Nihâl Atsız’ın Mektuplarında Mizah, Hiciv Ve Sitem “Protokol Caridir Vesselâm-IV”

Tam boy görmek için tıklayın.

25 Kasım 1972, PazarAzizim Şaman” diyerek Atsız, yine Şaman’a yazar:

“Bayram tebriki kartını ve 22 Kasım tarihli mektubu­nu aldım. Nihayet oradaki durumundan memnun olma­ya başladığını öğrenince tabiî ben de memnun oldum. Malûm ya, bizim bir özelliğimiz de hiçbir şeyden memnun olmamaktır. Önünde kalan şu 8-9 aylık sürede ne öğrene­bilirsen öğren de vatana bir miktar da olsa yenilikler getir. Burada bu yenilikleri getirmek için bir yığın eşekle uğraşa­cağın muhakkak ama sen yine elinden geleni yaparsın. (…)

Destanda Finlerin ecdadına “It Barak” dendiğini söyle. Macarlarla Türkler arasındaki ırkî karabetin (yakınlığın) Macarlar ta­rafından kabul edildiğini anlat. Bir de 20 yıl sonra Finlan­diya’nın bolşevik olacağından endişe etmesinler. 20 yıla kadar Rusya’da bolşevizm bitecek ve Rusya parçalanacak.

Adresindeki rakamlara kızıyorum: 4 B 13 C ne demek? 00600 ne biçim sayı? Finlere söyle şunları düzeltsinler. Selâmlar.”

 

Atsız, 25 Kasım 1972’de bir mektup daha yazar. Mektubun muhatabı bu sefer Hasan Oraltay’dır.  Atsız bu mektupta, kendi vatanında, haklı olduğu bir konuda haksız duruma düşürülmenin üzüntüsünü yaşamaktadır.

“Azizim Hasan Oraltay Beğ,

“13 tarihli mektubunuzu aldım. Bildiğiniz sebeplerle çok meşguldüm. Tavsiye üzerine, Ankara’ya kadar gittim. Fakat bir sonuç çıkmadı. Yargıtay’ın tasdik kararı dün İstanbul Savcılığı’na geldi. Bize bildirilmesi, gün meselesi­dir.

Dediğiniz gibi, zaman ve olaylar bana yüzde yüz hak verdiği hâlde, kendi vatanımızda Kürtler ve komünistler yüzünden hapse girmek çok ağır ama ne yapalım, su testi­si su yolunda kırılır.”

Selâm ve sağlık dileklerimle son veririm. Cenge’ye[1] hürmetler.”

 

5 Aralık 1972 tarihli mektubunda Atsız yine sıkıntıdadır. “Azizim Hacaloğlu,” diye başlar ve devam eder:

28 Kasım tarihli mektubunu aldım. İlgine teşekkür ederim. Rapor almak için Trabzon’a gidecek kadar istek ve imkânım olsa öyle bir kayıplara karışırdım ki bu herifler beni asla bulamazlardı. Böyle bir heves duymuyorum. Bil­diklerini yapsınlar. Ben infazın dört ay geciktirilmesi için dilekçe vereceğim.

Şu ap. tamamlansaydı da Nejdet Sançar İstanbul’a gel­seydi iş hayli kolaylaşacaktı. Fakat müteahhit hiç sözünde durmadı. Ortalarda da görünmüyor. Ben onun şeref sözle­rine aldanarak yeni eve geçtim. Kalorifersiz ve elektriksiz bir lüks (!) dairede yaşıyorum… Ev bana dar geldi. Kitaplar sığmadı. Grip ol­mamak için dikkat ediyorum ama, havalar iyi gittiği hâlde bu taş evde romatizma ağrıları başladı. Hülâsa işimiz iş.

Selâmlarımı ve Terken Hatun’a hürmetlerimi gönderirim.”

Uzun zamandan beri inşaatı devam eden apartmanın tamamlanması üzerine yeni evine taşınan Atsız yeni problemlerle karşılaşınca taşındığına bin pişmandır…

“Azizim H. Oraltay Beğ,” diyerek başladığı 7.1.1973 tarihli mektupta Atsız’ın hikâyesine bakın:

Yılbaşı kartınızı aldım. Teşekkür ederim. Ben de hepi­nizin yeni yılınızı kutlar, esenlikler dilerim.

Yeni eve taşındım. Taşınmaz olaydım. Kalorifer ve elektrik yanmıyor. Müteahhidin sözüne, teminatına kandım. Evvelce komşu apartmandan alınan cereyanla elektrikler yanıyordu. Benden önce apartmana taşınmış olan 4 aile­den bazıları pahalı buldukları elektrik parasını vermeyin­ce onlar da cereyanı kesmiş. İlk günleri mumla oturduk. Sonra bir Aygaz lâmbası edindik.

İstanbul’a henüz kış gelmediği hâlde ben hastalandım. Utanmasam eski eve döneceğim. (…)

Hapsin 4 ay geriye bırakılması için kanunî bir madde var. Ondan istifade etmeye çalışacağım. Kışın, bu rahatsız hâlimde, gayrı sıhhî hapishânelere girmek benim için çok fena olur. Bakalım felek ne gösterecek?

Selâm ve sağlık dileklerimle son veririm. Cenge’ye hürmetler.”

 

18.2. 1973 tarihli mektubunda mahkûmiyet cezasını 4 ay ertelemeye çalışan Atsız “daha hapse girmedim” derken âdeta çocuklar gibi şendir…

Azizim Şaman,

22.1.1973 tarihli mektubuna cevap veriyorum. Daha hapse girmedim. (…) Şimdi Ruh Adam’la Türk Ülküsü’nün 3. kısmını yolluyo­rum. Türk Ülküsü’nü oradaki Türklere de okut. O Türkle­rin Finleşmemesi için sen birisini Buğra (Atsız’ın oğlu) ile evlendir. Biriy­le de Sabahat Yenge duymadan sen evlen. En güzellerini buraya getirip buradaki Türkçü gençlerle evlendir de bi­zim gençler de biraz zengin olsunlar.

Ruh Adam epey çalkantı yaptı. Benim ağzımı arayan meraklılar dahi oldu. Zannederim sen, bunu iyi anla­yanlardan biri olacaksın. En iyi anlayan, Âdile Ayda Hanım oldu. Güzel bir mektup yazdı. Şimdilik bu kadar. Sen de “eleştiri”ni yaz. Selâmlar. Tanrı Türk’ü Korusun.”

28 Şubat tam cüce diye başladığı mektubunda Atsız her ne kadar hangi yıl olduğunu yazmamışsa ya da yazmayı unutmuşsa da mektubun muhtevasından 1973’e ait olduğunu cumhurbaşkanlığı seçiminden anlıyoruz.

“Kardeşim Âşık İzzet,

(…) Âşıklık dürlü dürlüdür. Bir dürlüsü de böylesidir. Şimdi sen bana, “Sende hangi dürlüsü var?” diyeceksin. Vallahi benim sayabildiğim 40 dürlüsü var. Sayamadıkla­rımla beraber kaç dürlü olduğunu Erikyanaklı[2] bilir.

13 Mart’ta cumhurbaşkanı seçilecek ama telefonumuz olmadığı için telefon başında bekleyemeyeceğiz. Muzaf­fer’e yazdım: O bekler. Cumhurbaşkanı olursa elbette bize bir bakanlık verir. Ben memleketten topyekûn elektriği kaldırmak için Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığını iste­yeceğim. İstersen sen de okulları kapatmak için Maarif’i iste.”

Ee, Atsız haklı.  Bir zamanlar Osmanlı maarifini yöneten adam da rivayet odur ki: “Şu okullar olmasa maarifi ne güzel idare ederdim.” gibisinden laflar söylemişmiş…

Neyse, 9 Mart 1973 tarihli mektuba bir bakalım:

“Azizim Şaman,

25 Şubat tarihli mektubunu zevkle okudum. Tarihî bel­ge mahiyetinde güzel bir mektup yazmışsın, ikimizin de hususiyetlerimize dair satırları dolayısıyla, cevabını ver­dikten sonra bu mektubu da diğerleri gibi yok etmek ge­rekiyor ama bilmem kıyabilecek miyim? Benim ölümüm yakındır (68’i doldurdum). Sen 40 yıl daha yaşarsın. 2013 yılında bu mektubun kazanacağı değeri düşün. İnsan buna kolay kolay kıyabilir mi? (…)

Kayabek 19 Nisan’da hapse girecek. Bana henüz teb­ligat yok. Bu bakımdan çok sıkılıyorum. Yazan ben, giren o olacak. Âdeta utanıyorum. Bakalım ne olacak? Yeni eve daha yerleşemedim. Kalorifer yanmıyor. Elektrik bozuk. Ben de iki haftadır bronşitim. Havalar şimdi şimdi ısınma­ya başladı. Sen Mayıs’ta Almanya’ya gittiğin vakit şiddetli kış olacak. Selâmlar. Heil Türkei. Tanrı Türk’ü Korusun.”

Hasan Oraltay Bey’e yazdığı 3 Nisan 1973 tarihli mektupta Atsız’ın hapse ne zaman gireceği nihayet kesinleşmiştir.

“Azizim H. Oraltay Beğ,

4 Mart tarihli mektubunuzu ve Altın Elbiseli hakkın­daki yeni bilgileri aldım. Teşekkür ederim. Bildiğiniz gibi, ben tevkif olunmuştum. Haksızdı. Çün­kü bana daha önce yapılması gereken tebligat yapılmamış­tı. Bir gece tutuklu kaldıktan sonra tahliye olundum. Dört aylık infaz geciktirilmesi kararı aldım. Yani 15 Temmuz’da tevkif edileceğim. (…)

Selâmlar. Tanrı Türk’ü Korusun.”

Atsız’ın Ötüken de yayımlanan yazısından dolayı yazı işleri müdürü Mustafa Kayabek de mahkûm edilir.  Kayabek’e yazdığı 13 Mayıs 1973 tarihli mektubunda Kayabek’in açlık grevine gitme isteğine Atsız, kendine özgü bir ifadeyle karşı çıkar. Mektubu okuyalım:

13 Mayıs 1973 Pazar

“Azizim Kayabek,

4 Mayıs’ta yazılıp 5 Mayıs’ta postaya verilen mektu­bunuzu 10 Mayıs’ta aldım. Uzun mektubunuzdaki hü­zün bana da sirayet etti. Hesapladım: Bir ayınız dolmak üzere. Daha 4,5 belki de 3,5 ayınız var.

Ben hapishanenin eski âşinâsıyım: Bu tanışıklık, daha 18 yaşımda iken Askerî Tıbbiye’nin hapishânesine gir­mekle başladı. O zaman hapisler üç, dört, en çok sekiz gündü. Sonra 1935’lerde, mal beyanında bulunmadığım için 24 saat hapse mahkûm edilip Sultanahmet Cezae­vi’nde uykusuz bir gece geçirdim. Daha sonra, meşhur 1944-45 vukuatı, 17,5 aylık tutukluluk ve yaklaşmakta olan 15 Temmuz. Fakat 15 Temmuz, pazara rastlıyor. Şu hâlde ben 14 Temmuz’da mı, yoksa 16 Temmuz’da mı gireceğim? İşte hukukî bir problem. Bunun için bir tevhid-i içtihad kararı, hattâ bir Anayasa Mahkemesi hükmü lâzım. (…)

Şimdi mektubunuzun bir noktasına temas edeceğim: Açlık grevi meselesine. Bunu yapmamanızı rica edeceğim. İnanır mısınız? Ben, anılmak değil, unutulmak istiyorum. Bundan zevk alıyorum. Bu sebeple beni birçoklarına hatır­latacak olan bu hareket, mahcubiyetin doğuracağı bir azap verir ki bunu da siz istemezsiniz.

Tanrı Türk’ü Korusun.”

 

8 Haziran 1973 tarihli mektupta Atsız’ın idealist bir dava adamı olduğuna şu cümle de bizim gibi şahitlik etmektedir: “Millî zihniyeti mahkûm eden cinayete, dilekçe ile başvuramam.”

“Azizim Turan Beğ,

3 tarihli mektubunuzu aldım. Sol tarafınızda baş­tanbaşa ârızalar olmasına şaşmayın: Siz milliyetçi, sağcı olduğunuz için solun, size ait taraflarından da ihanete uğrayacağınız muhakkaktı. Fıtık ameliyatına gelince: Bu ameliyat, ameliyatların en kolayıdır. Operatör adaylarına, önce fıtık ameliyatı yaptırırlar.

Ben 15 Temmuz’da içeri gireceğim. Tevetoğlu’nun ve Yıl­maz Öztuna’nın, Millet Meclisi Dilekçe Komisyonu’na ce­zamın kaldırılması için dilekçe vermem hakkındaki teklif­lerini reddettim. “Millî zihniyeti mahkûm eden cinayete dilekçe ile başvuramam.” dedim.

Yeni evime daha yerle­şemedim. Gelip görmeyince sebepleri anlaşılamaz. Yer­leşme, Türklerin yerleşik hayata geçmesi gibi gayet ağır oluyor. Şimdi gayet zahmetli bir işim var: Kitap dolaplarından bazılarını boşaltıp dolapların yerle­rini değiştirdikten sonra kitapları tekrar yerleştireceğim. Eğilip kalkarak yerden kitap almak çok zor. Romatizma­lı olduğum için belim ağrıyor. Velhâsıl şaka maka derken ömrü sonuna getirdik. Daha bir iki şey yazmak hususunda büyük isteğim var.

Selâm ve sağlık dileklerimi yollarım.”

 

Sağlıksal durumu ortanın biraz sağındayken Atsız, Yücel Hacaloğlu’na müthiş bir tavsiyede bulunur. Yine mizah zirvededir…

21 Eylül 1973

“Azizim Hacaloğlu,

14 tarihli mektubunu ve Terken’in resmini aldım.

Teşekkür ederim. Bebeğin tombalak yanaklarına bayıl­dım. Eğer siz de benim gibi tombul yanak düşkünü iseniz bebeciğin yanaklarının çekeceği var demektir. Etin fiyatı artıyor diyorlar ama sizde böyle körpe ve güzel et hazinesi varken hiç sıkıntı çekmez, öpe öpe doyarsınız. Benim tara­fımdan da öpün. Allah bağışlasın, pek şirin bir şey olmuş.

Benim durumum şu: İki yıl önce enfarktüs geçirdiğim tesbit edildiği ve diğer bazı ârızalar görüldüğü için, dört aylık rapor verdiler. Rapor 8 Ağustos’ta verilip 16 Ağus­tos’ta İnfaz Savcılığı’na gönderildi. Orası da 20 Ağustos’ta Adli Tıbb’a havale etmiş. Şimdi işin ucu orada. Tasdik ederlerse 8 Aralık’a kadar serbestim. Etmezlerse bir gün polisler gelip, “buyrun efendim” diyecekler. Yani ben tam mânâsı ile huzur içinde değilim ama zaten ömrüm boyu böyle bir şey tatmadığım için normal “yaşantı”mı sürüp gidiyorum. Sağlıksal durumum ortanın biraz sağında.

Seçimler için birkaç kişiyle bahse girdim. 43 şişe bira kazanacağım. Bu kadar birayı tek başıma içemeyeceğim için dostları da çağıracağım.

Terken Bebeciğin tombalak yanaklarından öperim.”

 

Atsız, 8 Kasım 1973 tarihli mektubunu kader birliği yaptığı Mustafa Kayabek’e yazar:

“Azizim Kayabek,

30 Ekim tarihli mektubunuzu aldım. 31’de postaya ve­rilmiş. Bana altı günde geldi. Size yürüyüş yaptırarak te­selli veren gezinti yerinizin ikiye bölünmesinin ne demek olduğunu ben çok iyi anladım. Yürümek, en iyi avunma ve güç kaynağıdır. İnsanı hayalen nerelere kadar götürür. Daha iyi düşündürür. Doğru kararlar verdirir.Vaktiyle buna benzer bir iki şey bana da çok fena tesir etmişti. Fakat ne yapa­lım? Sabır. Bir şey kalmadı. 7 ay doldu. Kalan 3 ayı bek­lemeden, basın suçlarının affı hakkındaki kanun çıkacak.

Dün iki kişiden aynı haberi telefonla aldım: Adlî Tıp benim 4 aylık raporumu tasdik etmemiş. Demek ki bugün yarın kapımı çalacaklar. Onun için ben de hazırlığa başla­dım.

Necati Sepetçioğlu şeker olmuş. Epey de fazla. Sıkın­tılı ve öfkeli bir hayat geçiriyor. Yürümüyor. Ben, Lokman Hekim ve Hipokrat’tan sonraki en mühim doktor olarak, kendisine bir rejim verdim. Bakalım tutacak mı?

Gözlerinden öperim. Tanrı Türk’ü Korusun.”

11 Aralık 1973 tarihli mektupta Türkçülerin bir zaafı ya da bir özelliği ortaya çıkıyor. İster cennet gibi bir yerde olsunlar ister cezaevinde hiç fark etmez, onlar için bir bardak çay çok çok önemlidir. İşte bunun ispatı:

“Azizim Şaman,

Eve yazdığın mektubu Nejdet Sançar bana, Toptaşı Ce­zaevi’ne göndermişti. Sıkıntıdan cevap veremedim. Dün beni Numune Hastahânesi’ndeki Mahkûmlar Koğuşu’na naklettiler. Kaloriferli olması bakımından, tabiî, iyi. Fakat ötekinden daha çok bir hapishâne havası var. Dört kişilik koğuşun kapısı kilitli. Jandarma bekliyor. Ötekinde bahçe vardı. Bunda yok. Benden başka bir tek mahkûm var. Zin­cirle bağlı. Ötede tahayyül kolaydı. Güzel çay bulunuyor­du ve kalorifersiz olmakla beraber, çay ve bisküvit rahat geliyordu.

Bununla beraber, maneviyatım yük­sek. Hapse gireli bir ay oldu. Daha bir defa bile kızma­dım. Yalnız bu koğuşun bakımsızlığı, pisliği can sıkıyor. Paspas falan yapıldığı yok. Helâdan bozma bir yer. Hamam böcekleri geziyor.

Selâmlar ve sağlık dilekleri. Yenge ’ye hürmetler.”

 

[1] Kazakçada kelimelerin başındaki “y”lerin yerine “c” geldiği için, Atsız, Oraltay’ın hanımından cenge=yenge olarak bah­sediyor

[2] Erik Yanaklı: Atsız “Tanrı” yerine bu deyimi kullanıyor. Bu deyimin hoş bir hikâyeden veya olaydan kaynaklandığı anlaşılıyor.

Yazar
M. Hayati ÖZKAYA

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen