“Özgürlük savaşçısı”ndan “özgürlük militanı”na…

Tam boy görmek için tıklayın.

 

Prof.Dr. Mehmet Akif OKUR[1]

 

“PKK … tüzükle yürüyen bir hareket olmadı. PKK bir örgüt kültürüyle bugünlere geldi.”

“Hiçbir şey özgürlük militanlarını toplumdan ve çalışmalardan koparamaz.”

“Bir köy komününde asayiş ve öz savunma da elbette önemlidir. Komün kendi örgütlülüğü içinde bunları da sağlar, dolayısıyla devlete veya başka bir güce bırakmaz.”

Bu üç cümleyi yan yana koyduğumuzda mesele yalnız silahların teslim edilip edilmeyeceği olmaktan çıkıyor: Formal feshe rağmen örgüt kültürünün, kadro aktivizminin ve devletin asayiş alanına kadar uzanan alternatif bir toplumsal örgütlenme tasavvurunun devam edip etmeyeceği sorusu karşımıza çıkıyor.

Bu üç ifade, Çerçeve Yasa’nın kabul edildiği günlerde PKK/KCK yapılanmasının üç önemli isminin yaptığı açıklamalardan.

Birincisi KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu.

İkincisi KONGRA-GEL Eşbaşkanı Remzi Kartal.

Üçüncüsü KCK’nın üst düzey isimlerinden Duran Kalkan.

Birlikte okunduklarında Çerçeve Yasa hakkında daha önce dikkat çektiğimiz iki mesele çok daha ciddi hâle geliyor:

1)Pişmanlık/geçmiş terör faaliyetleriyle açık kopuş talep edilmeyişi.

2)Silahların teslimine rağmen kadro, liderlik, örgüt kültürü ve gerektiğinde yeniden şiddet üretebilecek kapasitenin başka biçimler altında devam edebilmesi.

Bu yüzden asıl hedef yalnız “silah bırakma” değil, geri döndürülemez silahsızlanma olmalıdır.

Geri döndürülemez silahsızlanma, belli sayıdaki silahın teslim edilmesinden ibaret değildir.

Örgütün yeniden silahlı eyleme dönebilmesini mümkün kılan kadro, komuta, eğitim, lojistik ve sınır ötesi silahlı kapasitenin de gerçekten tasfiye edilmesini gerektirir.

Aksi takdirde silah bırakılmış olur; fakat silaha dönüş imkânı ortadan kaldırılmış olmaz.

Son birkaç gündeki açıklamalar tam da bu sebeple önemlidir.

Önce pişmanlık meselesi.

Mustafa Karasu silahlı geçmişi yanlış, mahkûm edilmesi gereken veya geride bırakıldığı için pişmanlık duyulan bir dönem olarak anlatmıyor.

Tam tersine:

“Evet, biz silahlı mücadeleyi Türkiye’ye karşı sonlandırdık ama bu silahlı mücadelenin yarattığı büyük değerler vardır.”

Ardından:

“Bu silahlı mücadele ve bu temelde gelişen serhildanlar, halkın mücadelesi bütün bu kazanımları yarattı. Türk devletini de artık zorla, şiddetle bu sorunu çözemeyeceği noktaya getirdi.”

diyor.

PKK’nın silahlı mücadelesinin başlangıcı olan 15 Ağustos hakkında ise:

“15 Ağustos ulaşacağı sonuçlara ulaşmıştır.”

ifadesini kullanıyor.

Sonra bugünkü, “demokratik-siyasal” sıfatlarını bolca kullanan söylemi o geçmişle açıkça bağlıyor.

Burada silahlı geçmişin reddi yoktur.

Silahlı safha örgüt yöneticisinin anlatımında gayrimeşru olduğu için değil, “ulaşacağı sonuçlara ulaştığı” için sona ermektedir.

Şimdi mücadele başka araçlarla sürdürülecektir.

Daha önce varsayım olarak sormuştuk:

Bir PKK mensubu,

“Mücadelemiz haklıydı; silahlı safha görevini tamamladı, şimdi aynı mücadeleyi başka araçlarla sürdürüyoruz”

derse ne olacak?

Orta yerdeki beyanlar, bu ihtimalin varsayım olmadığını gösteriyor.

Örgütün üst düzey yöneticilerinden birinin ağzından duyuyoruz.

Çerçeve Yasa ise böyle bir kişiden geçmiş terör faaliyetlerini reddetmesini, pişmanlık göstermesini, mağdurlardan af dilemesini veya geçmiş örgütsel mücadeleyle arasına açık bir mesafe koymasını istemiyor.

Diğer önemli mesele, örgütsel devamlılık.

Karasu’nun şu sözlerini birlikte okuyalım:

“Evet PKK kendini feshetti ama yine de bir topluluk var ortada.”

“Binlerce savaşçıyı ilgilendiriyor. Binlerce kadroyu ilgilendiriyor.”

Ardından:

“PKK … tüzükle yürüyen bir hareket olmadı. PKK bir örgüt kültürüyle bugünlere geldi.”

Bu son cümle özellikle önemlidir.

Örgütün kendi yöneticisi, PKK’nın varlığının tüzüğünden ibaret olmadığını; esas taşıyıcısının bir örgüt kültürü olduğunu söylüyor.

Öyleyse bir fesih kararının veya tüzüğün ortadan kaldırılmasının kendi başına gerçek örgütsel tasfiye anlamına geldiğini nasıl varsayabiliriz?

Nitekim Karasu devam ediyor:

“Şu anda bu topluluk var.”

Ve bu topluluğun geleceği için:

“Bu topluluğun nasıl hareket edeceği, nasıl yaklaşacağını belirleyecek Önder Apo’dur.”

diyor.

Daha açık:

“Önder Apo yönetmeden, yönlendirmeden hiç kimse, eskisi de yeni katılan gerilla da bireysel bir davranış içine girmez, yaklaşım içine girmez.”

Sonra soruları kendisi sıralıyor:

“Önder Apo demokratik siyasal örgütlenmenin nasıl olacağını söylüyor? Demokratik siyasal çözümün nasıl olacağını söylüyor? Demokratik siyasal mücadelede, demokratik siyasal çözümde bize hangi rolü verecek?”

Formal olarak PKK feshedilmiş.

Ama kendi yöneticisinin anlatımına göre:

Binlerce kadrodan oluşan topluluk var.

Bu kadrolar bireyselleşmiyor.

Örgüt kültürü var.

Eski liderlik ilişkisi var.

Ve yeni dönemde kimin hangi rolü üstleneceğine aynı liderin yön vermesi bekleniyor.

O hâlde neyin feshedildiğini sormak gerekir:

İsim ve tüzük mü?

Yoksa gerçekten kadro, hiyerarşi, örgüt kültürü, disiplin ve stratejik irade mi?

Remzi Kartal’ın açıklamaları bu tabloyu tamamlıyor.

Geçmişte:

“Biz bu hareketi Önder Apo’nun önderlik ettiği mücadelelerle, önderliğe duyduğumuz güvenle… yürüttük.”

diyor.

Sonra:

“Bundan sonra da öyle olacak.”

Öcalan’ı ise:

“baş müzakerecimiz”

diye tanımlıyor.

Eski örgüt mensuplarının yeni dönemdeki rolü bakımından kullandığı ifade de dikkat çekici:

“Bir partinin başkanı ya da üyesi olma koşulu yoktur. Toplum içerisinde her alanda çalışabilirler.”

Ardından:

“Hiçbir şey özgürlük militanlarını toplumdan ve çalışmalardan koparamaz; sınırlandırmayla sonuç alınamaz.”

İşte burada yeni dönemin kavramsal dönüşümü görünür hâle geliyor:

“Özgürlük savaşçısı”ndan “özgürlük militanı”na…

Silahlı savaşçı kimliği perde gerisine alınıyor olabilir.

Fakat kadro misyonunun bittiği söylenmiyor.

Aksine “militan”, toplumun içinde faaliyet ve örgütlenmeye devam edecek.

Üstelik Karasu bunun hangi toplumsal örgütlenme biçimi içinde gerçekleşmesinin beklendiğini de açıkça söylüyor:

“Bu yönüyle Kürt halkının demokratik toplum biçiminde örgütlenmesi gerekiyor. Kendisini komünler, meclisler biçiminde demokratik toplum haline getirmesi gerekiyor.”

Karasu bunu yeni mücadele stratejisinin bir parçası olarak tarif ediyor: “demokratik toplum” örgütlenecek; bunun temel birimleri arasında komünler ve meclisler bulunacak.

Peki bu “komün” nasıl bir yapı ve burada “özgürlük militanı”ndan ne bekleniyor?

Çerçeve Yasa’nın kabul edildiği aynı günlerde Duran Kalkan imzasıyla yayımlanan “komün” hakkındaki yazı bu soruya ayrıca ışık tutuyor.

Kalkan:

“Komüne katılım gerçek anlamıyla fedaice olmak durumundadır.”

diyor.

Ve:

“Bir fedainin sahip olduğu sorumluluk duygusu, bilinci, cesareti, fedakârlığı ve örgütlülüğü her komün üyesinde bulunmak zorundadır.”

Bu oldukça dikkat çekici bir devamlılık tarifidir:

Fedai ethosu komün üyesine aktarılıyor.

Daha da önemlisi:

“Profesyonel devrimci kadro öncülüğünün rolü ve görevi azalmamış, tersine, daha çok artmıştır.”

Ve:

“Her profesyonel devrimci, her demokratik sosyalist militan bir profesyonel komünar olmak durumundadır.”

Yani yeni dönemde profesyonel devrimci kadronun tasfiyesinden değil, rolünün artmasından söz ediliyor.

“Profesyonel komünar”ın görevi de pasif bir sivil hayat değildir.

Kalkan onu:

“günün yirmi dört saatinde”

örgütlenmeye yoğunlaşan;

köyden köye, mahalleye ve iş yerine geçen;

aynı anda beş, hatta on komünün örgütlenmesine öncülük eden;

uygulamayı denetleyen;

yeni planlamalar çıkaran

bir kadro olarak tarif ediyor.

Bu, “özgürlük militanı”ndan beklenen yeni sivil/toplumsal rolün ne olabileceğini anlamamız bakımından önemlidir.

Kalkan komünlerin baskı ve zorla değil eğitim ve iknayla kurulması gerektiğini de söylüyor.

Fakat aynı metinde çok daha dikkat çekici başka bir hüküm var:

“Bir köy komününde asayiş ve öz savunma da elbette önemlidir. Komün kendi örgütlülüğü içinde bunları da sağlar, dolayısıyla devlete veya başka bir güce bırakmaz.”

Burada artık yalnız sivil toplum örgütlenmesinden söz etmiyoruz.

“Asayiş” ve “öz savunma” gibi kamusal güvenlikle doğrudan ilişkili fonksiyonların da komün örgütlenmesine ait görülmesi söz konusu.

Üstelik bunların özellikle “gençlik örgütlenmesi” kapsamında yerine getirilebileceği belirtiliyor.

Bu ifadeyi Karasu’nun:

“Hiç kimse bireysel davranış içine girmez”

ve Kartal’ın:

“Hiçbir şey özgürlük militanlarını toplumdan ve çalışmalardan koparamaz”

sözleriyle yan yana koyduğumuzda mesele daha ciddi hâle geliyor.

Eski örgüt kadrosunun binlerce mensubu şehir ve kasabalara dönecekse, demokratik siyaset açısından yalnız şu soruyu sormak yeterli değildir:

“Ellerinde uzun namlulu silah var mı?”

Şunları da sormalıyız:

Eski kadro disiplini devam ediyor mu?

Aynı liderlikten talimat alıyorlar mı?

Mahallelerde ve şehirlerde paralel “asayiş” veya “öz savunma” yapıları oluşabilir mi?

Örgütlü kadro gücü, farklı siyasi tercihler taşıyan vatandaş üzerinde korku veya baskı üretebilir mi?

Şiddet sadece dağdaki gerillanın silahlı saldırısı değildir.

Tehdit, yıldırma, organize kitle şiddeti, fiziksel saldırı ve mahallede fiilî hâkimiyet kurarak insanların siyasi davranışlarını korkuyla değiştirmek de demokratik hayatı ortadan kaldırabilir.

6-8 Ekim olaylarını yaşamış bir toplum bakımından bu ihtimali yok saymak mümkün değildir.

Vatandaşın, yeni bir siyasi gerilim anında evinin, işyerinin veya kendisinin örgütlü grupların hedefi olabileceği endişesini taşıması bile özgür demokratik siyaseti tahrip eder.

Bu nedenle hedef yalnız silahsızlanma değil:

geri döndürülemez silahsızlanma olmalıdır.

Bunun iki boyutu vardır.

Birincisi Türkiye içi:

Eski silahlı kadroların bireyselleşmesi; komuta, disiplin ve zor kullanma kapasitesinin ortadan kalkması.

İkincisi sınır ötesi:

Yeniden silaha dönmeyi mümkün kılacak kadro, silah, eğitim, lojistik ve örgütsel altyapının tasfiye edilmesi.

Bu açıdan Suriye ve İran sahaları önemlidir.

YPG/KCK unsurları kendi örgütsel hiyerarşi ve kadrolarını koruyarak topluca Suriye Ordusu bünyesinde silahlı varlıklarını sürdürürlerse, Kuzey Irak’taki silah teslimlerinin PKK/KCK’nın silaha yeniden dönme kapasitesini geri döndürülemez biçimde ortadan kaldırdığı nasıl söylenebilir?

Benzer soru PJAK/KCK bakımından da geçerlidir.

İran sahasında silahlı kadro, eğitim, lojistik ve çatışma tecrübesi yaşamaya devam ediyorsa, aynı örgütsel ekosistemin Türkiye bakımından askerî kapasitesinin bütünüyle tasfiye edildiğini varsayamayız.

Gerçek fesih ve silahsızlanma testi bu olmalıdır:

Örgütün silaha dönme imkânı ve kapasitesi gerçekten ortadan kaldırılmış mıdır?

Yoksa yalnız Türkiye’ye karşı silahlı mücadelenin bugün için durdurulmasıyla mı karşı karşıyayız?

Karasu’nun kullandığı ifade bu bakımdan da dikkat çekicidir:

“Biz silahlı mücadeleyi Türkiye’ye karşı sonlandırdık.”

Ve nihayet “süreç kapanı”…

Bu açıklamalarda Çerçeve Yasa nihai bir uzlaşma olarak görülmüyor.

Kartal:

“Bu bir başlangıçtır.”

diyor.

Ardından:

“Bu yasadaki eksiklikler ve dışarıda bırakılan birçok konu, yeni yasa ve diyalog-müzakere sürecinde gündemde olacak.”

Ve:

“Bu temelde yeni yasalar çıkacak.”

Yani:

Bir adım attınız.

Bu yalnız başlangıçtır.

Şimdi ikinci adım gelmelidir.

Sonra üçüncüsü…

Öcalan’ın koşulları.

Siyasi sınırlamalar.

Yeni yasalar.

Anayasal düzenlemeler.

“Demokratik toplum”un örgütlenmesi…

Verilen her adım süreci bitirmek yerine bir sonraki adımın “sürecin devamı için zorunlu” gerekçesine dönüşebilir.

İşte daha önce “süreç kapanı” dediğimiz mekanizma budur.

Peki devlet herhangi bir aşamada:

“Buraya kadar.”

derse?

Karasu aynı günlerde şöyle diyor:

“Bu süreç bozulduğu an çatışma çıkar, savaş çıkar. Ve ne kadar sürer de belli olmaz.”

Bu söz, silahlı mücadeleyi mahkûm eden birinin ağzından çıkmıyor.

Aynı kişi o silahlı mücadelenin “büyük değerler” yarattığını, bugünkü kazanımları sağladığını ve “ulaşacağı sonuçlara ulaştığını” söylüyor.

Bu bağlamda cümlenin siyasi mesajını görmezden gelemeyiz:

Bir adım attınız. Şimdi daha ileri adımlar atmalısınız. Süreç durursa çatışma yeniden başlayabilir.

Kapanın mantığı böyle tamamlanıyor:

Silahlı mücadele başarılı bir geçmiş safha olarak sahipleniliyor.

Pişmanlık ve reddiye yok.

Formal feshe rağmen örgüt kültürü ve binlerce kadronun varlığı kabul ediliyor.

Kadroların bireyselleşmeyeceği söyleniyor.

Liderlik ilişkisi korunuyor.

“Özgürlük savaşçısı”nın yerini toplum içinde çalışan “özgürlük militanı” alıyor.

Bu militanların örgütleneceği “demokratik toplum”un komünler ve meclisler biçiminde kurulması isteniyor.

Profesyonel devrimci kadronun rolünün azalmadığı, arttığı söyleniyor.

“Fedai”nin örgütlülüğü komün üyesine taşınıyor.

“Asayiş” ve “öz savunma”nın komün tarafından sağlanması tasarlanıyor.

İlk kanun “başlangıç” sayılıyor.

Yeni adımlar talep ediliyor.

Ve zincirin kesilmesi hâlinde savaş ihtimali hatırlatılıyor.

Tam da bu yüzden Çerçeve Yasa bakımından temel ölçü yalnız “silah bırakıldı mı?” olamaz.

Asıl soru şudur:

PKK/KCK’nın askerî, örgütsel ve zorlayıcı kapasitesi geri döndürülemez biçimde tasfiye edilmiş midir?

Bu sağlanmamışsa, formal fesih gerçek tasfiye sayılabilir mi?

Ortaya çıkan şey de “özgürlük savaşçısı”nın örgüt geçmişini geride bırakıp normal hayata dönmesinden ziyade; “özgürlük savaşçısı”ndan “özgürlük militanı”na geçiş ve terör örgütünün kırk yılı aşkın sürede biriktirdiği kadro, örgüt kültürü ve siyasi sermayenin silahsız mücadele alanına aktarılması olmaz mı?

[1] Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fak., Siyaset Bili.ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi

Yazar
Mehmet Akif OKUR

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen