7 Eylül 1971 tarihli mektubu “Azizim Hasan Oraltay Beğ, 3 tarihli mektubunuzu dün aldım. Bu ay Ötüken pek geç kaldı. Ağustos sayısı ancak dün geldi. Size de postaladım.” diye başlar ve derginin neden geç basıldığını anlatır. Sonra da “bizim eve gelince” diyerek Nejdet Sançar’ın arsasının üzerinde yapılmaya başlanan fakat bir türlü bitmek bilmeyen Afşın apartmanın inşaatından söz açar:
“Bizim eve gelince: Maalesef daha bitmedi. O da ayrı bir dert. Ben Eylül’de oraya taşınacaktım. Ayın 12’sinde falan Nejdet Sançar İstanbul’a gelecek. Beraber bu işle uğraşacağız. Biter bitmez tabiî sizin dairenin kiraya verilmesi işiyle uğraşacağız. Daha doğrusu, bunu Muzaffer yapacak. O beceriklidir. Bahsettiğiniz borçları, zamanı gelince Muzaffer’e yollarsınız. Bana yollayın diyemem. Yaşlıyım ve kendimi iyi hissetmiyorum. Durup dururken tuhaf bir şeyler oluyor ve yatmaktan başka bir şey düşünmüyorum. Ânîden ölürsem, o sırada da paranız bende olursa işler karışır. Yanıma kimlerin ilk geleceği belli olmadığı için paranın çalınması ihtimali de vardır. O sebeple Muzaffer’e yollarsınız.”
Bu mektuptan sonra 23 Aralık 1971 tarihli mektubunda Atsız, Hasan Oraltay Bey’e müjde verir: “İnşallah Haziran’da evlerimiz tamamlanacak, gireceğiz, sizinkini kiraya vereceğiz. Senetlerinizi ne şekilde ödeyeceğinizi Muzaffer size yazacak. Ona göre hareket edersiniz.”
4/5 Şubat 1972 tarihli mektup, bir fikir ve mücadele adamı olan Atsız’ın çektiği ızdırapları dile getirir.
“Azizim Hacaloğlu, 18 Ocak tarihli mektubunla tebrikini aldım. Sağ ol. Benim hâlimi biliyorsun. Hele bu kış, beni fenersiz yakaladı. 13 Ocak’tan beri hastayım. Bir türlü geçmeyen bir bronşit beni eve bağladı. Sobasız odalarımızda ısı bazen 2 dereceye kadar düşüyor. Bronşitli bir hasta için bu ısıda kalkıp soba yakmanın ne belâ olduğunu çekmeyen bilmez. Oturduğum odada hem Aygaz sobası hem de gaz sobası yanıyor. İkisi birden yanınca palto ile oturulur hâle geliyor. Fakat bu odadan dışarı çıkmak mühim bir problem. Neyse… Şimdi gelelim benim şahsî işime… “
Hemen burada Atsız’ın “şahsi işim” dediği konu hakkında kısa bir malumat vereyim: Atsız, Kültür Bakanlığının yayımladığı Bin Temel Eser dizisi için hazırladığı Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nden Seçmeler adlı kitaptan alması gereken telifi bir türlü alamamaktan perişandır. Mektuba devam edelim:
“Necati Sepetçioğlu, “İlk formadan başka bütün formaları bastık.” dedi. İlk formanın basılmayışının sebebi usûlen başına yazılacak önsömüş. Sanki Hint kumaşı döşeyecekler. Basım biteli bir ay oldu. Maarif Bakanı’nın da kolu kırıldı. Bu kolla önsöz yazamaz. Senden ricam, Kültür Müsteşarı Mehmet Önder’i tanıyorsan şu önsözün bir an önce yazılıp kitabın piyasaya çıkarılmasını sağlamasını söyle. Ben ancak bu şekilde telif hakkımı alabileceğim. Bu kış, ocağıma incir dikti. Yalnız ısınma parası için günde 14-15 lira gidiyor.”
Bu mektubunda Atsız ayrıca bir başka garabetten de yakınmaktadır:
“Bizim 4 yıllık dâvamız devam ediyor. Sondan bir önceki celsede, aleyhime oy veren iki üyeyi istifaya dâvet etmiştik. Benim bulunamadığım 19 Ocak tarihli son duruşmada, bu talebimiz reddolunmuş. Şimdi 15 Mart’ta savunmalar yapılacak. Ne garip! Bizim mahkûm olduğumuz maddenin aynı fıkrası ile Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesi’nde (Bölücülükten dolayı) Kürtçüler muhakeme ediliyor. İşte yuvarlak dünya diye buna derler.
18 Mart 1972 tarihli mektup Atsız için bir zafer takı gibidir. Dün İngiliz’e Fransız’a, bugün ise kış mevsimine karşı bir zafer kazanılmıştır.
“Azizim Hasan Oraltay Beğ,
18 Mart 1915, Birinci Cihan Savaşı’nda büyük İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale Boğazı’nı geçmek için yaptıkları müthiş hücumun bozgunla sonuçlanıp kaçmaları günüdür. Bu sebeple kutlu olsun. (…)
Kışın şiddeti geçtiği için ben de düzeldim. Her fırtınada evin ufak bir parçası kırılıyor. Bilhassa çinkolar. Ev başıma yıkılmadan inşallah şuradan çıkarım. Selâm ve sağlık dilekleriyle. Hepinize… Tanrı Türk’ü Korusun.”
Azizim Şaman,[1] diye başladığı 25 Mart 1972 tarihli mektubu arkadaşı Prof. Dr. İsmail Hakkı Gökhun’a yazmıştır. (Atsız’ın, yakınlarına ve bazen başkalarına da takma isimler yakıştırma âdeti vardır.) Mektupta memleketin birtakım meselelerinden bahsettikten sonra karşılaştığı gariplikleri dile getirir, tabii yine hiciv ve mizah zirvededir:
“(…) Ben, buradaki birçok deliler ve akıllılarla uğraşmak mecburiyetindeyim. Beni rahat bırakmıyorlar. Herkes yalnız kendi derdini dünyanın en büyük derdi sanıp “Bu yalnız adam acaba ne yapıyor?” diye kendi kendine sormuyor. Benim kimseden yardım istediğim yok ama kimseye de yardım edecek hâlim yok. Benden iş istiyorlar. Ben ancak 500 liralık iş buluyorum. Bugünün gençleri tabiî bunu beğenmiyor. Ben onların yerinde olsam derhâl kabul ederim. İmparatorluk nesli olduğum için kanaatkârım ama siz Cumhuriyetçiler öyle değilsiniz. Yarın Muzaffer gelecek. Kafaları çekeceğiz. Müthiş naralar duyarsan şaşırma, buradan biz bağırıyoruzdur. Sen ne yapıyorsun? Hâlâ şu at hırsızının hakkından gelemedin mi? Erkeklik öldü ama Türklük de öldü mü? Ben şu Türk Tarihi’ni yazabilsem kalkınır ama çurçurlardan vakit yok ki. Haydi selâmlar. Yenge’ye hürmetler. Balaların gözlerinden öperim.”
12 Nisan 1972’de Sıkıyönetim idaresinin hüküm sürdüğü tarihlerde, Azizim Şaman, diyerek bir mektup daha gönderir İsmail Hakkı Gökhun’a;
“8 tarihli mektubunu alıp, verdiğin sırra çok memnun oldum. Bütün bunlar bizim Şaman dualarının tesiriyle oluyor. Şimdi siz orada Rus ayılarını karşılamakla meşgulsünüz. Herhâlde Sıkıyönetim İdaresi bugünlerde Ankara’daki bütün Çingeneleri tutuklamıştır. (…) Nihayet Erim’e de acımıyor değilim ha… Peki, ordu başbakan bulamıyorsa biz de aklına gelmiyor muyuz? Tam onlara göre kaftanız. Sen söyle de, başka isimler üzerinde uğraşmaktan vazgeçsinler. Devleti altı ayda kıvamına getiririz.” der demesine ama kendi arkadaşlarını dahi henüz bir kıvama getiremediğini de satır aralarına sıkıştırmaktan vazgeçmez. Oldukça da öfkelidir: “Göndereceğin üç kitabın değeri nedir? O kitapların ne olduğunu bile unuttum. İşte bizim gençlerin hâli bu… Bir işleri olduğu zaman kapıyı aşındırırlar. Sonra, bir işimizi sürüncemede bıraktıkları yetmiyormuş gibi, parayı da ortadan kaldırırlar. Sanki biz burada Menderes’ten kalma makine ile para basıyoruz. Allah, topunun belâsını versin!”
19 Nisan 1972 tarihli mektubunda Atsız’ın öfkesi biraz azalmış gibi görünse de tamamen geçmemiştir… Muhatabı yine Azizim Şaman’dır.
“Biz, İzzet Yolalan’la[2] kararlaştırdık: Telefonun başından ayrılmıyoruz. Sabaha kadar bekliyoruz. Uyku kaçırıcı ilâçlar alıp boyuna koyu çay içiyoruz. Uyumayalım diye… Neden mi? Eh ne olur ne olmaz, belki başbakanlığı bize teklif ederler diye. Onun için kaç gündür yorgunuz.
Halûk Çay telefon ederek senden bir haber verdi: Beklediğim üç kitaptan birini postalamışsın. Dünkü postadan kitap çıkmadı. Bugünkü postadan da çıkmadı. Bu da bizim başbakanlığa benzedi. Yoksa “Postaladım.” demedin de “Postalamak üzereyim.” mi dedin? (…) Yahu, ne biçim adamlarsınız? Kırk kişi dört kitabı gönderemediniz gitti. Bundan sonra Ankara’dan kitap almak gerekince, anlaşılıyor ki benim oraya gelmem gerekecek. Mendebur şehri de bilmiyorum. En iyisi, kitap almaktan vazgeçip onun yerine şarap almak.
Sana bir de kimyasal olay söyleyim de incele: Bu kış soğuk geçtiği için çok üşüdüm ve sıkıntı çektim. Şimdi havalar ısındı. Fakat ben hâlâ üşüyorum. Bundaki kimyevî faktörleri inceleyip bir doktora tezi yaparsan Nobel mükâfatını alırsın. Tabiî, haberi sana verdiğim için bu mükâfattan %5 komisyon isterim. Artık tam mânâsı ile ticarî zihniyette bir kişi oldum. 100 milyon lira ile ticarete başlarsam kediye falan değil, file yüklerim. Selâm ve sağlık dilekleriyle.”
İki gün sonra 21 Nisan 1972’de Şaman’a bir mektup daha yazar Atsız ve yine “Azizim” diye başlar ama bu sefer “Herr Schamann von Dorul” diye devam eder. Gökhun’un lâkabı olan “Şaman”ı Almancalaştırarak “Schamann” şeklinde yazmış. Gümüşhane’nin Torul ilçesinden olduğu için de “von Dorul”u ilâve etmiş. Bu mektuptan anlaşıyor ki Atsız’ın beklediği kitaplar gelmiştir. Pek mutludur. Fakat hâlâ Ankara’dan telefon beklemektedir:
“Hâlâ telefon başında oturup sabahlıyorum. Belki başbakanlığı bana teklif ederler diye. O zaman bakanlıkları lâğvedip dört genel müdürle Türkiye’yi idare edecek ve büyük tasarruf sağlayacağım. Bütün bayramları kaldırıp bir tek millî bayram koyacak, iki milyon işsizi toplayarak Türkiye’nin bir ucundan öte ucuna gayet geniş anayollar yaptıracak, okulları ana, ilk, küçük orta, büyük orta, lise, olgun lise, yüksek, daha yüksek, en yüksek diye kademelere ayırarak herkesi istidadına göre yerleştirip memleketi 100 yılda kalkındıracağım. Plân nasıl? Bunu kimse düşünemez.”
Son paragrafta ise uzadıkça uzayan mahkeme ile ilgili bir de haber verir: 15 Mart’ta savunmamızı yaptık. Mahkeme 17 Mayıs’ta karar verecek. Selâm ve sağlık, başarı dilekleriyle…”
24 Nisan 1972 tarihli mektubunda Atsız, kitaplarını vermek için küçük oğlunun gelmesini bekler; ama bu kavuşma sanki “Anahtar nerede?” tekerlemesi gibi geçekleşmesi çok zor bir şey… İsterseniz mektuba geçmeden önce tekerlemeyi bir hatırlayalım: Açıl kilit açıl, açılmaz. Niçin açılmaz. Anahtar yok. Anahtarı nerede Suya düştü. Su nerede? İnek içti. İnek nerede? Dağa kaçtı. Dağ nerede? Yandı bitti kül oldu gitti…
“Azizim Hacaloğlu,
Cemalettin Yücel Beğ’in kitabını ve senin mektubunu aldım. Şu benim yılan hikâyesine dönen kitaplar da nihayet geldi. Eskisi kadar kitap almamakla beraber, evde kitap koyacak yer kalmadı. Şu yeni taşınacağım günü bekliyorum ama orası da kitaplara yetmeyecek. Buğra bir an önce doktor olup gelse, askerliğini yapsa da kitapları ona verip kurtulsam diye düşünüyorum ama buna da ömrüm vefa edecek mi bilmem.”
7 Mayıs 1972 tarihli mektubunda unutulmaması gereken önemli bir olayın yıldönümünü hatırlatmak zorunda kalır Atsız.
“Azizim Şaman, 3 Mayıs tarihli mektubunu aldım. Bunca siyasal ve sosyal vukuattan bahsediyorsun da bir “3 Mayıs kutlu olsun.” demiyorsun. Demek ki siyaset, ülküyü unutturuyor. Zaten unutturduğunu, 1944’te bu kadar güçlü olan Türkçülüğün partiler kurulduktan sonraki zayıflamasıyla da anlamıştım. İnsanlar siyasete dalınca galiba gözleri kararıyor. Başka nesne görmüyorlar.”
“Muhterem Âdile Ayda Hanım”, diye başladığı 1 Haziran 1972 tarihli mektuba geldiğimizde Atsız’ın yaşadığı mekânla ilgili yine iğneleyici satırlar dökülüyor:
“Beni ziyaretiniz büyük bir sürpriz ve bahtiyarlık oldu. Haklı olarak “büyük bir köy” diye vasıflandırdıkları İstanbul’da benim de iki katlı ve beş odalı bir kulübede yalnız yaşadığımı görerek hayat şartlarım hakkında tam bir fikir edindiniz. Yazıp çizmek için çok zamana ihtiyacım olmasa, bu kulübeden hiç de şikâyet etmeyeceğim ammâ, iptidâîliği yüzünden epey vakit alışı âdetâ bir mesele oluyor.”
10 Ağustos 1972 tarihli mektup ise sanki 53 yıl önceki bir zaman diliminden değil de günümüzden bahseder gibi…
“Azizim Hacaloğlu,
2 tarihli mektubunu aldım. Sıcaklardan bunalırken geçende burada iki dakika süren ve zannederim bir kasırga yavrusu olan tabiat olayı, az daha benim kitaplardan bir kısmının canına okuyacaktı. Saat sekiz buçukta havanın pek karanlık olması dikkatimi çekmişti ama tabiî güneşteki patlamalardan, aydaki çatlamalardan falan haberim yoktu. Bildiğim tek şey; İsmet ……… fesadı, Bülent Ecevit’in nifakı, Halk Partisi’nin şerrinden ibaretti. Dolu ile buz parçalarıyla birlikte başlayan sağanak, bir anda bizim evin önündeki caddeyi dereye çevirdi.
Bu sağanak ve rüzgâr iki dakika yerine on veya on iki dakika devam etseydi belki de ev yıkılırdı. Ben ömrümde böyle şey görmedim. Anladım ki bizim memlekette, her şeyden önce, bir mazgal reformu yapmak lâzım. Mazgal olmadığı için Eminönü vesair meydanların yağmurlu havalardaki hâlini bilirsin.”
30 Ağustos 1972 ve 23 Ekim 1972 tarihli mektupları art arda okuduğumuzda anlıyoruz ki sadece tıkanan mazgallar değil, güreşçilerimizin minderi boynu bükük terk etmeleri, millî futbol takımızın başarısızlıkları da Atsız’ın canını fena halde sıkıyormuş…
30 Ağustos 1972 “Azizim Hasan Oraltay Beğ,
Oturduğum evde her gün yeni ârıza çıktığı için çok rahatsızım. Bostancı’ya gitmeyi onun için istiyorum. Bakalım girmek kısmet olacak mı? Çünkü sağlığım bir düzeliyor, bir bozuluyor. Olimpiyatlarda boyuna yenilen namussuz, şerefsiz güreşçilere de çok öfkeleniyorum.”
23 Ekim 1972 Pazartesi, Maltepe’deki Harabezar (viranelik)
“Kardeşim Muzaffer Amca,
Şu saatte evinde bulunduğun için seni tebrik ederim. Bakalım ben ne zaman evde olacağım.” diyerek devam ettiği mektubun büyük bir bölümü evin halleriyle ilgilidir. Yıllardır bir türlü taşınamadıkları evin eksikleri, ustaların ve “hamsi” dediği müteahhittin yalanları Atsız’ı canından bezdirirken bir de marangozun şu cümleleri yok mu Atsız’ı âdeta küplere bindirir:
“Dün biz buranın tahta işlerini yapmıştık, fayansçılar batırmış.” diye esef etti ve “Birimizin yaptığını öbürümüz bozuyor.” dedi. Bu sözle ben, Türkiye’de olduğumu anladım. Mektup devam eder ve Atsız kaybettiğimiz milli maçın ardından ilginç bir teklifte bulunur: “Millî futbol takımının Lüksemburg’a yenilmesinden sonra anayasaya, Türkiye’de futbol yasağı koyan bir madde zarurî oluyor. Zaten daha önce de Cezayir’e yenilmişlerdi. Birkaç yıl önce de Suudî Arabistan’ı, güçbelâ, 2-1 yenebilmişlerdi.” der sonra da “Selâm ve sağlık dilekleriyle. Protokol caridir. Tanrı Türk’ü Korusun. Tengri Türk’i Aburatugay (Moğolcası).” diyerek mektubu bitirir.
[1] Prof. Dr. İsmail Hakkı Gökhun (?- 1911)
[2] İzzet Yolalan, Nejdet Sançar’ın öğrencisi, Prof. Bilge Ercilasun babası, Prof. Ahmet Bican Ercılasun’un kayınatası.
