Rus Mesihçiliği ile İspanya, Portekiz, İngiltere, Fransa ve Hollanda Sömürgeciliğinde “Vahşi Yerli” Anlatısı, Soykırımlara Tanrı’nın Görevi Süsü Verme ve Dinsel Meşruiyet
Sömürgecilik tarihi yalnızca ekonomik kaynakların yağmalanması veya askeri fetihlerden ibaret değildir; bu süreç, meşruiyetini dinsel kutsallık ve ırkçı “medenileştirme” anlatılarından alan zihinsel bir altyapıya da dayanır. Gerek Batı Avrupa’nın deniz aşırı imparatorlukları gerekse Doğu’da devasa bir kara imparatorluğuna dönüşen Rusya, yürüttükleri katliam, tehcir ve sömürgeci politikaları “Tanrısal bir görev” ve “medeniyet götürme misyonu” kılıfına büründürerek meşrulaştırmışlardır.
15. yüzyılın sonlarında Endülüs’ün son kalıntılarının ele geçirilmesiyle (Reconquista) ivme kazanan İber (İspanyol ve Portekiz) yayılmacılığı, temelde Papalık rejiminin ve Katolik Kilisesi’nin kutsamasıyla şekillenmiştir. İspanyol ve Portekiz tacı, coğrafi keşifleri yalnızca yeni ticaret yolları bulmak değil, Hristiyanlığı dünyanın dört bir yanına yayma görevi olarak görmüştür. Papalık, Inter Caetera fermanı ile yeni dünyayı bu iki güç arasında paylaştırırken, onlara kutsal bir fetih ve misyon anlayışı sağlayan bir çerçeve oluşturmuştur. Bu süreçte Amerika kıtasının yerlileri Hristiyanlaştırılması gereken ruhlar ya da dize getirilmesi gereken “pagan vahşiler” olarak tanımlanmış; encomienda sistemiyle yerlilerin sömürülmesi, köleleştirilmesi ve kaynaklarının gasp edilmesi çoğu zaman Hristiyanlaştırma ve “medenileştirme” söylemleriyle meşrulaştırılmıştır. Fatihlerin (Conquistador) gerçekleştirdiği kitlesel şiddet ise dinsizlere karşı yürütülen meşru savaş anlayışıyla açıklanabilmiştir.
16. ve 19. yüzyıllar arasında küresel egemenliği genişleyen Protestan ve seküler Batı (İngiltere, Fransa ve Hollanda) sömürgecilikleri ise İberik modelin dinsel meşruiyetini zamanla sekülerleşmiş bir “ırksal üstünlük” ve “medenileştirme misyonu” ile harmanlamıştır. İngiltere; Kuzey Amerika, Hindistan ve Afrika’daki yayılmasını farklı dönemlerde Hristiyan misyonculuğu, emperyal çıkarlar ve “medeniyet götürme” söylemleriyle meşrulaştırmıştır. 19. yüzyılda Rudyard Kipling’in “White Man’s Burden” kavramı, emperyalizmin medenileştirme söyleminin en bilinen ifadelerinden biri haline gelmiştir. Kuzey Amerika’da bazı Püriten ve Protestan kolonistler, Kızılderililerle yürütülen savaşları Kitab-ı Mukaddes’teki İsrailoğullarının Kenan anlatılarıyla ilişkilendirmiştir. Ancak bu söylemlerin bütün İngiliz kolonistleri veya bütün yerli halklara yönelik politikaları tek başına açıkladığını söylemek tarihsel açıdan aşırı genelleme olur.
Fransa, Afrika ve İndoçin’deki yayılmacılığını özellikle 19. yüzyılda “Medenileştirme Misyonu” (Mission civilisatrice) adı altında savunmuştur. Bu anlayış, Fransız sömürge yönetiminin yerli toplumlara Avrupa merkezli bir medeniyet modeli dayatmasını meşrulaştıran önemli ideolojik araçlardan biri olmuştur. Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (VOC) öncülüğündeki Hollanda sömürgeciliğinde ise ticari çıkarlar, askeri güç ve Kalvinist kültürel çevrenin etkileri bir araya gelmiştir. Banda Adaları’ndaki 1621 katliamı, ekonomik tekelleştirme amacıyla yürütülen sömürgeci şiddetin en çarpıcı örneklerinden biridir.
Rus İmparatorluğu’nun Doğu’ya, Kafkasya’ya, Sibirya’ya, Alaska’ya ve Türkistan coğrafyasına doğru yayılması ise uzun süreli bir kara imparatorluğu genişlemesi ve bazı bölgelerde yerleşimci kolonizasyon karakteri taşımıştır. Rusya bu coğrafyalarda yalnızca siyasi egemenlik kurmakla kalmamış; farklı dönemlerde yerli halkları yerinden etmiş, topraklarına el koymuş ve bazı bölgelerde Rus/Slav nüfusun yerleştirilmesini teşvik etmiştir. Bu nedenle Rus İmparatorluğu’nun yayılmasının belirli bölgeleri, modern tarih yazımında sömürgecilik ve yerleşimci sömürgecilik kavramlarıyla birlikte incelenmektedir.
Bu yayılmanın zihinsel arka planında ise Nikolay Berdyaev’in üzerinde durduğu Rus mesihçiliği ve kıyametçi düşünce geleneği önemli bir yer tutmaktadır. Bu düşünce, Slavseverlerden bazı devrimci ve sosyalist düşünürlere kadar Rus entelektüel tarihinin farklı akımlarında farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır. Berdyaev’e göre Rus düşüncesinde Rus halkının tarihsel ve evrensel bir misyona sahip olduğu düşüncesi güçlü bir damardır. Rus halkının acı çekmesi ve bu acı aracılığıyla daha büyük bir tarihsel kurtuluşun gerçekleşmesi fikri, Rus düşüncesindeki mesihçi unsurların önemli bir parçasıdır.
Rus düşüncesindeki kıyametçi yapı, kurtuluş ile yıkımı yan yana getirir: Çürümüş, yanlış ve yalan üzerine kurulu düzenin yıkılması olmadan evrensel kurtuluşun gerçekleşemeyeceği düşüncesi çeşitli Rus düşünürlerinde farklı biçimlerde görülmüştür. Çilecilik, dogmatizm ve acıyı anlamlandırma boyutundaki bu kabul; 1453’te İstanbul’un fethinden sonra Moskova’yı Ortodoks dünyanın merkezi olarak gören “Üçüncü Roma” düşüncesiyle birleşmiştir. Rus milletinin tarihsel bir misyon taşıdığı fikri, Slavofil düşüncede ve Dostoyevski gibi yazarların eserlerinde farklı biçimlerde işlenmiştir.
Bu kıyametçi mesihçiliğin en dikkat çekici yanı, farklı ideolojik kılıflara bürünebilmesidir. Hristiyanlıkla sıkı sıkıya bağlı olan bu düşünsel miras, daha sonra din karşıtı Marksizmle de belirli benzerlikler üzerinden ilişkilendirilmiştir. Berdyaev’in dikkat çektiği paradoks şudur: Rusya “Üçüncü Roma” olamamış, fakat “Üçüncü Enternasyonal”i yaratmıştır. Berdyaev’e göre Bolşevizm, eski Rus mesihçi düşüncesinin bazı yapısal özelliklerini seküler ve devrimci bir biçimde yeniden üretmiştir.
Bu bakımdan Bolşevik devriminin ortaya çıkışı, yalnızca Batı Avrupa kaynaklı Marksist teorinin mekanik biçimde Rusya’ya uygulanması şeklinde açıklanamaz. Rusya’nın kendi dinsel, toplumsal ve siyasal düşünce geleneği de devrimci ideolojinin aldığı biçimde etkili olmuştur. Ancak Çarlık Rusyası’nın dinsel mesihçiliği ile Sovyet komünizmini doğrudan aynı ideoloji olarak görmek de tarihsel açıdan doğru değildir. Burada daha çok farklı dönemlerde ortaya çıkan tarihsel kurtuluş, büyük dönüşüm ve evrensel misyon düşüncelerindeki yapısal benzerliklerden söz etmek gerekir.
Siyaset bilimci Alicja Curanović’in Rus mesihçiliği üzerine çalışmalarında vurguladığı üzere, Rusya’daki mesihçi düşünce devletin uluslararası kimlik ve statü arayışında da kullanılabilmektedir. Bu anlayışta Rusya kendisini yalnızca bir devlet olarak değil, daha geniş bir tarihsel ve medeniyet misyonunun taşıyıcısı olarak sunabilmektedir. Rus söyleminde Batı’ya karşı “karşı-hegemonik” ve zaman zaman “mağdur” bir kimlik üretilebilmesi de bu çerçevenin parçalarından biridir.
Rus Mesihçiliğinin Batı’dan ayrılan yönlerinden biri olarak değerlendirilen “oto-misyon” anlayışında ise Rusya’nın dünyayı kurtarabilmesi için önce kendisini dış tehditlerden ve içindeki “yabancı” ya da “zararlı” unsurlardan arındırması gerektiği düşüncesi öne çıkmaktadır.
Bu dinsel-kıyametçi arındırma mantığı, Rus imparatorluk pratiğinin bazı dönemlerinde Kırım, Kafkasya ve Türkistan halklarına yönelik zorunlu iskân, tehcir ve mülksüzleştirme politikalarıyla birleşmiştir. Kırım’ın Rus İmparatorluğu tarafından 1783’te ilhak edilmesinden sonra Kırım Tatar Türklerinin önemli bir bölümü topraklarını terk etmek zorunda kalmış, kitlesel göçler ve mülksüzleştirme süreçleri yaşanmıştır. Bu süreç Sovyet döneminde 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar sürgünüyle yeni ve çok daha kapsamlı bir boyuta ulaşmıştır.
18 Mayıs 1944’te Stalin yönetimi tarafından gerçekleştirilen Kırım Tatar sürgünü, bütün Kırım Tatar halkını Nazi işbirlikçiliği suçlaması altında topluca cezalandıran bir devlet politikasıydı. Yüz binlerce Kırım Tatarı Orta Asya’ya ve Sovyetler Birliği’nin diğer bölgelerine sürüldü. Sürgün sırasında ve sonrasında önemli sayıda insan hayatını kaybetti. Burada Çarlık dönemi emperyal politikaları ile Stalin döneminin totaliter politikalarını aynı tarihsel olay olarak görmek yerine, farklı dönemlerin farklı ideolojik ve siyasi mekanizmaları olduğunu belirtmek gerekir.
Kafkasya’da 19. yüzyıl boyunca yürütülen Rus-Kafkas savaşları da büyük çaplı yerinden edilmelerle sonuçlanmıştır. 1864’te Kafkas Savaşı’nın sona ermesiyle yüz binlerce Çerkes ve diğer Kuzey Kafkasya halkı Osmanlı topraklarına sürülmüş veya göç etmek zorunda kalmıştır. Bu olaylar, Rus İmparatorluğu’nun Kafkasya’daki askeri fetih, nüfus mühendisliği ve iskân politikaları bağlamında tarihçiler tarafından yoğun biçimde incelenmiştir.
Benzer biçimde Türkistan’ın Rus İmparatorluğu tarafından fethi, yalnızca askeri bir genişleme değil; toprakların yeniden düzenlenmesi, Rus yerleşimcilerin bölgeye taşınması, yerli nüfusun ekonomik ve siyasi olarak ikincil konuma düşürülmesi ve yeni bir idari düzenin kurulması süreçlerini de beraberinde getirmiştir. Göktepe’deki 1881 Rus saldırısı ise Türkmen tarihinin en ağır askeri felaketlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
İberik Katoliklik, Protestan/Seküler Batı sömürgeciliği ve Rus Ortodoks imparatorluk düşüncesi tarihsel olarak aynı sistem değildir. Ancak bu farklı imparatorluk geleneklerinin ortak bir özelliği, kendi siyasi ve kültürel düzenlerini evrensel veya üstün bir düzen olarak sunabilmeleri ve fethedilen halklar üzerinde kurdukları egemenliği dinsel, medeni veya tarihsel bir misyonla meşrulaştırabilmeleridir.
İberik sömürgecilikte Katolik misyon ve Papalık belgeleri önemli bir meşruiyet kaynağı olmuş; İngiliz ve Fransız imparatorluklarında ise Hristiyan misyonculuğu, ırksal hiyerarşiler ve “medenileştirme” söylemi farklı dönemlerde birbirleriyle birleşmiştir. Hollanda sömürgeciliğinde ticari çıkarlar ve askeri zor belirleyici olmuş, Kalvinist kültür de sömürge dünyasının ideolojik çerçevelerinden biri haline gelmiştir. Rusya’da ise Ortodoksluk, Çarlık otokrasisi, “Üçüncü Roma” düşüncesi, Rus milliyetçiliği ve imparatorluk çıkarları farklı dönemlerde birbirini destekleyen unsurlar oluşturmuştur.
Dolayısıyla Batı’nın deniz aşırı sömürge imparatorlukları ile Rusya’nın kara imparatorluğu aynı tarihsel modelin birebir kopyaları değildir. Ancak her ikisinde de fetih ve egemenliğin meşrulaştırılmasında “biz” ile “öteki” arasında hiyerarşi kuran söylemlerin kullanıldığı görülmektedir. “Vahşi”, “barbar”, “pagan”, “medeniyetsiz” veya “geri kalmış” gibi kategoriler, farklı dönemlerde yerli halkların siyasal ve hukuki haklarını sınırlamak için kullanılmıştır.
Sonuç olarak sömürgecilik yalnızca silah, ordu ve ekonomik çıkarlarla açıklanabilecek bir tarihsel süreç değildir. Dinsel misyon, medenileştirme söylemi, ırksal hiyerarşi ve tarihsel kurtuluş düşüncesi de emperyal politikaların meşrulaştırılmasında önemli roller üstlenmiştir.
Mesihçilik, ilahi bir kurtuluş öğretisi olmaktan çıkarılıp siyasal iktidarın hizmetine sokulduğunda, fethedilen toplumları “vahşi”, “medeniyetsiz”, “geri” veya “düzeltilmesi gereken” topluluklar olarak tanımlayan bir meşruiyet aracına dönüşebilir. Bu açıdan İberik sömürgeciliğin Katolik misyon anlayışı, İngiliz ve Fransız imparatorluklarının medenileştirme söylemleri ve Rus imparatorluk düşüncesindeki Ortodoks-mesihçi unsurlar, birbirinden farklı tarihsel gelenekler olmalarına rağmen, emperyal egemenliğin kutsallaştırılması bakımından karşılaştırılabilir örnekler sunmaktadır.
KAYNAKÇA
- Berdyaev, Nikolai. The Russian Idea. New York: Macmillan, 1947.
- Pagden, Anthony. Lords of All the World: Ideologies of Empire in Spain, Britain and France c. 1500–c. 1800. New Haven: Yale University Press, 1995.
- Wolfe, Patrick. “Settler Colonialism and the Elimination of the Native.” Journal of Genocide Research, Vol. 8, No. 4, 2006, pp. 387–409. DOI: 10.1080/14623520601056240.
- Devereux, Andrew W. The Other Side of Empire: Just War in the Mediterranean and the Rise of Early Modern Spain. Ithaca: Cornell University Press, 2020.
