Mustafa ERGÜN[1]
ÖZ
Yaşam için su çok önemlidir. Onun için, tatlı suyun tedariki uygarlığın yaratılması ve sürdürülebilirliği olmazsa olmazlardandır. Gerçekte insanoğlu 7 milyon yıldır bu gezegende var olmuştur. Bu süre boyunca Milankoviç süreçleri iklim değişimleri nedeniyle birçok buzul devirleri oluşturmuşlardır. Uygarlığın oluşmasında uygun iklim koşullarına gereksinim vardır ve bunlardan en önemlisi suyun varlığıdır. Her canlının yaşamasına elverişli doğal yaşam ortamları (habitatları) vardır. Kendi yaşam ortamında canlılar çoğalırlar, sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürerler. Canlılar, yaşam ortamındaki küçük değişimlere, bir miktar değişerek uyum sağlayabilirler. Canlıların yaşam ortamını belirleyen en önemli etmen iklim koşullarıdır. İklimin de en önemli iki etmeni sıcaklık ve yağıştır. Uygarlığın aşamalar: Toplayıcılık; Avcılık; Tarım. Bir bölgede uygarlığının gelişmesi için şu olguların beraberce bulunmasına bağlıdır: Uygun iklim kuşakları (35º-40° K enlemleri arası); Zengin su kaynakları; Tarım; Metaller. Doğadaki “Evrim Yasası” gereğince, yalnızca “Değişen Koşullara ve Çevreye Uyum Sağlama” yeteneğine sahip olanlar ayakta kalmıştır. Hazar Denizi ve Turan havzası dünyanın en büyük kıta içi kapalı havzasıdır. Hazar ekosistemi, dünya okyanuslarına ait deniz seviye değişimlerinden bağımsız olarak kendine has su seviyesi değişimlerine sahiptir. İnsanlık tarihini değiştiren olay bundan 15 bin yıl kuzey kutup bölgesini çevreleyen buzul barajının çok büyük bir meteorun çarpması sonucu Hazar taşkınları olmuştur. Dünyanın en büyük kapalı havzasında su sevileri -150 m’den +50 m’lere yükselmiştir. Bu ani şok insanları çok etkilemiştir. Bu bölgeden kurtulmaya çalışan insan dünyanın ilk uygarlığını yaratmışlardır. Hazar Taşkınını taşkını takip eden süreçte Hazar Denizi su seviyesi +50 metrelerden günümüzde -28 metrelere inmiştir. Bu 15 bin yılda her 5-600 yılda Hazar Denizi su seviyesi inip çıkmıştır. Önce bol tatlı su ve sonrada süregiden kuraklaşma bölge insanları daha yaratıcı yapmış ve yeraltı su kanalları (KARİZ) yapmışlardır. Buzul çağının bitimiyle bu uygarlıklar (deltalar oluşuncaya kadar) başta Harran, Aran ve Turan olmak üzere Hazar çevresinde oluşmuştur. Günümüzden 5-6 bin yıl önce (hızlı ısınma) deniz su seviyeleri hızlı olarak yükselmiş ve Mısır, Mezopotamya ve İndüs Deltaları oluşmaya başlamıştır. Kuzeydeki buzullardan gelen su miktarı azaldıkça (özellikle Turan ovasında), çoraklaşma ve çölleşme başlamıştır. Bunun sonucunda insanlar daha sulak dağ yamaçlarına ve deltalara doğru hareket etmişlerdir. Dolayısıyla Mısır, Mezopotamya ve İndüs deltalarında uygarlıklar gelişmeye başlamıştır. Bu gelişmelerin hepsi su ile ilişkilidir. Günümüzde de su yönetimi çok önemli olacaktır.
Anahtar Sözcükler: Su; İklim değişimleri; Hazar Havzası; Uygarlık aşamaları
ABSTRACT
Water is essential for life. Therefore, the supply of fresh water is indispensable for the creation and sustainability of civilization. In fact, humankind has existed on this planet for 7 million years. During this time, Milankovich processes have created many ice ages due to climate changes. Suitable climatic conditions are necessary for the formation of civilization, and the most important of these is the availability of water. Every living thing has natural habitats suitable for its survival. In their own habitat, living things reproduce and lead healthy and happy lives. Living things can adapt to small changes in their habitat by making some changes themselves. The most important factor determining the living environment of living things is climatic conditions. The two most important factors of climate are temperature and precipitation. Stages of civilization: Gathering; Hunting; Agriculture. The development of civilization in a region depends on the presence of the following factors together: Suitable climatic zones (between 35º-40° N latitudes); Rich water resources; Agriculture; Metals. According to the “Law of Evolution” in nature, only those with the ability to “adapt to changing conditions and the environment” have survived. The Caspian Sea and the Turan basin are the world’s largest inland closed basin. The Caspian ecosystem is the world’s largest closed basin with its own unique water level changes, independent of sea level changes in the world’s oceans. A pivotal event in human history occurred 15,000 years ago when a massive meteor struck the ice barrier surrounding the Arctic region, causing the Caspian floods. In the world’s largest closed basin, water levels rose from -150 meters to +50 meters. This sudden shock greatly impacted humanity. Humans attempting to escape this region created the world’s first civilization. In the period following the Caspian flood, the Caspian Sea water level dropped from +50 meters to -28 meters today. Over these 15,000 years, the Caspian Sea water level has risen and fallen every 500-600 years. First, abundant freshwater, and then ongoing drought, made the people of the region more creative, leading them to construct underground water channels (kariz). With the end of the Ice Age, these civilizations (until the formation of the deltas) emerged around the Caspian Sea, primarily in Harran, Aran, and Turan. 5-6 thousand years ago (rapid warming), sea levels rose rapidly, and the Egyptian, Mesopotamian, and Indus Deltas began to form. As the amount of water from the glaciers in the north decreased (especially in the Turan plain), desertification and aridification began. As a result, people moved towards the wetter mountain slopes and deltas. Consequently, civilizations began to develop in Egypt, Mesopotamia, and the Indus Delta. All these developments are related to water.
Keywords: Water; Climate change; Caspian Basin; Stages of civilization
SUNUŞ SU OLDUĞUNU DÜŞÜN…
Sen, hep bir su olduğunu düşün.Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez…Ve su gibi hayat kaynağı olduğunu düşün.Ama su gibi yaşatıcı ol; Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!..Sen bir su ol… Ama rahmet ol; afet değil!Su isen tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme;Sana “felaket” denmesin!Su isen bir bardağa sığabil ki; damarlara giresin!..Su; yüce Tanrı’nın insanlar için yarattığı en büyük nimetlerden biri…Ve suya benzediğini unutma! Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi faydalı,Su gibi lüzumlu ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu da unutma.Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de “kıyametler” koparıcı olabileceğini unutma…Unutma; Senin işin rahmet olmak, afet değil!Vadiler varken önünde ve ovalar varken yayılabileceğin; küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, hayat verirsin çevrene.Ve yaşayabilirsin dünya dönmesine devam ettiği müddetçe…Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen; korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi…Hadi… Sen simdi “su olduğunu” düşün ve kendini “su gibi” hisset…Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı…Su gibi hayat kaynağı ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu hatırla…Ama yine su gibi “bir küçük bardağın içine” sığdır ki kendini; girebilmeyi öğren insanların damarlarına.Hayat ver…Vazgeçilmez ol !..MEVLÂNA (MS 1207-1273)
GİRİŞ
SU, Dünya üzerinde bol miktarda bulunan ve tüm canlıların yaşaması için vazgeçilmez olan, kokusuz ve tatsız bir kimyasal bileşiktir. Sıklıkla renksiz olarak tanımlanmasına rağmen kızıl dalga boylarında ışığı hafifçe emmesi nedeniyle mavi bir renge sahiptir. Su; yüce Tanrı’nın insanlar için yarattığı en büyük nimetlerden biri… Doğada su katı, sıvı ve gaz hâllerinde görülür. Kimyasal formülü (H2O) 2 hidrojen ve 1 oksijen atomundan meydana gelir. H+ iyonu içeren bir madde ile (ör. asit) ve OH- iyonu içeren maddenin (ör: baz) verdiği nötrleşme tepkimesi ile oluşur.
Bilim insanları Dünya’daki hayatın suda başladığını düşünmektedir. Su, moleküler yapısı oldukça basit ve bol bulunan bir madde olmasına rağmen belirli koşullarda diğer bileşiklerden oldukça farklı davranışlar sergiler. Örneğin katı (buz) hâldeki su sıvı hâldeki suyun üzerinde yüzer. Dünya’daki hemen hemen tüm diğer bileşiklerde ise katı faz sıvı fazdan yoğundur ve katı fazdaki bileşik batar. Suyun bu özelliğinin bazı avantajları vardır. Örneğin soğuk bir bölgede göl yüzeyini kaplayan buz tabakası yalıtıcı görevi görür ve dipteki hayatı korur. Buzun çökmesi durumunda canlılar şiddetli soğuğa maruz kalacağından hayatlarını devam ettirmeleri imkânsız hâle gelecektir.
Yaşam için su çok önemlidir. Onun için, tatlı suyun tedariki uygarlığın yaratılması ve sürdürülebilirliği olmazsa olmazlardandır. Uygarlığın oluşmasında uygun iklim koşullarına gereksinim vardır ve bunlardan en önemlisi suyun varlığıdır:
YAŞAM SUDUR VE SU İSE DÜNYA’NIN MİMARIDIR…
Demek ki, su yaşamın kaynağı olduğu gibi günümüz yeryüzü şeklinin oluşmasında en önemli etmendir.
Hutton günümüzde gerçekleşen olayların aynısının geçmişte de tekrarlandığını ileri sürmüştür. Bu kuram: Tekdüzelik İlkesi, olarak Yerbilimi dünyasında bilinmektedir. “Günümüz geçmişin anahtarıdır” şeklinde ifade edilebilecek “Tekdüzelik” ilkesi Hutton tarafından geliştirilmiştir. Dağların aşınarak oluşturduğu sedimentlerin deniz altında birikerek yeni kayaçları oluşturduğunu ve bunların tekrar yükselerek kara haline geldiğini söylemiştir. Bu aşınma olgusunu yaratan neden sudur. Suyun gücü sürekliliğindendir.
Dil, yalnızca bir iletişim aracı değil; insanın dünyayı kurma, anlamlandırma ve kendini var etme biçimidir. Sözcükler, düşüncenin sınırlarını çizerken; aynı zamanda o sınırları aşmanın da imkânını taşır. Dil araştırması tarihin de, insan düşünce dizgesinin de anahtarıdır. Biz bu yolla geçmişin gizemlerine daha bir yaklaşabilir, insanın akıl yürütme şifrelerini daha bir çözebiliriz.
“Dil düşüncenin bir âletidir”
H.G. WELLS
Diyelim ki hiç konuşma bilmeyen insansınız. Ağzınızı açın ve ses çıkarmayı deneyin; Doğaçlama ilk ses olarak Aaaa… dersiniz! “A” harfinin önüne dudakları kapatarak en kolay sessiz “B” koyup okuyun: İlk sözcük “AB”dır. Bu da Türkçe’de “SU” demektir. Canlıların için olmazsa olmazıdır. Sümerce’de “ABSU” içilebilir yeraltı suyu demektir.
Her canlının yaşamasına elverişli doğal yaşam ortamları (habitatları) vardır. Kendi yaşam ortamında canlılar çoğalırlar, sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürerler. Canlılar, yaşam ortamındaki küçük değişimlere, bir miktar değişerek uyum sağlayabilirler. Ortamdaki büyük değişimler ise o türün azalmasına, yok olmasına veya uyum sağlayabileceği yeni ortamlara göç etmelerine sebep olmaktadır. Biz iklimsel ve çevresel değişimlere göre paleocoğrafyadaki değişimleri çok iyi anlamalıyız çünkü yaşam koşullarını denetleyen önemli etmenlerdir. Bu bağlamda önce İbni Haldun’un (Tunuslu Düşünür, 14’üncü Yüzyıl) sözüyle başlayalım:
COĞRAFYA KADERİNDİR…
Düşünürümüzün bu sözü, zaman ve mekân ötesi bir tespittir. Coğrafya gerçekten insanın kaderi midir? İnsan mıdır kendi kaderini belirleyen, yoksa yaşadığı doğduğu topraklar mı? Bu bağlamda Tarihi, Coğrafyanın belirlediği olgu içinde ele almalıyız. Dünya fiziki haritası Şekil (1)’de gösterilmiştir. Burada Ekvator ve kuzey 40° K enlemi gösterilmiştir. Çünkü tüm değişimler 40° K enlemi etrafındadır. Yerkürenin Güney Bölümde bu enlemlerde uygun bir coğrafya bulunmamaktadır. Fakat bu durum kuzey yarımkürede Anadolu’dan başlayıp Güney Hazar, Seyhun/Ceyhun, tarım havzası Çin’in Kuzeyinden Kore’ye kadar uzanmaktadır.

Şekil 1. Dünya fiziki haritası (Ekvator ve 40° enlemleri).
Canlıların yaşam ortamını belirleyen en önemli etmen iklim koşullarıdır. İklimin de en önemli iki etmeni sıcaklık ve yağıştır. Günümüzde, Yerkürenin Oğlak Dönencesi (G 23.5°) ile Yengeç Dönencesi (K 23.5°) arasında kalan ekvator bölgesi genel olarak çok sıcak ve yağışlı bir iklime sahip olup, burada tropikal ormanlar yer alır. Güney Kutup dairesi (G 70°) ile Güney Kutbu; Kuzey Kutup dairesi (K 70°) ile Kuzey Kutbu arasındaki kutup bölgeleri çok soğuk ve orta derecede yağışlı olup, tundra tipi bitki örtüsüne sahiptir. Ekvator bölgesinde gece ve gündüzün uzunlukları birbirine çok yakın olup mevsimler hissedilmez. Kutup bölgelerinin kabaca altı ay gecesi, altı ay gündüzü ve yalnız iki mevsimi bulunmaktadır. Doğal olarak Buzul Çağlarında bu iklim kuşakları da oldukça değişmektedir
Buzul çağlarında 40/45° kuzeyi Tundra/Buzul ile kaplıdır. Yaşam bu uç koşullarda sınırlarda devam edebilmektedir. 30/35° güneyden Ekvatora kadar kurak/yarı kurak iklim koşulları vardır (Şekil 2). Yerkürenin dönenceler ile kutup daireleri arasında kalan orta bölümü ise ılıman bir iklime, mevsimlik yağışlara ve dört mevsime sahiptir. Güney yarımkürede yaşam için gerekli kara parçası bulunmamaktadır. Zaten tüm Amerika kıtasında son 5-6 bin yıl öncesine kadar insanın varlığı yoktu. Karaların denizlere ve büyük göllere yakınlığı, okyanuslardaki büyük su akıntıları ve atmosferik hareketler, bölgenin iklimi üzerinde ikinci derecede önemli etki yapmaktadır.

Şekil 2. Buzul Çağında İklim Yaşam Kuşakları.
Doğadaki “Evrim Yasası” gereğince, yalnızca “Değişen Koşullara ve Çevreye Uyum Sağlama” yeteneğine sahip olanlar ayakta kalabilmişlerdir. Buzul arası çağlarda ekvator kuşağını terk etmiş insanlar yalnızca dar 35º-40° K enlemleri arası kuşakta var olabilmişlerdir. Ekvatorda hem buzul ve hem de buzul arası dönemlerde yaşam devam etmesine rağmen insanoğlu bu ekvatoral bölgelerde ileri bir uygarlık yaratamamıştır. Fakat Buzul/Tundra ve Çöl sınırında çok zor yaşam koşullarında uygarlık hemen Buzul Çağının sonunda uygun yerlerde gelişmeye başlamıştır. Zor iklim koşulları insanları daha yaratıcı yapmaktadır ve uygarlıkta bu şekilde ortaya çıkmaktadır. Ekvator bölgelerinde insanlar Buzul Çağlarında bile yaşam ortamı bulmuşlardır fakat iklim değişimlerinin fazla olmaması nedeniyle fazla zorlanmamışlardır. Bu yüzden de günümüze kadar Avcı ve Toplayıcı seviyelerinde daha ileri bir uygarlık yaratmamışlardır.
Uygarlığın aşamalar:
- Toplayıcılık;
- Avcılık;
- Tarım:
Bir bölgede uygarlığının gelişmesi için şu olguların beraberce bulunmasına bağlıdır:
- Uygun iklim kuşakları (35º-40° K enlemleri arası);
- Zengin su kaynakları;
- Tarım;
- Metaller:
Doğadaki “Evrim Yasası” gereğince, yalnızca “Değişen Koşullara ve Çevreye Uyum Sağlama” yeteneğine sahip olanlar ayakta kalmıştır. Toynbee; “Uygarlıkların gelişmesinde rol oynayan temel etmenin, bir toplumun karşılaştığı sorunlara verdiği yanıt, daha doğrusu, ortaya çıkan sorunla ona verilen karşılık arasındaki diyalektik ilişki olduğunu” ileri sürer (Hegelyen felsefesi).
SU KAYNAKLARI
Yaşam Dünya atmosferindeki ve kabuğundaki suyun çoğu tuzlu deniz suyundan gelirken, tatlı su toplamın yaklaşık %1’ini oluşturur. Dünyadaki suyun büyük bir kısmı tuzlu sudur ve ortalama tuzluluk oranı ‰35’tir ancak bu, çevredeki karadan alınan akış miktarına göre biraz değişir. Toplamda, okyanuslardan ve marjinal denizlerden, tuzlu yeraltı sularından ve tuzlu kapalı göllerden gelen su, dünyadaki suyun %97’sinden fazlasını oluşturur, ancak hiçbir kapalı göl küresel olarak önemli miktarda su depolamaz. Dünya suyunun geri kalanı, gezegenin tatlı su kaynağını oluşturur. Tipik olarak tatlı su, tuzluluğu okyanuslarınkinden yüzde 1’den daha az, yani yaklaşık ‰ 0,35’ten daha az olan su olarak tanımlanır. Tuzluluğu bu seviye ile ‰ 1 arasında olan su, insanlar ve hayvanlar tarafından birçok kullanım için marjinal olduğundan, tipik olarak marjinal su olarak adlandırılır. Dünyadaki tuzlu suyun tatlı suya oranı yaklaşık 50’ye 1’dir. Gezegenin tatlı suyu da çok düzensiz bir şekilde dağılmış durumda. Gezegenin hiçbir yerinde buzulların olmadığı Mezozoik ve Paleojen gibi sıcak dönemlerde tüm tatlı su nehirlerde ve akarsularda bulunurken, günümüzde çoğu tatlı su buz, kar, yeraltı suyu ve toprak nemi şeklinde sadece 0,3 oranında bulunur. Yaşamın yerküremizde devam etmesi için bu kadar az miktarda bulunan tatlı suyun bulunması ve kullanılması çok önemlidir. İşte Sümercede buna “ABSU” denmiştir..
Yaklaşık 12 bin yıl önce sona eren buzul çağı boyunca dünyamızın %32 gibi devasa bölümü buzullar altındaydı. Isınmayla beraber karaların %10’unu kaplamış bulunuyor. Yine bu oran küçük sayılmaz. Tam olarak bu alan 15 milyon km2 gibi bir alanı kaplamaktadır. Karalar üzerinde bulunan en büyük buzul kütlesi Himalayalar, Pamirler ile Altay ve Tanrı Dağları üzerindedir. Sibirya düzlüğü bu buzulların kuzeyinde yer almaktadır (Şekil 3). Kuzeydeki kutup bölgesi ile güneydeki dağlar üzerindeki buzullar arasındaki düzlük bölgedir.

Şekil 3. Genç Buzul Maksimumu buzul yayılış alanı (20 bin yıl öncesi).
Son Buzul Maksimumu (SBM) zamanında büyük buzul tabakaları en büyük boyutlarına erişmiştir (Grosswald, 1998). Devasa buz tabakaları Kuzey Amerika, Kuzey Avrupa ve Kuzey Asya’nın çoğunu kaplamıştır ve yağışsızlık, çölleşme ve deniz seviyesinde düşüşle birlikte Dünya iklimini belirgin olarak etkilemiştir. Son Buzul Maksimum zamanında, dünyanın çoğunluğu aşırı fırtınalı ve tozla kaplı atmosferi ile soğuk, kuru ve yaşanamaz koşullardaydı. Atmosferin çok tozlu olduğu buzul karotlarında belirgin bir özelliktir ve toz seviyeleri günümüzden 20-25 defa daha fazladır. Bu durum, olasılıkla, azalan bitki örtüsü; kuvvetli küresel rüzgârlar; atmosferdeki tozu temizlemek için yağış eksikliği gibi bazı etmenlere bağlıdır. Buzul kütleleri suları tutarak, deniz seviyesini düşürerek kıta kenarlarını ortaya çıkararak kara parçalarını birleştirmiş ve geniş kıyı düzlüklerini oluşturmuştur. Son buzul maksimumunda, 20 bin yıl öncesi, deniz seviyesi günümüzden yaklaşık 125/130 m daha aşağıdaydı. Güney yarımkürede Antarktika dışında karalarla bağlantılı kara parçası yoktur.
Kuvaterner süresince, Barents Denizi ve Kara Deniz (kuzeydeki) üzerinde yerleşen buzul tabakaları Rusya anakarasına doğru birçok kere genişlemiştir ve kuzeye doğru akan ırmakları durdurmuştur. Ters yönde akışı olan, örneğin Hazar ve Karadeniz’e yönelen, büyük buzul barajı arkasındaki bu göller bu buzul levhalarının güneyine yerleşmişlerdir (Grosswald, 1998 ve Mengerude ve diğ. 2004) (Şekil 4). Son Buzul Maksimumu (LGM, yaklaşık 20 bin yıl önce) süresince, Barents Denizi-Kara Denizuzul Tabakaları çok küçük olduğu için bu doğu ırmaklarını durduramamış ve saptıramamıştır. 90-80 ve 50-60 bin yıl öncesi maksimumların tersine, İskandinav Buzul Tabakası gereği kadar büyümüş olması nedeniyle ırmakları yönlendirmiştir. Akaçlama bölmesi Baltık Havza’sından İdil (Volga) Irmağına doğru yönelmiş ve sonuç olarak da Hazar Denizi’ne boşalmıştır. Bu taşkınlık Arktik Okyanusu ve daha geniş alandaki iklim üzerine belirgin etkisi olmuştur (Mangrude ve diğ. 2004).

Şekil 4. Avrasya Buzul Tabakasının güney kenarında buzul-önü “Büyük Göller” genelleştirilmiş senaryoları (Grosswald, 1998).
Hazar Denizi taşkınların merkezi ve ilişkili olayların (deniz-seviye yükselimi, kıyısal değişimler ve kıyısal düz alanları su basması) paleocoğrafya için çok hassas bir göstergesidir. Bu havzadaki su miktarı aşırı bir şekilde artmış ve bu arada da fazla su ise Karadeniz’e akmıştır. Taşkın sırasında, Hazar Denizi yaklaşık bir milyon km2‘ye (günümüzde 371.000 km2) ve eğer Aral-Sarıkamış havzası da eklendiğinde 1,1 milyon km2‘ye ulaşmıştır. Karadeniz-Hazar Taşkınlarını yansıtan jeolojik, litolojik, paleontolojik ve jeomorfolojik bulguları Chepalyga (2007) tartışmıştır. Bu taşkın olayları (17 ila 10 bin yıl günümüzden önce) kıyısal düzlükler (denizel yükselimler), ırmak vadilerine (aşırı arası taşkınlar), ırmak boşalım alanları (buzul gölleri; termokarst) ve yamaçlarda üzerine izlerini bırakmıştır. Bu Hazar Taşkınları (Khavalyan Yükselimi) olarak bilinmektedir (Şekil 5).

Şekil 5. Hazar denizi’nin15 bin yıl öncesi TAŞKINLARI (-150m’den +50m) ve günümüze değişimi (Dolukhanov ve diğ. 2010) (NUH TUFANI). Tüm Taş Devri ören yerleri bundan 15 bin yıl önceki deniz seviyesi kenarlarındadır (Gobustan; Belek; Mankışlık; Manas-Ozen; Sukhaya Mecehetka).
İnsanlık tarihini değiştiren olay bundan 15 bin yıl kuzey kutup bölgesini çevreleyen buzul barajının çok büyük bir meteorun çarpması sonucu Hazar taşkınları olmuştur. Dünyanın en büyük kapalı havzasında su sevileri -150 m’den +50 m’lere yükselmiştir (Şekil 6). Bu ani şok insanları çok etkilemiştir. Bu bölgeden kurtulmaya çalışan insan dünyanın ilk uygarlığını yaratmışlardır. Yoksa var olan “Doğa Sıçramalar Yapmaz” kuralına göre göreceli olan çok kısa Buzul arası dönemlere göre aynı şekilde yaşayıp gideceklerdi. Bu bölgeden dünyaya yayılırken de hafızalarında bu olayın (TUFAN) taşımışlardır.
Şekil 6. Hazar baseninde geç buzul taşkınları (Chepalyga, 2007’den uyarlanmıştır). Notlar: Khvalyan Yükselimi (15000 yıl önce); Buzul-Çağı Sonu (12000 yıl öncesi): Deniz-seviyesi 5-6000 yıl önce erişilmiştir.
Hazar Denizi taşkınların merkezi ve ilişkili olayların (deniz-seviye yükselimi, kıyısal değişimler ve kıyısal düz alanları su basması) paleocoğrafya için çok hassas bir göstergesidir. Bu havzadaki su miktarı aşırı bir şekilde artmış ve bu arada da fazla su ise Karadeniz’e akmıştır. Taşkın sırasında, Hazar Denizi yaklaşık bir milyon km2‘ye (günümüzde 371.000 km2) ve eğer Aral-Sarıkamış havzası da eklendiğinde 1,1 milyon km2‘ye ulaşmıştır. Karadeniz-Hazar Taşkınlarını yansıtan jeolojik, litolojik, paleontolojik ve jeomorfolojik bulguları Chepalyga (2007) tartışmıştır. Bu taşkın olayları (17 ila 10 bin yıl günümüzden önce) kıyısal düzlükler (denizel yükselimler), ırmak vadilerine (aşırı arası taşkınlar), ırmak boşalım alanları (buzul gölleri; termokarst) ve yamaçlarda üzerine izlerini bırakmıştır. Dünya denizciliği göllerde ve büyük akarsularda başladığı savına göre bir iç denizler olan Hazar ve Aral Denizleri ve bunları besleyen Ceyhun ve Seyhun Irmaklarında denizciliğin (dolayısıyla da balıkçılığın) ilk başladığı yerler olmalıdır.
Son 15 bin yıldır Hazar Denizi’nin su seviyesinin inip çıkmasıyla burada yaşayan insanlar, her su seviyesi yükseldiğinde göç etmişlerdir. Gidenlerin bir bölümü gittikleri yerlerde kalmışlardır. Daha önce gelenleri de daha ilerilere itmişlerdir. Doğal olarak bu süreçte, kuzeyli bölgeleri, iklimin ılımanlaşmasıyla yaşanılır hale gelmiş ve oralarda kalmışlardır (Baltık ulusları gibi). Bu bölgelerde kendilerini Turan sayan Fin-Ogur boyları da yaşamaktaydı. Bu boylar; Bulgar, Litvan, Eston, Fin, Leton, Macar olarak Avrupa’ya yayılmış durumdaydı. Aynı kökten gelmiş olmalarına rağmen bu insanlar zaman içinde başkalaşan diller ve yaşam koşullarını kabul etmişlerdir. Türkçe ‘de “HAZAR” ve “SEFER” sözcükleri vardır ve bunların anlamları:
“HAZAR”: YERLEŞİK (BARIŞTA)
“SEFER”: HAREKET HALİNDE (SAVAŞTA)
Aynı zamanda “HAZAR” tüm Türk halkları tarafından Hazar Denizi ’ne verilen addır. Bu nedenle, bu denizin adının Dünya’da “HAZAR” olarak bilinmesi gerekmektedir. Demek ki “HAZAR” yerleşilip tarım yapılan yer anlamındadır. Hazar Denizi kuzeyinde kurulan Hazar Hanlığı adı da buradan gelmektedir. Bu insanlar daha önce Hazar kıyılarını terk edip buralara gelen İskitlerin ve Kıpçakların (belki de daha önce terkedenler) yerleşip kalanlarıdır.
Buzul çağlarında 30/35° enlemleri güneyi çok soğuk ve kuru (hiç yağış almayan) toprağı olmayan çöllerle kaplanmıştır. Ayrıca 40/45° kuzeyinde ise tüm karalar buzul ve tundralarla kaplı yaşama olanak tanımayan alanlarla kaplanmıştır. Buzul çağlarında yaşam 30-35° enlemleri arasına sıkışmıştır. Bu kuşakta yer alan Anadolu’nun 8 binden fazla bitki türüne (bunun 2 bini endemik) sahiptir. Aynı enlem kuşağında yer alan Hazar-Turan bölgesi de aynı özelliklere sahiptir. 15 bin yıl önce Hazar Denizinin +50 metrelere çıkmasıyla bu bölge bol tatlı su kaynaklarına sahip olmuştur. Bu da biyolojik zenginlik demektir. Onun içinde ilk uygarlıklar bu bölgede başlamıştır. Bildiğimiz 10 ilk evcilleştirilen 10 hayvanın 8’i bu bölgedendir.
Güneydoğu Anadolu’da birbiriyle çelişen iki morfolojik özellik bulunmaktadır: kuzeyde doğu-batı doğrultulu sıradağlar ve güneyde düz, alçak bir ova. Jeolojik olarak bunlar sırasıyla güneydoğu Anadolu Alp orojenik kuşağına ve Arap Platformu ile karşılık gelir. Su uygarlığın olmazsa olmazıdır. Yerküre ’de yüksek dağlar ve platolar su kaynaklarının oluşmasında çok önemlidir. Buzul Çağı sürecinde ve deltalar oluşuncaya kadar yeryüzünde kullanabilinir topraklar çok azdı. Bunlarda kireçtaşlarının oluşturduğu polyeler (ovalar)’dir. Kireçtaşlarındaki çatlaklar ve suyun işleviyle oluşan ovalar ilk yaşam alanları olmuştur. Harran’da Karacadağ civarında 12.200 yıl önce üretimi başlayan buğday 10.200 yıl önce Konya (İç Anadolu)’ya ulaşmıştır. Daha sonra 8.200 yıl önce Trakya’ya ulaşmıştır. Onun için ilk uygarlık ışıkları Harran bölgesinde başlamıştır.
HAZAR DENİZİ – TURAN HAVZASI OLUŞUMU VE COĞRAFYASI
Günümüzden 170 milyon yıl öce tüm kutalar bir arada idi ve PANGEA olarak biliniyordu. İki tarafından Büyük ve Tetis Okyanusları çevreliyordu. Bundan sonra kıtalar ayrışmaya başlamıştır. Sonucu olaraktan Tetis Okyanusu kapanmaya başlamıştır (Şekil. 7). Tetis Okyanusu kapanırken onun üzerine Alp-Himalaya kuşağı oluşmuştur. Tetis Okyanusu kalıntıları Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Güney Hazar Denizi’dir. Hazar Denizi ve Turan havzası Alp-Himalaya kuşağının kuzeyindedir.

Şekil 7. Pangea’nın parçalanması Alp-Himalayan kuşağını oluşması ve Turan Bölgesi. Turan Bölgesi tüm evrim zamanında yerinde kalmıştır.
Doğu Akdeniz ve Ortadoğu, son 200 milyon yıldır Pangea’nın (tüm kıtalar bir arada) parçalanması ve Tetis Okyanusu’nun kapanması sonucu Tetis Okyanusu’nun güney kanadını oluşturmaktadır. Bu kuşak Girit ve Kıbrıs yayları, Doğu Anadolu Fay Zonu, Bitlis Büklüm Zonu ve Zağros Dağlarını içermektedir. Tetis Okyanusunun kuzey sınırı Hazar Denizi ve Karadeniz olup İtalya’daki Po vadisine kadar uzanmaktadır (Kuzey Anadolu Dağları, Kafkaslar ve Elburz Dağları). Bu iki zon arasında Balkan, Anadolu ve İran platoları ise kapanan Tetis Okyanusunun kalıntıları üzerinde yer almaktadırlar. Ortadoğu ve Orta Asya’nın aktif tektoniği, genel olarak güneyde Afrika, Arap ve Hint levhalarının kuzeye ilerlemesi ve Avrasya levhasının sıkıştırması sonucu gelişmiştir.
Hazar Denizi ve Turan havzası dünyanın en büyük kıta içi kapalı havzasıdır (Ergün, 2025. Tüm diğer kıtalar parçalanıp birbirlerinden ayrılırken Hazar bölgesi hep yerinde sabit kalmıştır. Hazar ekosistemi, dünya okyanuslarına ait deniz seviye değişimlerinden bağımsız olarak kendine has su seviyesi değişimlerine sahip Dünyanın en büyük kapalı bir havzasasıdır. Batısında Hazar Denizi, kuzeyinde Kazakistan ve Tanrı Dağları, doğusunda Pamirler ve güneyinde ise Kopet Dağları ve Hindukuş Dağları bulunmaktadır (Şekil 8).
Hazar Denizi’nin doğusunda Türkmenistan yer almaktadır. Türkmenistan topoğrafik olarak daha çukur bir arazi üzerinde bulunmaktadır. Türkmenistan topraklarının beşte dördünü Karakum Çölü kaplar. Karakum Çölü Türkmenistan‘da 350,000 km2 bir alan kaplar. Biruni, 10. yüzyılda çölün eskiden deniz olduğunu ileri sürmüştür. Günümüz bilim adamları çölün kumlarının güneyde bulunan dağlardan akarsular tarafından taşındığını ileri sürülmüşlerdir. Bu konu Hazar Denizi su seviye değişimlerinde incelenecektir; MS 1000’li yıllarda Hazar Denizi aniden yükselmiş bunun kuzeydeki Hazar Hanlığı üzerinde çok olumsuz etkileri olmuştur. Başkentleri İtil su altında kalmıştır.

Şekil 8. Hazar Denizi çevresinin genel topoğrafik yapıları.
Önce Sarıkamış Gölüne akan Ceyhun Irmağı daha sonra Hazar Denizi‘ne doğru akmaya başlamıştır. Irmağın taşıdığı kumlar çöl alanında birikmeye başlamıştır. Tecen ve Murgap ırmakları Ceyhun ile birleşerek kum birikimini hızlandırmıştır. İklimin kuraklaşması ile bu kumul alanı üzerinde Karakum Çölü’nü oluşturmuştur. Kızılkum Çölü yaklaşık olarak 300 bin km² yüz ölçümüyle dünyanın en büyük çölleri arasında yer alır. Orta Asya’nın iki büyük ırmağı (Seyhun ve Ceyhun) arasında yer alan Kızılkum Çölü, Aral Denizi’nin güneyindedir. Kış ve ilkbahar mevsimlerinde olmak üzere yıllık olarak 100–200 mm arası yağış almaktadır. Çölün kuzeybatıya eğimli düzlüklerinde ayrık olarak yükselen 3000 metreye ulaşabilen yükseltiler bulunur.
Klasik çöl panoraması sunan Kızılkum çölünün genel topoğrafyasına düzlükler etkindir. Denizden yüksekliği 980 metre olan bu düzlükler üzerinde çeşitli yer şekilleri bulunmaktadır ve en önemli yer şekilleri kumullardır. Büyük kumullar tepecikler oluşturmaktadır. Bölgenin kuzeybatısı kille kaplı kum taneleri içerir. Bölgede çok sayıda akarsu ve vahanın olması da su ihtiyacı konusunda insan yaşamına ve çevreyle ilgili sisteme katkı sağlamaktadır.
Türkmenistan’ın ortalama yüksekliği deniz seviyesinden 100 ila 220 metre yükseklikte olup ve en alçak noktası Sarıkamış Gölü’ndeki Akçakaya Çöküntüsüdür. Deniz seviyesinden 100 metreye yakın (Sarıkamış Gölü’ndeki gerçek su seviyesi, en sığda –110 m’den –60 m’ye kadar geniş bir aralıkta dalgalanmaktadır). Büyük Balkan Sıradağlarında deniz seviyesinden keskin bir şekilde yükselir. Ülkenin yaklaşık %80’i, güneyden kuzeye ve doğudan batıya doğru eğimli olan Turan Çöküntüsü içinde yer alır. Türkmenistan’ın kuzeyinde yer ala Sarıkamış gölü deniz seviyesinden 38 m alçakta bulunmakta ve derinliği 87 m’dir. 15-17 yüz yıllarında Türkmenlerin çoğu gölün çevresinde yaşamaktaydı. Sarıkamış gölünün tek beslenme kaynağı Ceyhun ırmağı olduğunu ileri sürüyorlar ve daha sonra Ceyhun ırmağının suyu tamamen Aral gölüne akmaya başlamıştır. Bu olay 17 yüzyılda gerçekleşiyor. Zaman geçmesiyle göl kenarında yaşayan insanlar bölgeden göç etmek zorunda kalmışlardır.
PLATOLAR VE SU KAYNAKLARI
Plato, yüksek ova veya yayla olarak da adlandırılan, en az bir tarafında çevredeki alandan keskin bir şekilde yükselen düz araziden oluşan bir yayla bölgesidir. Genellikle bir veya daha fazla tarafında derin uçurumlar veya tepeler bulunur. Platolar, volkanik magmanın yükselmesi, lav püskürmesi ve su ve buzulların aşındırması ile beraber bir dizi süreçler oluşabilir. Platolar, çevrelerine göre dağlar arası, dağ eteği veya kıtasal olarak sınıflandırılır. Bazı platoların küçük, düz bir tepesi olabilirken, diğerlerinin daha geniş tepeleri olabilir.
Platolar, genellikle en az 500 metre rakımda bulunan geniş, yüksek ve düz arazilerdir. Oluşumlarına, konumlarına ve jeolojik özelliklerine göre çeşitli plato türleri vardır. Başlıca plato türlerinden bazıları şunlardır:
- Parçalanmış Plato: Bu platolar dik yamaçlar ve derin vadilerle karakterize edilir. Uzun bir süre boyunca nehirlerin ve diğer su kütlelerinin aşındırıcı etkisiyle oluşurlar.
- Volkanik Plato: Bu platolar volkanik aktivite nedeniyle oluşur. Volkanik patlamalardan gelen lav akıntıları zamanla birikir ve düz, yüksek bir alan oluşturur.
- Dağlar Arası Plato: Bu platolar dağ sıraları arasında bulunur ve tektonik yükselme veya volkanik aktivite ile oluşur.
- Piedmont Plato: Bu platolar bir dağ sırasının eteğinde bulunur ve dağlardan aşınmış malzemenin çökelmesiyle oluşur.
- Kıtasal Plato: Bu platolar geniştir ve kıtaların iç kesimlerinde bulunur. Tektonik plakaların çarpışması sonucu oluşan ve yer kabuğunun yükselmesi ve deformasyonuna yol açan platolar şunlardır:
- Derin Deniz Platosu: Bu platolar okyanus tabanında bulunur ve volkanik aktivite sonucu oluşur. Çevredeki okyanus tabanından daha yüksek olan düz, yükseltilmiş alanlarla karakterize edilirler.
- Mercan Platosu: Bu platolar zamanla mercan resiflerinin birikmesi sonucu oluşur. Tropikal adaların çevresindeki sığ sularda bulunurlar ve üstlerinde mercan resifleri bulunan düz, yükseltilmiş alanlarla karakterize edilirler.
Dünyanın en büyük ve en yüksek platosu, bazen mecazi olarak “Dünyanın Çatısı” olarak tanımlanan ve hala Hint-Avustralya ve Avrasya tektonik plakalarının çarpışmalarıyla şekillenmekte olan Tibet Platosu’dur (Şekil 9). Tibet Platosu yaklaşık 2.500.000 km² alanı kaplamakta ve deniz seviyesinden yaklaşık 5.000 m yüksekliktedir. Plato, Hadley hücresi konveksiyon döngülerini tersine çevirecek ve Hindistan musonlarını güneye doğru itecek kadar yüksektir. Pakistan’daki Deosai Ovaları, deniz seviyesinden ortalama 4.114 metre yükseklikte yer almaktadır. Dünyanın en yüksek ikinci platosu olarak kabul edilirler.

Şekil 9. Alp-Himalaya Kuşağı.
Pamir bir dağ ya da daha büyük bir dağlık ülke, Orta Asya’nın güney kesiminde yer almaktadır (Şekil 10). Pamirlerin toprakları dört devletin sınırları içinde kalmaktadır: Tacikistan (ana kısım), Afganistan, Çin ve Hindistan. Pamir Yaylaları, Hindukuş, Kunlun, Karakurum ve Tanrı Dağları gibi dağ sistemlerinin mahmuzlarının kavşağında oluşturuldu. Dünyanın çatısı olarak bilinir. “Pamir”in anlamı “Tanrının Ayağı” veya “Dünyanın Çatısı” olarak da bilinir.

Şekil 10. Pamirlerin Genel Yapısı (Kuzeyinde Tanrı Dağları; Güneyinde Hindikuş Dağları ve Karakurum; Doğusunda Tarım Havzası; Batısında Ceyhun Havzası).

Şekil 11. Pamirlerin Genel Görünümü.
Pamir Dağları’nın altmış bin kilometrekarelik bir alanını kapsamaktadır (Şekil 11). Pamirlerin en yüksek tepesi (Konur Tagh) 7,72 km’ye ulaşır ve Çin’in Sincan Uygur Özerk (Doğu Türkistan) bölgesindedir. Muztagh Ata (Buz Atası Dağı) Çin‘in Sincan Uygur Özerk Bölgesi‘nde bulunan bir dağdır (Şekil 11). 7,509 metre yüksekliği ile Tibet Platosu‘nun kuzey kenarını oluşturan dağlardan ikinci en yüksek olanıdır. Fiziksel olarak Pamir Dağları ile daha yakından bağlantılı olmasına rağmen, bazen Kunlun Dağları‘nın bir parçası olarak da kabul edilir.
- Konur Tagh (7,72 km).
- Muztagh Ata Dağı.

Şekil 12. Pamirlerin en yüksek yerleri: (a) Konur Tagh ve (b) Muztagh Ata Dağı (Buz Atası Dağı).
Pamirlerin kuzeyinde Tanrı Dağları ya da Tien-Şan (Uygurca: Tengri Tagh), Orta Asya‘da bulunan büyük dağ sistemlerinden birini oluşturan sıradağlardır (Şekil 13). Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Çin‘in Sincan Uygur Özerk Bölgesi‘nin merkezi kısımlarına yayılır. Tanrı Dağlarının 1,000,000 km²’lik alanı kapladığı hesaplanmıştır. Kuzeyde Çungar ve Güney Kazakistan düzlükleri, güneydoğuda Tarım Havzası, güneybatıda Hisar ve Alay Sıradağları ile sınırlanır. Tanrı Dağlarını Pamir Dağ Sisteminden Hisar Vadileri ayırır. Tanrı Dağları yaz ve kış büyük ısı farkları ile karakteristik şiddetli kara iklime sahiptir. Daimi donmuş topraklar 3,000 m yükseklikten sonra yaygındır. Atlantik Okyanusu‘ndan gelen hava kütleleri yağışlarını batı ve kuzeybatı Tanrı Dağları eteklerine bırakır. Doğu ve İç Tanrı Dağlarında toplam yağış oranı azalır. Güney Tanrı Dağlarında en fazla yağış Mart-Nisan aylarındadır. Burada yaz mevsimi kurak geçer. Batı ve Kuzey Tanrı Dağlarında yağış çoğunlukla Nisan-Mayıs aylarındadır. İç ve Doğu Tanrı Dağlarında ise yağış yaz aylarındadır. Dünyada karalar üzerinde en büyük buzul kütlesine sahiptir.

Şekil 13. Tanrı Dağları (Kırgız Türkçesinde Tengri Tagh).
Pamirlerin doğusu Tarım havzasıdır (Şekil 14). Bu bölge Buzul Çağında çok büyük bir göldü ve zaman içinde tamamen kuruyarak Taklamakan Çölü olmuştur. Tarım Havzası batıda Pamirler; güneyde Himalayalar ve kuzeyde ise Tanrı Dağları çevrelenmiştir. Tarım Havzası, 910,000 km² yüzölçümüne sahip Çin‘in uzak batısında Sincan Uygur (Doğu Türkistan) Özerk Bölgesinde, doğudan batıya 1,000 km boyunca uzanan büyük bir elips şeklinde çökelti havzadır. Bu bölge Buzul Çağında çok büyük bir iç denizdi. Divânu Lügati’t-Türk‘te; Tarım sözcüğü göllere, kumluklara dökülen çay kolları şeklinde tanımlanır. 500,000 km²’lik yüzölçümünü Taklamakan Çölü işgal eder. 400,000 km²’lik alan ise tarıma elverişli haldedir. Bu bölge batısındaki Ceyhun ve Seyhun havzasına göre daha az yağış almaktadır. Tibet Yaylası‘nın kuzeyinde bulunur. İçinde Taklamakan Çölünü barındırır. Etrafını çeviren dağ silsilelerindeki vahalarda yerleşim yerleri bulunur. Güneyindeki Himalaya dağ silseleri ve Tibet platosu güneyden gelen mason yağmurlarının daha kuzeye gitmesini engeller.

Şekil 14. Tarım Havzası.
Genel olarak Turan Ovası olarak isimlendirilen bu bölge, bölgenin iki önemli ırmağının (Ceyhun ve Seyhun) geçtiği alandır. Batıda Hazar Denizi ve Üst Yurt; güneyde Köpet Dağları ve Hindikuş Dağları; doğuda Pamirler; kuzeyde ise Aral Denizi ve bozkırlarla sınırlandırılmıştır. Türk yurdu olarak tanımlanan bölge tarihi İpek yolu güzergâhı üzerindedir. Ceyhun ırmağı boyunca Buhara, Semerkant gibi kültür merkezleri; Seyhun ırmağı boyunca da büyük bilim insanı Farabi’nin doğduğu yer olan Otrar ve Cend şehirleri vardır.
Ceyhun ırmağı Orta Asya‘nın en uzun nehirlerinden biridir (Şekil 15). Ceyhun ırmağı, Afganistan içinde Pamir ve Hindukuş dağlarının kesiştiği yerde, yaklaşık 4950 m rakımdaki kaynağından Aksu (Penç ırmağı) adı altında doğarak batıya doğru ilerler ve kuzeyden, başlıca Pamir Vahan suyu, Kızılsu (Vahş/Uranovodsk), Kâfirnihân ve Surhân, güneyden de Kökçesu kollarını bünyesine katarak Kunduz-Belh hizasında kuzeybatıya dönmektedir. Bu dönüşten sonrası kısmen çöller ve bozkırlar içinde kurak iklim kuşağından geçerek, hiçbir kol kendisine katılmadan kuzeybatı yönünde ilerler ve sonunda farklı kollara ayrılarak Aral gölüne suyunu boşaltır. 2540 km uzunluğundaki nehrin kıyılarında tarih boyunca önemli yerleşim merkezleri kurulmuştur. Aral Denizi’nden itibaren Buhara yakınındaki Çarcau şehri demiryolu kavşağına kadar yaklaşık 1500 kilometrelik kısmında nehir ulaşımına imkân tanımaktadır. Aral Denizi Türkçe’de “Adalar Denizi” demektir. Buzul Çağı sonunda Ceyhun Irmağının doğrudan Hazar Denizi’ne dökülmesi olayını da düşünürsek, belki de Dünya’da ilk suyolu ulaşımı Ceyhun üzerinden Aral Denizi ve Hazar bölgesi olabilir.

Şekil 15. Ceyhun ırmağı bölgesi.
Ceyhun Irmağı’nın Hazar Denizi’ne dökülürken yatağının ve ağzının yerinin değiştiği bilgisi bilim dünyasını uzun süre meşgul etmiştir. Rus bilim insanları tarafından 1800’lerin sonundan 1960’lara dek aralıklarla yapılan saha çalışmaları sonucunda, ırmağın, Taş Çağı öncesi Kızıl Su koyundan Hazar Denizi’ne akarken, İlk Taş Çağı’nda kuvvetle muhtemel Düldül Atlagan’daki Çağlayan Geçidi’nden taşarak kumul düzlüklerde göllenmesi sonucu Aral Gölü’ne yöneldiği ve Geç Taş çağı’nda da bugünkü Sarıkamış kuru göl havzasında toplanarak tekrar Hazar’a döküldüğü ve belli dönemlerde bunun yinelendiği anlaşılmaktadır. Ceyhun ırmağı uygarlık için de önemli bir ırmaktır ve İslamiyet de Orta Asya’ya Ceyhun ırmağı üzerinden yayılmıştır. Türgiş-Emevi savaşlarının da cereyan ettiği sınır hattını bu ırmak tayin etmiştir.

Şekil 16. Seyhun Irmağı bölgesi.
Kaynağını doğuda Kırgızistan sınırları içindeki Tanrı Dağlarından alan Seyhun ırmağı, Narin derya ile Kara derya ırmaklarının birleşmesiyle meydana gelir (Şekil 16). Önce Özbekistan, ardından Tacikistan ve daha sonra tekrar Özbekistan sınırları içinde akar; bu nedenle aynı ülke coğrafyasını iki kez geçen bir ırmağa örnek sergiler. Özbekistan topraklarını terk etmesinin akabinde, Kazakistan topraklarına ulaşan ırmağın bütün debisinin en büyük miktarı bu ülke sınırları içerisinde ölçülmüştür. Suyun en büyük debisi de 730 m3/s ile Fergana Vadisi havzasından çıkışında kaydedilmiştir; Aral gölüne yaklaştığı kesimlerde ise bünyesinde taşıdığı su miktarı 430 m3/s seviyesine düşer.
Yerküre’de yüksek dağlar ve platolar su kaynaklarının oluşmasında çok önemlidir. Nitekim bu bağlamda Tanrı Dağları ve Pamirler, karalardaki en büyük buzullara sahiptirler (Şekil 17). Hazar’ın batısında gelişen Harran uygarlığının oluşmasının en büyük nedeni Bingöl Dağlarından (Buzulların oluştuğu Doğu Anadolu Platosu) beslenen Fırat ve Dicle sulardır. Bu iki ırmağın taşıdığı çökeller Mezopotamya’da birikerek deltaları oluşturmuş ve Sümer Uygarlığını meydana getirmiştir. Seyhun ve Ceyhun ırmaklarının deltaları da Turan Uygarlığının oluşmasını sağlamıştır. Ceyhun ve Seyhun ırmaklarının doğusundaki Tanrı Dağları ve Pamir’den beslenmektedir. Pamirler ve güneyindeki sıradağlar ise İndüs Irmağının kaynağıdır. 5-6 bin yıl önce su seviyesi günümüz seviyelerine erişince deltalar oluştuğu zamanda Mısır, Sümer, İndüs ve daha doğudaki Sarı Irmak’ta uygarlıkları gelişmeye başlamıştır. Batı Anadolu uygarlığının tetikleyicisi ise Murat Dağı’nda çıkan ırmaklar olmuştur.

Şekil 17. Yüksek platolar ve uygarlık bağları.
Mezopotamya coğrafyasının kuzeyi, Doğu Toros Sıradağlarında, Fırat ve Dicle ile yan kollarının akıp geçtiği, çok sayıdaki ovanın olduğu yüksek dağlardan oluşmaktadır (Bingöl Dağları). Doğu Anadolu yüksek platosunda halan yüksek dağların doruklarında buzullar bulunmaktadır (Şekil 18; Ciner ve Sarıkaya, 2021). Doğu Anadolu’nun yüksek platosu bu su kaynaklarının (Fırat, Dicle, Aras, Kızılırmak, Yeşilırmak, Çoruh vs. çıkış yeridir). Bilindiği üzere Bingöl adının kaynağında burada birçok su gözünün bu yüksek platodaki kalıntı buzullardan kaynaklandığı açıktır (Şekil 49). Bingöl Dağlarının eski kaynaklara dayanan ilk adı ABA Dağıdır. Bilindiği gibi ABA sözcüğü Türkçe ‘de büyük kız kardeş (Kutsal Kadın) demektir. Bu dağa dişi adı verilmesinin nedeni canlı varlığının gereksinimi olan suyun kaynağı olmasıdır.

Şekil 18. Türkiye’nin buzulları (Ciner ve Sarıkaya, 2021).
Su uygarlığın esas kaynağıdır. Su yaşamın kaynağıdır. Güneye doğru ise, tepelerle sınırlandırılmış dağ önü ovası ile birleşmektedir. Bu dağlık bölgeden taşınan kırıntılı malzeme güneydeki Mezopotamya deltasını oluşturmaktadır. Bu bölge, coğrafi bitki örtüsü açısından, karasal-yarı Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü, her zaman yeşil yapraklı ağaçlarıyla dolu, iğne yapraklı ormanlar ve güneye doğru ılıman kışların yer aldığı yarı steplerle çevrilidir.
UYGARLIĞIN GELİŞMESİ VE SU
Gerçekte insanoğlu 7 milyon yıldır bu gezegende var olmuştur. Bu süre boyunca Milankoviç süreçleri iklim değişimleri nedeniyle birçok buzul devirleri oluşturmuşlardır. Buzul çağlarında, dünyanın büyük bölümleri yaşanamaz ve sert iklim koşullarına sahipti. Kuzey bölgeleri buzul ve tundralar ile kaplıydı. Bunun yanı sıra dünyanın geri kalan bölümü çöllerle kaplıydı, kuru ve soğuk bir iklime sahipti. Çöl ile buzul/tundra sınırı coğrafyanın topoğrafik koşullarına bağlı olarak 35º-40° K enlemleri arasındaydı. Bu kuşak buzul çağlarında yaşama en uygun koşullara sahipti. Buzul arası çağlarda ekvator kuşağını terk etmiş insanlar yalnızca dar 35º-40° K enlemleri arası kuşakta var olabilmişlerdir. Ekvatorda hem buzul ve hem de buzul arası dönemlerde yaşam devam etmesine rağmen insanoğlu bu ekvatoral bölgelerde ileri bir uygarlık yaratamamıştır. Fakat Buzul/Tundra ve Çöl sınırında çok zor yaşam koşullarında uygarlık hemen Buzul Çağının sonunda uygun yerlerde gelişmeye başlamıştır. Zor iklim koşulları insanları daha yaratıcı yapmaktadır ve uygarlıkta bu şekilde ortaya çıkmaktadır.
Hazar Denizi’nin çevresinin paleocoğrafyasını, iklim değişimleri ile çevresel koşullar nedeniyle özel konumunu iyi anlamalıyız. Tetis Okyanusun kapanmasıyla onun arkasında ve üzerinde yer alan Alp-Himalayan Orojenik kuşak uygarlık tarihi için çok önemlidir. Kuzeyde Karadeniz ve Güney Hazar Denizi eski Tetis Okyanusu kalıntılarıdır. Dolayısıyla İtalya’daki Po Ovasından Pamirlere kadar bir çöküntü alanları oluştururlar. İşte bu çöküntü kuzeydeki buzul sularını toplamaktaydı. Böyle bir coğrafya tüm Dünya’da başka hiçbir yerde bulunmuyordu.
Milankoviç süreçleri iklim değişimleri nedeniyle birçok buzul devirleri oluşturmuşlardır. Son 400 bin yılda dünyamız dört buzul çağı geçirmiştir. Buzul çağlarında, dünyanın büyük bölümleri yaşanamaz ve sert iklim koşullarına sahipti. Kuzey bölgeleri buzul ve tundralar ile kaplıydı. Bunun yanı sıra dünyanın geri kalan bölümü çöllerle kaplıydı, kuru ve soğuk bir iklime sahipti. Çöl ile buzul/tundra sınırı coğrafyanın topoğrafik koşullarına bağlı olarak 35º-40° K enlemleri arasındaydı. Bu kuşak buzul çağlarında yaşama en uygun koşullara sahipti. Ayrıca yaşam, çok bir dar alana sıkışmış olan ekvator kuşağında da vardı. Fakat iklimin hep aynı olması insanlığın uygarlığının gelişmesine fazla bir katkısı olmamıştır.
Evrenin işleyişini anlatan şu genel kuralı hatırlayalım:
(DOĞA SIÇRAMALAR YAPMAZ)
Ve şu temel varsayıma göre:
UYGARLIK COĞRAFYA VE İKLİM DEĞİŞİMLERİNE BAĞLIDIR
(MİLANKOVİÇ SÜREÇLERİ)
Güneş enerjisinin tüm yönlere Güneş’ten eşit olarak aktığı düşünülür. Bu astronomik değişimler Yerkürenin güneş radyasyonunu düzenler ve Yerkürenin iklimindeki uzun-dönemli periyodik değişimler sonuçlanır. Yerkürenin dönme ve yörünge parametrelerinde iklimsel etkileri Milankoviç iklimsel değişimleri olarak bilinen 21 bin yıl, 41 bin yıl, 100 bin yıl ve 400 bin yıllık dönemsellikleri ile tanımlanmıştır. Son 400 bin yılda, Dünya dört buzul çağı geçirmiştir (Şekil 19). Buzulların büyüdüğü soğuk dönemlerde sıcak iklim isteyen canlılar hayatta kalabilmek için, güneye doğru Hazar-Aral denizi ile Ceyhun Irmağı bölgesine, Anadolu yarımadasına ve Güneydoğu Asya’ya doğru kaymışlardır (Ergün, 2025).

Şekil 19. Antarktika Buzulunda son 400,000 yıldan fazla süre içindeki sıcaklık, CO2 ve toz yoğunluğu değişimleri (Hazar Taşkınları; 15 bin yıl önce)).
İnsanlık tarihini değiştiren olay bundan 15 bin yıl kuzey kutup bölgesini çevreleyen buzul barajının çok büyük bir meteorun çarpması sonucu Hazar taşkınları olmuştur. Dünyanın en büyük kapalı havzasında su sevileri -150 m’den +50 m’lere yükselmiştir. Bu ani şok insanları çok etkilemiştir. Bu bölgeden kurtulmaya çalışan insan dünyanın ilk denizciliğini ve ilk uygarlığını yaratmışlardır. Yoksa var olan “Doğa Sıçramalar Yapmaz” kuralına göre göreceli olan çok kısa Buzul arası dönemlere göre aynı şekilde yaşayıp gideceklerdi. Bu bölgeden dünyaya yayılırken de hafızalarında bu olayın (TUFAN) taşımışlardır.
Gerçek ne olursa olsun, Neolitik devrim (HOLOSEN; Son 12 bin yıl)), İnsanların avcı-toplayıcı yaşam tarzlarından vazgeçip yerleştikleri, kentlere dönüşecek köyler ve kasabalar oluşturdukları İnsanlık tarihinde derin bir dönemdi. Hazar Denizi’nin çevresinin paleocoğrafyasını, iklim değişimleri ile çevresel koşullar nedeniyle özel konumunu iyi anlamalıyız. Tetis Okyanusun kapanmasıyla onun arkasında ve üzerinde yer alan Alp-Himalayan Orojenik kuşak uygarlık tarihi için çok önemlidir. Kuzeyde Karadeniz ve Güney Hazar Denizi eski Tetis Okyanusu kalıntılarıdır. Dolayısıyla İtalya’daki Po Ovasından Pamirlere kadar bir çöküntü alanları oluştururlar. İşte bu çöküntü kuzeydeki buzul sularını toplamaktaydı. Böyle bir coğrafya tüm Dünya’da başka hiçbir yerde bulunmuyordu: Uygun iklim kuşakları (35º-40° K enlemleri arası); Zengin su kaynakları; Tarım; Metaller. Tüm bu olgular dünyanın ilk uygarlığını Hazar havzasında olmasını sağlamıştır.
Or/Ur, dilimizdeki macerasının başlarında sudan korunmak için kazılan hendek anlamına gelirken, zamanla kale hendeği, siper derken kale ve şehir anlamını kazanıyor. Sudan korunma işlemi tek kişi ve oymağın yapacağı iş olmayıp beraber çalışmayı gerektirmektedir. Örgütlenmeye ilişkin sözcükler Türkçede Or/Ur kökünden gelmektedir. En baştan alırsak, Or, Kuman/Kıpçaklardan Kazak ve Kırgızlara kadar bütün Türk dillerinde hendek anlamına geliyor. Bizim Anadolu Türkçesi halk ağızlarında da Or, hendek anlamıyla yaşıyor. Kumanların sözlüğü olan Codex Cumanicus’ta da bu anlamıyla var (Perinçek, 2010).
Türkçe’de “R” sessizini seslilerin arkasına eklediğimizde şu sözcükleri elde ederiz:
| R | AR | ER | IR | İR | OR | ÖR | UR | ÜR |
Burada üretilen sözcükler toplanma ve bir araya gelme ile ilgili kavramlardır. “ÜR” sözcüğünde ÜREMEK sözcüğü çıkmıştır. “ÖR” sözcüğünden ÖRMEK sözcüğü çıkmıştır. Örgütlenmeye ilişkin sözcükler Türkçede Or/Ur kökünden gelmektedir (Orman; Ordu; Organ: Ortak; Orhan; Urbay; Urgan; Urban). “Uygarlık” sözcüğü yalın kentte yaşamak olarak tanımlanabilir. Latince de URBAN sözcüğü kullanılmaktadır. Arapçada MEDENİYET ve Türkçede UYGARLIK sözcüğü kullanılmaktadır. Batı dillerinde kullanılan URBAN sözcüğü Türkçedeki UR kökünden gelmektedir. Örneğin Ur, Uruk, Urmu, Urgenç, Urumçi, Urfa, Uru-salimin (Kudüs’ün ilk adı, Bariş Kenti), Smurna (İzmir), Urla, Ur-Atina (Platon öncesi adı).
Bu sözcükler Türkçeye de sığmamış, Latince üzerinden neredeyse bütün dünya dillerine yayılmıştır (Perinçek, 2010). Or köklü bu sözcükler, hep örgütlenme odaklı anlamlar taşıyor. Hint-Avrupa dillerinde, birçok uygarlık kavramı gibi, örgütlenmeye ve devlete ilişkin terimler de genellikle Latince kökenlidir. Birkaç örnek (Perinçek, 2010):
Organ : Organ
Organisation : Örgütlenme
Order : Düzen (İng.)
Ordinary : Sıradan (Sıralama=düzenleme) (İng.)
Ordnung : Düzen (Alm.)
Ordentlicch : Düzenli (Alm.)
Horde : Sürü, Tatar ordusu (Alm.)
Origin : Köken (İng)
Yükselen sulardan korunmak amacıyla bu sözcüğün hendek ile başlayan serüveni toplanmak bir araya gelmekten geçerek kent anlamı kazanmıştır. Dolayısıyla Hazar Taşkınlarının o kapalı bölgede yaşayan insanlar üzerine derin izler bırakmıştır. Dillerin bu bölgeden yayılışı tarım (Buğday) ile olmuştur. Avrupa’ya tarım Anadolu üzerinden olmuştur. Günümüz GEN araştırmaları ile artık Hint-Avrupa safsatası rafa kaldırılmıştır.
SU YÖENETİMİ VE KARİZ YERALTI SU KANALLARI
Hazar Taşkınını taşkını takip eden süreçte Hazar Denizi su seviyesi +50 metrelerden günümüzde -28 metrelere inmiştir. Bu 15 bin yılda her 5-600 yılda Hazar Denizi su seviyesi inip çıkmıştır. Önce bol tatlı su ve sonrada süregiden kuraklaşma bölge insanlararı daha yaratıcı yapmıştır. Bu değişimlerin olması bu bölge insanlarına göç etme zorunluluğu getirmiştir. Bu olay uygarlıkları yok etmemiş, öte yandan dönemsel ve tekrarlayan çevresel değişimler belki de denizciliğin başlaması gibi üretken ekonomilere neden olmuş ve aynı zamanda da atın ve çift-hörgüçlü Bakteryan Türk devesinin evcilleştirilmesine yol açmıştır. Bu olanaklar insanları yer değiştirmelerinde önemli olmuştur. Sudan korunmak için kazılan hendek örgütlenmeyi ve toplu çalışma-üretmeyi sağlamışsa kıtlaşan su kaynaklarını yönetmekte insanoğlunun ilk amaçlarından birisi olmuştur. Bu bölgede suyun yeraltı kanalları (KARİZ: KAR İZİ) yoluyla taşıma olgusu tüm Türkmenistan, Özbekistan, İran, Afganistan ve Doğu Türkistan (Uygur Bölgesi)’da bulunmaktadır (Ergün, 2025). Suya ulaşma olgusu insanlığın geliştirdiği “İLK MÜHENDİSLİKTİR”. Bunun nedenim en büyük gereksinimim olan suya ulaşmak için birçok çözüm yöntemleri geliştirmek zorunda kalmış olmalardır. Bilgi insanın doğasıyla eşdeğer bir kavramdır. Bilgi yok olmaz fakat bir yerde doğanın yarattığı nedenlerle gerilerken buradan göç eden insanlar onu yeni gittikleri yerlere taşırlar. Gittikleri yerin yaşam biçimleri ve inançları ile yoğrularak yeni inanç düzenleri ve yaşam biçimleri oluştururlar.
Kuraklaşma ilerledikçe yüksek dağlardaki kar sularını daha verimli olan ova bölgelerine getirme yeteneklerini geliştirmişlerdir.
Tekrar Tevrat’a geri döndüğümüzde şöyle söyler:
“Ve İbrahim başka bir kadın aldı ve onun adı Ketura idi ve ona Zimran’ı, Yokşan’ı, Medan’ı, Yişbak’ı ve şuah’ı doğurdu… Ve onları doğuya doğru, doğu diyarına gönderdi.”
(Tekvin 25.1, 2, 6)
Onlara su perisi tılsımını ve suyu idare etme yetisi verdi. Bu bölgenin insanlarının ileri bir uygarlığa sahip olmaları gerekiyor ki günümüzden 4 bin yıl önce yazıldığı tahmin edilen Tevrat’ta bile bu bölgenin insanlarının Kariz “kar izi suyolu” denen yeraltı su kanalları gibi yapıları yapabilecek bilgi ve beceri ile donatılmış olduğu belirtilmektedir. Bu su uygarlığını Ahemidlerce Mısır’a kadar götürülmüştür.
Yüksek alanlarda oluşan uygarlıklarda kariz uygulama bilgisi gelişiminin ve çoğalmasının nedenlerinden birincisi, büyük akarsuların eksikliği ve ikincisi yerleşim yerleri yakınlarında yağışı bol olan dağ veya sıradağların olmamasıdır. Buzul Çağı’nın bitiminde sonra oluşan kurak iklim kuşağı, büyük denizlere uzak, yamaç yağmurlarından yoksun, nemli havanın ulaşamadığı alanlardır. Buharlaşma oranı son derece yüksek olan kurak iklimde, yüzey tatlı su kaynakları çabuk kurumaktadır. Dağlarda yeraltı su düzeyi yüksek olduğundan, daha fazla derinliklere kaybolmadan önce suyun yolunu kesmek gerekir. İşte burada kariz düzenleri en doğru seçenektir (Şekil 20).

Şekil 20. Yeraltı sutaşıma sistemi KARİZ (KAR İZİ).
İlk önce, yer altı su damarlarına ulaşana dek deneme kuyuları kazılarak düzenli ve yeterli su akışının belirlenmesi gerekir. Bu işlem başarılı olursa, yüzeyde gelecekte kariz güzergâhı tasarlanır ve ilk önce yeraltı su yüzeyine kadar ulaşan ana kuyu kazımı ile esas iş başlar. Geleneksel karizler yetenekli işçi topluluğu tarafından el işçiliği ile kazılmıştır. Bu meslek tarihsel olarak iyi ücretli ve genellikle babadan oğula teslim edilmiştir.
Bir kariz düzeni, yer altında açılan yolun süzülme bölümü, yer altında açılan yolun su iletim bölümü, 20 ile 35 metre aralıkla kazılmış dikey kuyular, açık suyolu, küçük su toplama göleti ve sulama alanından oluşur. Sızma ve buharlaşmadan dolayı su yitimini önlemek için suyolunun çoğunluğu yer altındadır. Bir kariz, pompa ihtiyacını ortadan kaldırarak tamamen yerçekimi gücü ile beslenir. Dünyanın pek çok kurak bölgesinde eski karizler hala kullanılmaktadır ve yeni karizler yapım aşamasındadır. İran‘ın yüksek düzlüklerinde, bugün (qanat denilen) en büyük yoğun yer altı suyolları bulunur. Bazen karizler, yer altı sularını yüzeye çıkarmak için mevsimlik akarsulara koşut olarak kazılır, kurak dönemlerde ve yağmurlu dönemlerde çamurlu nehir sularından süzülmüş temiz su sağlayacaktır. Günümüzde İran’daki eski kariz su taşıma düzenekleri terkedilmesi nedeniyle kırsal alandaki birçok yerleşim boşaltmış bulunmaktadır. Bu durum çevre ülkelerde de söz konusudur.

Figure 21. Sincan-Uygur Bölgesi Kariz Yeraltı Su Kanalları (Kuzeydeki Tanrı Dağlarından Güneydeki Turfan’a).
Uygur-Turfan Kariz Su Kanalları Orta Asya’da Turfan bölgesinde yapılmış yeraltı su şebekesi sistemidir (Şekil 21). Dünya uygarlık tarihinin en önemli buluntularından biridir. Orta Asya’daki büyük uygarlık birikimini gözler önüne seren Kariz Kanalları Tanrı Dağlarından topladığı suyu 60 km çölün altından geçirerek Turfan’daki yerleşim birimlerine götürüyor. Aralıklarla açılan kuyular yardımıyla tarım alanları sulanıyor. Tanrı Dağları ile Turfan arasındaki bölge çöl olduğundan suyun aşırı sıcaktan buharlaşmaması için karız su kanalları yeraltında inşa ediliyor. Bu kanalları yaklaşık 100 metre yerin altında konumlandırmanın amacı, güzergâhın geçtiği çölde +40°C sıcaklık düşünülerek buharlaşmayı engelleyerek su kaybını önlemektir. Kanalın derinliği 110 metre den başlıyor. Kanallar çölün altından ağ gibi örülmüştür. Yeraltı su kanallarının toplam boyu 5000 km’dir. Bu kanal ağında belli aralıklarla kuyular açılmıştır. Kuyular 90, 80, 70, 60 en son Turfan ’da 10 metrenin altıdadır. Sistem tamamıyla yer çekimi kuvveti ile çalışıyor.
Çinliler bu kanalları ülkelerindeki üç harikadan biri olarak gösteriyorlar. Bu kanallar bundan 2500 yıl önce M.Ö 500’ler de Uygur Türkleri tarafından yapılmıştır (Şekil 22). Eğim, açı, suyun akışının sağlanması, doğru yolda gidilip gidilmemesi ve bunların yapılabilmesi için bilim gereklidir. Bunu başarabilmeniz için matematiğin, fiziğin, mühendisliğin ileri bir düzeyde olması gerekmektedir. Anlaşıldığı gibi burada yerleşik bir uygarlık vardır. Kariz’ı inşa eden onaran bir irade vardır. Çok iyi organize olmuş başarıya ulaşmış ileri derecede “teknoloji”ye sahip büyük bir uygarlıktır bu.
Kuzey Hindistan ve İran’da milattan önceki yıllarda başlayan kültürel değişim, Avrasya topraklarını da sulayan, getirdiği yeni uygarlıkla oralara da hayat veren insan nehrinin kaynağının, “metal biliminin geliştiği Altay bölgesi” olması gerektiğini doğrulamaktadır. Çünkü Altay insanlığın en eski çağlarında, dünyanın onun başarılarıyla tanışacağı, nedeni esrarengiz bir sır olan “bilim ve teknoloji devrimi” yaşadı. Gerçi Altaylılar sadece madenciliği bulmadılar; çelik dizgin ve üzengili eyer sayesinde ata bindiler, atlı (at arabasıyla) taşıma düzenlediler, toprağı sürmek için pulluk ve yeni silahlar, zırhlar yaptılar.
Altaylılar demire dayalı daha pek çok buluş ortaya çıkardılar. Arpa ve darıdan zengin ürünler aldılar, rahat konutlar inşa ettiler ve bunları yükselen kültürün diğer nimetleri takip etti. Ve refah… Kadim Altay’ın bereketi ve cömertliği unutulmadan halkın hafızasında kaldı, destanlarda asırlarca anlatıldı.

Şekil 22. Sincan-Uygur Turfan Kariz Yeraltı Su Kanalının Genel Görünümü.
Bu bölge İslamiyet’ten sonra pozitif bilimlerle uğraşan önemli bilim adamları çıkarmıştır, çünkü bu bölge uygarlıkta çok ileri gitmiştir. Onun için de önce Persler MÖ 600’ler (Ahamişler), onun arkasından Büyük İskender (MÖ 300’ler) ve daha sonra da Sasaniler (MÖ 300’ler) tarafından ele geçirilmiştir. Tabi ki MS 650’lerde İslam orduları tarafından ele geçirilmiş ve yağmalanmıştır. Fakat geçmişinden gelen bilgi birikimi ile İslamiyet’ten sonra MS 900’lerde sonra şu bilim adamlarını yetiştirmiştir: Hallac-ı Mansur (Tasavvuf); İbn-i Sina (Tıbbın kurucusu); Harizmi (Logaritmanın bulucusu); Farabi (Fizikçi); Biruni; Yusuf Has Hacib (Kutadgubilik); Ömer Hayyam (Astronomi, Binom sayıları); Hacı Bektaş Veli (Tasavvuf); Mevlana (Tasavvuf); Uluğ Bey (Astronomi); Ahi Evran Veli (1215-1308) (Toplum Bilimci); Ali Kuşçu (Matematikçi).
Bu durum da şunu ortaya koymaktadır Turan Bölgesi uygarlığı çok ileri seviyelerde idi. Zaten İskender’de buraya geldiğinde bir Bakteryan Prensesi (Roksana) ile evlenmişti. Roksana’dan ölümünden sonra bir oğlu olmuş fakat İskender’den sonra kurulan Bakteryan Devleti Hükümdarı tarafından öldürülmüştür. Demek ki daha önce var olan birikim uygun ortamı bulunca canlanmıştır. Doğuya doğru gidenler ise bunu Hint uygarlığında ortaya çıkarmışlardır (Matematik ve astronomide çok ileriydiler). Tüm bu Doğu-Batı ekseninde Anadolu ile Orta Asya’nın sürekli bir bağı bulunmuştur. İşte ilk uygarlığın çıkış yerlerinden biri olan Harran Bölgesi’nden MÖ 10 ila 5 bin yılları arasından batıya doğru Anadolu’ya ve doğuya da Elburz dağları eteklerinden ilerlemiştir.
Doğudan batıya doğru gelişen bu ticari harekette daha önceki çağlardan beri kullanılmakta olan bir yol şebekesinden yararlanılmıştır. Yoğun bir şekilde ipek, porselen, kâğıt, baharat ve değerli taşların taşınmasının yanında kıtalar arasındaki kültür alışverişine de imkân sağlayan bu binlerce kilometre uzunluğundaki kervan yolları zaman içinde İpek Yolu olarak adlandırılmıştır. İpek Yolu Asya’yı Avrupa’ya bağlayan bir ticaret yolu olmasının ötesinde, 2000 yıldan beri bölgede yaşayan kültürlerin, dinlerin, ırkların da izlerini taşımakta ve olağanüstü bir tarihsel ve kültürel zenginlik sunmaktadır.
Güncel tarihin yazdığı şekilde İpek Yolu sadece tüccarların değil, aynı zamanda doğudan batıya ve batıdan doğuya bilgelerin, orduların, fikirlerin, dinlerin ve kültürlerin de yolu olmuştur. Bu bağlamda burada bu yolu yalnızca İpek Yolu olmadığı fakat Doğu ile Batıyı birleştiren bir iletişimin varlığı daha kapsamlı anlamak zorundayız. Tarihçi Arnold J. Toynbee (1947) şöyle demiştir: “İnsani amaçlar için, bozkır, kuru olması nedeniyle 15’nci Yüzyıl öncesi (Deniz ulaşımı öncesi) insanlar arası ilişki bakımından tuzlu su denizden daha yüksek iletkenliğe sahip olan bir iç denizdi. Bu susuz denizin suya değmeyen gemileri ve iskelesiz limanları vardı. Bozkırın kalyonları develer, bozkırın kadırgaları atlar ve bozkırın limanları “kervan şehirleriydi”.
Timur’un Semerkant’ı ve Çin Seddi’nin kapılarındaki Çin ticarethaneler; MS 1500’den önceki haliyle dünyanın ayrı uygarlıklarını –birbirleriyle olan teması sürdürmelerini sağlayacak ölçüde- birbirine bağlayan egemen hareket araçları okyanusları aşan yelkenli gemiler değil, bozkırları aşan atlardı (Toynbee, 1947). Bu dünyada, gördüğünüz gibi, Babür’ün Fergana’sı merkez noktaydı ve Türkler Babür’ün zamanında ulusların merkez ailesiydi. Bu UYGARLIK YOLU Sümerler zamanından beri vardı ve değişen zamanlar boyunca da varlığını korumuştur. Bu gerçeği yalnızca Avrupa’nın tanımladığı şekilde ipeğe indirgemek yanlıştır.
SON SÖZLER
Suların fiziksel, kimyasal özelliklerinin yanı sıra onların dağılışlarını, bulundukları ortamları, suların hareketlerini, bunların nedenlerini ve insan ile olan ilişkilerini birçok bilim dalı içeriğinde incelemekteyiz. Bunun sonucunda zaman içerisinde uygarlık adı verilen uluslararası ortak değerler oluşmuştur. İnsanlığın ortaya çıktığı andan itibaren dünyanın farklı yerlerinde birçok uygarlık meydana gelmiştir. İnsanlar, ilk çağlardan itibaren verimli tarım alanlarını, su kenarlarını yerleşim yeri olarak seçmişler ve buralarda ilk uygarlıkların temellerini atmışlardır. Su olmazsa hayatın olmayacağını çok iyi bilmeme rağmen su olmazsa uygarlığın olamayacağı da açıktır.
Canlı varlıkların çoğunlukla kullandığı tatlı su Dünya Su Bütçesinin yalnızca % 1’i kadardır. Yaşam ve uygarlıklar tatlı su üstüne kurulduğuna göre bu kısıtlı suyun varlığı çok önemlidir. Bu kullanılabilecek su miktarı buzul çağlarında çok kısıtlı hale gelmektedir. Buzul çağlarında tatlı suyun büyük bölümü yaşam koşulları bulunmayan kutuplardaki buzullarda tutulmaktadır. Ayrıca Dünyanın büyük bölüme çok soğuk ve hiç yağış almayan kurak-yarı kurak iklim koşullarına sahiptir. İnsanlık uygarlık tarihi buzul çağlarının girip çıkmasıyla denetlenmektedir. Son 400 bin yılda dört buzul çağı olmuştur ve bunun %80’i buzul çağı olarak geçmiştir.
Buzul Çağının sona ermesinden hemen sonra erken uygarlıkların Hazar Denizi çevresinde oluştuğu açık bir şekilde görülmektedir. Buzul çağında Dünya’nın yaşanabilecek yaklaşık 35-40° enlemleri arasındaki kuşakta yer alan bu bölge uygarlık tarihinde önemli bir yer tutmaktadır. Buzul çağında dar bir alana sıkışan canlı varlığı bu beşikten etrafına dağılmıştır. Çok özel bir su kütlesi olan Hazar Denizi su seviye değişimleri ile insanlık tarihinde çok büyük izler bırakmıştır. Yaşama uygun fakat zor koşullar, insanlık uygarlık tarihinde önemli yer tutmaktadır. İklim değişimlerine karşı en duyarlı ekosistemlerin birisi de kıta içi ve kapalı iç denizlerdir. Bu sularda gözlenen iklim değişiminin gidişleri açık okyanuslarda gözlenenlerden daha karmaşıktır.
Hazar havzasındaki felaket boyutlarındaki su baskını uygarlığın gelişmesinin işaret fişeği olmuştur. Bu bölge Toplayıcı-Avcı düzeyinden daha ileri bir uygarlık yüzeyinde idiler. Orta Asya’nın bu ilk uygarlığının temelini atan insanlar buzul çağında bile bu bölgede kapalı bir halde kalarak uygarlıkta ilerlemelerde bulunmuşlardır. Uygarlık Buzul Çağı sonların suca zengin uygun iklim koşullarında Hazar Denizi çevresinde oluşmuştur. Son Buzul Maksimumu (SBM)’na göre Taşkının o devir insanlarını daha fazla etkilediğini göstermektedir.
Son 15 bin yıl için Hazar Denizi bölgesindeki önemli olaylar: 15 bin yıl öncesi Khvalyan Yükselimi; 12 bin yıl öncesi buzul çağının sonu (Holosen Başlangıcı); 5-6 bin yıl öncesi günümüze yakın uygun değer deniz seviyesine ulaşım ve deltaların oluşmasına neden olmuştur (Şekil 23) Dünya uygarlıkları aşağıdaki şekilde özetlenebilir:
- Buzul çağından sonra: Harran (10.000 MÖ, GD Türkiye); Anau (8-9.000 MÖ, Türkmenistan): Konya (7.000 MÖ. Orta Anadolu); Filistin (7,000 BC); Mehrgarh (7.000 MÖ; Belücistan, Pakistan)
- Deltaların oluşmasından sonra: Mezopotamya (4.000 MÖ); Mısır (3.500 MÖ); Harappa (3.300 BC, Pakistan); Troya (4.000 MÖ, KB Türkiye); Mohenjo-daro (3.300 MÖ, Güney Pakistan)

Şekil 23. Dünya deniz seviyeleri ve uygarlık kuşakları.
Buzul çağının bitimiyle bu uygarlıklar (deltalar oluşuncaya kadar) başta Harran, Aran ve Turan olmak üzere Hazar çevresinde oluşmuştur. Erken uygarlıkların, Buzul Çağında Hazar Denizi bölgesi ile sıkı bir şekilde ilişkili olduğu bilinmektedir. Buzul çağında Toros Dağları buzdan bir duvar örmüş ve kuzeyinde Anadolu ve tüm Avrupa’da aşırı buzul koşulları canlı yaşamına uygun yerler olamamıştır. Yaşam için su çok önemlidir. Su var ise UYGARLIK vardır. Onun için, tatlı suyun tedariki uygarlığın yaratılması ve sürdürülebilirliğinin olmazsa olmazlarındandır. Buzul çağında suyun çoğunluğu kutuplarda ve yüksek dağlarda tutulmuştur. Buzul çağında su seviyesi 120/130 m günümüz seviyesinin daha altında idi. Buzul çağında yeryüzündeki yaşam sınırlanmış bir alan içinde var olmuştur (Şekil 24).

Şekil 24. Avrasya’nın genel genel görünümü ve Buzul Çağı sonrası (HARRAN; ARAN; TURAN) ve daha sonra Delta (MISIR; SÜMER; İNDÜS) uygarlıkları.
Buzul Çağı sonrası uygun yerler olan Harran, Aran ve Turan uygarlıkları oluşmuştur. İklim değişip ısı yükselince buzullar erimeye başlamıştır. Dünya ikliminde 5-6 bin yıl önce aşırı ısınma olmuş ve buzullar hızlı olarak çözünmüştür. Buna koşut olarak deniz su seviyeleri hızlı olarak yükselmiş ve Mısır, Mezopotamya ve İndüs Deltaları oluşmaya başlamıştır. Kuzeydeki buzullardan gelen su miktarı azaldıkça (özellikle Turan ovasında), çoraklaşma ve çölleşme başlamıştır. Bunun sonucunda insanlar daha sulak dağ yamaçlarına ve deltalara doğru hareket etmişlerdir. Dolayısıyla Mısır, Mezopotamya ve İndüs deltalarında uygarlıklar gelişmeye başlamıştır.
Nick Brooks; Uygarlık, insanlığa karmaşık ve “KENTLİ” toplumlar içinde bir yaşam için tercih yapabilmesine olanak sağlayan elverişli bir çevrenin ürünü olarak ortaya çıkmadı. Tersine, bugün “UYGARLIK” diye değerlendirdiğimiz şey, büyük ölçüde, felaket boyutlarında bir iklim değişikliğine kazara ve planlı olmayan bir biçimde uyum sağlanmasının sonucudur. Toynbee; “Uygarlıkların gelişmesinde rol oynayan temel etmenin, bir toplumun karşılaştığı sorunlara verdiği YANIT, daha doğrusu, ortaya çıkan sorunla ona verilen karşılık arasındaki diyalektik ilişki olduğunu” ileri sürer. İnsanoğlunun ilk uygarlığının yaşadığı felaket boyutlardaki ani taşkınlar (TUFAN) sonucunda TURAN uygarlığı doğmuştur (Ergün, 2024).
Doğu Hazar Denizi bölgesinde uygarlığın başladığı yer olan Anau’da buğday tarımı ve hayvan evcilleştirmelerinin en aşağı 10-11 bin yıl önce başladığı vurgulanmıştır. Uygarlık buradan Mehrgarh bölgesine 9 bin yıl önce ulaşmış ve buradan da Penjab bölgesindeki Harappa’ya 5.300 yıl önce ulaşmıştır. İndüs’ün güneyinde ise delta uygarlığı olarak Mohenjo-daro (MÖ 2500)’da uygarlık gelişmiştir (Şekil 25).

Şekil 25. Uygarlığın Hazar-Turan bölgesinden yayılımı.
Sümerler dünyada ilk çivi yazısını MÖ 3.500’lerde bulanlardır ve gerçek anlamda yazılı tarih onlarla başlamıştır. Sümercenin dil grubu tam olarak hiçbir yere konmamıştır. Baştan Turani (Ural-Altay) olarak tanımlanmış, fakat daha sonra üstü örtülmüştür (Çiğ, 2013; Gerey, 2003; Tosun ve Yalvaç, 1981; Tuna, 1997). Sümerce kesin olarak bitişken bir dildir ve kökünü koruyarak ön ve arka ekler alabilir. Birçok bakımdan hem İndo-Avrupa ve hem de Sami dillerine benzemez. Fakat yapı olarak Türkçe’ye çok benzemektedir. Gerey (2003)’in yaptığı çalışmalarda Türkçe ile Sümerce arasında 400’den fazla ortak sözcük vardır.
Tarihçiler Sanskritçeyi ilk konuşanların Hindistan, Hazar Denizi ve Ortadoğu’ya kadar yayılan çok geniş bir topluluk olduğunu öne sürer; bazıları da bu dilin hiçbir zaman dini ve ilmi çevre sınırlarını aşıp, halk tarafından kullanılmadığını iddia etmektedirler. Kuzeybatıdan gelen en aşağı 3,500 yıllık bir Aryan dilidir. Bu dil Hintlilerin edebiyat dilidir. Ayrıca Hinduizm, Budizm ve Jainizmin felsefi/edebi ve dini kitaplarının dilidir. Eski Hindistan’ın birçok diyalekti için Sanskritçe bir “lingua franca” olarak kalmıştır. Buradan da Sanskritçe ve Sümerce arasındaki bağı algılayabiliriz. Bu bağlamda bu iki ayrı dünyayı birleştiren köprü Hazar’dır.
Aslında bu bölgenin önemli olduğu ta 19’ncu yüzyılı ortalarından beri biliniyordu. Bu bağlamda Ari ırk kuramının kurucularından Fransız aristokratı Kont Arthur de Gobineau’ya (1816–1882) göre Arilerin anavatanı Soğdanya (Özbekistan) ve Orta Asya tüm uygarlığın beşiği olduğu tezini ileri sürmüştü. Zamanla bu görüş benimsenerek Aryanların anayurdunun Orta Asya ve Bakterya (Hazar-Turan) civarında olduğu kabulü yaygınlık kazanmıştır. Lorenzo Burge’da “Pre-Glacial Man and The Aryan Race (1887) adlı eserinde Aryanların atalarının MÖ 15.000 dolayında Orta Asya’da ortaya çıktığını ve burada büyük bir uygarlık yarattıklarını iddia etmiştir. Buzul Çağının sona ermeye başlamasıyla da aryanlar Orta Asya’dan yeryüzüne yayılarak yeryüzüne uygarlık yaymışlardır (Şekil 24). Alman hukukçu Rudolp von Jhering de “The Evolution of the Aryan” adlı eserinde Aryan anavatanını Orta Asya/Baktrerya (Hazar-Turan) olarak kabul etmiştir. Aryan kuramcılarına göre Ariler bütün diğer halklardan üstün, sakin ve sağlam karakterli, sürekli çabalayan, düşünsel açıdan parlak, uzun boylu, açık tenli sarışın bir ırktılar. Orta Asya’dan dünyaya yayılan Arilerin diğer halkları kolayca yönetimleri altına almaları bu şekilde açıklanmıştır. Ari sözcüğü Türkçe ve Sümerce Ara (İyi, saf) sözcüğünden türemedir. Diker (2000) “Anadolu’da On Bin Yıl; Türk Dili’nin Beş Bin Yılı” adlı kitabına şu şekilde başlanmıştır: Ve tüm Dünya tek bir dilden oluşuyordu. Bu “tek dil”, Sümerce ve Etrüsk, İskit, Ahameniş, Aramice ve Elamca ve Partca’yı da içerecek şekilde diğer birçok benzer “kayıp” diller deşifre edilmelidir.
On dokuzuncu yüzyılda Avrupa’da kendi uygarlığını temel alarak üstünlük sağlamak amacıyla uygarlığının kökenlerini araştırmaya başlamışlardır. 19’ncu yüzyılında Sümercenin eklemli bir (Türkçe gibi) olduğunu kabul etmiştir. Aynı zamanda Turan bölgesinden çıkan Aryanların Uygarlığı Dünyaya yaydığı olgusu vardı. Fakat Atatürk’ün Anadolu başkaldırısının başarılı olması tüm bu düşüncelerin geri plana atılmasına neden olmuştur. Batı Avrupa merkezli düşünceye göre, Uzun yıllar boyunca Anadolu Yarımadası, Neolitik yaşam biçiminin çekirdek bölgesinin dışında tutulmuştur. Anadolu yalnızca bu yeni yaşam biçimini Batı’ya, Avrupa’ya aktaran bir köprü rolünü vermişlerdir. Türkleri gelişmiş batı dünyasında ayrı tutulması nedeniyle Troya ve Batı Anadolu, diğer uygarlıklardan ayrı olarak algılandı (Zangger ve Mutlu, 2016). 100 yıl önceki bu ihmal yüzünden, dünyada Batı Anadolu (tüm Anadolu) unutulmuştur. Doğal olarakta Turan Uygarlığı yok sayılmıştır. Unutulan Turan Uygarlığının tam ortaya çıkarıldığı (Pumpelly, 1910; Anau) zaman sonrası Birinci Dünya Savaşı çıkmış ve kurulan Sovyet rejimi bölgeyi kapatmış ve araştırmalar sona ermiştir.
Yeryüzündeki yaşam kaynaklarının temelini su oluşturur. Bu nedenle kısaca söylemek gerekirse su hayattır dolayısıyla su ile toplum kalkınması birbirine bağımlıdır. Hayatın başlangıcından bugüne kadar insanlar daima gereksinimleri doğrultusunda dünyanın birçok farklı alanlarına yerleşmiştir. Ve yaşam yıllar boyunca insanlığın gelişmesi ve ilerlemesiyle birlikte akışını sürdürmüştür. Bu akış genellikle insanların gereksinimleri doğrultusunda yönlenmiştir. Bunlardan en önemlisi ise yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olanları sağlamaktır. Yaşam kaynağı olarak gösterilen su her zaman canlılar için birinci sırayı almıştır. Bu nedenle insanlar temel gereksinimleri dolayı genel olarak suya yakın bölgeleri tercih etmişler ve bu bölgelerde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Dünya’daki insan göçlerinin asıl nedeni su kaynaklarına ulaşmak içindir. Tarihi iklim değişimleri ve su kaynaklarının yer değiştirmeleri bağlamında ele almak gerekmektedir.
Günümüzde kuzeydeki buzullardan gelen su oldukça azalmış durumdadır. Önemli su kaynaklarının büyük çoğunluğu Alp-Himalaya kuşağındaki platolardan sağlanmaktadır. Bu kuşak üzerinde yer alan Alpler, Balkanlar, Kuzey Anadolu dağları, Toroslar, Zağroslar, Elbruz dağları, Hindukuş dağları, Pamirler, Altay dağları, Tanrı dağları ve Himalayalar su kaynaklarıdır. Buraları uygarlıkların oluşmasında oynadığı konumu halen devam ettirmektedir. Belki son 200 yılda enerji kaynakları çok önemli rol oynamış olabilir fakat artık Dünya Siyaseti su kaynaklarını yönetmekte ve sahip olmaktan geçmektedir. Dünya Siyasetini göz önüne alırken bundan sonra “SU” konusu çok önemli bir yer tutacaktır.
KAYNAKLAR
Burge, L., 1887. Pre-Glacial Man and the Aryan Race, published by Lee and Shephard, Boston.
Chepalyga, A.L., 2007). “The late glacial great flood in the Ponto-Caspian basin”. In Yanko-Hombach, V.; Gilbert, A.S.; Panin, N.; Dolukhanov, P.M. (eds.). The Black Sea Flood Question: Changes in coastline, climate, and human settlement. Dordrecht: Springer. pp. 118−148. ISBN 9781402053023.
Çığ, M.İ., 2008, Sümerlilerde Tufan-Tufanda Türkler, ; Kaynak Yayinlari (Istanbul, Turkey); pp168 (in Turkish).
Çığ, M.İ., 2013, Sümerler Türklerin bir koludur; Sümer-Türk bağları, Kaynak Yayınları No: 654; İstanbul.
Diker, S., 2000, Anadolu’da On Bin Yıl; Türk Dili’nin Beş Bin Yılı; Oral Matbası, İzmir, 538 p.
Dolukhanov, P.V., Chepalyga, A.L., Lavretova, N.V., 2010, The Khvalynian transgression and the Caspian basin, Quaternary International, 225, 152-159.
Ergün, M., 2024, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılılar Yayınevi.
Ergün, M., 2024, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayınevi.
On Ergün, M., 2025, Dillerin Doğuşu, Kırmızılar Yayınevi.
Gerey, B., 2003, 5000 yıllık Sümer-Türkmen bağları, Berlin.
Grosswald, M.G., 1998, New Approach to the Ice Age Paleohydrology of Northern Eurasia, ‘Paleohydrological and Environmental Change’. Editors Benito.G and Baker., V.R. 199-214.
Mangerude, M.J. et al., 2004 ‘Ice Dammed Lakes and Rerouting of the Draining of northern Eurasia During the Last Glaciation’. Quaternary Science Review 23 1313-1332.
Parlak, T., 2005, Tufan’dan “Turan Denizi”ne Turan Denizi’nden Günümüze Aral’ın Sırları, Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi.
Tosun, M. and Yalvaç, K., 1981, Sumer Dili ve Grameri, Türk Tarih Kurumu, Ankara.
Tuna, O.N., 1997, Sümer ve Türk Dillerinin Tarihinin İlgisi ve Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Türk Dil Kurumu, Ankara.
Zangger E. ve Mutlu, S., 2016. Luviler: Bir Anadolu Uygarlığı ile İlgili Çalışmalar, idil, 24/5, basım 16, 1037-1077.
[1] Prof.Dr. (E), Mühendislik Fakültesi, Jeofizik Mühendisliği Bölümü Uygulamalı Jeofizik Anabilim Dalı (E) Öğretim Üyesi
