Şeriat, devlet ve siyasal İslam tartışmaları üzerine

Tam boy görmek için tıklayın.

Tarık ÇELENK

Ülkemizde bugünlerde gündemde şeriat, devlet ve siyasal İslam tartışmaları var, bunlar tekrar eski yerlerini aldılar. Bu konuda Kadri Gürsel ve Mümtazer Türköne’nin oldukça ufuk açıcı yazıları da tartışmayı nitelikli bir seviyede tutmakta. Türkiye, başkanlık sistemi ve Cumhur ittifakı ile zaten ulusalcı veya Kemalist İslam’ı kapsayan popülist Neo-İttihatçı tartışmalarına da adım atmıştı. Görüşüm; tartışmalar, popülizmin üzerine kurulmuş siyasal İslamin devleti mi dönüştürdüğü, yoksa devletin mi bu popülist potansiyeli dönüştürdüğü üzerine odaklanmalıdır.

Bir başka farklı bakışım ise Türköne’nin, popülist otoriter liderliğin keyfiliği ölçüsünde kuralcı şeriattan da rahatsız olacağına ilişkin görüşüdür. Bilindiği gibi 12’nci yüzyıla kadar Arap imparatorlukları şeriatı, tefsirleri ve hadisleri merkezi otoritenin keyfini kaçırmayacak şekilde yorumlatmış, buna uymayan mezhep imamlarını ise tasfiye etmiştir. Doğu Roma geleneğini devralan ülkemizde de şeriatın 12’inci yüzyıldaki Arap imparatorluklarına paralel biçimde kullanıldığını biliyoruz. Bu açıdan ülkemizde siyasetin fetva alanının oldukça esnek olduğunun altını çizmek istiyorum.

Biz küçükken şeriattan söz edildiğinde kulaklarımız dinci, yobaz, mürteci-gerici, ticani ve bu doğrultudaki suçlamalara aşinaydı. Gençliğimizde siyasal İslam tabirinin kullanılmasına ise 1979 İran Devrimi sonrasında şahit olduk. Aynı tarihler, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın Müslüman Kardeşler tarafından düzenlenen bir suikastta öldürülmesine, Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesinin ardından İslami mücahit direnişinin başlamasına sahne oldu.

1970’li yıllarda sağ-sol kamplaşmasında bazı devrimci gruplar, “Sovyetler Birliği revizyonist, gerçek sosyalizm bu değil” görüşünü savunuyorlardı. Biz de benzer biçimde, “İran veya Suudi Arabistan’a bakmayın, gerçek İslam bu değil, gerçek İslam dört halife saadet asrı ve Osmanlı yükseliş dönemleridir” görüşünü dillendirirdik. Genel kabulde İslamın kendisi zaten şeriat demekti. İslamın kendisinin bir devrimle İran’da iktidara gelebilmesi, gerek Türk sağı, gerekse de İslamcı kanat için yeni ve heyecan vericiydi. Ancak Şii meselesi de pek ihmal edilmemeliydi.

Bilindiği gibi ilk İslamcılık bir devlet siyaseti olarak 20’nci yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu tarafından gündeme getirildi. İslamcılığın teorisyenleri olan Said Halim Paşa ve Mizancı Murat zaten Frankofondular, eserleri de Fransızcaydı. Önceden Abdülhamit de bu siyaseti uygulamaya çalışmıştı. İslamcılık halife-sultanın çatısı altında Müslüman halkların emperyalist batı devletlerine karşı ortak tavrını öngörüyordu. Bir bakıma sekûler ve devletçi karakter taşımaktaydı. İslamcılık aynı zamanda Cemaleddin Afgani ve Said Nursi gibi yenilikçiler tarafından da destekleniyordu. Devletçi pragmatik İslamcılık, bünyesinde bir yenilenmenin arayışını da barındırıyordu.

İmparatorluğun dağılmasının ardından kurulan Ortadoğu ve Afrika’daki batılı manda diktatörlüklerinde, batı karşıtı anti emperyalist bir tepki olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun İslamcılığını da model alan siyasal ve tepkisel bir İslamcılık hareketi okumuş bir kesimce geliştirildi. Müslüman Kardeşler hareketi böyle bir tepki hareketi oldu. Görünüşte cumhuriyetçi nitelikteydiler, bu da krallıkları ve diktatörleri korkuttu. İdeolojik boşluklarını zamanla Selefi-Hanefi medreseler doldurdu. Sosyalist devrimlerden İran devrimine dek tüm halk hareketlerinden etkilendiler, bu da bölünmeyi getirdi. Kendini yenileyememiş bir uygarlığın bir anlamda siyasal tepki gruplarını oluşturdular. Cezayir ve benzeri ülkelerde belediyeler halka hizmette başarılı oldular, ancak devlet erkini çözümleyemediler. 12’inci yüzyılın devlet hukuku ile modern devletin hukukunu anlamakta zorlandılar. Bu nedenle evrensel etikten uzaklaştılar, örnek olamadılar. Yolsuzluklara battılar. Arap Baharı demokratik sorgulama arayışını başlatabilirdi. Ancak moda tabirle iç ve dış güçler bu süreci bastırdı. Çatıştılar, dönüştüler, benzeştiler veya tasfiye oldular. Ayrıca bugün siyasal İslam derken Sünni fıkıh devleti iddiasındaki IŞİD-Taliban ekseniyle, popülist demokratik ekseni oluşturan Malezya-Tunus çizgisini birbirine karıştırmamak gerekir.

Ülkemizde Milli Görüş hareketini özde bir İslamcılık hareketi olarak kabul etmek mümkün. Bunun referansını Osmanlı hilafetinin ve coğrafyasının gölgesini, bağımsızlıkçı bir siyasetle Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında toplamak olduğunu savunan, İslamcı mühendis merhum Erbakan’ın doktrininde görebiliriz. Anti Kemalist niteliği olan bu hareketin devletçi, ancak yenilemeci olmayan yönünü de hatırlamalıyız. Türkiye’de siyasal İslam ile devlet için İslamcı siyaset kavramlarını sağlıklı bir biçimde birbirlerinden ayrıştırmak gerekiyor.

Şeriatın ne olduğuna dair kavramsal tartışmalar reformcular ve yorumlamacılar arasında yüzyıllardır sürüyor. Şeriatın özde tüm insanlar için can, mal, nesil, akıl ve inanma-din özgürlüklerinin korunması anlamına geldiği açıktır. Bu açıdan baktığınızda İslam ile demokrasi arasında ciddi bir makas farkı olduğu söylenemez. Zorlanırsa bu konsepte demokratik İslam tanımını yakıştırmak mümkün. Bana öyle geliyor ki ülkemizdeki birçok aydın ve düşünür demokratik İslam konseptini siyasal İslam ile karıştırıyorlar, bu ikisi arasını birbirinden ayrıştıramıyorlar. Gelecek veya DEVA partilerine siyasal İslamcılık yaftasının yakıştırılabilmesinin temel nedeni de bu ayrımı yapamamak.

Şeriatı eğer geleneksel olarak 12’inci yüzyılın hiç yorumlanamayan fıkıh kaideleri olarak okuyacaksak şeriat eşittir fıkıh demektir. İslam devleti kurma iddiası da aslında bu fıkhın tartışmasız uygulandığı bir fıkıh devleti anlamını taşımakta.

Milli Görüş’ün saygın, hatta Sayın Erdoğan’ın da güvendiği bir yerel siyasetçisiyle MSP’nin kuruluşunu ve teşkilatlanması hakkında konuşuyorduk. Kendisi partiye kadınların alınması ve haremlik-selamlık kriterleri hakkında “taviz” olarak nitelediği süreçlerden üzgün bir biçimde bahsetti. Siyaset olarak Ak Parti’yi içten desteklemesine rağmen siyasetin bireylerin finansmanını sağlayan yönünden oldukça rahatsız olduğunu, artık bir şeriat kriterinin de kalmadığını belirtti. Ben de İslami bir siyasi partinin hiçbir zaman pratik olarak var olamayacağını, dindar insanların farklı partilerdeki faaliyetlerinde temel İslami değerleri ön plana almalarının, siyasette kamu yararına faydalı olmalarının ve insanlara örnek teşkil etmelerinin İslam açısından yeterli olacağını söyledim. Kendisi ve çevresi de, “haklısın galiba, en iyi çözüm de belki bu” demişlerdi.

Türkiye ve dünyada demokrasiye daha yakın Müslüman ülkelerde ılımlı İslam veya İslamcı siyaseti savunan partilerin uzun süreli iktidarı, dışarıdan bakılınca, adalet, demokrasi ve yolsuzluk konusunda oldukça sorunlu gözükmekte. İlgili kamuoyu da bunu “siyasal İslama” bağlamakta.

Burada İslamcı siyaset, siyasal İslam, devlet İslamcılığı, İslam-fıkıh devleti, ılımlı İslam, devletin ve taşranın sivil-dini ideolojisi veya demokratik İslam gibi konseptleri bugünü anlamak için doğru ayrıştırabilmeliyiz. Ayrıca bu tartışmalar, batı sömürgeciliğini moderniteyle özdeşleştiren, kendini dışlanmış kabul eden prekarya ve yoksul taşralı sınıfların eski elitlere karşı tavrına da değen yönlere sahip.

Bu tepkiler neden adalet, insaf ve örnek bir model verebilmek doğrultusunda gelişmedi. O da ayrı teoloji ve sosyoloji içerikli yazıların konusu.

————————————-

Kaynak:

https://medyascope.tv/2024/03/03/tarik-celenk-yazdi-seriat-devlet-ve-siyasal-islam-tartismalari-uzerine/

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen