Sözlükler; ölümsüz olma durumu, ebedîlik, bakilik, ölümden muaf olma, sonsuz yaşam, bitmeyen varoluş olarak tanımlıyor.
Ölümsüzlük, insanoğlunun ölmeye başladığı ilk günden beri aradığı yitiği olmuştur. Onun için “ölümsüzlük iksiri”, “ölümsüzlük köpüğü”, “ab-ı hayat”, “bengisu”, “ölümsüzlük mantarı”, “ölümsüzlük otu”, “ölümsüzlük büyüsü” veya “ölümsüzlük totemi” gibi binlerce yol deneyerek ölüme çareler aramış.
Hermes’ten Gılgamış’a, Musa’dan İsa’ya, Lokman Hekim’den Nicolas Flamel’e, Hızır’dan Köroğlu’ya kadar sayısız mitolojik anlatı kahramanı, göğün yedi kat üstünde, yerin yedi kat altında, suların köpüğünde veya bitkilerin kokusunda ölümsüzlüğü aramış. Buldukları çareyi kimi elinden düşürmüş, kimi dilinden. Buldu sanılanlar da ya kırklara karışarak ya sırra kadem basarak kaybolup gitmişler. Hâsılı kelam varsa eğer kendilerinden gayriye onların da faydaları dokunmamış.
Sonuçta cümle canlılar bütün nefislerin tatmak zorunda kaldığı ölüme teslim olmuş. Böylece ölümsüzlük yerini dünyada kalma süresine bırakmış. Mitolojilere göre kimi bin yıl yaşamış, kimi beş yüz yıl. Kiminin bahtına sabi iken ölmek düşmüş, kimine yüz yaşını görmek kısmet olmuş.
Efsaneye göre 300 yıl yaşayan Dedem Korkut, Oğuz beylerine “üç otuz on yaşın dolsun” diye dua ederken; günümüzde Cahit Sıtkı’nın “yaş otuz beş yolun yarısı eder” diyerek 70’e sulh oluşunu, kültürel olmaktan çok bireysel bir tercih olarak ele almak gerekir.
Zira günümüzde “otuz beş” yaş delikanlılık çağı sayılıyor; bu nedenle Cahit Sıtkı’nın aziz hatırasından izin alarak fiziki anlamda yolun yarısını artık “altmış beş” olarak tashih etmek gerekiyor. Mit ve efsanelerin kahramanları ölümsüzlüğü ararken veya bin yıl yaşarken bizdeki bu kadarcık iyimserliğin ve yaşamayı sevmenin kime ne zararı var? Şeyh Edebali de “insanı yaşat ki devlet yaşasın” demiyor muydu?
Eğer Dedem Korkut şimdiki zamanda yaşasaydı, ortalama ömrün uzadığını ve orta yaşın 85’e kadar sürdüğünü veya başka bir ifadeyle yaşlılığın 90’lı yaşlarda geldiğini görseydi duasını belki de “dört otuz on yaşın dolsun” diye güncellerdi.
Hoş, böylesi hüküm cümlelerine elbette geleceğe ve ömre dair dilekler ve arzular olarak bakmak gerekir. Eğer aksi olsaydı “yaş otuz beş yolun yarısı eder” diyen şairin 70. yaşını görmemiz gerekirdi. Ne yazık ki ellisine bile varamadan göçüp gitmişti.
Benim de son zamanda çok yakınımdan “yukardakinin 70’e kadar beni çağırmamasını diliyorum” diyen bilim insanı ve şair Ali Abbas Çınar 63’te; yapacak dünya kadar işi olan Yakup Ömeroğlu 58’de; tam olgunluğunun meyvelerini toplayacağımız zaman Muhtar Kutlu 73’te göçünü topladı. Yolun yarısı altmış beş olsun diye ümit ederiz ama ölüm, on beşinde, yirmisinde nice körpe fidanların da toprağa düştüğü gibi “sıralı deriz/sırasız gelir” çoğu zaman.
İnsanoğlu bazen ölüm ve sonrasına dair belirsizliği, bilinmezliği, sayısız eskatolojik mitle aydınlatmaya çalışırken; Kur’an’ın “her nefis ölümü tadacaktır” ayetindeki hükme, kardeşi Kül Tigin için diktirdiği bengütaşta Bilge Kağan’ın “zamanı Tanrı yaşar, insan oğlu hep ölmek için yaratılmış” sözündeki teslimiyete veya Karacaoğlan’ın “üryan geldim yine üryan giderim/ölmemeye elde fermanım mı var” mısralarına yansıyan çaresizliğe rağmen dünyada daha uzun süre kalmak için türlü gerekçeler üretmiştir.
Mesela Fazıl Hüsnü Dağlarca “söyle sevda içinde türkümüzü/aç bembeyaz bir yelken/neden herkes güzel olmaz/yaşamak bu kadar güzelken/insan dallarla bulutlarla bir/aynı maviliklerden geçmiştir/insan nasıl ölebilir/yaşamak bu kadar güzelken” mısralarında ölümü hayattan ebediyen mahrum kalmak olarak tanımlar.
Yahya Kemal ise “Eylül Sonu” adlı şiirinde “ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor/lâkin vatandan ayrılışın ıstırabı zor” mısralarıyla, gelmesini istemediği ölümü vatandan ayrılmak olarak ifade ediyor; belki de yaşama arzusunu böyle estetize ediyor, ulvi bir gerekçeye bağlıyor.
Başka bir vesileyle de “ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin/bir çare yok mudur buna ya Rabbü’l-âlemin” diyerek yaşlanmayı “köhnemek” olarak tanımlıyor. Ruh ve beden olarak hayata son derece bağlı olduğu anlatılan Yahya Kemal’in bu sözle, son zamanlarda hayatı henüz tanımamış delikanlıların diline pelesenk olan “hızlı yaşa genç öl cesedin yakışıklı olsun” sözüne kıymet vermiş olabileceğini düşünmüyorum. Onun Yaradan’dan talebi “yaşlanmadan yaşamak” olmalıdır. Son dönemde dilimize giren “yaş almak” deyimi de böyle bir arzudan doğmuş olmalı.
Ancak yeni aşka düşmüş bir delikanlı üslubuyla şiirler söyleyen Karacaoğlan için elbette “söyleyeyim başa gelen hâlleri/çok çektim ölümden beter ayrılık” mısralarına yansıdığı gibi ömrünün baharında bir gencin duygu dünyasında ayrılık, ölümü gölgede bırakabilir. Hoş “delikanlı” ile “serdengeçti” arasında da böyle bir uyum yok mudur? Bu anlamda yaşlı ve gencin hayata veya dünyaya bağlılıkları “fidan” ile “çınar”a benzetilebilir. Belki de bu anlamda ölümsüzlük körpe bir fidanken kırılmak değil; toprağa kök salmaktır. Bazen de ölümsüzlük, Atsız’ın Şehit Pilot Kâmi için söylediği şiirdeki gibi “şehitler ölmez” inancıyla ileriye atılan ve dönmeyenlere nasip olan ulvi bir makamdır.
Gündelik hayatta karşı cinse duyulan ve “vuslata erince yok olur” kaygısıyla “ölümsüz” veya “ölene kadar” gibi sıfatlarla ifade eden aşk, tasavvuf ehlinin gönlüne girince ilahileşir; orada kavuşmak ölümsüzleşmenin ilk adımı olur. Mevlâna ölüme vuslatın töreni diyor, yani “şeb-i arus” ifadesiyle ölümü düğün olarak tanımlıyor ve yok olanı değil başlayanı anlatıyor; böylece ölüm, “ahiret hayatı” ile ölümsüzlüğün başlangıcı oluyor.
63 yaşında dünyasını değiştiren Peygamberinin sevgisiyle yanıp tutuşan derviş için hayatın kalan kısmı çilehanede geçecek bir bekleme süresidir ki “ölmeden önce ölmek” biraz da böyle bir şeydir. 63 yaşına girince bu çileye talip olan sayısız derviş arasında Hoca Ahmet Yesevi Türk dervişlerinin yol başçısıdır. Böylece o mensup olduğu inanç, dil ve kültürün yeryüzünde var olduğu zaman kadar ölümsüzleşmiştir.
Kuşkusuz hayatı sevmek için yaşamış ve tecrübe kazanmış olmak gerekir. Beş-on yaşındaki çocukla kırk-elli yaşındaki birinin anne ihtiyacı ve arayışı aynı olabilir mi? Biri için temel ihtiyaçlar; diğeri için anılar ve özlemler vardır. Belki de uzun yaşamak, anlatacak çok şeyi olmaktan ziyade geride kalanların anlatacağı, yaşatacağı veya sürdüreceği şeyler bırakmaktır.
“İyi insandı” veya “iyi bilirdik” sözlerine muhatap olabilmek, ölenin bıraktığı güzel anılarla bir müddet daha yaşamasını sağlayabilir. Bu müddet kimileri için üç-beş yıl; kimileri için üç-beş asır, kimileri için belki üç-beş bin asırdır. Ama unutulmak denilen nihai ölüm sıradan her insanın başına mutlaka gelecektir.
Onun için ölümsüzlük, unutulmamak değil; unutulmaz şeyler bırakmak diye tanımlanmalı. Tekerleği veya ateşi bulanı, buğdayı ilk ekeni biliyor muyuz? Ama bıraktıkları ne kadar ölümsüz değil mi? Ölümsüzlük; tekerin dönmeye, ateşin yanmaya, buğdayın başak vermeye devam etmesine denmeli.
Bu nedenle insanoğlu sonsuzluğu veya ölümsüzlüğü “ben”de değil “biz”de; “ferdi”de değil “anonim”de aramalıdır. En gündelik ve sıradan olandan örnek alalım, kınalı veya nasırlı ellerin eseri olan halıların, kumaşların yaratıcılarını bilmediğimiz ama giyinme ve tefrişat kültürünün medeniyet hikâyemizin bir parçası olarak ölümsüzleşmesi gibi.
Eğer dünyada insanoğlu var olmaya devam ediyorsa insanlık namına “ben”in kişisel yolculuğu bu sonsuz yolun şurasında veya burasında bitse ne çıkar? Ürettiğin iyi ve güzel bir şey ailenin, çevrenin, milletinin, insanlığın varlığına katkı sağlıyorsa, hatta ölümsüzlüğe ulaşmış bir varlığın ve düşüncenin bilincine sahipsen onun var olduğu bütün zamanlarda sen de varsın ve ölümsüzsün demektir.
————–
(*) Değerli dostlarım daha önce “Yolun Yarısı” diye başladığım yolculukta yolum sizlerin katkı, öneri ve yol göstermeleriyle “Ölümsüzlük” denilen gizemli bir patikaya düştü. Bakalım bu yol nereye çıkar?
[i] Prof.Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı,
