Spor Kulüpleri Üzerinden Sınıf Mücadelesi Olabilir Mi?

Türkiye 2000li yıllara çok güçlü “İslamcı” bir heyecanın etkisi altında girmişti. Başını askerlerin ve basının çektiği oligarşi, memleket yönetiminde hemen her şeyi belirlerken, milliyetçi – muhafazakar sembolizmin bütün öğelerini ve temsilcilerini karşısına almıştı. Böylece çok yaygın bir mağduriyetin ağır havası ülkeyi ve vatandaşları sardı. Bu yapı, terör, ekonomik sıkıntılar, özgürlük sorunları ile iyice sıkışırken, temsilcileri, hükümet masasında rakı içmek, cumhuriyet balolarında generallerin valsini çağdaşlık adına gazetelere vermekle kendini gösterebiliyordu. Karşı tarafta ise yoksulluk, mağduriyet hak-hukuku, adalet, devlet önünde eşitlik gibi insani değerleri şiar edinmiş bir halk hareketi yerel ve uluslararası çevreye umut vermeye başlamıştı. Sonuçta beklenen oldu, islamcılığa atıf yapan bir siyasal iktidar iş başına geldi. Doğrusu önüne çıkarılan engelleri de son derece akıllı politik müdahalelerle aşmayı başarabildi. Ancak, bu çevre, çok ta uzun olmayan bir sürede islami siyasetin, islamcı iktisadın, islamcı sosyal, ekonomik ve kültürel nizamın sadece kitaplarda yazılan bir fantezi olduğunu yaşayarak öğrendi, kapitalist tercihe döndü.

Türkiye, Cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra batıcı kalkınma modelini ve tabii kapitalist iktisadi sistemi benimsediğini ilan etmiş, karma ekonomi diye tanımladığı bir sistemle de yola başlamıştı. 1950lerden itibaren bu sistem Batı’nın istediği, istemediği şeyler olduğunda da askeri müdahaleler yaptığı bir seyirde gelişerek devam etti. Rahmetli Turgut Özal da sistemi neredeyse bütün kuralları ile işler hale getirdi. Bu süreçte de Türkiye’de uluslararası büyük sermaye ile açık iş birliği yaparak büyüyen ve böylece siyasi iradeyi de etkileyen hatta belirleyen bir komprodor-işbirlikçi burjuvazi oluştu. Bu yapı, gerek gördüğünde oligarşiye dönüşerek, istediğinde hükümeti değiştirerek, başbakanların karşısına şortla çıkıp, televizyon ekranlarında başbakana hakaret ve tehdit edecek kadar güçlü ve yönlendirici hale geldi.

Türkiye’ni yeni siyasal iradesi, islamcı ekonomi diye bir şeyin olamayacağını pratikte fark edince, burjuvazi de yeni iktidarın halk desteğini fark edince bir zımni uzlaşı ortaya çıktı. Patronlar kulübü denilen iş adamlarının üst örgütü Fetöcüler aracılığı ile o zaman tüm siyasal iradeyi her idari kararda etkileyebilen Fetö örgütü ile irtibatlı potansiyellerle yakın ve organik iş birliğine girdi. O kuruluşların yöneticileri o grubun elemanlarına teslime edildi, çok büyük holding patronları Fetullah Gülen’in kapısında el öpme sırasına girdiler, Afrika, Asya hatta Avrupa’da onların dağıttığı ihalelere aday oldular. Siyasal irade ise sermayenin kendi yakın çevresi için de de artmasına, yani kendi sermaye gruplarını yaratmaya başladı.

Fetöcüler ile siyasal irade arasında devletin hakimiyeti için açık ve amansız kapışma başladığında siyasal irade de kendi burjuvazisini/sermaye birikimini yaratma işini hızlandırdı. Ortaya büyük müteahhitler, devletin tesislerini satın alarak işletmeye başlayan işadamları çıktılar, devletin araştırma-geliştirme imkânları da dahil olmak üzere açık desteği ile artık sermayenin kontrolünde söz sahibi olmaya başladılar. Siyasal irade milli burjuvazi oluşturduğunu düşünüyordu. Ama iktisadın doğru tanımlamaları ise aksini söylüyordu. Türkiye yarı-sömürge olmakla ne kadar uğraşırsa uğraşsın ana akım kapitalist topluluklarda olduğu gibi bir milli burjuvazi tesis edemezdi, bu sistemin doğasına aykırıydı. Yapılanlar milli burjuvazi yaratmak değil, siyasal iradenin burjuvazisini yaratmak idi. Nitekim bu unsurlar islami sembolizmi iyi kullanırken değerlere hiçbir yatırım ve destek yapamadıkları, örtünme ve sakal-bıyık çizgisi dışında kılık ve kıyafet kalitesi, yaşadıkları hayatın düzeyi itibariyle diğerlerinden pek te farklı bir tavır gösteremedikleri görülüyor, sosyalist islamcılar tarafından ciddi şekilde eleştiriliyorlardı. Ama olan şuydu: Türkiye’nin işbirlikçi komprodor burjuvazisi artık siyasal iradeyi belirleyemiyor ve yönlendiremiyordu, bulunduğu topraklarda daha fazla gelişemeyecekti, yurt dışına çıkmak ise onlar açısından varlık sebepleri iye uygun değildi, üstelik organizasyon ve dayanıklılık bakımından da riskli idi. Kısmen gücü olanlar ve dışarıya hayati bağı olmayanlar ise yavaş yavaş dışarı kaymaya veya dışarıya yatırım yapmaya başladılar.

Türkiye’de, sermayenin, kontrol ettiği güçlerin dışında da toplanmaya başlaması, emperyalistleri, ABD ve diğer Batı sermaye gruplarını ciddi kaygıya düşürdü. Türkiye’nin Irak, Suriye, Libya ve Karabağ’daki bağımsız tavrı da bu kaygıları haklı çıkarınca, artık siyasal iktidara müdahale edilme zamanını geldiğine karar verildi. İlk müdahale ve siyasi iktidarı değiştirme işi Gezi kalkışması aracılığı ile yapılmaya çalışıldı. Ama Türkiye’nin sol olmayan solu, bölücü ve sapkın hareketler Gezi olayını sulandırınca, Tunus’tan Türkiye’ye kadar bir uçuş yolculuğu süresinde Geziciler dağıtıldı, ezildi gitti. İkinci ve daha ciddi darbe alenen Fetö örgütü ile silahlı kuvvetler içinde başlatıldı. Oldukça ciddi bu girişimde önce silahlı kuvvetler içindeki vatanperver, milliyetçi komutanların direnişi, ardından halkın sokağa çıkması ile atlatılabildi.

ABD ve Batı’nın ilk iki müdahalesi başarılı olamayınca ve ilk seçimlerde siyasal irade daha da güçlenince, belli ki üçüncü kalkışma hazırlanıyor.

Karar vericiler, aktörler ve maşalar yine aynı: ABD, Batı kurguyu yapan, işbirlikçi burjuvazi ise uygulamayı yönlendiren. Halkı harekete geçirmeye çalışan ise küçük burjuvazi. Ama küçük burjuvazi eskisi kadar güçlü ve etkili değil; manüple edilebilecek öğrenci hareketleri cılız, işçi ve memur hareketleri neredeyse yok düzeyinde. Bu durumda kalkışmanın tabanını kimler oluşturabilir, taban mevcut öğrenci, gençler, işbirlikçi sendika ve memurlar dışında nasıl genişletilebilir sorusunun en makul cevabı milyonlarca taraftara sahip spor kulüpleri neden olmasın? Ortak değerler ve genel sıkıntılar ajite edilerek taraftarlar yönlendirilebilir diye düşünülmüş olunmalı. Bu çok tehlikeli bir seyir. Ama işbirlikçi burjuvazi kendi sınıf mücadelesinde her değeri her potansiyeli sonrasını düşünmeden kullanabilecek bir tıynete sahiptir. Milyonlarca taraftarı olan spor kulüpleri günlük hayatın siyasi tarafı olursa, bunu yapanlar da yarın bu rüzgârın muhatabı olabilirler.

Sonuç olarak şunları ifade edebiliriz:

  1. İslamcı bir devlet rejimi, siyasi, ekonomik, idari ve kültürel bir sistem oluşturulamaz. Geçmişte böyle bir örnek olmadı, bundan sonra da olmayacaktır.
  2. Türkiye’nin tercih ettiği sistem kapitalist sistemdir. Kapitalist sistemi kontrol eden topluluklar, sömürge ya da yarı sömürge ülkelerde iş birliği yapabilecekleri edilgen yerel sermaye dışında sermayenin toplanabileceği alternatif siyasi tercihleri olabilecek merkezler oluşmasını asla kabul etmez, aralıksız müdahale eder.
  3. Önümüzdeki günlerde yeni müdahaleler olacağı açıktır.
  4. Türkiye’nin dar gelirli insanları işbirlikçi burjuvazinin esasta onları kontrol etmek için uyguladığı programlarda kendini kullandırmamalıdır.
  5. Milliyetçiler kapitalizmi ve onu doğuran medeniyetin değerlerini idealize etmemeli, sistemlerini rehabilite edebileceğini düşünmemeli, bir başka medeniyetin özgün bilgi üretimi, iktisadi, siyasi, idari ve sosyal sistemleri oluşturabileceğine inanmalı ve çalışmalıdır. III. Sektör, vakıf, dernek, kooperatif gibi yapılanmalarla yeni iktisadi ve onu idare eden siyasi ve idari sistemler oluşturabileceğine inanmalıdır.

Yazar
Muzaffer METİNTAŞ

Muzaffer Metintaş, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde göğüs hastalıkları profesörüdür. Akademik çalışma alanı akciğer kanseri, mezotelyoma ve plevra hastalıklarıdır. Bilim felsefesi, medeniyet araştırmaları ve ... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen