Orta Doğu Çatışmaları Bağlamında Uluslararası Hukukun Çöküşü ve Güç Siyaseti: Avrupa Birliği’nin Stratejik İflası ve Türkiye’nin Rolü

Tam boy görmek için tıklayın.

Prof.Dr. Murat ERCAN

Orta Doğu’da tanık olunan güncel savaş ve çatışmalar, uluslararası hukukun işleyişi ve aktörlerin stratejik konumlanmaları açısından değerlendirildiğinde, mevcut küresel sistemin yalnızca bir kriz döneminden geçmediğini, aksine köklü bir yapısal dönüşüm sürecine girdiğini göstermektedir. Bu süreçte özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in İran ve Lübnan ekseninde yürüttüğü savaş, egemenlik, toprak bütünlüğü ve güç kullanma yasağı gibi klasik hukuk normlarının artık ne denli “seçici” ve “esnek” yorumlandığını acı bir şekilde ortaya koymaktadır. Gelinen noktada, hukuki meşruiyet ile fiilî güç kullanımı arasındaki makas öylesine açılmıştır ki kurallara dayalı uluslararası düzenin yerini, kelimenin tam anlamıyla bir orman kanunu almaktadır. Sistemin bu normatif çöküşü, yalnızca kâğıt üzerindeki ihlallerle değil, sahadaki korkunç maddi yıkım ve insani trajedinin boyutlarıyla somutlaşmakta, krizin derinliğini gözler önüne sermektedir.

Bugün tanık olunan şey, klasik askeri operasyon mantığının ötesinde, karşı tarafın altyapısını tamamen çökertmeye, tüm ekonomik kaynaklarını kurutmaya ve toplumsal direncini kırmaya yönelik sistemik bir “diz çöktürme” stratejisidir. Bu kontrolsüz yıkım, uluslararası hukukun “orantılılık” ilkesinin fiilen rafa kaldırıldığının ve yerini “genelleşmiş bir barbarlık” evresine bıraktığının en açık kanıtıdır. Savaşın amaçlarının rejim değişikliği, nükleer silahsızlanma gibi hedefler etrafında belirsiz bırakılması ise bu maddi tahribatın sınırlarını ortadan kaldırarak küresel ekonomik istikrarı da tehdit eden bir belirsizlik sarmalı yaratmaktadır.

Buradaki uluslararası hukukun de facto işlevsizleşmesi, yalnızca norm ihlalleriyle açıklanabilecek bir süreç değildir. Aksine bu durum, normların sistematik biçimde ihlal edilmesi ve bu ihlallerin uluslararası sistem tarafından yaptırımsız bırakılmasıyla daha derin bir anlam kazanmaktadır. Bu bağlamda uluslararası hukukun bağlayıcılığına ilişkin temel varsayımlar sorgulanır hale gelmektedir. Devletlerin hukuki yükümlülükleri ihlal ettiklerinde karşılaşacakları maliyetlerin azalması, hukukun caydırıcılık kapasitesini zayıflatmakta ve güç kullanımını daha cazip bir seçenek haline getirmektedir. Böylece uluslararası hukuk, düzenleyici ve sınırlandırıcı bir mekanizma olmaktan ziyade, büyük güçlerin çıkarları doğrultusunda başvurdukları araçsal bir işleve dönüşmektedir. Bu durum, realist uluslararası ilişkiler teorisinin öngördüğü güç merkezli sistemin yeniden belirginleştiğini ve liberal kurumsalcı yaklaşımın temel varsayımlarının ciddi bir sınamayla karşı karşıya olduğunu göstermektedir.

Bu çerçevede “güçlünün yasası” olarak ifade edilebilecek eğilim, yalnızca Orta Doğu’ya özgü bir gelişme değil, küresel sistemdeki daha geniş çaplı bir dönüşümün yansımasıdır. Uluslararası sistemde normların uygulanmasının aktörlerin gücüne ve sistem içindeki konumuna bağlı olarak değişmesi, hukukun evrenselliği ilkesini zedelemekte ve sistemin öngörülebilirliğini azaltmaktadır. Bu durum, özellikle orta ölçekli ve zayıf devletler açısından güvenlik risklerini artırmakta ve uluslararası sistemde belirsizlik düzeyini yükseltmektedir.

Söz konusu dönüşümün bir diğer önemli boyutu, Avrupa Birliği’nin dış politika kapasitesi ve stratejik özerklik arayışı üzerinden okunabilir. AB’nin Orta Doğu’daki krizlere yönelik yaklaşımı, normatif söylem ile pratik politika arasındaki belirgin uyumsuzluğu açık biçimde ortaya koymaktadır. Bir yandan uluslararası hukukun üstünlüğü ve insan haklarının korunması gerektiği güçlü bir şekilde vurgulanırken, diğer yandan sahadaki gelişmelere karşı bütüncül, tutarlı ve etkili bir politika üretilememektedir. Bu durum, Birliğin küresel aktör olma iddiasını zayıflatmaktadır. Üye devletler arasındaki görüş ayrılıkları, ortak bir stratejik kültürün oluşumunu engellemekle kalmamakta, aynı zamanda AB’nin karar alma süreçlerinde parçalı ve sınırlı bir aktör görünümü sergilemesine yol açmaktadır.

Avrupa Birliği’nin ABD ile kurduğu ilişki biçimi, bugün karşı karşıya kalınan stratejik felcin en temel ve en kronik kaynaklarından birini oluşturmaktadır. Transatlantik bağların tarihsel derinliği, Avrupa’nın güvenlik mimarisini öylesine bir bağımlılık sarmalına hapsetmiştir ki bu durum artık basit bir askerî kapasite eksikliğiyle değil, belirgin bir “stratejik irade kaybı” ile açıklanabilir. Avrupa’nın kriz anlarında özgün ve bağımsız politika üretememesi, “stratejik özerklik” hedefinin büyük ölçüde söylem düzeyinde kaldığını ve sahadaki gerçeklik karşısında ciddi biçimde sınandığını ortaya koymaktadır. Bu bağımlılığın ulaştığı boyut, müttefikler arası hiyerarşide ve buna eşlik eden haysiyet krizinde kendini açıkça göstermektedir.

İspanya Başbakanı Pedro Sánchez gibi uluslararası hukuku ve normatif düzeni tavizsiz bir dille savunan liderlerin maruz kaldığı muamele, bu durumun çarpıcı bir örneğidir. Sánchez’in, İsrail’in Gazze ve Lübnan operasyonlarına yönelik eleştirileri ve hukuka dönüş çağrısı, müttefiki olması gereken ABD tarafından sadece reddedilmekle kalmamış, aynı zamanda bir itibarsızlaştırma sürecine konu olmuştur. Buradaki kırılma noktası, Sánchez ile Donald Trump arasında yaşanan basit bir söylem gerilimi değildir. Trump’ın, Avrupa’nın lokomotifi olarak görülen Almanya Başbakanı Friedrich Merz’i ağırladığı bir ortamda, aynı masada bulunan Sánchez’e yönelik sert söylemleri ve Almanya’nın bu duruma karşı sergilediği temkinli ve sessiz tutum, Avrupa Birliği içindeki dayanışma mekanizmalarının zayıflığını ortaya koymaktadır. Bu durum, yalnızca ihtiyatlı bir dış politika tercihi olarak değerlendirilemez, aksine, Birlik içinde ortak bir siyasi refleksin ve kolektif tepki kapasitesinin yeterince gelişmediğine işaret etmektedir.

Avrupa’nın bu konumlanışı, İspanya’nın normatif temelli yaklaşımını sınırlı ve etkisiz hale getirmektedir. Bir yanda uluslararası hukuka ve normatif ilkelere vurgu yapan Madrid yönetimi, diğer yanda ise ABD ile ilişkileri gözeterek daha temkinli davranan Berlin ve Paris gibi aktörler bulunmaktadır. Bu durum, AB’nin dış politika alanında ortak hareket etme kapasitesini zayıflatmakta ve Birliği küresel krizlerde daha çok izleyen ve sınırlı etki üreten bir aktör konumuna yaklaştırmaktadır.

Fransa örneğinde somutlaşan söylem-pratik çelişkisi, Avrupa Birliği’nin normatif gücüne dair tartışmaları basit bir tutarsızlık olmaktan çıkararak değerler sistemindeki yapısal bir gerilim alanına işaret etmektedir. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un kriz sürecindeki tutumu, bu durumun en dikkat çekici örneklerinden birini oluşturmaktadır. Macron, ABD ve İsrail tarafından yürütülen operasyonların uluslararası hukuka uygun olmadığını ifade etmesine rağmen, bu eylemleri “anlayabiliyoruz” şeklinde nitelemiştir. Bu yaklaşım, uluslararası hukuk normlarının açık ihlaline yönelik eleştiriler ile jeopolitik gerekçelendirme arasında bir denge kurma çabasını yansıtmaktadır.

Söz konusu “ara yol” arayışı, Avrupa Birliği’nin değer temelli dış politika iddiasını tartışmalı hale getirmekte ve normatif söylem ile siyasi pratik arasındaki mesafeyi artırmaktadır. İran, Filistin ve Lübnan’a yönelik saldırılarda orantılılık ilkesine dair güçlü bir vurgu yapılmasına rağmen, sahadaki gelişmeler karşısında daha sınırlı ve temkinli bir söylem tercih edilmesi, Fransa’nın geleneksel dış politika geleneğinde de bir dönüşüme işaret etmektedir. Bu durum, Fransa’nın ve dolayısıyla Avrupa’nın, uluslararası sistemde norm koyucu bir aktör olmaktan ziyade, mevcut güç dengelerine ve özellikle ABD merkezli güvenlik mimarisine uyum sağlayan bir aktör konumuna yaklaştığını göstermektedir.

Macron’un uluslararası hukuk ile stratejik esneklik arasında kurmaya çalıştığı denge, sahadaki gerçeklik karşısında sınırlı bir karşılık bulmaktadır. Avrupa Birliği’nin mevcut konumlanışı, etkin bir özne olmaktan ziyade gelişmeleri izleyen ve bunlara sınırlı ölçüde uyum sağlayan bir yapı görünümü sergilemektedir. Bu çerçevede Birliğin üye devletlerinden birinin diplomatik duruşunun yeterince korunamaması, stratejik özerklik söyleminin normatif düzeyde kaldığını göstermektedir. Dolayısıyla AB, küresel krizlerde belirleyici bir aktör olmaktan ziyade büyük güçlerin politikalarını takip eden ve sınırlı etki kapasitesine sahip bir yapı olarak öne çıkmaktadır.

Bu çok katmanlı ve karmaşık jeopolitik denklemde Türkiye’nin konumu, sıradan bir bölgesel aktörlüğün ötesinde, sistemin kilit unsurlarından biri olarak kendini göstermektedir. Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla Avrupa, Orta Doğu ve Asya arasında yalnızca bir geçiş noktası değil, aynı zamanda bu bölgeler arasındaki etkileşimi şekillendirebilen stratejik bir merkezdir. Enerji hatları, ticaret yolları, güvenlik politikaları ve göç yönetimi gibi alanlarda sahip olduğu avantajlar, Türkiye’yi bölgesel denklemin merkezine yerleştirirken, küresel istikrar açısından da önemli bir aktör haline getirmektedir. Türkiye, gelişen savunma sanayisi ve insansız hava araçları kapasitesi sayesinde askerî yeteneklerini niteliksel olarak dönüştürmüştür. Yerlileşme hamleleri ve operasyonel kabiliyetlerin çeşitlenmesi, ülkenin yalnızca konvansiyonel tehditlere karşı değil, aynı zamanda asimetrik ve hibrit tehditlere karşı da etkin bir caydırıcılık kapasitesine ulaşmasını sağlamıştır. Bu durum, Türkiye’nin Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) içindeki rolünü daha da kritik hale getirirken, aynı zamanda bölgesel güvenlik mimarisinde belirleyici bir aktör olmasını pekiştirmektedir.

Türkiye’nin dış politika yaklaşımı, mevcut krizler karşısında pragmatizm ile normatif söylem arasında kurulan hassas dengeyi, reelpolitik bir stratejik akılla birleştirmektedir. Uluslararası hukuka yapılan vurgu, normatif meşruiyetin güçlendirilmesine katkı sağlarken, sahadaki gerilimi azaltmaya yönelik “dengeleyici” adımlar, Türkiye’nin arabulucu ve istikrar sağlayıcı kapasitesini ortaya koymaktadır. NATO güvenlik mimarisi içindeki rolü ve bölgesel tehditleri dengeleme kapasitesi, Türkiye’nin Batı için yalnızca bir müttefik değil, aynı zamanda vazgeçilmez bir güvenlik unsuru olduğunu göstermektedir. Bu çerçevede Türkiye, Avrupa Birliği’nin tartışılan “stratejik özerklik” hedefi açısından yalnızca bir ortak değil, aynı zamanda önemli bir “güç çarpanı” niteliğindedir. Avrupa Birliği’nin küresel bir aktör olma iddiasını güçlendirebilmesi, Türkiye ile ilişkilerini daha rasyonel ve kapsayıcı bir zeminde yeniden tanımlamasına bağlıdır. Jeopolitik gerçekliği anlamak için teorik çerçevelere başvurmanın ötesinde, coğrafyanın ve askerî kapasitenin sunduğu imkânlar da bu değerlendirmeyi açıkça ortaya koymaktadır. Uluslararası sistemin geleceği, Türkiye ile kurulacak rasyonel ortaklıklar ve stratejik işbirlikleri üzerinden şekillenecektir.

Orta Doğu’daki çatışmalar, uluslararası hukuk ile güç siyaseti arasındaki gerilimin belirgin biçimde arttığını ve bu durumun normatif düzenin ciddi bir aşınma sürecine girdiğini göstermektedir. Bu gelişmeler yalnızca bölgesel istikrarsızlığı derinleştirmekle kalmamakta, aynı zamanda uluslararası sistemin öngörülebilirliğini de zayıflatmaktadır. Avrupa Birliği, normatif söylemi ile pratik politikaları arasındaki uyumsuzluk ve üye devletler arasındaki koordinasyon sorunları nedeniyle küresel krizlerde sınırlı etki üretebilen bir aktör konumuna sürüklenmektedir. Buna karşılık Türkiye, jeostratejik konumu, gelişen askerî kapasitesi ve çok boyutlu dış politika yaklaşımıyla hem bölgesel hem de küresel ölçekte daha etkin ve dengeleyici bir aktör olarak öne çıkmaktadır.

Ortaya çıkan sorunların aşılabilmesi için çok katmanlı bir yaklaşım benimsenmesi gerekmektedir. Öncelikle, uluslararası hukuk normlarının yeniden güçlendirilmesi ve özellikle güç kullanımı, egemenlik ve orantılılık ilkelerinin daha etkin şekilde uygulanmasını sağlayacak bağlayıcı mekanizmaların geliştirilmesi önem taşımaktadır. Bu doğrultuda Birleşmiş Milletler’in karar alma süreçlerinde reform yapılması, veto mekanizmasının sınırlandırılması veya daha kapsayıcı bir yapının oluşturulması, normatif düzenin yeniden tesisine katkı sağlayabilir. Avrupa Birliği açısından ise ortak dış ve güvenlik politikasının kurumsal kapasitesinin artırılması, üye devletler arasındaki görüş ayrılıklarını azaltacak daha güçlü bir koordinasyon mekanizmasının kurulması gerekmektedir. Böylece AB, normatif güç iddiasını yalnızca söylem düzeyinde değil, kriz yönetimi pratiklerinde de gösterebilecek bir aktöre dönüşebilir. Türkiye’nin ise mevcut konumunu daha etkin kullanabilmesi için çok boyutlu dış politika stratejisini kurumsallaştırması, diplomasi, güvenlik ve ekonomik araçları entegre eden bütüncül bir yaklaşım geliştirmesi önemlidir. Bölgesel arabuluculuk kapasitesinin artırılması ve uluslararası platformlarda aktif rol üstlenilmesi, Türkiye’nin dengeleyici aktör konumunu pekiştirecektir. Nihayetinde uluslararası sistemde kalıcı istikrar, güç dengesi ile normatif düzen arasında kurulacak sürdürülebilir bir dengeye bağlıdır. Bu denge ise ancak büyük güçlerin, bölgesel aktörlerin ve uluslararası kurumların ortak sorumluluk üstlendiği çok taraflı bir işbirliği anlayışıyla mümkün olabilecektir.

——————————

Kaynak:

https://www.ankasam.org/anka-analizler/orta-dogu-catismalari-baglaminda-uluslararasi-hukukun-cokusu-ve-guc-siyaseti-avrupa-birliginin-stratejik-iflasi-ve-turkiyenin-rolu/

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen