmaları itibariyle hem de halka yansıyan plüralist amaçlarının en azından bir kısmı itibariyle seküler ve modern kurum görünümünde olmalarıdır. Özellikle biçimsel oluşumlara sahip yapılanmaları olan dini grupları dinî ya da dinsel yapan şey, kurulma aşamasında ortaya koydukları dinî perspektifler ve öne çıkardıkları argümanlardır. Buna ek olarak, hem örgütlü hem de örgütsüz dini yapıların üyeleri ve kamuoyu tarafından algılanan etkinlikleri, hizmetleri ve kullandığı semboller bunların ne denli dini amaçlı gruplar olduğunu sınamanın yolları olarak da görülebilmektedir.
6. SONUÇ
Geleneksel din olgusunu etkileyen modernleşme, yerleşik kurumsal yapıların yerine yeni formlar ve anlam biçimleri önermektedir. Zihnî bir tavır ve kültürel bir duruma işaret eden modernleşme yeni bir düşünme ve yaşam biçimi içermektedir. Bu yaşam biçiminde dikkatler öteki dünyadan şimdiki dünyaya çevrilmiş, yaşamsal etkinlikler dünyevi hedefler etrafında yeniden şekillendirilerek dinsel anlamından koparılmış ve böylece din, merkezî konumunu kaybetmiştir.
Din modernizmin etkisiyle bir taraftan öznelleşme süreci yaşarken diğer taraftan tekelciliğinden de arınma süreci yaşamaktadır. Batıda yaşanan büyük değişimler ve bilimsel alanda kaydedilen gelişmeler insanı kutsallığından arındırarak modernizmin nesnesi hâline getirmiş ve dinin kutsallığı yerine bilimin kutsallığı[2] ön plana çıkmıştır. Özellikle Batı’da dinsel kurumlar geleneksel toplumlardaki gibi birleştirici ve kuşatıcı semboller sağlama konumunda değildir. Birey artık hayatının büyük bölümünü dinî sembollerin ya hiç olmadığı ya da çok aza indirgendiği alanlarda geçirmektedir.
Çoğulculuk olgusu modern bireyi farklı ve birbirine zıt dinsel görüşlerle karşı karşıya getirmiştir. Sekülerleşme ile birlikte bireyselleştirilen ve dar bir alana sıkıştırılan din, bireylerin özel hayatlarıyla ilgili bir vicdan meselesi hâline getirilmiştir. Modern toplum, geleneksel toplumdaki dinî bütünlüğün yerine çoğulculuğa doğru kaymış, kurumlaşmış dindarlıkta bir çözülme hatta geleneksel dindarlığa karşı bir eleştiri ortaya çıkmıştır.
Modern toplumun güncel yapısı dikkate alındığında çoğulculuk, bireyselleşme, sekülerleşme ve dinde öznelleşme süreçlerinin yakın gelecekte köklü şekilde tersine dönmesi mümkün görünmemektedir. Buna rağmen günümüzde bireylerin gittikçe yaygınlaşan bir eğilim olarak dinsel içerikleri olan oluşumlarda ve etkinliklerde yer aldığı da gözlemlenmektedir. Bu yöneliş ikinci dünya savaşından sonra artışa geçmiştir. İslamiyet’in Batı toplumları ile güçlü bir temasa geçmesi, Batı toplumlarının modern bireylerinin egzotik diyarlardaki dinlerden, inanışlardan etkilenmesi, modernizmin rasyonalist, duygusuz ve tahrip edici özelliklerine yönelik eleştirel bir tutum takınma ihtiyacı gibi nedenler yeni inanç gruplarının doğuşuna zemin hazırlamıştır. Günümüzde Yeni Dinselleşme Hareketleri ve New Age akımları olarak adlandırılan oluşumlar bu yönelişin en görünür olanlarıdır. Savaşların yıkıcı atmosferinden sonra mutluluğa, özgürlüğe ve barışa ilişkin beklentiler Batı’daki Yeni Dinî Hareketleri besleyen sosyal ve psikolojik zemin olmuştur. Bu yeni dinî akımlar 1970’li yıllardan itibaren hem sayıca, hem görünürlük hem de kendilerine yöneltilen ilgi anlamında yükselişe geçmiştir. Sayıları milyonları bulan bu akım mensupları arasında gençlerin oranının çok daha fazla olduğu gözlemlenmiştir. Çağdaş insanın anlam ve kimlik arayışı, modernitenin sonuçlarından ya da risklerinden kaynaklanan güven kaygısı, yabancılaşma, belirsizlik duygusu vb. sebepler bu hareketlerin hem doğuşunda hem de varlıklarını sürdürmelerinde etkili olmuştur.
Öte yandan on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan spiritüalist felsefe akımlarını ve ezoterik inançları temel alan New Age akımı da Occultism (gizlidoğaüstü güçlere inanma), neo-paganist (yeni putperestlik), Witchcraft (büyücülük), Satanizm vb. grupları bünyesinde barındırmaktadır. Bu akımlar, modern toplumların dinî karakter içeren karşı kültürel oluşumlarıdır. Akımın mensupları manevi uyanış, keşif, kozmik bilinçlilik ve doğanın bütünlüğüne (holism) inanmaktadır. Modernleşmenin çoğulculuk ve bireyselleşme olgularına özgü davranış pratiklerini yansıtan Yeni Dinsel Hareketler ve New Age akımı, küreselleşmenin toplumları, inançları ve yaşam tarzlarını yakınlaştıran etkisiyle İslam dünyasına ve İslami hareketlere de tesir etmiş ve Müslümanların cemaat kalıplarını önemli düzeyde etkilemiştir. Güncel İslami / dinî hareket mensuplarının kurumsal ve bütünsel bir grup üyesi gibi davranmaktan çok öznel davranış kalıpları geliştirmesi bunun bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
Batı’da uzun bir tarihsel tecrübenin sonunda ortaya çıkarak toplumu, kültürü ve inançları dönüştüren modernleşme olgusu, süreç içinde Osmanlı toplumunu da etkileyerek bu toplumun cemaat karakterini değiştirmiştir. Cumhuriyet Dönemi’nde daha çok ‘modernleştirme’ şeklinde devam eden bu değişim süreci, küreselleşmenin de katkısıyla daha geniş bir toplumsal tabana yayılmıştır. Dinin bireyi ve toplumu kontrol eden gücünü azaltan modernizm, bireyselleşme ve çoğulculuk yönündeki yansımalarıyla geleneksel İslami hareketlerin kurumsallaşmalarını yapısal değişime uğratmış ve güçlü konumlarını tartışılır hâle getirmiş, geleneksel formundan farklı biçim ve içeriklere bürünmesine yol açmıştır.
KAYNAKÇA / REFERENCES
Bauman, Z. (2013). Postmodernizm ve Hoşnutsuzlukları (Çev. İsmail Türkmen). Ayrıntı Yayınları.
Bauman, Z. (2014). Modernlik ve Müphemlik (Çev. İsmail Türkmen). Ayrıntı Yayınları.
Bauman, Z. (2016). Cemaatler (Çev. Nurdan Soysal). Say Yayınları.
Berger, P. L. (2002). Dini ve toplumsal kurumların değişimi (Derleme ve çeviri: Adil Çiftçi). Toplumbilim Yazıları I. Ankara Okulu Yayınları.
Berger, P.L. (2003). Küreselleşmenin kültürel dinamikleri (Çev. Ayla Ortaç). Bir Küre Bin Bir Küreselleşme Çağdaş Dünyada Kültürel Çeşitlilik (Edit. Peter L. Berger-Samuel P. Huntington). Kitap Yayınevi.
Berger, P.L. (2015). Kutsal Şemsiye Dinin Sosyolojik Teorisinin Ana Unsurları (5.Baskı). (Çev. Ali Coşkun). Rağbet Yayınları.
Berger, P.L. & Luckmann, T. (2015). Modernite, Çoğulculuk ve Anlam Krizi (Çev. Mustafa Derviş Dereli). Heretik Yayınları.
Berger, P.L. (2017). Dinler ve küreselleşme (Çev. Hatice Gül). Bilimname, 34, 604 – 613.
Berkes, N. (2014). Türkiye’de Çağdaşlaşma (Yay. Haz., Ahmet Kuyaş). Yapı Kredi Yayınları.
Davison, A. (2002). Türkiye’de Sekülarizm ve Modernlik (Çev. Tuncay Birkan). İletişim Yayınları.
Dean, P. (1988). İlk Sanayi İnkılabı (Çev. Tevfik Güran). Türk Tarih Kurumu Yayınları.
Field, J. (2006). Sosyal Sermaye (Çev. Bahar Bilgen, Bayram Şen). Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Freyer, H. (1954). Indüstri Çağı (Çev. Bedia Akarsu, Hüseyin Batuhan). Edebiyat Fakültesi Konferansları, c.3. İstanbul Üniversitesi Yayınları.
Gezgin, M. (1988). Cemaat-Cemiyet Ayırımı ve Ferdinand Tönnies. Sosyoloji Konferansları, c.22. İstanbul Üniversitesi Yayınları.
Giddens, A. (2014). Modernliğin Sonuçları (Çev. Ersin Kuşdil). Ayrıntı Yayınları.
Göle, N. (2014a). Modern Mahrem Medeniyet ve Örtünme. Metis Yayınları.
Göle, N. (2014b). Seküler ve Dinsel: Aşınan Sınırlar (Çev. Erkan Ünal). Metis Yayınları.
Günay, Ü. (2000). Din Sosyolojisi. İnsan Yayınları.
Karpat, K.H. (2010). Osmanlı’dan Günümüze Elitler ve Din. Timaş Yayınları.
Karpat, K.H. (2011). Osmanlı’dan Günümüze, Ortadoğu’da Millet, Milliyet, Milliyetçilik; Timaş Yayınları.
Kaygusuz, İ. (2020). Mevleviliğin Sosyolojisi Tarihsel ve Toplumsal Temelleri, Çizgi Kitabevi Yayınları.
Kirman, M. A. (2010). Yeni Dini Hareketler Sosyolojisi. Birleşik Yayınevi.
Köse, A. (2011). Milenyum Tarikatları Batı’da Yeni Dinî Akımlar. Timaş Yayınları.
Luckmann, T. (2003). Görünmeyen Din Modern Toplumda Din Problemi (Çev, Ali Coşkun- Fuat Aydın). Rağbet Yayınları.
Malcver, R. M. & Page C. H. (1969). Cemiyet (Çev. Amiran Kurtkan). Milli Eğitim Basımevi.
Mardin, Ş. (1993). Türkiye’de Din ve Siyaset. İletişim Yayınları.
Mardin, Ş. 1994). Bediüzzaman Said Nursi Olayı Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişimi (Çev. Metin Çulhaoğlu). İletişim Yayınları. Mirza, G. A. (2018). Yeni Dinselleşme Eğilimleri ve Maneviyat Arayışları. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.
Özkul, M. (2016). Kurumlar Sosyolojisi. Fakülte Kitabevi.
Özkul, M. (2018). Endüstri Sosyolojisi. Fakülte Kitabevi.
Özkul, O. (2008). Kültür ve Küreselleşme Kültür Sosyolojisine Giriş. Açılım Kitap.
Ritzer, G. (2011). Modern Sosyoloji Kuramları (Çev. Himmet Hülür). De Ki Basım Yayım.
Ritzer, G. & Stepnisky, J. (2014). Sosyoloji Kuramları (Çev. Himmet Hülür). De Ki Basım Yayım.
Tatar, H. C. (2018). Postnişin Mücadelesi Değişen Dünyada Din. Phoenix Yayınevi.
Tecim, E. (2012). Sosyal Güven Sosyal Sermaye ve Dindarlık Çalışması. Çizgi Kitabevi Yayınları.
Thilly, F. (1995). Felsefe Tarihi (Çev. İbrahim Şener). Cilt 1. Sistem Yayınları.
Turhan, M. (1974). Kültür Değişmeleri (2.Baskı). Milli Eğitim Basımevi. Wuthnow, R. J. (2002). Din Sosyolojisi, Din ve Modernlik Toplumbilim Yazıları (Derleme ve Çeviri: Adil Çiftçi). Ankara Okulu Yayınları.
Yelken, R. (1999). Cemaatin Dönüşümü Geç Modern Dönemde Cemaat Sosyolojisi. Vadi Yayınları.
***
[1] ‘Zayıf tarihsellik’ kavramı, modernlik tarihini içsel ve yapısal olarak üretememiş toplumların pratiğine sosyolojik açıdan bakmayı amaçlamaktadır.
[2] “Bilimin kutsallığı” sözcüğü, modernizmin başlangıcında, “pozitivist” ya da “duyumsanabilir” olanın gerçek/bilimsel olduğuna dair yaygın bir kabulü aktarmak için kullanılmıştır.
***
[i] Tarih Okulu Dergisi (TOD) Aralık 2020, Yıl 13, Sayı XLIX, ss.4467-4500 / Journal of History School (JOHS), December 2020, Year 13, Issue XLIX, pp.4467-4500 / DOI No: http://dx.doi.org/10.29228/Joh.47310
Atıf Bilgisi / Reference Information
Kaygusuz, İ, Özkul, M. & Kaya, Y. (2020). Modernleşme Sürecinde Din ve Dinde Yeni Eğilimler. Journal of History School, 49, 4467-4500.
[ii] Dr., MEB, [email protected] , Orcid: 0000-0001-9682-751X
[iii] Prof. Dr., Süleyman Demirel Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü, [email protected] , Orcid: 0000-0003-2511-9780
[iv] Doç. Dr., İnönü Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü, [email protected] , Orcid: 0000-0002-8294-5432
