Sözlükler, varlığı veya bazı yönleri açığa vurulmak istenmeyen, akıl yoluyla açıklanamayan, çözülemeyen şey diye tanımlıyor; eş ve yakın anlamlıları olarak da giz, gizem, gizli, saklı, örtülü, kapalı, mahrem, mestur ve nihan kelimelerini işaret ediyor.
Arapça kökenli bu kelimenin bir de sesteşi olan “sır” var ki toprak kap ve nesnelere parlaklık veriyor, içine su sızmasını önlüyor, dayanıklı hâle getiriyor, sanat eseri yaratıyor, hatta camı aynaya dönüştürüyor.
Tasavvuf felsefesine gönlü yahut bazı dergâhlara yolu düşmüş olanlar, “defnetmek” veya “gömmek” fillerini kullanmazlar; onun yerine “sırlamak” derlerdi. Buradaki anlam sözlüklerin “akıl yoluyla açıklanamayan” dediği “sırra ermek” midir; yoksa hamken pişip yanana “sır çekmek” mıdır cevabı söyleyenin vurgusunda, dinleyenin kavrayışında aranmalıdır.
“Kapısı kapanmak” deyiminin “kapandı birer birer baktığım pencereler” diyen şarkılara yansıyan ümitsizlik ve çaresizlik çağrışımlarından kaçınmak isteyen ve “bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir” ilkesine sahip tasavvuf geleneği de, kapı ve pencere için “kapatmak” ve “örtmek” yerine “sırlamak” fiilini tercih ederdi.
Sır kelimesinin giz, nihan gibi eş veya yakın anlamlıları yanında eş sesli bu üç hâli, Türkçenin söz ve anlam oyunlarıyla sanattan felsefeye, hayattan ölüme, kozmogoniden eskatolojiye kültürün her alanında karşımıza çıkmaya devam ediyor.
Eski anlatı dünyasında erdiği merhale veya keşfettiği bilgi ortaya çıkan yani “sırrı ifşa olan” iyilik abidelerinin “sırra kadem basması” ve “kırklara karışması”, “akıl sır ermez” bir erdem hikâyesine dönüşür dilden dile dolaşırdı. Öte yandan dünyadaki varlığının gizemine eremeyenler, yani iyiliğiyle anılmayanlar ise “gidenin ardından konuşulmaz” düsturu gereğince “sırı dökülmüş küp gibi” elden de dilden de düşer; unutulur giderdi ki kültür bu hâl ve tavrını az çok, şöyle ya da böyle bugün de koruyor.
Sözlükler sır ile giz için eş anlamlı dese de hiçbir kelimeye fazlalık gözüyle bakmayan Türkçe, “ak” ile “beyaz”, “kara” ile “siyah” veya “al” ile “kırmızı” kelimelerinde olduğu gibi hepsine kucak açmış, mutlaka bir nüans bahşetmiştir. Mesela, Âşık Veysel’in “ ben gidersem sazım sen kal dünyada/gizli sırlarımı aşikâr etme” mısralarında mana derindir ama “giz” ile “sır” eşanlamlı değildir.
Atalar, tıpkı Mevlana’nın “başkalarının kusurunu gizlemede gece gibi ol” sözündeki gibi, hele “şuyuu vukuundan beter” cinsinden topluma, genç ve gelecek kuşaklara kötü örnek olacak hataların haberini yayanlara hoş bakmaz; “bir elin verdiğini diğeri görmemeli” ve “ibadet de gizli kabahat de” diyerek aşırıya kaçan övünme veya karalama davranışlarını ayıplarlardı.
Belki de bunun içindir ki kültürümüzde sırrın açığa çıkmasından hep korkulmuş, “sır küpü” denilen kişiler övülmüş ve onlara kardeş, arkadaş veya yoldaş mertebesinden “sırdaş” unvanı verilmiştir. Nitekim atalar; “iki kişinin bildiği sır değildir” diyerek “açma sırrını dostuna, dostunun dostu vardır o da söyler dostuna” öğüdüyle “sırdaşlık” konusunda gerekli ihtarını yapmıştır.
Kültürümüzde “ser verip sır vermemek” insanın erdemi; “ağzında bakla ıslanmamak” ise güvenilmezliği olarak görülmüştür. “Yerin kulağı var” sözüyle birlikte hatırladığımız Midas’ın zavallı berberini bilirsiniz; bu berber eğer bizim “yer dinleyen” masalını bilseydi sırrını muhakkak kuyudan bile saklardı.
Yavuz Sultan Selim, sefere gideceği yeri vezirlerinden bile “sır gibi” saklarmış. Rivayet edilir ki bir seferde çok meraklı vezirlerinden biri ısrarla lafı dolaştırıp gidilecek yeri öğrenmeye çalışıyormuş. Yavuz “sır saklar mısın” diye sormuş; vezir heyecanla “evet” deyince “ben de” cevabını almış.
Öte yandan Banı Çiçek’e göz koyan Yalancı Oğlu Yaltacık, Bayburt kalesinde esir olan Beyrek’in kendisine ödünç verdiği kaftanı kana bulayıp “Beyrek öldü” diye ailesine getirirken herkesin bildiği “kanlı gömlek gizlenmez” atasözünün arkasına saklanıyordu.
Ataların “deveye bindikten sonra çalı ardına gizlenilmez” veya “gizlide gebe kalan aşikârede doğurur” dedikleri gibi bazı işler vardı ki sır saklamanın erdemi ile anlatılamazdı. Belki “deli deliyi görünce çomağını gizler”di ama bilinirdi ki uzaktan bakan birileri ikisini de görürdü.
Neşet Ertaş’ın “dost elinden gel olmazsa varılmaz/rızasız bahçanın gülü derilmez/kalpten kalbe bir yol vardır görülmez/gönülden gönüle yol gizli gizli” veya Muhlis Akarsu’nun “derdim gizli kimselere diyemem/bir derd-i sevdaya saldı yar beni” mısralarındaki gibi, eskilerin düştüğü nice gizli sevda, “bir güzeli sevip de alamazsan/ismini âleme rüsva eyleme” öğüdü gereğince çekenle sırlanıp gider, aşikâr edilmezdi.
Nitekim Hacı Faik Bey’in rast bestesiyle unutulmazlar arasına giren şarkıda şairin, “nihansın dideden ey mest-i nazım/bana sensiz cihanda can ne lazım” dediği gibi nice civan mert sevdalı, gizli sırları ifşa etmeden, gönül düşürdüğü, sevip de kavuşamadığı kişinin “adını çıkarmadan” acısını sanatın inceliğiyle dile getirirdi. Bugün Ayın Işığı” adıyla Hacı Taşan’ın seslendirdiği türküde geçen ve Neşet Ertaş’ın da çocukluk aşkını anlatırken ilham aldığı “sevda sırınan olur” mısraı eskiden bir delikanlılık sembolüydü. Günümüzde televizyonların sabah programlarına, sosyal medyaya düşen “ifşalar” eskilerin “dile düşmek” deyimini mumla aratır oldu.
Güzellere gönül çelen şiirler söylemek üzerine kurulu bir hikâyesi olan Karacaoğlan’ın çeşme başında bir tas su istediği kızdan “buyur emmi” sözünü işitince söylediği “sakal seni cımbızınan yolayım/bir kız bana emmi dedi neyleyim” mısraları, “ağaran baş, ağlayan göz gizlenmez” veya “gözlüye gizli yoktur” atasözlerine kulak asmayan esrikliğin eseri olmalıdır.
Dildeki sırların farkına ilk kez Nihat Sami Banarlı’nın beni lise yıllarımda dilcilik hayallerine sevk eden “Türkçenin Sırları” kitabını okurken varmıştım. Şimdi düşünüyorum da o gün bu gündür beni Türkçenin sırlarının peşinde dolandıran merak; bütün derin anlamlarıyla tarihe, geleneğe, sanata ve hayata dokunan sırlı kelimelerin dökülmeyen sırrıymış.
Hâsılı kelam, sır üzerine bu “kırkyama” yazıya şunu da ekleyebilirim ki herkes ömrünü ideallerine adayan ve sırrı ifşa olunca sırra kadem basan ulu kişiler mertebesine ulaşamayabilir ama erdemle yaşayıp göçünü toplayan iyi insanlar gibi dualarla sırlanma bahtına erebilir veya sırı dökülmüş küp gibi bir köşeye atılma zilletine düşebilir. İşin sırrı yapılan tercihtedir.
[i] Prof.Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı.
