Sözlükler, ibadet amacıyla başta yeme, içme olmak üzere bazı eylem ve söylemlerden belirlenen süreler içinde kendini alıkoyma olarak tanımlıyor.
Kur’an’ın dilinin Arapça olmasına rağmen, Türkçedeki “namaz”, “abdest” kelimeleri gibi “oruç” da Farsçadan geliyor. Bu da Türklerin İslam ile karşılaşma ve kabul sürecinde Araplardan çok Farsların veya Farsçanın etkili olduğunu gösteren bir diğer husus olarak not edilebilir.
Çocukluğumda rahmetli babamız uzun kış gecelerinde bize 32 -başka bir yoruma göre 33- farzı ve sureleri öğretirken sıra İslam’ın şartlarına gelince “savm, salat, hac, zekât, kelime-i şehadet” sözlerini kafiyeli ve ritimli bir şiir gibi ezberletir; sonra ayrıntılarını anlatırdı. Oradan anlardık ki “bizim oruç”, Arapçada “savm” imiş.
Peygamberimizin “oruç sabrın, sabır imanın yarısıdır” ve özellikle “oruç tutunuz, sıhhat bulunuz” hadisleri, kuşkusuz hiçbir çağda geçerliliğini yitirmeyen bir sağlık öğüdü olarak özellikle obezite ve buna bağlı hastalıkların yaygınlaştığı günümüzde hangi dinden olursa olsun bütün insanlığa evrensel bir çağrı olduğu kadar açlık çekenlerle empati kurma ve yardımlaşma öğüdüdür.
İçinde “oruç” kelimesi geçse de tutulunca sıhhat bulunan ibadetten çok farklı bir eylem türü olan ve bir durumu, yapıyı veya yönetimi protesto etmek için sağlığı kaybetmeyi, hatta ölümü göze alarak başvurulan “ölüm orucu” bu yazıda bahsi diğerdir.
Dünyada pek çok din ve kültürde çeşitli şekillerde oruç varsa da İslam’da “nafile”, “Muharrem” veya “adak” olanlarla birlikte en yaygın olanı “hoş geldin ya şehr-i Ramazan” mahyalarıyla karşılanan, “on bir ayın sultanı” olan ve “üç aylar”ın sonuncu ayında tutulan “Ramazan orucu”dur. Kadir gecesi, şerefe ve arife orucu uğurlama hazırlıkları; bayram ise güle güle merasimidir.
Türk ad verme geleneğinde Allahverdi, Hüdaverdi, Tanrıverdi, Durdu, Duran, Durak, Satı, Satılmış, Döne, Döndü, Yeter, Soner, Songül gibi adlar, bir dileği ve talebi yansıtırken; üç ayların sembolleri olan Recep, Şaban, Ramazan, Kadir ve Bayram gibi Oruç da -aile büyüğünün de adı olduğu için konulmamışsa- ne zaman doğulduğunun isimleşmiş tanığıdır.
Oruç ve Ramazan geçmişten günümüze sayısız fıkraya konu olmuştur, toplansa kuşkusuz ciltler doldurur. Hoca’ya sormuşlar “biz ondan memnunuz ama Ramazan da bizden memnun mudur acaba?” Hoca cevap vermiş: “Memnun olmasa her yıl on gün erken gelir mi?”. Yine adamın birinin Hocaya “Ramazan’dan çok memnunuz keşke yılda iki kez gelse” demesi üzerine Hocanın “onun için mi gider gitmez bayram ediyorsunuz” cevabı meşhurdur.
Türk kültüründe Ramazan, farklı bir dünyaya aralanan kapıdır. Ziyafet sofrasına dönen iftarlar; şölen tadında kılınan terâvihler; sahura kadar şenlenen “direkler arası” gibi mekânlar; davulcuların şiir, mâni ve türküleriyle kalkılan sahurlar; onlara verilen bahşişler, börekler, çörekler; arife ve bayram günleri yakınları ile buluşan mezarlar; odalara, avlulara kurulan bayram sofraları; bin bir çeşit oyuncaklarıyla bayram yerleri…
Acaba her Müslüman kültürde oruçlar ve bayramlar, “arife günü oruç yiyenin bayramda yüzü kara olur” diyen atasözü veya “oruç açmak”, “oruç bozmak”, “oruç tutmak”, “niyetli olmak”, oruç yemek”, “gâvura kızıp oruç yemek” gibi onlarca deyimle ve arkasındaki zengin hikâyelerle bu denli toplumsal mıdır? Acaba “Arap’ta namaz, Türk’te oruç” sözü bu yüzden mi söylenmiştir?
Türklerde orucun kültürel ve toplumsal gücü, dinî yönü yanında etrafında oluşan gelenek ve ritüellerden gelmektedir. Öyle olmasaydı Yahya Kemal Beyatlı, Atik Valde’den İnen Sokakta” başlıklı şiirini yazar ve “tenha sokakta kaldım oruçsuz ve neşesiz” diye üzülür müydü?
Anadolu kadınlarının hoş bir oyun türküsü olan “su sızıyor sızıyor”daki “derenin kenarında/kalayladım kazanı/yar ben senin uğruna/yedim ıramazanı” mısraları, belki aşk ve tutku yüzünden “altmış bir” cezası alışı, belki de Yahya Kemal gibi “oruçsuz ve neşesiz” kalışı farklı bir dille anlatıyordu.
Çocukların topluca beklediği “Ramazan topu” ve “akşam ezanı” ayrı bir kültür ve heyecan; “Ramazan pidesi” başka bir telaş, lezzet ve tutkudur. Bunun ikisi üzerine yapılanlar, yaşananlar anlatılsa film olur, diziler çekilir. Mesela netlore veya netnografi merakı olan bir uygulamalı halk bilimi öğrencisi son zamanlarda Ramazan pidesinin evlerde nasıl özene bezene yapıldığını anlatan sosyal medya paylaşımlarını ve altlarında yazılanları derleyip yorumlasa makale olur, tez olur.
Eskiden zengin konaklarında iftarlar verilir ve “yemeğimizi yiyerek bize sevap kazandırdınız” denilerek “diş kirası” adıyla fakir fukaraya yardım edilirdi. Günümüzde de hayırseverler, kamu kurumları, belediyeler tarafından kurulan iftar çadırları ve “Ramazaniye” ve “iftariye” adıyla yapılan yardımlarla gelenek başka bir biçimde devam ediyor. Belki evlere götürülen yardım paketlerine geleneğin devamı mahiyetinde bir zarf içinde “diş kiraları” da konuluyordur kim bilir? Zira Peygamberimiz “bir elin verdiğini diğeri görmemeli” buyururken, atalarımız “ibadet de gizlidir kabahat de” demiyor mu?
Ramazanın bereketi adeta hiç gitmesin dercesine varlıklı olanların sofralarına yansırken, bolluğa berekete dönüşürken, ataların dediği gibi asıl “bayramda borç ödeyene Ramazan kısa gelir”miş. Demek ki “borçluyu borcundan kurtar Allah’ım” duası böyle durumlarda daha bir anlam kazanıyor. Belki de sosyal medyanın “Robin Hood gibi” diye övdüğü; aslında Türk kültürünün öteden beri bildiği Hızırlar ve Köroğlular bu dua ile ortaya çıkıyorlar.
Güç bela tuttuğu orucu aile büyüklerine satan, “tekne orucu” tutan veya “oruca direk vuran” Anadolu çocuklarının bir anlamda fakir fukaraya yardım şenliği olan “Âmin Bağırma”, “Küpecik”, “Sele Sepet Top Kandil”, “Şivlilik” gibi bazıları oruç on beş olunca yapılan ve büyüklerle küçüklerin karışıp kaynaştığı şenlikleri vardır. Bunlar ne yazık ki çağımızın sanatına “paskalya”, “şükran günü” veya “cadılar bayramı” kadar, hatta onların yüzde biri kadar bile esin kaynağı olamıyor. Bakalım bir gün “kimlik ve aidiyet” ile “sürdürülebilir kalkınma” terimleri üzerinden bu kültürün farkına varan yazarlar, senaristler, yönetmenlerle karşılaşacak mıyız?
Oruçlunun her durumda öfkesine engel olması beklense de, sigara içen, yüksek tansiyonu, şekeri olan kimileri bunu çoğu kez başaramaz. Eskiden bu tür kişilere “afyonu patlamamış” denirdi ki, bu sözün de uzun bir hikâyesi vardır tabii. Hatta böylelerine “orucu uykuya tuttursa da kimseye sataşmasa” diye temennide bulunulurdu.
Bayram, orucun sosyalleşme finalidir adeta. “Arife suyuna girmek” için gidilen hamam; bayram alışverişi yapılan çarşı pazar; arife günü ve bayramda ziyaret edilen mezarlıklar; “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”nı çağrıştıran bayram namazlarının kılındığı camiler; topluca bayram yemekleri yenen odalar, konaklar, avlular; bayramlaşmaya, el öpmeye gidilen komşu evleri, hasta ve cenaze evleri…
Son yıllarda ataların “oruç tuttuğu ile bayram etmez” dediği cinsten uyumsuz kişiler yüzünden büyükten küçüğe, küçükten büyüğe, eşten eşe aile içinde, akrabalar, kapı komşular, iş veya okul arkadaşları hatta birbirlerini tanımayanlar arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar, maalesef şiddet veya cinayetle sonuçlanırken “hayırlı Ramazanlar” duasıyla dileyelim kimsenin “bayramı kara gelmesin.”
[i] Prof.Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı,
