Şule DEMİRTAŞ
Büyük iddialarla yola çıkanların en büyük imtihanı yokluk sanılır. Aksine imtihanın en çetin noktası varlıktır. Zira yoksulluk içinde erdemli görünmek nispeten kolaydır; elinizde paylaşılacak büyük bir servet, dağıtılacak makamlar, yakınlarınıza açılacak kapılar, uğruna karakterinizi sınayacağınız büyük imkânlar yoktur. Asıl mesele, dünyanın bütün anahtarları önünüze bırakıldığında ne yaptığınızdır.
Türkiye’nin son çeyrek yüzyılındaki büyük hayal kırıklıklarımız tam olarak burada başladı sanıyorum. Dün mazlumiyetin kalesinde kürsü kuranların bugün o kalenin içinde servet, makam, nüfuz, borsa ve rantla anılmasını seyrediyoruz ya, düşünenler için barındırdığı ibret had safhada.
Mesele, yandaş zenginleşmesi yahut bugün isimleri fon tartışmalarında geçen siyasetçilerden çok daha ötede bir yerde. Yıllarca dindarlığı, kul hakkını, haram lokmayı, kanaati ve başörtülü kadının onurunu siyasetinin ahlaki dayanakları arasında sayan bir hareketin, imkânla karşılaştığında söyledikleriyle yaptıkları arasında açılan devasa uçurum bizim düştüğümüz irtifa.
Daha birkaç gün önce Anayasa Mahkemesi önünde emekli memurlara seyyanen zam talebiyle yapılan eylemde 60 yaşındaki emekli polis Ali Şekeroğlu kendisini vurdu. Boynunda Türk bayrağı vardı, elinde de “Para için değil, onurumuz için” yazısı. Çevresindekilere geçinemediğini, gelininin ve damadının işsiz olduğunu söylediği, yeni doğan torununa bir altın takamamaktan yakındığı aktarılıyor, delirirsin. Bir insanın hayatına son vermesini tek bir sebebe bağlamayalım tamam, fakat son dakikalarında neyin altında ezildiğini kendi sözlerinden duymuşsun, bu az şey mi?
Diğer tarafta aynı anda ne oluyor? Milyonların, milyarların konuşulduğu fonlar, hisseler, kazançlar ve siyasi isimler bir anda faş oluyor.
Fatma Betül Sayan Kaya ve ailesinin yıllar içinde devletin ve siyasetin yüksek katlarında sahip olduğu mevkilere, kendisine verilen itibara, açılan kapılara baktığımda başka bir soru sormadan edemiyorum: Bütün bunlara rağmen insanın daha neye ihtiyacı olabilir? Makamınız olmuş, bakanlık yapmışsınız, iktidar partisinin en üst yönetiminde bulunmuşsunuz, kardeşlerinizden biri devletin en önemli kurumlarından birinin başına gelmiş ve bakan yardımcılığı yapmış, bir diğeri büyükelçiliklerden büyükelçilik beğeniyor… Memleketteki milyonlarca insanın ömrü boyunca yaklaşamayacağı kadar büyük siyasi ve bürokratik imkân ailenizin hayatından geçmiş… Daha ne bekler bir insan? Yetmemişse demek ki bundan sonrası zenginlik tartışmasını aşar artık; insan ister istemez iştah kabartacak ne kaldığını, memleketin hangi köşesinin henüz “nasip” hanesine yazılmadığını merak eder. Öyle ya.
En çok gücüme giden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın vaktiyle Fatma Betül Sayan Kaya için kullandığı “Nene Hatun” benzetmesi… Bir gecelik diplomatik krizin ardından Nene Hatun hemencecik tarihin içinden çıkarılıp güncel siyasetin ortasına konuluyor; milletin hafızasında fedakârlığın, karşılıksızlığın, kendinden vazgeçmenin adı olmuş bir kadının yüz elli yıllık hatırasına, o gün vasat hem de vasatın ötesinde bir siyasetçiyi as daha büyütmek için ihtiyaç duyuluyor.
Nene Hatun’u Nene Hatun yapan kendisinden ne verdiğiydi. O büyük kahramanın adının yanına makam, aile nüfuzu, servet yahut ikbal koyamazsınız. Böyle bir ismi bir siyasetçiye verdiğinizde ona Nene Hatun’un ahlâkından da pay biçersiniz mesela, bunu da yapamazsınız. Bugün baktığımda yanlış bir benzetme olduğuna takılmıyorum aslında. Bizleri ilgilendiren kendi siyasetçinizi dahi ne kadar az tanıdığınızı gösteren acı bir örnek olduğu… Makamları bu isimlere emanet etmeniz…
AK Parti’nin yıllar içerisinde yaptığı büyük hatalardan biri de buymuş işte. Kendi siyasi kadrolarına yalnız makamlar vermiyor, milletin en kıymetli kavramlarını da ulufe gibi dağıtıyor. Dava dendi, hizmet dendi, mazlum, millet, ümmet dendi, kul hakkı, yetim hakkı dendi, Nene Hatun dendi. Tarihten ve dinden ne kadar ağır kelime varsa günlük siyasetin içinde buluverdik. Ancak o kelimelerin ağırlığını taşımaya hevesli insanların gerçekten o değerleri taşıyıp taşımadığına aynı dikkatle bakılmadı. Siz sandığınız kadar insan tanımıyorsunuz demektir bu. İtiraf edin, tanımıyorsunuz.
Yıllarca karşı tarafla uğraşıldı. Muhalefet ne demiş, kim Cumhurbaşkanı’na ne söylemiş, kim dine laf etmiş, kim “yerli ve millî”, kim bizden sayılır kim sayılmaz üzerine bitmek bilmeyen bir teyakkuz hali üretildi. Kendi mahallesinden itiraz eden insanlara asla tahammül edilmedi; biz eleştirince nankör olduk, hain olduk, karşı tarafa hizmet etmekle suçlandık. Sonunda ne oldu? İktidara itirazla dine, vatana ve millete itiraz arasındaki sınır birbirine karıştırıldıkça içeride geniş bir sorgulanmazlık alanı oluştu. At koşturmaya böyle başladılar işte.
Pislik en rahat böyle yerlerde büyür. İnsan bütün gün komşunun bahçesine bakarsa kendi evinin içindeki kiri göremez. Muhalefetin ahlâkıyla, geçmişiyle, hayat tarzıyla, niyetiyle uğraşırken kendi içinizde ne yetiştiğini görmediniz; görmek isteyenleri de susturdunuz. Size “Burada yanlış yapıyorsunuz” diyeni düşman sayınca etrafınızda yalnız “Her şey yolunda” diyenler kaldı. Bugün şaşırdığınız insanların çoğu dün de oradaydı. Bakın bir etrafa değişen onlar değil, üzerlerindeki örtü kalkıyor sadece.
Kartalı vuran ok kanadından çıkmış sözü, bugün yaşananları insanın canını acıtacak kadar iyi anlatıyor. Görüyoruz ki iktidara en büyük zararı yıllarca ötekileştirdiği insanlar vermemiş. Biz vermemişiz. Muhalif gazetecilerin yazdıkları, sokakta slogan atan gençler, Deniz Göktaş vermemiş. Yapılan haksızlıklar karşısında mücadele edebilirdik ve etmeye çalıştık sadece. Asıl tahribat kendi içinden çıktı; üstelik o insanların üzerinde sizin yıllarca yapıştırdığınız “dindar”, “dava insanı”, “bizim insanımız”, hatta “Nene Hatun” sıfatları duruyordu.
İşte bu olanların dine verdiği zararı çok ama çok önemsiyorum. Müslüman bir kadın olarak, üstelik 28 Şubat’ın başörtülü kadınlara ne yaptığını yaşayarak görmüş biri olarak söylüyorum: Başörtüsünü yasaklayanların bize verdiği zararı biliyorduk, kiminle mücadele edeceğimizi de biliyorduk. Fakat başörtüsünü özgürleştirdiğini söyleyen siyasi hareketin içerisinden çıkan insanların servet, nüfuz ve imtiyaz iddialarıyla anılmasının açtığı yara başka. İnsanların zihninde yalnız siyasetçinin itibarı zedelenmedi; yıllarca temsil ettiğini söylediği dindarlık, kul hakkı, kanaat ve ahlâk iddiası da ağır bir yara aldı.
Biz bunun için mücadele etmedik. Başörtülü kadınlar da devletin bütün makamlarına gelebilsin istedik; bazı başörtülü kadınlar ve aileleri yeni bir seçkinler sınıfına dönüşsün istemedik. Dindar insanın hakkı yenmesin istedik, dindar olanın hakkından fazlasını almasını istemedik. Eski Türkiye’nin imtiyaz sahipleri gitsin, yerlerine bizim imtiyaz sahiplerimiz gelsin diye ömrümüzden vermedik. Haksızlığın sahibinin kim olduğuyla değil, haksızlığın kendisiyle meselemiz vardı.
Bugün bütün bunların sonunda insan ister istemez nasıl doymadığınızı soruyor. Makam, itibar, çevre, nüfuz, güç, aile fertlerinin ulaştığı mevkiler… Eğer ortaya atılan iddiaların hukuken doğrulandığı bir tabloyla karşılaşırsak paranın miktarından önce bu iştahı konuşmak zorundayız; insanın ihtiyacının sınırı vardır, iştahının yoktur. İnancın kanaatten, haramdan, kul hakkından ve yetim malından bu kadar çok söz etmesi boşuna değildir.
Kul hakkı da bireylerin birbirinden çaldığı birkaç kuruştan ibaret değil. Bir kişinin malını çalarsanız hesabınız o kişiyle olur. Hakkına girdiğiniz insan bellidir, kapısını çalar, helalliğini istersiniz, affeder yahut etmez. Fakat kamu gücünü, devlet imkânını, siyasi nüfuzu yahut başkalarının erişemediği bilgiyi kullanarak yüz binlerin, milyonların hakkına dokunulduğu ortaya çıkarsa kimin kapısını çalacaksınız? Daha birkaç gün önce bir emekli torununa bir altın takamamaktan söz ederken, bugün milyonların yetmediği iddia edilen insanları konuşuyoruz. Emeklinin, işçinin, küçük yatırımcının, vergisini ödeyenin, çocuğunun geleceğinden kısarak üç kuruş biriktirenin hakkını aynı omuza yüklediğinizde, bütün bunlarla Allah’ın huzuruna çıkmaktan, yıllarca kürsülerden başkalarına hatırlattığınız o büyük hesabın bir gün önünüze gelmesinden gerçekten korkmuyor musunuz?
Bu vebalden hiç mi korkmuyorsunuz?
———————————————
Kaynak:
