Taş ve Uygarlık

Tam boy görmek için tıklayın.

Uğur UTKAN

 

Öz

Bu makalede taşın jeolojik bir oluşum olmanın ötesinde, insanlık tarihinin şekillenmesinde oynadığı belirleyici rol ele alınmaktadır. Taşın doğal oluşum süreçlerinden başlayarak tarih öncesi insan topluluklarının savunma, avcılık, kesme ve günlük yaşam ihtiyaçlarında kullanımı incelenmiş; Paleolitik Çağ’dan itibaren taş alet teknolojisinin insan zekâsı ve üretim becerisiyle nasıl geliştiği ortaya konulmuştur. Ayrıca taşın uygarlıkların doğuşundaki etkisi; yerleşik yaşama geçiş, tarım toplumlarının oluşumu, ticaret yollarının gelişimi ve kentleşme süreçleri bağlamında değerlendirilmiştir. Zımpara taşı, obsidyen, lapis lazuli ve turkuaz gibi taşların ekonomik, kültürel ve sembolik değerleri üzerinde durulmuş; bu taşların eski toplumlarda hem sanayi hammaddesi hem de kutsallık, güç ve estetik unsuru olarak algılandığı gösterilmiştir. Çalışma sonucunda taşın, ilk insan aletlerinden modern sanayiye kadar kesintisiz biçimde uygarlığın temel unsurlarından biri olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Taş, uygarlık, taş aletler, Paleolitik Çağ, zımpara taşı, lapis lazuli, turkuaz, ticaret yolları, insanlık tarihi

 

Abstract

This article examines the decisive role of stone in shaping human history beyond being merely a geological formation. Beginning with the natural formation processes of stones, the study analyzes their use by prehistoric human communities for defense, hunting, cutting, and daily necessities. It also demonstrates how stone tool technology developed through human intelligence and productive skills since the Paleolithic Age. Furthermore, the impact of stone on the emergence of civilizations is evaluated in relation to the transition to settled life, the formation of agricultural societies, the development of trade routes, and urbanization processes. Particular attention is given to the economic, cultural, and symbolic significance of stones such as emery, obsidian, lapis lazuli, and turquoise, showing that these materials were perceived not only as industrial resources but also as symbols of sanctity, power, and aesthetics in ancient societies. The study concludes that stone has remained one of the fundamental elements of civilization, from the earliest human tools to modern industry.

Keywords: Stone, civilization, stone tools, Paleolithic Age, emery stone, lapis lazuli, turquoise, trade routes, human history

Giriş

İnsanlık tarihi incelendiğinde, medeniyetin gelişim sürecinde belirleyici rol oynayan unsurların başında taş gelmektedir. Taş, yalnızca doğanın sunduğu cansız bir madde değil; insanın zekâsı, emeği ve ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen ilk üretim aracıdır. Tarih öncesi çağlarda savunma, avcılık, kesme ve barınma gibi temel gereksinimlerin karşılanmasında kullanılan taş, zamanla insanlığın teknik becerilerini geliştiren ve toplumsal dönüşümünü hızlandıran temel unsur hâline gelmiştir. Bu yönüyle taş, insan ile doğa arasındaki ilişkinin en somut ve en eski tanıklarından biridir.

Paleolitik Dönem’den itibaren taşın yontularak alete dönüştürülmesi, insanlık tarihindeki ilk büyük teknolojik sıçramalardan biri olarak kabul edilmektedir. Kesici, delici ve savunma amaçlı kullanılan taş aletler; üretim kapasitesinin artmasına, beslenme biçimlerinin değişmesine ve yaşam koşullarının iyileşmesine katkı sağlamıştır. Bu gelişmeler, yalnızca bireysel yaşamı kolaylaştırmamış; aynı zamanda topluluklar arası iş bölümünün, yerleşik yaşamın ve ilk ekonomik ilişkilerin ortaya çıkmasına da zemin hazırlamıştır.

Taşın önemi yalnızca ilk çağlarla sınırlı kalmamış, uygarlıkların kuruluşunda ve gelişiminde de etkisini sürdürmüştür. Obsidyen, zımpara taşı, lapis lazuli ve turkuaz gibi taşlar; kimi zaman sanayi hammaddesi, kimi zaman süs eşyası, kimi zaman da kutsallık ve iktidar sembolü olarak değerlendirilmiştir. Bu değerli taşların ticareti, kültürler arası etkileşimi hızlandırmış; ticaret yollarının oluşmasına ve farklı medeniyetlerin birbirleriyle temas kurmasına katkı sunmuştur. Böylece taş, yalnızca maddi bir araç değil, aynı zamanda ekonomik, kültürel ve sembolik bir değer olarak insanlık tarihindeki yerini almıştır.

Bu çalışmada taşın jeolojik oluşumundan başlayarak insanlık tarihindeki işlevi, taş alet teknolojisinin gelişimi, uygarlıkların doğuşundaki rolü ve ekonomik-kültürel etkileri ele alınacaktır. Amaç, taşın geçmişten günümüze uzanan serüvenini ortaya koymak ve medeniyet tarihindeki vazgeçilmez konumunu bilimsel bir perspektifle değerlendirmektir.

Taşların tarihçesi yer altında oluşumları ile başlamaktadır. Taşlar ile iletişime geçer onlara inanır ve güçlerini hissederseniz. Bunu karşılıklı bir ilişki olarak düşünmelisiniz. Tabi ki buna inanıp inanmamak tamamıyla sizin hür iradenizde olan bir şeydir. Eğer onları hissetmeye çalışır, bakımlarını yapar , gerekli ve doğru bir şekilde kullanırsanız faydaların hissedeceksiniz. Taşlarınızın temizliği çok önemli bir unsurdur. Taş temizliğini düzenli bir şekilde yapan kişiler taşlardan aldıkları faydanın daha yüksek olduğunu bildirmektedir. Eğer taşlarınızı bu düzenli temizlikten mahrum bırakırsanız, birkaçı kendi kendini temizleyebilse bile pek çoğu doymuş hale gelerek işlevlerini yerine getiremez olurlar.

Bütün taşların gözle görülen bir biçimsel yapısı mevcuttur. Taşlar dünyanın varoluşu ile birlikte meydana gelmişlerdir. Zamanla dünyanın oluşumundaki değişik evrelerde onlarda değişerek evrimleşmişlerdir. Taşlar dünyamızın yapı taşları adeta DNA’larıdır. Taşlar, yeryüzünün milyonlarca yıllık kayıtlarının hafızaya alındığı minyatür depolardır; dünyayı şekillendiren kudretli güçlerin silinmez hafızalarını taşırlar. Bazıları olağanüstü basınca maruz kalmış, bazıları yerin derinliklerindeki odacıklarda meydana gelmiş, bazıları katmanlar halinde oluşurken bazıları de damlalardan oluşmuşlardır.

Tüm bu olaylar taşların özelliklerini ve islevlerini etkilemiştir. Kristalize yapılar hangi biçimi alırlarsa alsınlar enerjiyi, özellikle de elektromanyetik dalga boyundakileri emebilir, saklayabilir, bir noktaya toplayabilir ve yayabilirler.[1]

Taşların vazgeçilmezliği ve giderek artan ekonomik değeri, kültürel değerlerinin ikinci planda kalmasına yol açmıştır. En iyimser yaklaşımlarda bile “yapıtaşı”, “hammadde” olmaktan öte değerleri olmamıştır. Taşların arkeolojik ve ekonomik değerlerine karşılık, kullanılma tarihçeleri, hangi taun ilk kez ne zaman kullanıldığı, uzmanlar dışında fazla ilgi çekmemiştir. Yerbilimcilerin ilgisini ise hemen hiç çekmemiştir. Rastlanan bilgiler dağınık, çoğu zaman çelişkilidir.[2]

Öte yandan taşın insanoğlu tarafından bir araç olarak kullanılmaya başlanması, insanlık tarihinin en eski evresi olan Paleolitik Dönem’e kadar uzanmaktadır.[3]

Tarihten binlerce yıl önce yaşayan erken insan toplulukları, çevrelerinde buldukları taş ve kaya parçalarını ilk aşamada herhangi bir biçimsel müdahalede bulunmadan, doğada bulunduğu haliyle savunma ve korunma amacıyla kullanmışlardır.[4]

Zaman içerisinde bilişsel ve teknik becerilerin gelişmesiyle birlikte, bu ham taşlar vurma ve yontma teknikleriyle işlenerek çok daha keskin, ergonomik ve etkili araçlara dönüştürülmüştür.[5]

Bu teknolojik gelişim süreci, taşın sadece bir savunma silahı olmaktan çıkıp besin işleme, barınak inşası ve çeşitli günlük ihtiyaçların karşılanması gibi çok geniş bir kullanım alanına yayılmasını sağlamıştır. Yani doğal taşlar inşaat endüstrisinde kritik ve geniş bir kullanım alanına sahiptir. Kaplama, iç ve dış mekân düzenlenmesinde, tarihi yol ve yapılarda, kolonlarda, duvarlarda, anıtsal yapılarda yaygın olarak kullanılmış ve kullanılmaya devam etmektedir. Genel olarak doğal taş yol döşemeleri ve kaplamalarda kullanılmaktadır.[6]

Sonuç olarak, insanın taşı ilk kez bilinçli bir araç olarak kullanıp form vermesi, bugünkü teknolojik medeniyetin ve endüstriyel sürekliliğin en temel basamağını oluşturmuştur.[7]

Eski devirlerde, insanların en kıymetli kullanma aracı olan taş, tarihte bazı devirlere de ismini vermiştir. Bu yüzden tarihten önceki medeniyetlerin gelişmelerini Kaba Taş Devri, Yontma Taş Devri, Cilalı Taş Devri olarak tanımaktayız.[8]

Taş, bugün de insan hayatının vazgeçilmez bir parçasıdır. Süs eşyalarından ev eşyalarına kadar pek çok işlerde insan hayatına girmekte ve bilhassa çeşitli endüstri kollarında temel hammadde olarak kullanılmaktadır.

İşte insan zekasının taşı ilk defa kullanmakla başlatmış olduğu medeniyet, bugünün ileri teknoloji ve biliminde yine taşla devam etmektedir… Ve insanoğlu yaşadıkça taşla ilgilenecek, onu daha birçok hizmetlerinde kullanacaktır.[9]

2- Taşın Kesici Alet Olarak Kullanılması

Eski devirlerde taş, sadece bir savunma aracı olarak değil, aynı zamanda kesici alet olarak da kullanılıyordu. Sert taşlardan yaptıkları kesici aletlerle, diğer eşyalarını da yapan eski insanlar, bu yolda gitgide ilerlediler. Her geçen gün, daha iyi cins ve sert taşlar bularak daha iyi kesici takımlar yaptılar.

Bugün, yeryüzünde doğal olarak bulunan her türlü taşın kendine uygun bir sertliği olduğunu hepimiz bilmekteyiz. Taşlar, işte bu sertlik özelliklerinden dolayı, kendilerinden daha yumuşak maddeleri çizer, kazır ve keserler. Bu özelliği yüksek olan bazı doğal taşlar, bundan takriben 100 yıl öncelerine kadar kesici alet olarak pek çok işlerde kullanılmakta idi. Hatta, bu taşların yatakları, yani bulunduğu yerler, pek çok kimseler için bir zenginlik kaynağı olmuştu.

Bu doğal taşların değişen ve ilerleyen teknolojiye uygun bir şekilde, kesmeye elverişli olmadığı ve kesme özellikleri yüksek olan taşların da çok pahalı olması nedeniyle ekonomik olmadığı gerçekleri zamanla ortaya çıktı.[10]

Daha sonraları (Naxos) adasında bulunan ve adına “zımpara taşı” denilen yeni bir doğal taş, doğal aşındırıcı malzemeler arasında öne çıkan bir madde olmuş ve neticede endüstriyel üretimde ve çeşitli uygulamalarda uzun yıllardır vazgeçilmez bir hammadde olarak kullanılmaktadır. Yunanistan’ın Naxos adasından adını alan “Emery” olarak da bilinen zımpara taşı, granüler yapısı, koyu renk tonları ve içerdiği mineraller ile dikkat çekmektedir. Zımpara taşının ismi, ilk olarak keşfedildiği ve kullanıldığı Yunanistan’ın Naxos adasındaki Emeri Burnu’ndan gelmektedir. Yıllar boyunca doğal yollarla kırılan veya ufalanan bu kayaç, aşındırıcı özellikleri sayesinde pek çok alanda değerlendirilmiştir. Eskiden dünyanın en büyük zımpara taşı üreticileri arasında yer alan Yunanistan ile rekabet eden Türkiye, günümüzde neredeyse tek başına üretim kapasitesini sürdürmektedir. Bu durum, ülkenin zımpara taşının doğal kaynakları ve işleme teknolojilerinde elde ettiği başarıya işaret etmektedir.[11]

Endüstriyel Kullanım Alanları

Zımpara taşının sanayideki kullanımı oldukça çeşitlidir. Başlıca kullanım alanları şunlardır:

Aşındırıcı Kaplamalar: Zımpara taşı, zımpara kâğıdı veya kumaş gibi aşındırıcı kaplamaların üretiminde önemli bir bileşendir. Bu kaplamalar, taş kesme, metal parlatma ve cilalama işlemlerinde yaygın olarak kullanılmaktadır.

Yüzey İşlemleri: Taş yüzeylerinin açılması, parlatılması ve ayna camının kaba öğütülmesi gibi işlemlerde emery’nin aşındırıcı özellikleri öne çıkar.

Öğütücü Diskler: Sanayiye yönelik öğütücü disklerde aşındırıcı madde olarak tercih edilen zımpara taşı, yüksek dayanıklılığı sayesinde uzun ömürlü kullanım sağlar.

Yol ve Zemin Uygulamaları: Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde, zımpara taşından elde edilen malzeme, yollarda tekerlek tutuşunu artırmak ve zemin dayanıklılığını yükseltmek amacıyla asfalta karıştırılmaktadır. Ayrıca, Asya ülkelerinde pirincin öğütülmesi ve kabuğunun temizlenmesinde de kullanıldığı bilinmektedir.

Beton Sertleştirme: Beton yapılarının dayanıklılığını artırmak için kullanılan zımpara taşı, yapı sektöründe de kendine önemli bir yer edinmiştir.[12]

Zımpara Taşının Ekonomik ve Endüstriyel Önemi

Zımpara taşı, ekonomik değeri yüksek ve endüstriyel açıdan kritik bir hammadde olarak öne çıkmaktadır. Özellikle Türkiye, geçmişte Yunanistan ile rekabet halinde olduğu zımpara üretiminde, doğal kaynaklarının yanı sıra gelişmiş işleme teknikleri sayesinde global pazarda güçlü bir konum elde etmiştir. Doğal kaynakların verimli kullanımı ve modern üretim teknolojilerinin entegrasyonu, ülkenin zımpara taşı sektöründe lider konumunu pekiştirmiştir.

Zımpara taşı, doğal yapısı ve endüstriyel kullanım alanları ile hem geçmişte hem de günümüzde sanayinin önemli bir parçası olmuştur. Türkiye’nin bu alandaki üretim kapasitesi ve teknolojik donanımı, zımpara taşının global pazardaki rekabet gücünü artırmaktadır. Doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı ve modern işleme tekniklerinin geliştirilmesi ile zımpara taşının, gelecekte de sanayi ve inşaat sektörlerinde kritik bir rol oynamaya devam etmesi beklenmektedir.[13]

Ve gelişen endüstrinin ihtiyaçlarına cevap verebilmek mümkün olmayınca bir müddet sonra kesici taşların suni olarak yapılma çareleri aranmaya başlandı.

Uzun süren araştırmalardan sonra daha kaliteli ve daha bol miktarda taş, suni olarak elde edilmeye başlandı ve bununla, talaşlı imalat alanında büyük bir aşama yapılmış oldu. Bugün suni olarak elde edilen kesici taşlara yukarıdaki isme izafeten “zımpara taşı” denildi.

Yapay taş elde edilinceye kadar en çok kullanılan doğal taşlar sırasıyla doğal korund, zımpara taşı, kuvars, kum taşı granat, ponza taşı kösele taşı ve elmastır. Ancak bugün, zımpara taşları modern sistemlerle elde edildiğinden doğal taşların kesici alet olarak kullanma alanı çok azalmış durumdadır. Yapay taş yapımında sadece hammadde olarak kullanılırlar. Bununla beraber doğal taşların bazıları değerlerini bugüne kadar koruyabildiklerinden bunları ayrı ayrı tanımakta fayda vardır. Zira günümüzde doğal taş hala inşaat, dekorasyon ve sanat eserleri için kullanılmaktadır. Granit ve mermer, mutfak tezgâhları ve banyo tezgâhları için popüler bir seçenektir. Doğal taş, duvar ve zemin kaplamaları, yürüyüş yolları, bahçe tasarımı ve diğer dekorasyon amaçları için de kullanılmaktadır. Ayrıca, heykel sanatçıları ve taş oymacıları hala doğal taşı sanat eserleri yapmak için kullanmaktadır. Sonuç olarak, doğal taş binlerce yıldır inşaat, dekorasyon ve sanat eserleri için kullanılmaktadır. Taşın doğal güzelliği ve dayanıklılığı, insanların onu saygın bir malzeme haline getirmiştir. Bugün, doğal taş hala birçok amaç için kullanılmaktadır ve bu malzeme gelecek nesillere de güzellik ve dayanıklılık sunmaya devam edecektir.[14]

Bu arada kesici taştan bahsetmişken kesici taş ve yontma taş üretimlerinin kökenine mercek tutacak olursak tarihsel aşamaların mevcut olduğunu görmekteyiz. Bu aşamaların başında ise avcı ve toplayıcı bir yaşam tarzından gelmektedir. Avcı ve toplayıcı olarak yaşayan ilk insanlar hayatlarını idam ettirmek için ilk başlarda toplayıcılıkla yaşamaya çalışmış olsalarda daha sonra insan içgüdüselliği ile avcılık yaparak kendilerini bir adım daha öne götürmüşlerdir. Bunu yanı sıra mesken olarak önceleri doğal mağaraları, kaya altı sığındıkları ve giderek açık havada dal çalı, çırpı ve hayvan postlarından yaptıkları çok ilkel barınakları kullanmışlardır. Sürekli oturulmayan bu barınaklar besin kaynaklarının konumu ile ilgili olarak zaman zaman yer değiştirmekteydi. İlk başlarda Üretim konusunda hiçbir bilgisi olmayan, geçimini avcılık ve toplayıcılık ile sağlayan ilk insanlar günlük yaşantılarını, doğada kolaylıkla bulunabilen iri çakıl taşlarından kaba aletler yaparak kolaylaştırmaya çalışıyorlardı. Doğanın kendilerine verdiği hammaddeleri yaşadıkları çevreden seçerek işlemeye başlayan insanoğlunun taş aletler ile olan sürecin gelişim aşamalarının kronolojik olarak ortaya konulması için yontma taş aletler ve ham maddenin işlenmesini buluntular ve deneysel arkeoloji sunulması. Böylelikle Yontma Taş Aletlerin doğuşu ve gelişim insanların hayatlarını yönlendirmesinde yol gösteren ilk materyal olmuştur. Çakmak Taşı veya Çakıl taşlarını kullanılacak işe göre yontarak aletler elde ederek yaşamsal fonksiyonları ve insan beyni ile değerlendirişi de oldukça önem arz etmektedir.[15]

Prehistorik dönem kültürlerinden günümüze kadar ulaşabilen en önemli kanıtlar olan taş aletler, ilk kullanılmaya başlandığı dönemlerde avcı-toplayıcı bir hayat tarzı sürdüren insan toplulukları için gereksinimlerini karşılaması açısından önem arz etmiştir. İlk taş aletlere rastladığımız Paleolitik dönemde insanların hayatta kalabilmesi için avlanmaya ihtiyaçları vardı, doğal nedenlerle ölmüş hayvanlar çürümeye başlamadan, hızlı bir şekilde değerlendirilmesi ve etin sıyrılmasında keskin kenarlı taş aletler en uygunuydu. Alet kullanımıyla birlikte avdan en verimli şekilde faydalanıldığı ve bu sayede de hem avcılıkta hem de beslenmede gelişimin olduğu gözlenmiştir.[16]

Ve bu vücut bulan gelişim, uygarlığın gelişimine de dolaylı olarak katkı sunmuştur.

Zaten bir bölgede uygarlığının gelişmesi için şu olguların beraberce bulunmasına bağlıdır:

  • Uygun iklim (35º-40° K enlemleri arası);
  • Zengin su kaynakları;
  • Maden yataklarınca zengin olması;
  • Obsidyen (çakmaktaşı) volkanik kayacının bolluğu[17];
  • Başta taş olmak üzere yaşamsal fonksiyonları iyileştirmeye dönük alet ve araç-gereçlerin var edilmesi.

İşte ilk uygarlığın çıkış yerlerinden olan Turan ve Harran Bölgeleri’nden MÖ 10 ila 5 bin yılları arasından batıya doğru Anadolu’ya ve doğuya da Elburz dağları eteklerinden ilerlemiştir. Fakat aynı zamanda Ceyhun Irmağı boyunca Aral Denizi’ne uzanan Turan bölgesinde de uygarlık gelişmiştir. Daha sonra Afganistan ve KB Pakistan üzerinden Hindistan’a doğru ilerlemiştir. Neolitik yaşam Harran’dan hem Avrasya hem de Afrika’ya yayılmıştır. Unutulmamalıdır ki, Avrasya’nın çoğu Turan ve Harran’dan yayılırken tarımı benimsemiş olsa da, bazı bölgeler tarımı bağımsız olarak geliştirmiş olabilir.[18]

Bununla birlikte, tarımın Sahra Altı Afrika’ya yayılması, geniş Sahra Çölü tarafından sekteye uğratılmıştır; bu bölgede, tarıma dayalı yaşam sadece MÖ son iki bin yılda ortaya çıktı. Amerika’da ise, Neolitik yaşam ilk olarak Orta Amerika ve Peru’da ancak MÖ 2000 yılında ortaya çıkmıştır. Böylece, Yeni Dünya genelinde Neolitik yaşamın yükselişi (Sahra Altı Afrika’da olduğu gibi) MÖ son iki bin yıl içine sıkıştırılmıştır.

Dünyanın bazı bölgeleri tamamen tarımdan geçmiştir. Bu bölgelerde iki alternatif geçim yönteminden biri izlenmiştir. İlk alternatif, toplayıcı-avcı yaşamına süresiz olarak devam etmekti. Bu yolu Avustralya, Sibirya’nın çoğu, Amerika’nın çoğu (uzak kuzey ve güney) ve Sahra Altı Afrika’nın bazı bölgeleri izledi. Toplayıcı-avcı toplumlar modern çağda çoğunlukla yok olmuş olsalar da, birkaç küçük nüfus hayatta kalmıştır; belki de en ünlüsü Sahra Altı Afrika’nın San halkı ve Amazon yağmur ormanlarının kabileleridir.

İkinci alternatif göçebe sürü hayatıydı. Göçebe sürüleme kurak bölgeler için çok uygundur Yağışların ot için yeterli olduğu ancak verimli tarım için çok az olduğu; tipik sürü hayvanları koyun, keçi, sığır, at, deve (İslam dünyasında) ve ren geyiğidir (Sibirya’da). Göçebe sürüleme özellikle Bozkır’da (Ukrayna’dan Moğolistan’a uzanan doğu-batı otlak şeridi) başarılı oldu. Toplayıcı-avcı yaşamı gibi, göçebe sürücülük de çoğunlukla (ancak tamamen değil) modern çağ tarafından yerinden edilmiştir.[19]

Biz iklimi ve paleocoğrafyayı buzul çağı süresince (120 ila 12 bin yıl öncesi) beraberce düşünmeliyiz. Buzul çağlarında bütün suların kutuplarda tutulmasından dolayı deniz seviyeleri yaklaşık 120/130 m aşağılarda bulunmaktaydı ve bu dönemler hemen hemen hiç yağmurun olmadığı kuru zamanlardır. Onun için, dünyanın büyük bölümü, 35/40° enlemlerinden ekvatora kadar yarı tropik kurak-yarı kurak bölgelerdi. Yaşam alanları işte bu 35/40° enlemlerindeki bölgelerde devam etmiştir.[20]

Güney Hazar ve çevresi, insanoğlu için belki de en uygun kuşaklardı (Neandertal halkı yaklaşık 30 bin yıl öncesi buzul çağının çok sert iklim koşulları nedeniyle yok olmuşlardı). Buzul çağında Konya Gölü (Orta Türkiye) ve Kavir Gölü (Kuzey İran) yaşam alanı için uygun yerlerdi, çünkü güneydeki çöl bölgelerine göre tatlı su bakımından zengindi.[21]

Orta Asya’da Son Buzul Maksimumu sırasında hayatta kalabilen insan topluluklar (tüm Dünya’da yalnızca 5 milyon kadar) Kazak-Turan bölgesine sığınmışlardı. Bu insanlara:

 ORTA ASYA’DA YAŞIYAN İNSANLAR «HOMO SAPIENS ALTAENSIS»

(ALTAY AKILLI İNSANI)

denmektedir.

Yaşam için su çok önemlidir. Onun için, tatlı suyun elde edilmesi uygarlığın yaratılması ve sürdürülebilirliğinin olmazsa olmazlarındandır. Buzul çağında suyun çoğunluğu kutuplarda ve yüksek dağlarda tutulmuştur. Buzul çağında su seviyesi 120/130 m günümüz seviyesinin daha altında idi. Buzul çağında yeryüzündeki yaşam sınırlanmış bir alan içinde var olmuştur. Buzul Çağı sonrası uygun yerler olan Harran, Aran ve Turan uygarlıkları oluşmuştur. İklim değişip ısı yükselince buzullar erimeye başlamıştır. Dünya ikliminde 5-6 bin yıl önce aşırı ısınma olmuş ve buzullar hızlı olarak çözünmüştür. Buna koşut olarak deniz su seviyeleri hızlı olarak yükselmiş ve Mısır, Mezopotamya ve İndüs Deltaları oluşmaya başlamıştır. Kuzeydeki buzullardan gelen su miktarı azaldıkça (özellikle Turan ovasında) çoraklaşma ve çölleşme başlamıştır.

Turan bölgesinde iklim değiştikçe Hindukuş Dağlarını aşarak İndüs vadisine inmişlerdir. Önce Belücistan’ın kuzeyinde Mehrgarh (MÖ 7 binler)’ta uygarlık oluşturmuşlardır. Daha sonra da İndüs üzerinde Harappa (MÖ 5300)’ta uygarlık gelişmiştir. İndüs’ün güneyinde ise delta uygarlığı olarak Mohenjo-daro (MÖ 2500)’da uygarlık gelişmiştir. Batıda ise, Uygarlık Hazar Denizi çevresinden başlayarak ARAN ülkesi ve URMU’ya (Güneybatı İran; güney Azerbaycan) ulaşmıştır. ARYAN uygarlığının kökeni de büyük bir olasılıkla budur.[22]

Buradan da Toros ve Zağros Dağlarındaki geçitlerden ilerleyerek, dünyanın ilk uygarlığının (yaklaşık 12 bin yıl önce) oluştuğu Harran Ovasına ulaşılmıştır. Buzul çağı sonunda Harran bölgesi en uygun iklim koşulları ve coğrafyaya sahipti. Dünya uygarlığında asıl sıçrama, bundan 5-6 bin yıl önceki sıcak iklim koşullarında buzulların hızla erimesi ve deniz seviyesinin hızla yükselmesi sonucunda deltaların oluştuktan sonradır. Sümer uygarlığı da Turan, Aran ve Harran’dan güneye ve batıya doğru Mezopotamya’ya ilerlemiştir. Ayrıca Harran uygarlığı Torosları aşarak önce Konya Ovası’na (MÖ 8000) ve batıya doğru ilerleyerek Ege Denizi kıyısında Troya uygarlığını (MÖ 4000) meydana getirmişlerdir.[23]

Turan’dan uygarlığın dağılış yolları[24]

Uygarlık buradan batıya Trakya’ya geçmiş ve Avrupa uygarlığının temelleri atılmıştır.[25]

Buradan da şu anlaşılmaktadır, daha önce 35º-40°K enlemlerindeki uygarlıklar, deltalar oluştuktan sonra, daha güneye 30º-25°K enlemlerine kaymıştır. Burada MISIR uygarlığı bir istisna teşkil etmektedir. Çünkü Nil Irmağı güneyden kuzeye doğrudur. Nil ekvatordaki tropik yağışlardan beslenmektedir. MISIR Uygarlığı daha gençtir (MÖ 3500) ve Hazar bölgesinden etkilendiği söylenmektedir.[26]

SARI IRMAK Uygarlığı doğuda kendiliğinden oluşmuştur. Uygarlık SARI IRMAK bölgesinde daha geç başlamıştır. ANAU bölgesi (Türkmenistan) Aşgabat şehrinin hemen doğusundadır yer almaktadır. Amerikan arkeolog Raphael Pumpelly (1837-1923) Türkmenistan’da Aşgabat yakınlarındaki ANAU (ANEV) ve Mari (Merv)’de kazılar yapmıştır. Anau uygarlığının başlıca bulunduğu yerler, dağ çaylarının düzlüğe çıktığı yamaçlardır. Pumpelly buradaki arkeolojik malzeme ile insanoğlunun ilk tarımsal faaliyetleri ile ilgili olarak “VAHA, TATLI GÖL (OASIS)” adlı kuramını ortaya atmıştır. Fakat bu çalışmalar Birinci Dünya Savaşının başlaması ve arkasında Rusya’da Sovyet rejimin gelmesi bu bölgenin dünya ile ilişkisini koparmıştır.[27]

Kentleşme sürecinin Bakterya’daki Ceyhun ve Marganya’daki Murghab Irmağı deltasının bulunduğu kuzey Afganistan, doğu Türkmenistan, güney Özbekistan ve batı Tacikistan’ı kapsamaktadır.[28]

Bu bölge Pamir ve Hindukuş dağları arasındadır. Bakterya-Marganya Arkeolojik Kompleks (The Bactria–Margiana Archaeological Complex; BMAC), aynı zamanda Ceyhun uygarlığı olarakta bilinir, yaklaşık olarak MÖ 2400-1900 olarak tarihlenen Orta Asya Tunç Çağı için modern arkeolojik tanımlamadır. Hem Sümer ve hem de İndüs uygarlıklarını kaynağı olan Turan bölgesi (Batılılara göre Bakterya veya Oxus) hem Hazar Denizi su seviyesinin son 15 bin yıldır daha önce kuzeyden gelen su miktarının hızlı bir şekilde azalmasıyla birlikte bölge çölleşmeye (Karakum ve Kızılkum Çölleri) başlamıştır. Buzul çağının bitiminden sonra ilk uygarlığı yaratan insanlar daha suyu bol yerlere göç etmişlerdir. Bu da uygarlığın daha geniş bir coğrafyaya yayılması demektir.

Hazar-Turan havzası dediğimiz bölgenin büyük bölümü Sovyet Rusya’nın idaresi altındaydı. Geri kalan bölümü’de İran ve Afganistan toprakları içindeydi. Sovyet Rusya’nın 1990’larda dağılmasında sonra şu devletler bağımsızlığını kazanmışlardır: Türkmenistan, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan. Bu gelişmelerden sonra ancak dünya bilim dünyasına açılmıştır.[29]

Bu coğrafya ile ilgili daha mühim olan husus şudur ki, bu havza insanoğlunun ilk uygarlığının yaşadığı felaket boyutlardaki ani taşkınlar (TUFAN) hadisesine ev sahipliği yapmıştır. İnsanoğlunun ilk uygarlığının yaşadığı felaket boyutlardaki ani taşkınlar (TUFAN) sonucunda TURAN uygarlığı doğmuştur.[30]

TURAN UYGARLIĞINI ETKİLEYEN ETMENLER

  • AT VE ÇİFT-HÖRGÜÇLÜ BAKTERYAN (TÜRK) DEVESİ

Atın evcilleştirilmesi son yıllarda Kazakistan (Botay) ortaya çıkan bulgulardan MÖ 3500’lü yıllara uzatılmıştır. “Botay” uygarlığı insanlarının büyük yerleşim birimlerinde yaşadıkları ortaya çıkmıştır. Botay halkı atı hem binek hayvanı olarak kullanmış, hem de eti ve sütü için beslemişlerdir. Bu süreç henüz iletişim, ulaşım ve savaş dönemlerinin başlamasından çok öncedir. Ancak atın evcilleştirilmesi ulaşım, haberleşme ve savaş yöntemlerini tamamen değiştirmiştir.[31]

Böylelikle bilinen en eski evcil atların Botay Uygarlığında bulunduğu gözlenmektedir.

İnsanların haberleşme işini (eğer kuşları ve Kızılderililerin dumanla işaretleşmesini saymazsak) esas olarak at üstlenmiştir. Bu nedenledir ki Divanü-Lügati-it Türk “At Türk’ün kanadıdır” der. Ama kuşkusuz bir süre sonra o, onu kullanabilen herkesin de kanadı olmuştur. At, yerleşik insanın uygarlık tarihinde; örneğin mitolojisinde, destanlarında, inancında çok önemli roller üstlenmişti, fakat göçebe halinde yaşayan insanoğlunun vazgeçilmez yoldaşı olmuştur. Hem siyasi hem ekonomik hem de askeri açıdan Dünya at sayesinde küçülmüştür. Atın evcilleştirilmesi, tıpkı insanın aracı kullanabilmesi gibi insanlık tarihinin en önemli “buluşlarında” (başarılarından) biriydi. At, hızıyla insanlığı birbirine yakınlaştırmakla kalmamış, adeta küreselleşmenin motoru da olmuştur.[32]

Günümüzde Afganistan ve Türkistan bozkırlarında ve Gobi çölünde yaşayan ve az sayıda kalan çift hörgüçlü vahşi develer M.Ö.2500‘lü yıllardan beri evcilleştirilmeye başlanmıştır. Bir Bakteryan soylu deve hiç dinlenmeden 50 km yol gidebilir, 250 kg yük taşıyabilir, susuzluğa, soğuya ve sıcaklığa dayanıklıdır. Develer çöl sıcağında bile kolay kolay terlemezler, deve gübresi çok kuru olduğu için hemen yakıt olarak kullanılabilir. Bu develerin bu bölgede MÖ 3 binlerden beri varlığı bilinmektedir.

Bu süreçte iki-hörgüçlü Bakteryan (Türk) devesini ehlîleştiren bu bölge insanı taşıma işlerini kolaylaştırmışlardır. Ayrıca da, Dünyada atı ilk defa ehlileştiren insanlar olarak büyük bir taşıma ve ulaştırma imkânına kavuşmuşlardır. Bu dönemde, insanların toplumsal faaliyetleri oldukça gelişmiş, komşu şehir ve ülkelerle ticari ilişkiler kurulmaya başlanmış olması gerekir. At sırtındaki bu insanlar için dünyaları küçük gelmeye başlamış, onlar sayesinde dağlar fethedilmeye, dağlar ötesi ülkelere ulaşılmaya başlamıştır. Havalar ısındıkça havası serin, suyu bol ve berrak olan, bol otlu ve verimli yaylalara doğru at sırtında göç ederek, oralarda yeni yerleşim merkezleri kurmuş olabilirler. Örneğin. Hindikuş dağlarının kuzeyindeki tarih öncesine ait kalıntıların sahipleri bu insanların hemşerileri veya akrabaları olmalıdır. Bu son yerleşim yerlerinde insanlar daha güvenli, daha huzurlu ve daha mutlu olmuşlardır. Bu nedenle bu kasabalardan başlayarak büyüye büyüye günümüze kadar gelinmiştir. Günümüzdeki başşehirler ile diğer büyük şehirler bu üçüncü yerleşim yerlerinin yakınında veya üstünde kurulmuşlardır. Bunlardan bazıları olarak, Aşkabat, Merv (Marı), Buhara, Semerkant, Duşanbe, Taşkent, Andican, Namangan, Çimkent, Türkistan, Cambul (Taraz), Bişkek ve Almatı sayılabilir.[33]

Lacivert Taş (Lapis Lazuli) ve Firuze (Turkuvaz):

Lapis lazuli veya lacivert taşı, çok eski çağlardan beri mücevher olarak kullanılan bir taş türü. Koyu mavi renkte, yarı şeffaf-opak niteliğinde, özellikle Antik Mısır’da firavunlar tarafından çok önem verilmiş kıymetli bir taştır.

Fotoğraf: Lapis lazuli (Lacivert taş) görünümü.

Lapis lazuli bir mineral değil, kayadır. Çünkü birkaç mineralden oluşmuştur. Gerçek bir mineral olabilmesi için sadece bir mineral türünü içermesi gerekirdi. Adının ilk kısmı olan lapis, Latince kökenli bir kelimedir ve “taş” anlamına gelir. İkinci kısım olan lazuli ise, Latince lazulum kelimesinin genitif hali’dir (-in hali). Lazulum kelimesi de zaten Arapça el-lacivert kelimesinden türemiştir ki bu Arapça kelimenin kökeni de lacivert sözcüğüne dayanır.

Aslında bir yerin ismi olan bu kelime zamanla taş ile ilgisi yüzünden mavi manasında kullanılmaya başlandı. İngilizce “gök mavisi” anlamına gelen azure kelimesi de buradan türemiştir. Bir bütün olarak incelenirse lapis lazuli mavinin taşı ya da gökyüzü taşı anlamına gelir.

Antik Mısır’da lapis lazuli gübre böceği şeklindeki süs eşyaları, nazarlıklar ve benzeri takı eşyalarının vazgeçilmez malzemelerinden birisi olmuştur. Asur ve Babiller tarafından mühür olarak kullanılan Lapis Lazuli, Mısır’da yapılan arkeolojik kazılar esnasında MÖ 3.300-3.100 zamanında bir yerleşim birimi olan Nakada bölgesinde kraliyet dönemi öncesinden kalma lapis mücevherler bulunmuştur. Aynı zamanda toz haline getirilmiş lapisin Antik Mısırlı kadınlar tarafından göz farı olarak da kullanıldığı bilinmektedir. Fırat Nehrinin yakınında bulunan Ur’un Antik Sümer kraliyet mezarlarında lapis lazuliden yapılmış sayıları 6.000’den fazla kuş, geyik, kemirgen heykelciklerinin yanı sıra çok sayıda boncuk, tabak ve silindir mühür bulunmuştur. Bu eşyaların çoğunda kullanılan lapis lazuli Afganistan, Bedahşan’daki madenlerden çıkarılmıştır. Pek çok Sümer ve Akad yazısında lapis lazuli, krallara layık zenginlik ve ihtişamda bir taş olarak belirtilmiştir.

MÖ 7 binli yıllardan itibaren İndüs Vadisi’nin küçük uygarlıklarında tespih taşı olarak kullanıldığı bilinmektedir. Ancak bu miktar batıdaki uygarlıklardan oldukça azdır. Mısır ve Mezopotamya’daki lapis eserlerinin bolluğu göz önüne alındığında, Afganistan madenlerinden çıkan bu taşların güneye ve batıya gönderildiği anlaşılıyor. Lapis lazuli rotası tam olarak bilinmiyor fakat bunun Elburz dağları güneyinden Zağros dağlarını aşıp Mezopotamya’ya ulaştığıdır. Taşıma işini yapanlar ise bölgeye has Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) develeridir.

Turkuaz Taşı İngilizce yazılışı ile Turquoise ve diğer bilinen adıyla Firuze Taşı, eski dönemlerde Türkler tarafından savaş malzemelerinde kullanıldığı için Türk Taşı olarak da bilinir.[34]

Turkuaz ilk kez 1573’te İngiltere’de renk olarak anıldı ve İngilizce adı da Fransızların Türk taşına verdikleri isimden geliyor. Fransızlar bu mineralin taşına “Türk olan, Türk’e özgü” anlamına gelen Turkuaz adını vermişler.[35]

Ayrıca Türk mavisi, Almanlarca ‘Türkis’, İspanyollarca ‘Türkeza’ olarak isimlendirmiştir.

Bunun sebebi ise bu taşın Türkler tarafından takıdan süs eşyasına, dokumadan aksesuara kadar pek çok alanda kullanılıp; Avrupa’ya ilk olarak Türkiye üzerinden getirilmesidir. Yani Avrupalılar bu taşı Müslüman Türk imparatorluğu Osmanlı vesilesiyle tanımıştır. İşte bundan ötürü Fransızlar ona “turquois” yani “Türk’e ait” adını verdi. Zamanlar bu isim hem taşın hem rengin adı oldu. Bilim gözünden baktığımızda turkuaz sadece bir renk değil, tarihsel bir izdir.[36]

Turkuvaz rengi, mavi ile yeşil arasında yer alan özgün bir renk tonudur. Bu rengin hem estetik hem de kültürel bir önemi vardır.

Anadolu’da Türk mavisi, özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde mimari ve süsleme sanatında kendini gösterir. Camii kubbelerinde ve süslemelerde Türk mavisi tercih edilmiştir.[37]

Eski Türklerde gökyüzü, yani “Gök”, kutsal olarak kabul edilirdi ve Gök Tanrı ile özdeşleştirilirdi. Gökyüzünün rengi olan mavi, bu nedenle sadece estetik bir renk değil, aynı zamanda koruyucu ve kutsal bir simge olarak görülürdü. Göktürkler döneminde bu anlayış, günlük yaşamda ve törenlerde mavinin kullanılmasına yansımış; giysilerde, eşyaların süslemelerinde ve ritüellerde mavi tonları özellikle tercih edilmiştir. Gelgelelim turkuvaz, insan gözü tarafından parlak ve canlı bir renk olarak algılanır ve sahip olduğu renk tonuyla huzur veren, rahatlatıcı bir etkiye sahiptir.

İslamiyet öncesi dönemde Türk kültüründe ‘mavi’ gök yüzünün rengidir ve gökyüzü ululuk, yücelik, kutsallık anlamına gelmektedir. “Türklerin bilinen en eski inanç sistemlerinden biri de ‘Gök Tanrı’ inancıdır. Bu inanç semavidir. Yani Gök Tanrı’nın şekli şemaili, biçimi yoktur.”[38]

Öte yandan turkuaz taşının geçmişi aslında binlerce yıl öncesine, Antik Mısır dönemine kadar uzanır. Her daim şans ve uğur getirdiğine, nazardan koruduğuna inanılan bir taş olmuştur. Turkuaz taşı tarih boyunca mücevher yapımında, mekânlarda süs eşyaları olarak, şans getirmesi amacıyla savaş malzemeleri işlemelerinde ve daha birçok alanda kendine yer bulmuştur. Bu taş, adını İran’ın doğusunda Meşhet civarında bulunan Firuze bölgesinde çıkarılmasından dolayı Ortadoğu’da bu adla anılmıştır ve Farsça’da bir renk adıdır.[39]

Bu yüzden her ne kadar taşın ana kaynağı çoğunlukla İran olsa da isim, ticaret yollarının ve kültürel etkileşimin hatırası olarak kaldı.

Turkuaz, Fosfat Mineralleri grubundandır. Bünyesinde Fosfat, Bakır ve Alüminyum bulunur.

Turkuaz taşı (Firuze) saydam olmayan opak ve mumsu bir yapıdadır. Gök mavisinden turkuaz mavisine, yeşil mavi ve mavi gri renklerde mavinin en güzel renklerinde bulunabilir. En kaliteli firuze taşı, içinde damar veya çizgi olmayan gök mavisi renklilerdir ancak içerisinde altın renkli birkaç nokta ya da damarlar bulunduran firuzeler de oldukça güzellerdir ve çok fazla tercih edilirler. Sertlik derecesi 5-6 arası olduğu için rahatlıkla takı ve mücevher yapımında kullanılabilen bir taştır.[40]

Tanrıça Ianna (Ay Ana) Aratta’da yaşamaktadır fakat Uruk prensi Enmerkar (MÖ 3400’ler) onu Aratta beyinden daha fazla mutlu etmektedir. Burada Uruk’un yapacağı Ianna tapınağı için istediği lacivert taş (lapis-lazuli) karşılığı olarak buğdayın verildiği anlaşılmaktadır. Demek ki ilk tarımın yapıldığı Harran ile bu bölge arasında buğday karşılığı olarak değerli taşlar ve madenlerin alındığı anlaşılmaktadır. Bu da bizi “İpek Yolu” olarak bildiğimiz ticaret yolunun Sümerler zamanından beri var olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda Sümer ve Mısır uygarlıklarının kurulduğu bölgelerde bulunmadığı bilinen Lapis Lazuli (Lacivert Taş; Nazarlık) eski uygarlıklarca kutsal kabul edilmiştir. Lacivert renginin adı ise kayacın çıktığı yerin adıdır. Mavi rengin gökyüzünün rengi olması nedeniyle gök tanrısını temsil ettiğine inanılmasıdır. Mavi, sonsuzluğun, maneviyatın, barışın, huzurun, adaletin, ilhamın rengidir. Demek ki Neolitik erken zamanlarından beri Orta Asya ile Mezopotamya ve Mısır arasında bir ticaret bağlantısı vardı.[41]

Bu durum Sir William Mathew Flinders Petrie 1920’lerde antik Mısır ile güney Rusya özellikle de Kafkaslarla belirgin bir bağlantının var olduğunu gözlemlemiştir.[42]

En erken Mısır kültür bağları ve aynı zamanda mitolojik tanımlamalar Kafkas (Hazar) bağlarını işaret ettiğini söylemiştir. 1920’den sonra Rusya’daki komünist rejim bu tür kıyaslama yapabileceğimiz çalışmaları engellemiştir. Ayrıca koruyucu özellikleri olduğu inanılan bu iki kayaç yalnız Sümer ve Mısır uygarlıklarınca kullanılmamıştır. Bu bölgenin “HANİF” inancı (putlara değil tek tanrıya inanç) çok derindir. Tanrı olarak “GÖK TENGRİ”ye inanıyorlardı. Koruyucu renk olarak algıladıkları mavi rengi yansıtan taşlarla önemli yapılarını donatmışlardır. Tüm bu coğrafya Turan, Aran ve Anadolu’da da önemli tapınaklarda hem lacivert hem de firuze kullanılmıştır. Eski Türk inancında Tanrı; GÖK TENGRİ’dir. Gök mavi rengi Tanrı ile özdeşleşmiştir. Tapınakların hem lacivert taş hem de firuze ile süslenmesinin nedeni budur.[43]

NAZARLIK: Lacivert Taş ve Firuze’de oluşmaktadır. Kötü bakan gözden (ortadaki siyah nokta) korunmaktır.[44]

Bizim uygarlığımızda yaygın olarak kullanılan NAZARLIK bu iki taşın beraberce kullanılmasından oluşmaktadır. Bu iki taş “Kötü Göz” olarak ifade edilen siyah noktayı sarmalamaktadır ve etkisi önlemektedir.

Sümer mitolojisinde yer alan Aratta bölgesi Uruk kralları Enmerkar ve Lugalbanda (MÖ 3400’ler) tarafından bahsedilmektedir. Aratta sözcüğünü irdelersek “ARA” sözcüğü “SAF” demektir. Sonundaki “TA” ise “DAĞ” olabilir. Bazı Türk diyaleklerinde ARATTA sözcüğü MÜCEVHER sözcüğü olarak da kullanılmaktadır. Bu bölgenin altın, lapis-lazuli ve diğer değerli madenlerce zengin olduğu ve bunu işleyen ustaların var olduğu belirtilmektedir. Bu bölgenin uzakta ve ulaşımının zor olduğu yazılmaktadır. Burası Tanrıça Ianna (Ay Ana; İştar)’nın yaşadığı yerdir. “Aratta” kenti, bugün hala ortaya çıkarılamamış efsanevi bir yerdir. Ancak bu kent, Sümer tabletlerine göre “Suşin ve Anşan” ülkelerinin yani İran’ın doğusundadır. Tabletler kentin altın, gümüş ve lapis lazuli ile dolu, inanılmaz derecede zengin bir yer olduğunu belirtir. “Lapis lazuli”, lacivert renkli özel bir taş olup Türkmenistan’ın doğu sınırındaki antik “Bakterya” bölgesinden çıkarılmaktadır.[45]

Bu arada yeri gelmişken şunu da belirtmek lazımdır ki Türkmenistan, İran ve Afganistan kuşağının son yıllarda küresel rekabetlerin tam ortasında kalması da bölgedeki bu tür değerli özel taşların ve işlenmemiş madenlerin çıkarılmasıdır ki bu bağlamda gizemli 11 Eylül saldırıları, el-Kaide/Usame bin Ladin ve onlara hamilik yaptığı iddia edilen Taliban mazeret gösterilerek Afganistan’ın gerçekte neden işgal edildiğini anlamak da güç olmayacaktır. Öyleyse Afganistan başlığına daha detaylı göz atalım.

Bir defa günümüz Afganistan toprakları birçok millet ve ordunun uğrak yeri olup, büyük medeniyetlerin mekânı olmuştur. Kuşanlar; Akhunlar ve Türkşahiler döneminde Budizm sanat ve geleneğinin en üst düzeyde yansıtmıştır. Coğrafi keşifler sonrası önemini yitiren İpekyolu projesi ile gündeme gelmiştir. Bu proje Afganistan’ın yeraltı zenginlikleri ve enerji kaynakları en verimli şekilde kullanabilmek için büyük güçlerin hedefi halindedir.[46]

Zira Afganistan günümüzde başta lityum, demir, çinko ve bakır olmak üzere dünyanın en çok işlenmemiş[47] doğal kaynakları bakımından oldukça zengin rezervlere sahiptir. Afganistan bölgesini de içerisine alan Orta Asya gümüş, altın, bakır, kalay, lacivert taşı, firuze, oniks gibi renkli taş ve renkli tuz yatakları ile oldukça zengin bir bölgedir. Son Neolitik Dönem ve Bronz Çağı’na dair yapılan araştırma ve kazı çalışmalarında çok eski dönemlerden beri değerli madenlerin birçok ülkeye ihraç edildiğine dair deliller görülmüştür. Soğd ve Harezm sınırında yer alan çöl bölgesinin güneyinde beyaz lacivert firuze taşı çıkartıldığı bu taşların doğu, güney ve güneybatı ülkelerine ihraç edildiği tespit edilmiştir. Taşların imali ve işlenmesi için ilkel imalathaneler kurulmuştur.[48]

Ve gayet normal olarak Afganistan’ın sahip olduğu bu kaynaklar her emperyalist aktörün midesini iştahlandırmıştır. Mesela bugün Çin Afganistan’da başkent Kabil’in 40 kilometre kadar güneydoğusunda bulunan dünyanın ikinci büyük bakır yatağı durumundaki Mes Aynak yatağında maden çıkarmak için devasa projeler üretiyor. Burada 11,5 milyon ton bakır madeni bulunduğu tahmin ediliyor. Bakır, dünyada fiyatı rekor üstüne rekor kıran çok gözde bir maden türü… Elbette buralarda ABD’nin tıpkı Irak’ın petrollerini çalarken yaptığı gibi maden hırsızlığı yapmadığını kimse iddia edemez değil mi? Irak’ın petrollerinin nasıl Amerikan conileri tarafından çalındığını söylemeye bile gerek yoktur zannediyorum. Bundan dolayıdır ki esasen Afganistan’da ABD’nin 20 yıl boyunca işgalci olarak kalma ve Irak’ta yıllardır istila yapma gerekçesinin zinhar terörizm değil, tam tersine doğal enerji kaynaklarına çöreklenmek olduğunu söyleyebiliriz. Yani ABD’nin işgal politikalarında milat kabul edilen ve sözde meşru müdafaa diye işgallerini haklı göstermeye çalıştığı 11 Eylül saldırıları, enerji sıkıntısı çeken ve Ortadoğu’daki enerji yataklarını da kontrol altına almak isteyen ABD’nin Ortadoğu’ya karşı başlatacağı ve o dönemki başkanı Bush’un deyimiyle ‘‘Haçlı Seferi’’ başlatıp Afganistan’dan başlayarak sonra Irak’ı da içine alan işgalleri için bahaneydi. Ayrıca bir yıl Endüstri Meslek Lisesi’nde görev yapan ve buradaki bölüm şefleriyle iyi ilişkiler kurmuş, böylelikle meslek derslerinin kitaplarına ilgi duyarak eline aldığı inşaat kitaplarını hiç üşenmeden tek tek inceleyen ve inşaat teknolojilerini keşfetme fırsatını yakalamış bir öğretmen olarak İkiz Kuleler olarak uluslararası kamuoyunun bildiği Dünya Ticaret Merkezi’nin binalarının patlayıcı bir maddenin infilak ettirilme durumu olmadan salt bir uçak çarpmasıyla çökertilemeyecek denli sağlam olduğuna kanaat getirdiğimi belirtmek isterim. Yani bu binaların çökebilmesi için ancak patlayıcı bir madde kullanılması gerekirdi. Yani Afganistan ve Irak işgallerine gerekçe sunulan 11 Eylül’ün esasen iç yüzü budur. Ayrıca 11 Eylül’ün sorumlusu denen el-Kaide’nin kaçırdığı bir uçak adeta bağıra bağıra İkiz Kulelere çarparken koskoca CIA teşkilatının da adeta oturduğu yerden bu saldırıları izlemesi de anormaldir. Koskoca CIA teşkilatının adeta bağıra bağıra gelen bir el-Kaide saldırısını engellemeyecek kadar aciz ve balon bir oluşum olmadığı da aşikardır ki esasen ABD, CIA bu saldırılara adeta buyur gel demiştir. Saldırılar gerçekleşince de ABD ve CIA adeta içinden gülmüş ve eline epeydir planladığı işgal ve Ortadoğu’yu yeniden dizayn için bahane geçtiğine gizlice sevinmiştir. Bu yüzden ABD’nin terörizm, diktatörlük, Taliban, el-Kaide, Saddam, Baas, IŞİD/DAİŞ/DEAŞ diye zırvalaması tamamen safsatadır. Esasında ABD dünyaya diktatörlük, terörizm ve yıkım ihraç etmektedir. Yani dünyaya “demokrasi ihraç etmek ve diktatörlüklere panzehir ortaya sürmesi(!)” ile övünen ABD esasen dediklerinin tersini yapmaktadır.[49]

Aslında bu iddiaların arkasında yatan güç mücadelesi ve kaynak arayışı, insanlık tarihinin en başına, yani gücün en somut haliyle simgelendiği döneme kadar uzanır. Modern dünyadaki ideolojik çatışmalar ve hegemonyalar ne kadar karmaşık görünürse görünsün, temelde yatan hayatta kalma ve kaynaklara hükmetme arzusu, ilk insanın eline aldığı bir taş parçasıyla başlattığı süreçten bağımsız değildir. İnsanın doğayı ve diğer insanları kontrol etme çabası, bugün sofistike politik manevralarla karşımıza çıksa da bu serüvenin kökleri, yeryüzünün en basit ve en dayanıklı malzemesinde saklıdır.

Sonuç

Bu çalışma göstermektedir ki taş, insanlık tarihinin en eski ve en sürekli unsurlarından biri olarak medeniyetin gelişiminde temel bir rol oynamıştır. Doğal çevrenin sıradan bir parçası gibi görünen taş, insan zekâsı ve emeğiyle birleştiğinde üretim aracı, savunma unsuru, ekonomik değer ve kültürel sembol hâline gelmiştir. Bu yönüyle taş, yalnızca maddi bir nesne değil; insanın doğayı dönüştürme iradesinin ilk somut göstergelerinden biridir.

Tarih öncesi çağlarda taş aletlerin geliştirilmesi, insan topluluklarının yaşam koşullarını iyileştirmiş; avcılık, barınma, beslenme ve güvenlik gibi temel alanlarda önemli kolaylıklar sağlamıştır. Taş teknolojisindeki ilerlemeler aynı zamanda düşünme, planlama ve üretim becerilerinin gelişmesine katkıda bulunmuş; böylece toplumsal örgütlenmenin ve iş bölümünün temelleri atılmıştır. Bu süreç, yerleşik hayata geçiş ve ilk uygarlıkların doğuşunda belirleyici bir aşama olmuştur.

Öte yandan obsidyen, zımpara taşı, lapis lazuli ve turkuaz gibi taşların tarih boyunca ekonomik ve sembolik değer kazanması, taşın yalnızca günlük ihtiyaçlara hizmet eden bir araç olmadığını da ortaya koymaktadır. Bu taşların ticareti sayesinde toplumlar arasında kültürel temas artmış, uzak coğrafyalar arasında ekonomik bağlar kurulmuş ve taş, medeniyetler arası etkileşimin taşıyıcı unsurlarından biri hâline gelmiştir.

Sonuç olarak taş, ilk insanın elindeki basit bir aletten modern dünyanın sanayi ve teknoloji unsurlarına kadar uzanan geniş bir tarihsel serüvenin merkezinde yer almaktadır. İnsanlık tarihini anlamak, büyük ölçüde taşın insan yaşamındaki dönüşümünü anlamaktan geçmektedir. Bu nedenle taş, geçmişin sessiz tanığı olduğu kadar uygarlığın inşasında etkin rol oynamış temel bir unsur olarak değerlendirilmelidir.

Kaynakça:

Alan Outram, Natalie Stear, Robin Bendrey, Sandra Olsen, Alexei Kasparov, Victor  Zaibert, Nick Thorpe, Richard Evershed, The Earliest Horse Harnessing And Milking, Science 6 March 2009: Vol. 323, no. 5919, pp. 1332-1335, https://www.science.org/doi/10.1126/science.1168594, erişim tarihi: 29.04.2026; akt. Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

Andrey Leonidoviç Chepalyga, “The late glacial great flood in the Ponto-Caspian basin”. In Valentina Yanko-Hombach; Allan Gilbert; Nicolae Panin; Pavel Markovich Dolukhanov (eds.). The Black Sea Flood Question: Changes in coastline, climate, and human settlement. Dordrecht: Springer. 2007, pp. 118−148; akt. Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

Berkay Dinçer, “Yontmataş ile Başlayan Endüstriyel Süreklilik: Evrim, İlerleme, Gelişme,” Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 12, 2021, sy. 2

Füsun KARA, Afganistan’da Türklerin Yükselişi, Oğuz-Türkmen Araştırmaları Dergisi (OTAD), Bilecik, VII, 1, Haziran 2023

Gordon Childe, “Kendini Yaratan İnsan: İnsanın Kültürel Evrimi”, çev. Filiz Ofluoğlu, Varlık Yayınları, İstanbul, 2022

Gordon Childe, The Aryans: A Study of Indo-European Origins, Routledge, Trench, Truber, 1926; akt. Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

Gül İrepoğlu, Osmanlı Saray Mücevheri: Mücevher Üzerinden Tarihi Okumak, Bilkent Kültür Girişimi Yayınları, İstanbul, 2012

Hülya Tezcan, “Osmanlı Saray Mücevheri”, Antik & Dekor Dergisi, Sayı 61, İstanbul, 2000

İsmail Baykara ve Berkay Dinçer, “İnsanın Veriminde Taş Aletler’’, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Haber Bülteni, 2, Ankara, 2007

İsmail Baykara ve Berkay Dinçer, “Taş Alet Teknolojisi ve Paleolitik Dönem Toplulukları,” TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Haber Bülteni 61, 2019, sy. 1

Meldan Kantoğlu, “Turkuaz: Büyülü Taş”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı 5, 2009

Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024

Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

Mustafa Köse, Türkiye’nin Geleceğinde Doğal Taşlarımızın Önemi, TÜMMER (Türkiye Mermer Doğaltaş ve Makinaları Üreticileri Birliği) Yayınları, Ankara, 2004

Oğuzhan KARA, YONTMA TAŞ ALETLERİNİN GELİŞİM VE OBSİDYEN TAŞINDAN YAPILMIŞ ALETLERİN DENEYSEL ARKEOLOJİSİ, Obsidyen Taşından Yontma Taş Aletlerinin Yapılışı, Deneysel Arkeoloji, Ankara, 2022

Ömür Bakırer, Selçuklu Öncesi ve Selçuklu Dönemi Anadolu Mimarisinde Tuğla Kullanımı, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayınları, Ankara, 1981, 2 Cilt

Salim Koca, Türk Kültürünün Temelleri II, Berikan Yayınları, Ankara, 2003

Sir William Flinders Petrie, The Caucasian Atlantis and Egypt, (Ancient Egypt, December) 1924; akt: Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024

Sonay Boyraz, Fatih Uysal, Aytaç Engin, İnsan-Taş İlişkisinin Özet Tarihçesi, Mavi Gezegen, 2005, sy. 12

Taşların Tarihçesi, Hamtas, 6 Mayıs 2017, https://www.hamtas.com/taslarin-tarihcesi/, erişim tarihi: 06.05.2026

Turkuaz Rengini Yakından Tanıyın, Kepez Yapı Market, 6 Temmuz 2020, https://www.kepezyapimarket.com.tr/blog/icerik/turkuaz-rengini-yakindan-taniyin, erişim tarihi: 06.05.2026

Uğur Utkan, ABD EMPERYALİZMİNİN HÜMANİST DEĞERLER ALGISI VE GÜTTÜĞÜ GERÇEK MAKSAT, Kütahya’nın Sesi, 13 Ağustos 2025, https://www.kutahyaninsesi.com/makale/25944830/ugur-utkan/abd-emperyalizminin-humanist-degerler-algisi-ve-guttugu-gercek-maksat, erişim tarihi: 13.04.2026

Uğur Utkan, Taşın Tarihçesi, Aksaray Haber, 26 Ağustos 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/tasin_tarihcesi-1081.html, erişim tarihi: 26.04.2026

Veli Ünsal, “Taş Devirlerinde Anadolu’da Alet Teknolojisi,” Matbuat 4, 2020, sy. 1

Viktor İvanoviç Sarianidi, “The Bronze Age”, Giancarlo Ligabue ve Sandro Salvatori (Ed.), An Ancient Oasis Civilization from the Sands of Afghanistan, Erizzo, Venedik, 1995, sf. 49-65; akt. Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[1] Taşların Tarihçesi, Hamtas, 6 Mayıs 2017, https://www.hamtas.com/taslarin-tarihcesi/, erişim tarihi: 06.05.2026

[2] Sonay Boyraz, Fatih Uysal, Aytaç Engin, İnsan-Taş İlişkisinin Özet Tarihçesi, Mavi Gezegen, 2005, sy. 12, sf. 17, 18

[3] Veli Ünsal, “Taş Devirlerinde Anadolu’da Alet Teknolojisi,” Matbuat 4, 2020, sy. 1, sf. 3

[4] İsmail Baykara ve Berkay Dinçer, “Taş Alet Teknolojisi ve Paleolitik Dönem Toplulukları,” TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Haber Bülteni 61, 2019, sy. 1, sf. 8

[5] Berkay Dinçer, “Yontmataş ile Başlayan Endüstriyel Süreklilik: Evrim, İlerleme, Gelişme,” Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 12, 2021, sy. 2, sf. 48

[6] Mustafa Köse, Türkiye’nin Geleceğinde Doğal Taşlarımızın Önemi, TÜMMER (Türkiye Mermer Doğaltaş ve Makinaları Üreticileri Birliği) Yayınları, Ankara, 2004, sf. 25

[7] Gordon Childe, “Kendini Yaratan İnsan: İnsanın Kültürel Evrimi”, çev. Filiz Ofluoğlu, Varlık Yayınları, İstanbul, 2022, sf. 20-34; Gordon Childe, a.g.e. sf. 42-53

[8] Detaylar için bkz. Tarih I: Kemalist Eğitimin Müfredat Programı, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 13-25

[9] Uğur Utkan, Taşın Tarihçesi, Aksaray Haber, 26 Ağustos 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/tasin_tarihcesi-1081.html, erişim tarihi: 26.04.2026

[10] Uğur Utkan, Taşın Tarihçesi, Aksaray Haber, 26 Ağustos 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/tasin_tarihcesi-1081.html, erişim tarihi: 26.04.2026

[11] Zımpara Taşı Doğal Aşındırıcı Malzemenin Sanayideki Kritik Rolü, Grafit Madencilik, 22 Şubat 2025, https://www.grafitmaden.com/haber/zimpara-tasi-dogal-asindirici-malzemenin-sanayideki-kritik-rolu, erişim tarihi: 22.04.2026

[12] Zımpara Taşı Doğal Aşındırıcı Malzemenin Sanayideki Kritik Rolü, Grafit Madencilik, 22 Şubat 2025, https://www.grafitmaden.com/haber/zimpara-tasi-dogal-asindirici-malzemenin-sanayideki-kritik-rolu, erişim tarihi: 22.04.2026

[13] Zımpara Taşı Doğal Aşındırıcı Malzemenin Sanayideki Kritik Rolü, Grafit Madencilik, 22 Şubat 2025, https://www.grafitmaden.com/haber/zimpara-tasi-dogal-asindirici-malzemenin-sanayideki-kritik-rolu, erişim tarihi: 22.04.2026

[14] Uğur Utkan, Taşın Tarihçesi, Aksaray Haber, 26 Ağustos 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/tasin_tarihcesi-1081.html, erişim tarihi: 26.04.2026

[15] Oğuzhan KARA, YONTMA TAŞ ALETLERİNİN GELİŞİM VE OBSİDYEN TAŞINDAN YAPILMIŞ ALETLERİN DENEYSEL ARKEOLOJİSİ, Obsidyen Taşından Yontma Taş Aletlerinin Yapılışı

Deneysel Arkeoloji, Ankara, 2022, sf. 1

[16] İsmail Baykara ve Berkay Dinçer, “İnsanın Veriminde Taş Aletler’’, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Haber Bülteni, 2, Ankara, 2007, sf. 83

[17] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[18] Viktor İvanoviç Sarianidi, “The Bronze Age”, Giancarlo Ligabue ve Sandro Salvatori (Ed.), An Ancient Oasis Civilization from the Sands of Afghanistan, Erizzo, Venedik, 1995, sf. 49-65; akt. Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[19] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[20] Andrey Leonidoviç Chepalyga, “The late glacial great flood in the Ponto-Caspian basin”. In Valentina Yanko-Hombach; Allan Gilbert; Nicolae Panin; Pavel Markovich Dolukhanov (eds.). The Black Sea Flood Question: Changes in coastline, climate, and human settlement. Dordrecht: Springer. 2007, pp. 118−148; akt. Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[21] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[22] Gordon Childe, The Aryans: A Study of Indo-European Origins, Routledge, Trench, Truber, 1926; akt. Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[23] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[24] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[25] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[26] Sir William Flinders Petrie, The Caucasian Atlantis and Egypt, (Ancient Egypt, December), 1920; akt. Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[27] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[28] Viktor İvanoviç Sarianidi, “The Bronze Age”, Giancarlo Ligabue ve Sandro Salvatori (Ed.), An Ancient Oasis Civilization from the Sands of Afghanistan, Erizzo, Venedik, 1995, sf. 49-65; akt. Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[29] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[30] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[31] Alan Outram, Natalie Stear, Robin Bendrey, Sandra Olsen, Alexei Kasparov, Victor  Zaibert, Nick Thorpe, Richard Evershed, The Earliest Horse Harnessing And Milking, Science 6 March 2009: Vol. 323, no. 5919, pp. 1332-1335, https://www.science.org/doi/10.1126/science.1168594, erişim tarihi: 29.04.2026; akt. Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[32] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[33] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[34] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024, sf. 91-94

[35] Turkuaz Rengini Yakından Tanıyın, Kepez Yapı Market, 6 Temmuz 2020, https://www.kepezyapimarket.com.tr/blog/icerik/turkuaz-rengini-yakindan-taniyin, erişim tarihi: 06.05.2026

[36] Bu hususlara dair detaylar için bkz. Hülya Tezcan, “Osmanlı Saray Mücevheri”, Antik & Dekor Dergisi, Sayı 61, İstanbul, 2000, sf. 84-88; Gül İrepoğlu, Osmanlı Saray Mücevheri: Mücevher Üzerinden Tarihi Okumak, Bilkent Kültür Girişimi Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 142-145; Meldan Kantoğlu, “Turkuaz: Büyülü Taş”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı 5, 2009, sf. 543-550

[37] Bu hususla ilgili detaylar için bkz. Ömür Bakırer, Selçuklu Öncesi ve Selçuklu Dönemi Anadolu Mimarisinde Tuğla Kullanımı, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayınları, Ankara, 1981, 2 Cilt

[38] Salim Koca, Türk Kültürünün Temelleri II, Berikan Yayınları, Ankara, 2003, sf. 129

[39] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024, sf. 91-94

[40] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024, sf. 91-94

[41] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[42] Sir William Flinders Petrie, The Caucasian Atlantis and Egypt, (Ancient Egypt, December) 1924; akt: Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024, sf. 94

[43] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[44] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[45] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 13.04.2026

[46] Füsun KARA, Afganistan’da Türklerin Yükselişi, Oğuz-Türkmen Araştırmaları Dergisi (OTAD), Bilecik, VII, 1, Haziran 2023, sf. 36, 37

[47] Uğur Utkan, ABD EMPERYALİZMİNİN HÜMANİST DEĞERLER ALGISI VE GÜTTÜĞÜ GERÇEK MAKSAT, Kütahya’nın Sesi, 13 Ağustos 2025, https://www.kutahyaninsesi.com/makale/25944830/ugur-utkan/abd-emperyalizminin-humanist-degerler-algisi-ve-guttugu-gercek-maksat, erişim tarihi: 13.04.2026

[48] Füsun KARA, Afganistan’da Türklerin Yükselişi, Oğuz-Türkmen Araştırmaları Dergisi (OTAD), Bilecik, VII, 1, Haziran 2023, sf. 36, 37

[49] Uğur Utkan, ABD EMPERYALİZMİNİN HÜMANİST DEĞERLER ALGISI VE GÜTTÜĞÜ GERÇEK MAKSAT, Kütahya’nın Sesi, 13 Ağustos 2025, https://www.kutahyaninsesi.com/makale/25944830/ugur-utkan/abd-emperyalizminin-humanist-degerler-algisi-ve-guttugu-gercek-maksat, erişim tarihi: 13.04.2026

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen