Cemal GULAŞ
Ortadoğu’da olup bitenleri yalnızca Suriye, İran, İsrail, Kürtler veya Amerika üzerinden okumaya çalışmak artık mümkün değil.
Çünkü önümüzdeki gelişmeler tek tek ülkelerin kaderinden çok, 21. yüzyılın güç merkezlerinin yeniden şekillenmesiyle ilgilidir.
Rusya’nın Ukrayna karşısında kesin zafer elde edememesi, Amerika’nın İran’da sert bir kayaya çarpması bize şunu gösteriyor:
Bir dönem kapanıyor.
Ve belki de bizim henüz tam olarak farkına varamadığımız şey, yalnızca Ortadoğu’da değil, Avrasya’nın tamamında yeni bir jeopolitik düzenin kuruluyor olmasıdır.
Suriye’de yaşananlar, PKK’nın tasfiye süreci, SDG’nin geleceği, Zengezur hattının açılması, İran üzerindeki baskı, İsrail’in güvenlik problemi, ABD’nin Türkiye ve Pakistan’la ilişkilerindeki yeni ton ve Çin’e karşı kurulmaya çalışılan yeni savunma mimarisi aynı resmin farklı parçaları olabilir.
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru artık,
“Amerika Kürtlerden vazgeçti mi?”
sorusundan daha büyüktür.
Asıl soru şudur:
Amerika yeni dünya düzenini kurarken Kürt kartını nereye taşıyor, Türkiye’yi hangi role koyuyor ve bütün bu hesabın sonunda İsrail’in yeri neresi olacak?
Kürt kartı gerçekten bitti mi?
ABD’nin Suriye’de SDG’ye yıllar boyunca yaptığı askeri ve siyasi yatırımın bir anda hiçbir anlam ifade etmediğini düşünmek kolay değildir.
On binlerce savaşçı…
Yıllarca süren eğitim…
Silah, mühimmat, istihbarat, lojistik…
Zırhlı araçlar…
Tank savar sistemleri…
Hava savunma unsurları…
Haberleşme ve gece görüş sistemleri…
Ve bunların arkasında milyarlarca dolarlık bir yatırım.
Böylesine büyük bir yatırımın birkaç siyasi görüşmeyle ortadan kaldırılması, stratejik açıdan açıklanmaya muhtaçtır.
O hâlde SDG’nin Suriye’deki rolünün küçülmesini,
“Amerika Kürt kartını çöpe attı”
diye okumak yerine,
Barzani gerçeğini ve İngiltere’yi de plana dâhil ederek; “Amerika Kürt kartının kullanım alanını değiştiriyor olabilir mi?”
diye sormak gerekir.
Çünkü ABD gibi toplama tarihsiz şirket gibi yönetilen devletler genellikle kullandıkları araçlardan vazgeçmezler.
Onları başka bir masaya taşırlar.
Burada İran ihtimali ortaya çıkıyor.
SDG içerisindeki bazı unsurların İran denkleminde kullanılabileceği yönündeki iddialar henüz doğrulanmış bir gerçek değildir.
Fakat bu ihtimalin stratejik olarak tartışılmasının bile bir nedeni vardır.
Amerika açısından Çin’in yükselişi yalnızca Çin’le mücadele etmek anlamına gelmiyor.
Çin’in enerji kaynaklarına, ticaret yollarına ve Avrasya’daki bağlantılarına ulaşan jeopolitik hatların kontrolü de bu mücadelenin parçası.
İran ise tam bu kavşağın üzerinde.
Basra Körfezi…
Hürmüz…
Irak…
Suriye…
Kafkasya…
Orta Asya…
Ve Çin’in Kuşak-Yol güzergâhları…
Bu nedenle İran’daki gelişmelerin yalnızca İran’ın iç meselesi olduğunu düşünmek büyük hata olur.
Ayrıca İran, bir Suriye ya da Irak değildir.
İran’ı Irak veya Suriye’ye benzetmek de son derece tehlikelidir.
İran’ın devlet geleneği, toplumsal yapısı ve tarih bilinci farklıdır.
Dışarıdan gelen saldırıların İran toplumunu parçalamak yerine birleştirme ihtimali de vardır; ki bunu gördük.
Dolayısıyla İran’ı içeriden parçalama fikri, masa başında cazip görünen fakat sahada son derece öngörülemez sonuçlar doğurabilecek bir projedir.
Eğer gerçekten böyle bir strateji düşünülüyorsa, bunun sonuçları Irak ve Suriye’den çok daha büyük olabilir.
İran’ın parçalanması yalnızca İran’ın parçalanması olmayacaktır.
Kafkasya’yı etkiler.
Irak’ı etkiler.
Basra Körfezi’ni etkiler.
Pakistan’ı etkiler.
Afganistan’ı etkiler.
Orta Asya’yı etkiler.
Türkiye’nin doğu ve güney sınırlarını doğrudan etkiler.
Ve belki de en önemlisi, Avrasya’nın bütün güç dengelerini değiştirir.
İşte burada Türkiye’nin rolü başlıyor
Türkiye’nin son yıllarda izlediği politika bu nedenle geriye dönüp yeniden okunmalıdır.
Türkiye, Suriye’de ABD’nin desteklediği yapılanmaya karşı sınır ötesi operasyonlar yaptı.
ABD ile ilişkileri ciddi biçimde gerildi.
S-400 satın alarak Washington’a alışılmışın dışında bir stratejik mesaj verdi.
Rusya ile ilişkilerini geliştirdi.
Aynı zamanda NATO içinde kalmaya devam etti.
Bu politikayı yalnızca “denge politikası” diye açıklamak eksik kalır.
Türkiye aslında şunu göstermiş oldu:
Benim güvenliğim konusunda son kararı ben veririm.
Bu yaklaşımın Kurtuluş Savaşı döneminde de bir karşılığı vardır.
Mustafa Kemal Atatürk ve kurucu kadro, dünyanın büyük güçleri arasında kendisine tek bir patron seçmek yerine, dönemin güç dengelerini birbirine karşı kullanarak bağımsızlık alanı yaratmıştı.
Bugün şartlar farklı olsa da devlet aklının temel prensibi değişmemiştir:
Büyük güçlerle ilişki kur; fakat onların hesabının küçük bir parçası haline gelme.
Türkiye’nin bugün yeniden önem kazanmasının sebeplerinden biri budur.
ABD’nin kıtasındaki yerli halkı yok ederken uyguladığı stratejiyi biliyoruz. Dost görün, savaş dost görün.
Bu kurnazlık dünya ve hatta Türkler için geçerli olamaz.
Karabağ Savaşı sonrasında Kafkasya’da oluşan yeni tablo ve Zengezur üzerinden gelişen bağlantı fikri de bu büyük resmin içine yerleştirilmelidir.
Çünkü burada mesele sadece Azerbaycan ile Nahçıvan arasındaki ulaşım değildir.
Mesele, Anadolu’nun Türk dünyasıyla kara ve demiryolu bağlantılarının güçlenmesidir.
Mesele enerji ve ticaret yollarıdır.
Mesele Çin’den Orta Asya’ya, Hazar’dan Kafkasya’ya, oradan Türkiye ve Avrupa’ya uzanabilecek yeni güzergâhlardır.
Zengezur’un açılması Türkiye açısından sıradan bir ulaştırma projesi değildir.
Jeopolitik bir kapının açılmasıdır.
Geçmişte Sovyetler Birliği’nin bu geleceği görerek bölgedeki Türk nüfusunu sürgün ederek Ermenilerle burada bir tampon oluşturması bu gerçekliğin somut eylemidir.
Bugün bu kapı, Türkiye’nin önüne yalnızca ekonomik değil, siyasi bir seçenek de koymaktadır.
Dünya yeniden bloklaşıyor. Ermenistan da bu blokta istese de istemese de egemenliğini ve varlığını koruyabilmek için Turan milletleri yanında durmak zorundadır.
Yeni dünyada blokları yalnızca NATO, Rusya veya Çin üzerinden okumak yeterli değil.
Türk devletleri arasında ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel bağlar güçleniyor.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişki zaten bunun en görünür örneği.
Orta Asya giderek daha fazla stratejik önem kazanıyor.
Hazar’ın iki yakası birbirine yaklaşırken, Türk dünyası arasındaki fiziksel bağlantıların önündeki engeller de azalıyor.
Dolayısıyla “Turan” kavramını yalnızca romantik bir tarih söylemi olarak görmek yanlış.
- yüzyıldaki Turan fikri bir imparatorluk projesinden ziyade, ticaret yolları, enerji, savunma sanayii, teknoloji, ulaşım, kültür ve ortak güvenlik alanlarında birbirine yaklaşan Türk devletleri topluluğu olarak ortaya çıkabilir.
Burada çok önemli bir nokta var.
Bu oluşumun başka milletlere karşı kurulmuş bir düşmanlık ittifakı olması gerekmez.
Ama Türk dünyasının kendi güvenliğini, ekonomik geleceğini ve jeopolitik çıkarlarını birlikte düşünmesi kaçınılmaz hale gelmelidir.
Böyle bir birlikte İran meselesi de yeniden karşımıza çıkar.
Türkiye açısından İran’ın güçlü veya zayıf olması kadar önemli olan şey, İran’ın bütünlüğünü koruyup korumayacağıdır.
Çünkü Türkiye’nin doğusunda yeni bir parçalanmış coğrafyanın oluşması, Türkiye’nin güvenliğini artırmaz.
Tam tersine yeni silahlı yapılar, yeni göç dalgaları, yeni sınır problemleri ve yeni dış müdahale alanları doğurabilir.
Irak’ın ve Suriye’nin parçalanmasından sonra bunun ne demek olduğunu zaten gördük.
İran’ın başına benzer bir felaket gelirse, ortaya çıkacak sonuçların çok daha ağır olması muhtemeldir.
Bu nedenle Türkiye’nin kısa vadeli diplomatik kazanımlar uğruna İran’ın parçalanmasına göz yumması, uzun vadede kendi ayağına kurşun sıkmak olabilir.
Komşunun evini ateşe verip kendi evinin ısınacağını düşünmek, jeopolitiğin en tehlikeli yanılgılarından biridir.
Ve şimdi İsrail meselesi
Bütün bu denklemin en fazla konuşulması gereken fakat en fazla ihmal edilen aktörlerinden biri İsrail’dir.
İsrail’in bugüne kadar sahip olduğu askeri üstünlüğün hangi şartlarda oluştuğuna bakmak gerekiyor.
İsrail çok güçlü bir orduya sahip gibi görünse de, ileri teknolojiye, güçlü istihbarat kapasitesine ve nükleer caydırıcılığa sahip olması ile bu gücü çevresindeki henüz kabilelikten kurtulamamış ülkelerde etkili olsa da Türkiye gibi bir güç ile sınandığında nasıl bir sonuç doğuracağı ortadadır. Bunu İran’da kısmen gördük.
Yine de bunu küçümsemek gerçekçilik değildir.
Ama aynı şekilde İsrail’in mevcut askeri üstünlüğünün sonsuza kadar değişmeden kalacağını düşünmek de gerçekçilik değildir.
İsrail’in karşısında güçlü ve düzenli devlet ordularının bulunduğu, savaşın tek cepheli değil çok cepheli hale geldiği, hava savunma sistemlerinin geliştiği, uzun menzilli füze ve insansız sistemlerin yaygınlaştığı bir Ortadoğu’nun nasıl bir sonuç doğuracağını henüz tam olarak bilmiyoruz.
Belki de önümüzdeki dönemin en önemli sorusu budur:
İsrail, çevresindeki devletlerin askeri kapasitesi yükselirken bugünkü stratejik üstünlüğünü sürdürebilecek mi?
Bugüne kadar İsrail’in çoğu savaşta rakiplerinin askeri ve teknolojik kapasitesiyle arasında büyük farklar vardı.
Fakat dünya değişiyor.
Manzara şudur:
Türkiye’nin savunma sanayii büyüyor.
İran füze ve insansız sistemler alanında önemli kapasite oluşturdu.
Pakistan nükleer güç.
Çin hızla yükseliyor.
Hindistan askeri ve ekonomik ağırlığını artırıyor.
Rusya hâlâ büyük bir nükleer güç.
Dolayısıyla önümüzdeki yüzyılın Ortadoğu’su, İsrail’in kuruluşundan sonraki ilk dönemlerin Ortadoğu’suna hiç benzemeyebilir.
İşte İsrail’in gerçek sınavı belki de burada başlayacaktır.
Mesele İsrail’in bugün güçlü olup olmaması değildir.
Mesele, güç dengesinin İsrail’in aleyhine değişmeye başladığı bir dünyada İsrail’in nasıl bir strateji izleyeceğidir.
Bu nedenle İsrail’in geleceğini yalnızca bugünkü askeri kapasitesi üzerinden okumak,
Bugün bazı çevrelerin Amerika ve İsrail desteğiyle yüksek sesle konuşması, sahip oldukları gerçek güç ile çıkardıkları gürültü arasındaki farkı görmemize engel olmamalıdır.
Büyük bir odada küçücük bir sivrisinek vardır.
Sivrisinek küçüktür.
Odanın tamamını kaplayamaz.
Duvarları yıkamaz.
Mobilyaları yerinden oynatamaz.
Fakat sesi duyulur.
Hem de bazen kendisinden çok daha büyük canlıların sesini bastıracak, huzurunu bozacak kadar etkili olabilir.
Bugünkü durum tam da bu.
Bir aktörün çok ses çıkarması, onun çok büyük olduğu anlamına gelmez.
Tam da burada Kürtler devreye girer ve odada ikinci bir sinek beslenmeye alınır. Kürt meselesini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Kürtlerin tamamını tek bir siyasi proje, tek bir ideoloji veya tek bir dış politika aracına indirgemek doğru değildir.
Kürt toplumlarının kendi tarihleri, kimlikleri ve siyasi tercihleri vardır.
Ancak dış güçlerin desteklediği bazı silahlı ve siyasi yapıların sahip oldukları gerçek kapasite ile dünya siyasetinde yarattıkları algının birbirinden ayrılması gerekir; duyduğumuz sesin büyüklüğü, yarının jeopolitik gücünün büyüklüğü olmayabilir.
Sivrisinek mevsimi sonsuza kadar sürmez.
Dünyanın büyük güçleri yeni ittifaklar kurarken, eski vekil yapılar da zaman zaman yeni amaçlara göre küçültülür, dönüştürülür veya başka alanlara taşınır.
Fakat burada çok önemli bir hata yapmamak gerekir:
“Kürt kartı bitti” demek ne kadar yanlışsa,
“Kürtler tarihin ana belirleyici gücü olacak” demek de o kadar yanlıştır.
Tarih hiçbir etnik grubun sonsuza kadar aynı jeopolitik rolü oynayacağını garanti etmez.
Büyük güçlerin projeleri değişir.
Sınırlar değişir.
Ekonomik merkezler değişir.
İttifaklar değişir.
Ve toplumlar da değişir.
Türkiye’nin yapması gereken, emperyalistlerin planları gereği azgınlaştırılan terör merkezlerini ezerek Kürt vatandaşlarını dışlayan veya onları doğuştan ayrılıkçı kabul eden bir anlayışı yok edip özlerine dönmelerine yardımcı olmaktır.
Türkiye’nin en büyük stratejik başarısı, bütün vatandaşlarını ortak bir siyasi ve ekonomik gelecekte buluşturabilmesidir.
Bir devletin vatandaşlarını dış güçlerin kullanım alanından çıkarmasının en güçlü yolu, onları kendi geleceğinin bu ayrılıkçı emperyalist planlarda değil, birlikte ve barışta olduğuna inandırıp inandırmasındadır.
Bu yapılabildiğinde dışarıdan esen rüzgârın etkisi de azalır.
Biz dünyayı konuşurken Japonya gerçeğini hep unutuyoruz.
Dünyanın bilim ve teknolojideki öncüsü bu ülke öyle kenarda unutulabilecek bir ülke değil. İsrail gibi suni şişirilmiş bir sivrisinek hiç değil.
Ancak Japonya kralının aşağılanarak Amerikan savaş gemisinde imzaladığı kayıtsız şartsız teslimiyeti ve bu teslimiyete giden yolda ABD eşkiyasının Hiroşima ve Nagasaki’de sivil günahsız insanlara uyguladığı soykırım da yutulabilecek bir acı lokma değil.
Japonya, insanlık tarihinin en büyük yıkımlarından birini yaşamış bir ülke olarak II. Dünya Savaşı’nın sonunda Amerika’nın gücünün ne anlama geldiğini en ağır biçimde tecrübe ettikten sonra kendi alanında sessizce gelişirken bir fırsat yaratıldığında bu acıyı nasıl dışa vuracağını henüz dünyaya düşünemiyor ya da düşünmek istemiyor.
Belki Yellowstone kalderası Japonya’dan önce davranırsa Japonya merhamete gelebilir diye düşünüyorum.
Japonya’nın hikâyesi yalnızca yenilgi hikâyesi olarak bitmez.
Bugün Japonya yeniden askeri kapasitesini artırıyor.
Çin’in yükselişi karşısında stratejik konumunu yeniden değerlendiriyor.
Hint-Pasifik’teki güç dengelerinin en önemli aktörlerinden biri olmayı sürdürüyor.
İşte bu nedenle Japonya’nın gelecekte ortaya çıkabilecek büyük Turan birliği ve Avrupa bloklaşmasının neresinde duracağı önemlidir.
Bana göre bu blok Turan birliği olacaktır.
“Japonya’nın Turan topluluğunun doğal parçası olması” ifadesi etnik anlamda değil, jeopolitik bir medeniyet ve güç dengesi perspektifinden okunmalıdır.
Japonya Türk olmasa da gelenek ve bazı konularda Türk toplumuna Moğollardan daha yakındır; önümüzdeki elli yılda Moğolistan’la bir entegrasyon ile ana karaya yerleşme fikrini Çin’e rağmen uzun zamandır beslemektedir.
Çin’in yükselişi, ABD’nin bölgedeki stratejisi, Rusya’nın Uzak Doğu politikası ve Asya’nın yeni ticaret yolları düşünüldüğünde Japonya’nın Avrasya’daki yeni dengelerden bağımsız kalması da kolay değildir.
Hiroşima’nın hatırası ile bugünkü Japon stratejisi arasındaki mesafe, bize tarihin ne kadar değişebileceğini gösteriyor.
Dün düşman olanlar bugün ortak olabilir.
Dün ezilen bir devlet yarın yeniden büyük güç olabilir.
Dün kurulmuş ittifaklar yarın dağılabilir.
İşte Turan fikrinin geleceği de bu değişken dünyada değerlendirilmelidir.
ABD, Hindistan ve karşı blok
Amerika’nın Çin’i dengelemek için Hindistan’a verdiği önem arttıkça Asya’nın bütün güç dengesi değişiyor.
Hindistan’ın yükselişi, Pakistan’ın güvenlik kaygılarını artırıyor.
Çin-Pakistan ilişkileri bu nedenle yalnızca ekonomik değildir.
İran’ın Çin ile ilişkileri de yalnızca enerji ve ticaret meselesi değildir.
Türk Cumhuriyetleri ise Çin, Rusya, İran, Türkiye ve Avrupa arasında giderek daha değerli bir jeopolitik alana dönüşmektedir.
Böyle bir ortamda Türk dünyasının kendi aralarında daha sıkı bir ekonomik ve güvenlik işbirliğine yönelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
Bu nedenle geleceğin dünyasında ortaya çıkabilecek bloklar bugünkü haritalarla açıklanamayabilir.
Türkiye ve Pakistan’ın Amerika ile ilişkilerinin güçlenmesi, Çin ve İran ile ilişkilerinin tamamen kopacağı anlamına gelmez.
Tam tersine çok daha karmaşık bir sistem ortaya çıkabilir.
Herkes herkesle aynı anda hem ortak hem rakip olabilir; yüzyılın diplomasisi belki de tam olarak budur.
İşte asıl mesele burada.
Türkiye hiçbir bloğun kenarında duran küçük bir ülke değildir.
Türkiye:
Avrupa’nın doğu kapısıdır.
Karadeniz’in ana ülkelerinden biridir.
Kafkasya’ya açılır.
Ortadoğu’nun merkezindedir.
Akdeniz’e sahiptir.
Türk dünyasının batı kapısıdır.
NATO üyesidir.
Rusya ile komşudur.
İran ile komşudur.
Azerbaycan’la doğrudan stratejik ortaklığa sahiptir.
Ve Avrupa ile Asya arasındaki enerji ve ticaret yollarının önemli merkezlerinden biridir.
Böyle bir ülkenin başkalarının hazırladığı bir blokta küçük bir taş olması düşünülemeyeceği gibi Türkiye’nin gerçek potansiyelini küçültür.
Türkiye’nin hedefi bir başka gücün bölgesel jandarması olmak değil, kendi ağırlığı olan bir merkez güç haline gelmek olmalıdır.
Bunun için de yalnızca askeri güç yetmez.
Ekonomik bağımsızlık gerekir.
Teknolojik bağımsızlık gerekir.
Enerji güvenliği gerekir.
Güçlü hukuk devleti gerekir.
Eğitim gerekir.
Üretim gerekir.
Ve hepsinden önemlisi uzun vadeli devlet aklı gerekir.
Belki de yeni çağın asıl mücadelesi burada başlayacak.
Bir dönem boyunca Ortadoğu’nun siyasi haritasını dış güçler belirledi.
Şimdi ise Avrasya’nın tamamında yeni bir güç dengesi oluşuyor.
ABD eski üstünlüğünü korumaya çalışıyor.
Çin yükseliyor.
Hindistan yükseliyor.
Rusya direniyor.
İran ayakta kalmaya çalışıyor.
Japonya yeniden silahlanıyor.
Avrupa ne yapacağını tartışıyor.
Türk dünyası ise yüzyıllar sonra ilk kez birbirine bu kadar yakın bir ekonomik ve stratejik zemine sahip.
Bütün bunların ortasında Türkiye duruyor.
Bu nedenle bugün Suriye’de yaşananları yalnızca Suriye meselesi olarak görmek büyük hata olur.
PKK’nın tasfiyesini yalnızca terörle mücadele olarak görmek de eksik olur.
Zengezur’u yalnızca bir koridor olarak görmek de yanlış olur.
İran’ı yalnızca nükleer programı üzerinden okumak da yeterli değildir.
İsrail’i yalnızca Gazze veya Lübnan üzerinden değerlendirmek de geleceği açıklamaz.
Bunların tamamı daha büyük bir dönüşümün parçalarıdır.
Belki de gerçekten bir dönem kapanıyor.
Dünyada uzun süre küçük aktörlerin, vekil örgütlerin ve dış destekli yapıların çıkardığı gürültü büyük güçlerin hesaplarını olduğundan daha büyük göstermiş olabilir.
Fakat şimdi büyük odadaki hava değişiyor.
Sivrisinekler yine uçabilir.
Yine ses çıkarabilir.
Fakat mevsim değiştiğinde sesleri eskisi kadar etkili olmayabilir.
Asıl belirleyici olan, odanın içindeki büyük güçlerin nasıl konumlandığıdır.
Türkiye de artık bu gerçeği görerek hareket etmek zorundadır.
İran’ı düşmanlaştırmadan…
Arap dünyasının içine sürüklenmeden…
Amerika’nın dostluğunu reddetmeden ama bağımlı da olmadan…
Çin’i tehdit olarak görmek yerine ekonomik ve stratejik bir ortaklık alanı arayarak…
Rusya’yı yok saymadan…
Japonya’yı ve Asya’nın yükselen güçlerini hesaba katarak…
Türk dünyasıyla ilişkilerini romantik sloganların ötesine taşıyarak…
Türkiye kendi eksenini oluşturmalıdır.
Çünkü geleceğin dünyasında başkalarının ekseninde duran ülkelerin kaderini başkaları belirler.
Kendi eksenini oluşturan ülkeler ise tarihin akışını değiştirebilir.
Belki de önümüzdeki yüzyılın en büyük sorusu,
“Amerika mı kazanacak, Çin mi?”
olmayacak.
Asıl soru,
“Yeni dünyada kendi ağırlık merkezini oluşturabilen milletler hangileri olacak?”
sorusu olacak.
Türkiye’nin cevabı burada verilmelidir.
Türk dünyasının cevabı burada verilmelidir.
Ve belki Japonya’dan Pakistan’a, Hazar’dan Pasifik’e uzanan yeni Asya düzeni de burada şekillenecektir.
Çünkü tarih yeniden hareketleniyor.
Eski dengeler çözülüyor.
Yeni ittifaklar kuruluyor.
Haritalar yeniden anlam kazanıyor.
Ve biz artık seyirci olamayız.
Başka güçlerin bize biçtiği rolü oynamak yerine, kendi rolümüzü kendimiz belirlemek zorundayız.
Bunu yaparken de savaşın cazibesine değil, gücün caydırıcılığına güvenmeliyiz.
Atatürk’ün sözü bugün her zamankinden daha anlamlıdır:
“Mecbur kalmadıkça savaş bir cinayettir.”
Güçlü olmak savaşı istemek değildir.
Tam tersine, savaşa mecbur bırakılmayacak kadar güçlü olmaktır.
Ve sonunda insanın elinden geleni yaptıktan sonra söyleyebileceği söz yine aynıdır:
