Türk Medeniyeti, târih boyunca, gelirin âdil bölüşümünü ön plánda tutmuştur. Nitekim, bozkır döneminde, başat ekonomik sektör olan hayvancılığın idâmesi bakımından önem arzeden ve aslî üretim faktörlerinin başında yer alan otlakların kişisel mülk hâline getirilmesine izin verilmemiş, “vergi, askerlik, kamu düzenine uymak” gibi kamusal yükümlülüklerin usûlünce yerine getirilmesi kaydıyla, kamu mülkü olan otlaklardan ihtiyaç sahibi bireylerin özgürce yararlanmaları sağlanmıştır. Özgürlüğün temel unsurlarından birisi, bireyin kendi geçimini başkasına muhtaç olmadan, kendi çalışmasıyla ve kendi üretimiyle karşılayabilmesidir. Üstelik, kamunun elindeki otlaklar tahsis edilirken, bireyler/aileler arasında aşırı gelir farklılıklarının oluşmasına meydan verilmemesine büyük özen gösterilmiştir.
Yerleşik düzene geçildikten sonra, bu sefer başat üretim faktörü, tarla niteliğindeki toprak olmuştur. Bunun üzerine, bozkırdaki uygulama (üretim düzeni), mâhiyet farkı olmaksızın, yeni dönemde de uygulanmaya devâm edilmiş, toprağın mülkiyeti devlette bırakılırken, kullanım hakkı bireylere verilmiş, ancak toprağın bölümlenmesinde, yine “aşırı gelir farklılıklarının oluşmasına imkân verilmemesi” ilkesine büyük önem verilmiştir.
Yukarıdaki uygulama ile, millî gelirin toplum kesimleri arasında olabildiğince âdil bir şekilde bölüşülmesi sağlanmış olmakla birlikte, şu sorun her dönem devleti müşkül durumda bırakmıştır; toprağın miktarı sınırlıdır, artırılamaz. Bu sebeple de, belirli bir anda toprağın kullanım hakkı âdil bir şekilde bölüştürülmüş olsa bile, bir müddet sonra, nüfus artışı vb. nedenlerle üretime katılan yeni nüfusa yer açmak, onlara üretim yapmaları için imkân sağlamak büyük zorluklar içermektedir. Nitekim, sanayi öncesi dönemde, imparatorlukları fetih yapmaya zorlayan unsurların başında, bu husus gelmektedir.
Osmanlı Türkleri, İmparatorluğun ilk yüzyıllarında (kuruluş ve yükselme dönemlerinde), fetihler yoluyla, toprak kazanımı sağlayarak, sözüedilen soruna kısmen çözme yoluna gitmişlerdir. Fetihlerin tek sebebi elbette bu husus değildir, ancak önemli sebeplerden birisi, burada bahiskonusu edilen etkendir.
Osmanlı Türkleri, 17. yüzyıldan itibâren, yukarıda bahsedilen düzenin devâm ettirilmesini güçleştiren ciddî sorunlarla karşılaştılar. Şöyle ki;
17. yüzyıl sonlarında, tabii sınırlara ulaşılmıştı, daha ileriye gidilmesi imkânı kalmamıştı. II. Viyana bozgunu, bunun önemli bir kanıtı olmuştu. İmparatorluk Türkiyesi, bundan böyle, toprak miktarını artırmak yerine, mevcut topraklarını korumaya çalışmak durumunda kalacaktı.
Üstelik, coğrâfî keşifler sonucunda, düşman, hâlâ başat üretim faktörü olan toprağın miktarını artırma, dolayısıyla üretim/gelir bakımından büyüme imkânını elde etmişti. Gelirini artırma imkânı kalmayan, buna karşılık giderek güçlenen düşman karşısında sürekli daha büyük savunma harcaması yapmak durumunda kalan Osmanlı Türklerinde, sorun, yaşanan toprak kayıpları sonrasında daha da dramatik bir hál almıştı. Ülkenin tahıl/vergi ambarı olan üç büyük toprak parçası (Macaristan, Ukrayna ve Romanya), yaklaşık yüz yıl içinde elden çıktı. Ki, Macaristan ve Ukrayna, hemen hemen aynı dönemde elden çıkmıştı. Bu durum, toplam gelirin, istihdamın ve kamu kaynaklarının azalması, buna karşılık en temel tüketim maddelerinin başında yer alan gıda fiyatlarının artması, geçimin zorlaşması, bireylerin fakirleşmesi, fakirleşen bireylerin vergi takatinin düşmesi, bunun sonucunda kamu gelirlerinin -kaybedilen toprak parçalarının fevkinde- azalması, anlamına gelmekteydi.
Sözün kısası, rakipleri (yani, Batı) zenginleşirken, Osmanlı Türklüğü fakirleşmekte idi.
Mısır ve Yemen’in fethedilmesi, Doğu-Batı arasındaki ticâretin bir kısmının İmparatorluk üzerinden gerçekleşmesini sağladığından, çöküşü bir müddet daha ertelemiş olsa da, mukadder akıbetin zuhur etmesi engellenemedi. Nitekim, bir yüzyıl sonra, 19. yüzyıldan itibaren, bahsedilen yerlerin elde tutulabilmesi için gösterilen çabalar, İmparatorluğun mâlî-iktisâdî bakımdan çöküşünü hızlandırdı.
***
İmparatorluğun önündeki bir başka güçlük ise, iktisâdî zihniyetinden kaynaklanmakta idi. Türk iktisâdî zihniyeti, iki esasa dayanmaktaydı;
1) Başat üretim faktörlerinden toprağın kamu mülkü yapılması ve kullanım hakkının, bireylere, geçimlerini rahatça sağlayabilecekleri ve aralarında aşırı gelir farklılıkları oluşmasına izin vermeyecek ölçeklerde tahsis edilmesi,
2) Diğer önemli üretim faktörü olan emek üzerinde sömürüye izin verilmemesi; herkesin kendi emeğine dayanarak üretim yapması, emek kiralamak gerektiğinde ise, emeğin hakkının hakkaniyet ölçüsünde ödenmesi.
Toprağa dayalı ekonomide, üretimin, dolayısıyla gelirin artırılabilmesi için, toprağın ve emeğin miktarının artırılması zorunlu idi. Türk iktisâdî zihniyeti, yukarıda kısaca özetlenen ilkeleri sebebiyle, servet birikimine izin vermiyordu.
Bir başka sorun ise, fâizin haram sayılmasıydı.
Fâiz, ekonominin toprağa dayalı olduğu dönemlerde, bir sömürü aracı olarak kabûl edilmekteydi. Ki, gerçekte de böyle idi. Fâiz karşılığı alınan borç, üretimi artırmak için değil, umûmiyetle tüketim amaçlı talep ediliyor ve fâiz oranı, borçlunun ödeme gücüyle ters orantılı bir şekilde, piyasadan bağımsız olarak, tefeci (borç veren) tarafından keyfî bir şekilde belirleniyordu. Borçlunun ödeme gücü ne kadar düşük ise, fâiz oranı o kadar yüksek oluyordu. Bu durum, çoğu zaman borçluların borçlarını ödeyebilmelerini imkânsız kılıyor, bu nedenle de, varlıklarının tamamını ve hatta özgürlüklerini kaybetmeleri ile sonuçlanabiliyordu. Çalışmadan kazanmayı, sömürüyü, haksız kazancı teşvik eden, sosyal çözülmeye yol açan bu uygulama, sanayi öncesi dönemde, bütün semâvî dinler ve ahlák sistemleri tarafından şiddetle eleştirilmekte, tefecilik en iğrenç meslekler arasında sayılmaktaydı. Bu nedenle de, tefecilik, eski çağlardan itibâren, -zâten toplumdan dışlanmış olan- Yahudilerin millî mesleği hâline gelmişti.
Batı’da, coğrafî keşifler sonrasında hızla gelişen iktisâdî hayat nedeniyle, paranın tedâvül hızının artırılması zorunlu hâlé geldiğinden, daha sonra Hristiyan Batı’nın Protestan olarak nitelenecek kesimleri, fâiz müessesesi konusunda bir açılım yapma (yeniden yorumlama) ihtiyâcı duydular. Nihâyetinde, İsviçreli bir papaz olan Kalvin, bu konuda, iktisâdî sistemi temelinden sarsacak olan yeni bir yorum getirdi; Fahiş fâiz haram, mâkûl fâiz heláldir. Yeni dönemde, fâiz piyasada oluşmaya başlamıştı, fâizle tasarrufları celbeden ve fâiz karşılığında borç veren ikraz müesseseler hızla gelişti.
Mâkûl fâiz oranı, “kamu vicdânını rahatsız etmeyen” fâiz oranı olarak tanımlanabilir. Günümüzde, finans piyasaları tam rekâbete açık olduğundan, fâiz oranı piyasada “iktisâdî büyüme, verimlilik, enflasyon” vb. faktörlere bağlı olarak belirlenmektedir. Herhangi bir finans kurumunun, tasarruf ve kredi fâiz oranlarını, sözkonusu etmenlerden bağımsız olarak, keyfî bir şekilde belirlemesi sözkonusu değildir. Kriz dönemlerindeki kısa süreli aşırı dalgalanmaları hâriç tutacak olursak, günümüzde istikrarlı mâlî piyasalarda oluşan fâiz oranını “mâkûl fâiz oranı” olarak tanımlamak yerinde olacaktır.
İmparatorluk Türkiye’si, toprağa dayalı ekonomi döneminde oluşturulan ve asıl gayesi sömürüyü önlemek ve gelirin adil bölüşülmesini sağlamak olan ilkeleri gereği, fâiz konusundaki yasaklayıcı zihniyetini de değiştiremedi. Bunun sonucunda, toprak kayıplarının da etkisiyle üretimdeki daralma, yüksek ve kronik enflasyon, yüksek ve sürekli işsizlik, kamu gelirlerinin giderleri karşılamakta yetersiz kalması gibi sorunlarla zâten yüzyüze kalmış olan iktisâdî sistem, fâizin yorumlanması konusundaki katılık sonucunda daha büyük bir sorunla karşılaştı; Fâizin yasaklandığı bir sistemde, bireyler tarafından elde edilen gelirin tasarruf edilen kısmının satınalma gücünün korunması amacıyla başvurulabilecek yegâne yöntem “altın paranın saklanması (iddihar)” olduğundan, zaten kıt bir mal olan para, sürekli sistemden çekilmekte idi. Böyle bir ortamda, “borçlanarak yatırım yapılması” kabil değildi. Zîrâ, “fâiz karşılığı borçlanma” müesses nizam tarafından tasvip edilmediğinden, şeffaf ve gelişmeye açık, kamu tarafından denetlenen para piyasası kurumları ve araçları gelişme imkânı bulamıyordu. Tezgâhaltı piyasada ise, fâiz oranları fâhiş düzeyde idi ve bu seviyelerden borçlanarak yatırım yapılması, verimli değildi. Bunun sonucunda, sanayi devriminin iki başat unsurundan birisi olan sermaye birikiminin sağlanması (diğer önemli unsur, teknolojik gelişmedir), mümkün olmadı.
Ezcümle, İmparatorluğu ayakta tutmak için son derece elzem olan iktisâdî kaynaklar, geliştirilemediği gibi, var olanlar da muhafaza edilemedi.
Bir toplumda, birlikte yaşama iradesinin oluşturulmasında, ortak değerler, ortak ülküler, ortak tehdit algıları, birlikte yaşamayı mümkün kılan kurumlar (hukuk, güvenlik vb.), son derece önemlidir. En az bunlar kadar önemli olan bir diğer unsur ise, refah unsurudur. Birlikte yaşamak, bizim refahımızın artmasına katkı sunmalıdır. Eğer, bir toplumda, refah, hukuk ve güvenlik unsurları zayıflamış ise, o takdirde birlikte yaşama ideali zayıflamaya başlar. Bu durumda, toplumun “aralarında kan bağı olmadığına inanan unsurları”, birlikte yaşamak için eskisi kadar arzu duymazlar. Bu durum, zamanla dış tahriklerin de devreye girmesiyle, toplumun bâzı kesimlerinde, “ayrılmanın daha rasyonel bir karar olduğu” düşüncesinin oluşmasına zemin hazırlar. İmparatorluk Türkiyesi’nin, devleti yaşatmak için -baldıran zehiri içmek anlamına gelen- modernleşme çabaları bağlamında, bir “sebep asabiyesi” olarak geliştirmeye çalıştığı “Osmanlılık” düşüncesinin etkili olmamasında, yukarıda özetlenmeye çalışılan gelişmelerin önemli bir etkisi olduğu muhakkaktır.
Ancak, hazindir ki, halihazırda “terörü önleme, birlikte yaşama irâdesini tahkim etme” amacıyla başvurulduğu ileri sürülen yöntemlerin oluşturulmasında, geçmişte yaşanan ve başarısızlığı kanıtlanan gelişmelerden yeterince ders alınmadığı; ortak amaç ve değerleri ve müşterek kaygıları olan, refahı paylaşan bir toplum inşâ etmeye çalışmak, “refah, güvenlik, hukuk” gibi birlikte yaşama irâdesini güçlendiren müesseseleri geliştirmek ve tahkîm etmek için çaba göstermek yerine, ayrışmayı hızlandıracak yöntemleri uygulamak konusunda ısrarcı olunduğu görülmektedir. Bu gidişin sonucunu görmek için, geriye bakmak kâfidir.
Mustafa TEZEL
