Târihî Şahsiyetlere Yapılan Eleştirilere Dâir

Bütün kahramanlarımızı seviyoruz. Atatürk’ümüzü de, Enver Paşamızı da, Talát Paşamızı da… Hatâlarıyla ve sevaplarıyla bütün kahramanlarımız bizimdir. Göğsümüzü kabartan zaferler de bizim târihimizdir, yüreğimizin sıkışmasına neden olan mağlûbiyetler, hezimetler ve fâciâlar da… 

Târih, bizim için en büyük öğreticilerden birisidir. Tabii eğer onu yalnızca öğünmek yâhut yerinmek veyâ suçlamak için bir vasıta olarak görmeyip, başarılarımızı ve başarısızlıklarımızı tahlil edip, dersler çıkarmayı başarabilirsek.

Eski zamanlarda, herkesin târihçi olmasına izin verilmezmiş. Günümüzün gelişmiş ülkelerinde de, en itibarlı uzmanlık alanlarından birisidir târih bilimi. En zekî, entelektüel seviyesi en yüksek olanlar arasından seçilir târihçiler, kişilere ve olaylara saplanıp kalmasınlar, hâdiseleri geniş bir açıdan değerlendirebilsinler diye.

Çanakkale ve Kut’úl Amare zaferlerini kazanan ordunun başkumandanı da aynı kişidir, Kanal Bozgunu ve -zafere ramak kala fâciâya dönüşen- Sarıkamış harekâtının başkumandanı da…

Balkan fâciâsının müsebbiplerinden olan, Sarıkamış Harekâtının fâciâya dönüşmesinde de dahli olan bir zâtın, muhtemelen “itilafçılık taassubu” ile verdiği yalan-yanlış bilgilere istinâden (ki, millî mücâdele sırasında yayınlanan bu hâtırâtın, Anadolu’daki mücâdeleyi akâmete uğratmak için düşman tarafından yazdırılması olması da ihtimál dâhilindedir), “tek kurşun sıkmadan 90 bin Mehmetçik donarak şehit oldu” söylemini tekrarlayıp duruyoruz, bir asırdan buyana. Üstelik, düşmanın, bu bilgileri tekzip eden, iki tarafın kaybının da 30 binler civarında olduğunu kaydeden raporlarına rağmen. 

Peki, sıkça tekrarladığımız bu tür kötülükleri kendimize niçin yapıyoruz?

Zaferlerimizden elbette gurur duyacağız, başarısızlıklarımızdan da üzüntü. Aksi düşünülemez. Ama, aynı zamanda, “neyi iyi yaptık, neyi yanlış yaptık; bunlardan nasıl dersler çıkarmalıyız” diye kendimize sormamız, önyargısız biçimde târihte olan biteni öğrenmek, anlamak, yargılamadan analiz yapmak için çaba göstermemiz daha doğru olmaz mı?

Şunu merak ediyorum; Allah muhafaza, eğer Çanakkale Harbi, onca fedâkárlığa,  onca kahramanlığa rağmen kaybedilmiş olsaydı, acaba bugün neler söylenecekti? Mermisi bittiği için geri çekilen birliklere “geri dönün, Size ölmenizi emrediyorum” diyen O büyük kumandan hakkında söylenebilecekleri düşünüyorum da, ürperiyorum.

Târihte kazanılmış hiç bir büyük başarı yoktur ki, büyük bir hayâlin, emsalsiz kahramanlıkların ve fedâkárlıkların neticesi olmasın. Fakat, her girişimin aynı başarıyı elde etmesi kabil değildir. Yapmamız gereken, başarıyı da, başarısızlığı da sâhiplenmek, olayları, sonuçlarını ve sorumlularının uygulamalarını bütün yönleriyle analiz etmek, gelecek için dersler çıkarmaktır.

Oysa, şunu yapıyoruz; zaferlerimizle övünüyoruz, başarısızlıklarımız içinse ağıtlar yakıyoruz, suçlular buluyoruz, fakat her ikisini de tahlil etmiyoruz, araştırmıyoruz. Hattâ, zaferlerimiz için, çoğu zaman, Çanakkale konusunda olduğu gibi, menkıbeler uyduruyoruz; Böylece, hakikate ulaşmamızı güçleştiriyoruz. Eğer, zaferi, “yeşil sarıklı evliyalar, düşman üzerine çöken bulutlar” sâyesinde kazandığımıza inanırsak, o zaman Çanakkale’de ve Kut’ûl Amare’de bizi zafere götüren, Kanal ve Sarıkamış Harekâtlarında başarısızlığa yol açan sâikleri araştırma ihtiyâcı da hissetmeyiz. Hâdiseleri ve sorumlularını değerlendirirken âdil ve hakkaniyetli davranmıyoruz, analitik düşünmüyoruz.

Kendimize şu kötülüğü de çok sık yapıyoruz; Kahramanlarımızı çok kolay harcıyoruz.

Ve, başarısızlıkla sonuçlanmış girişimleri hemen “korkunç hatâ” olarak değerlendiriyor, müsebbiplerini mahkûm ediyoruz.

İngilizler için Çanakkale hezimetinin başmimârı olan Çörçil, İkinci Dünyâ Harbinde ülkesinin kurtarıcısı olmuştur.

Târihi yorumlarken, bu hatâları yapmaya devâm edersek, gelecekte büyük teşebbüslerde bulunacak cesaret ve dirâyete sâhip devlet adamları ve kumandanlar yetiştiremeyiz. Kimse inisiyatif/sorumluluk almaya cesâret edemez.

Bu hatâları devlet yönetiminde de sıkça yapıyoruz. O yüzden de, etliye-sütlüye karışmayan, sorumluluk almayan, hiç bir konuda “duruş” sergile(ye)meyen şahsiyet fukarası insanlar, “en makbúl, en akıllı” insanlar olarak telákki ediliyor.

Ayrıca izaha gerek yok ki, hangi konuda olursa olsun, bir konuda teşebbüse geçmeden önce, elbette iyi düşünmeli, iyi plán/proğram yapmalı, hazırlığımız tam tekmil olmalı, iyi uygulanmalı, her şey dört dörtlük olmalı. Peki ama, her zaman bu imkânlara sâhip miyiz? Hayâtın hangi alanında, hangi teşebbüsün başarı garantisi var? İktisatta şöyle denir; “Kâr, zararın kardeşidir. Risk yoksa, kâr sıfırdır.”

Hakkaniyet, itidal, ölçülülük, yapıcı eleştiri… Bunlara çok ihtiyâcımız var.

Mustafa TEZEL

Yazar
Mustafa TEZEL

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü'nden mezun olan Mustafa TEZEL, yüksek lisansını Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Maliye Bölümünde yapmıştır. Çalışma hayatına bir kamu bankasında müfettiş yard... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen