Sözlükler, daha çok arı, duru, pak katışıksız, lekesiz, münezzeh, necip, nezih, masum, suçsuz, dürüst, düzgün, doğru, saf gibi iyi ve olumlu ifadelerin eşanlamlısı; buna karşılık pis, pasaklı, lekeli, bulaşık, berbat, kirli, suçlu, kurnaz gibilerin de zıt anlamlısı olarak tanımlıyor.
Günümüz Türk hukuk dilinde de sıkça kullanılan ve sözlük anlamı seçme, arıtma, ayıklama olan Arapça kökenli “temyiz” kelimesi, “temiz” telaffuzuyla Türkçede çok sevilmiş olmalı ki onlarca isim ve fiille zenginleşip çoğalmış ve büyük bir aile oluşturmuştur.
“Temizlik”, “temizlikçi” “temizlikçilik”, “temizleme” veya “kuru temizleme” gibi isimlerin yanında “temizlemek”, “temiz olmak”, “temiz bulmak”, “temiz durmak”, “temize çıkmak”, “temize havale etmek” gibi deyim ve fiillere de kaynaklık ediyor.
Bir de “bembeyaz”, “kapkara”, “dümdüz”, “sırılsıklam” “yapayalnız” gibi pekiştirme amaçlı olarak temiz olma hâlinin zirvesi, son noktası anlamında “tertemiz” kelimemiz var ki temizliğe aşırı düşkünlüğü nedeniyle “temizlik hastası” olarak nitelenen birini onun bile ikna etmesi mümkün değildir.
Temiz kelimesinin iyi ve olumlu anlamlarının yanında “temizlemek” fiiliyle argoda ortadan kaldırma, yok etme, öldürme anlamı da var ki temize dair bu yazıyı böyle bir kullanımla kirletmemek için fiilin eskilerin tabiriyle “bahsi diğer” olan bu yönünü yazımıza almadık.
Atalarımız temizliği bedenden başlatarak, Asya bozkırlarında keçe evlerde yaşattığı ve şimdilerde “Saka hamamı” adıyla meşhur olan hamam kültürünü, imparatorluk çağında geliştirerek üç kıtada “Türk hamamları” ile sürdürmüş; çekildiği topraklar üzerinde kurulan devletlerin yakıp yıkarak bitiremediği sayısız hamam inşa etmiştir.
Kuşkusuz hamam kültürü; günümüzdeki bekârlığa veda partilerinin gelenekteki karşılığı olan “gelin hamamı” ve “damat hamamı” uygulamalarına, “yâri güzel olanlar her gün hamamdan gelir” gibi imalı türkülere, “hamam kapması” gibi ilginç hamilelik anlatılarına, “kambur kambur üstüne” gibi cin peri efsanelerine ve fıkralara yansıyan yönleriyle yazılsa ciltler doldurur.
Atalarımız konak, köşk ve yalı gibi geleneksel evlerinde ise; “abdesthane”, “gusülhane” veya “çağlık” gibi özel banyo mekânları yapmışlar ve evlilerin büyük aile içindeki “gusül abdesti” mahremiyetlerini korumak için bugünkü otel odaları gibi her odada ve “yüklük” denilen dolaplarla gizlenebilen banyolar inşa ederek vücut temizliği kültürünü evlerde de sürdürmüşlerdir. Çocuklar varlıklı evlerde bu banyolarda, yoksul hanelerde leğenlerde “arife suyu ritüeli” ile bayrama temiz girme alışkanlığını kazanırlardı.
Bedenle birlikte mekân temizliğine de önem veren atalarımız bu konudaki tavrını, “aslan yattığı yerden belli olur” sözüyle ortaya koymuştur. Geleneğe göre Türk evi, her zaman derli toplu, düzenli ve temiz olmalıdır. Çünkü kapıdan her an Hızır da girer, misafir de. Her Perşembe akşamı ata ruhlarının evleri ziyarete geldiğine inanılır ve o güne mahsus temizlik yapılır; gaz lambasının şişesi özenle temizlenip erkenden yakılırdı. Bu nedenle son dönem filmlerinde sık karşımıza çıkan “isli lamba şişesi motifi” bir etnografya cehaletidir.
Türk evinde bugün de yaşayan “ev terliği” kültürü, bir görenekten daha güçlü bir yaptırımın sembolüdür; adeta töredir. Geleneksel Türk evinde kimse ayakkabıyla misafir odasına girmez; zira konuya “gezen pabuç” atasözünün düz anlamıyla bakılır. Bugün de dünyanın neresinde olursa olsun ortalama bir Türk evine nişan, düğün, cenaze vb. olağanüstü durumlar dışında ayakkabı ile girilmez; böyle bir kullanımdan sonra da mutlaka “dip köşe temizliği” yapılır.
Hele dillere destan kolonya ve şeker ikramımız var ki, temizlik beklentisinin adeta “haddeden geçmiş nezaket” biçimidir. Şekerle “tatlı yiyelim tatlı konuşalım” denilerek olası veya mecazî “ağız kokusu”nun giderilmesi; kolonya ile de varsa el kirinin temizlenmesi ve mikroplardan arındırılması misafire ikram formunda büyük bir nezaketle sağlanır.
“Eski ve yamalı giymek ayıp değil, kirli giymek ayıp” sözü daha çocukluk çağında öğretilirdi. Öyle ki mala mülke, giyime kuşama boş vermiş bir Melameti veya Bektaşi dervişinin “gömleğin kirli” diyen birine “yıkadım ama kirlendi” cevabını vermesi, muhatabının “gene yıka” diye ısrarcı olması üzerine Baba Erenlerin “imanım ben bu dünyaya gömlek yıkamaya mı geldim” diyen sitemi, halkın temizlik beklentisinin fıkralara yansıması olarak yorumlanabilir.
Temizlik konusunda iki bin yılı aşan izlenebilir kültürel serüveninde Türklerin atalarından öğrendikleri, İslam’la kazanılanlarla bütünleşmiş ve Peygamberimizin “temizlik imandandır” hadisi, bin yıldır Türk kültürünün ve toplum hayatının merkezine yerleşmiştir.
Mevlana’nın “misafir gelecekmiş gibi evini, ölüm gelecekmiş gibi kalbini temiz tut” veya Hacı Bektaş Veli’nin “kendini temizleyemeyen başkasını temizleyemez” sözleri, bu terkibin neticesinde doğmuş ve yüzyıllardır halkta karşılık bulmuştur.
Mevlana’nın “kalbini temiz tut” öğüdünün belki de en yalın ve saf anlatımı “aslım paktır hiç kin yoktur özümde” diyen Çubuk türküsünde karşımıza çıkar. Onun için Türkçe iyi insanları, iyilikseverleri “temiz kalpli” veya “kalbi temiz” diye niteler.
Geçmişte sofraya oturmadan önce ve kalkınca ellerin yıkanması, “ekmeğe ve nimete saygı” nişanesi ise de aynı zamanda grip, nezle gibi bulaşıcı hastalıklardan korunmayı sağlamıştır.
Namaz için günde beş vakit alınan abdestler, İslamiyet’in gereği olduğu kadar Türklerin, ibrik-leğen ve şadırvan üzerinden yarattığı bir temizlik estetiğidir. Onun içindir ki, kimi İslam coğrafyasında dışarıda suların şırıl şırıl akmasına rağmen, cami içindeki taşlarda yapılan teyemmümle namaz kılınırken, Türk kültürü teyemmümü “zinhar su yoksa” şartına bağlamıştır.
Hamamlar, şadırvanlar ve çeşmeler, Türklerin su üzerinden yarattığı medeniyetin temizlik sembolleri, bir anlamda heykelleri ve mimari şaheserleridir. “Hayrat”, “sebil” gibi kelimeler, bu medeniyetin temizlik üzerinden yarattığı yardımseverliğin ve estetiğin adıdır. “Su gibi aziz ol” sözü bu hayratları yapanların hak ettiği bir alkıştır.
Başka kültürlerde sayısız ağacın yok edilmesiyle sağlanan ve modern toplumların olmazsa olması hâline gelen tuvalet kâğıtlarına Türk ve İslam medeniyet dairesindekilerin o kadar da mecbur olmayışının nedeni daha çocukluk çağında edinilen taharet kültüründe aranmalıdır. Medeniyetimiz bu konulardan söz açmayı pek sevmez ama taharet kültürü ve sonrasındaki el temizliği dünyaya destan olmuştur.
Temizlik Türk kültüründe bu kadar önemli olduğu için iftiraya “karalamak” veya “kara çalmak”; suçsuzluğun anlaşılmasına “aklanmak” veya “temize çıkmak” denir.
Borcu ödemek “hesabı temizlemek”, ödenmiş borçlar sonrasında veresiye defterini veya alelacele alınmış ders notlarını yeni bir deftere yazmak ise “temize çekmek” olarak deyimleşmiştir.
Ataların “nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” sözünün sonunda -günümüzde artık geçerliliği ve gerekliliği kalmasa da- eski terbiye anlayışında “temiz bir dayak” vardır.
Türk kültüründe temiz kelimesi kullanılarak utanmaza, arlanmaza söylenen “ar namus tertemiz” ifadesi kadar anlamlı başka bir ironi örneği bulamazsınız.
Kültürün geçmişe dair bunca olumlu referansına karşılık, günümüz mesire yerlerinin, piknik alanlarının ve subaşlarının aşırı kirliliği izaha muhtaçtır. Sanırım ataların “herkes evinin önünü temiz tutsa bütün sokak temiz olur” sözündeki evimiz ifadesini “yöremiz, yurdumuz” şeklinde daha geniş bir çevre için yeniden yorumlamamız gerekiyor.
Bir de acımasızlığın, şiddetin, akran zorbalığının arttığı ve çocukların çok küçük yaşlarda suça sürüklendiği günümüzde genç ve gelecek kuşaklara “kalbi temiz”, ruhu temiz”, “vicdanı temiz” olma erdemlerinden ve örneklerinden daha çok söz açalım.
[i] Prof.Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı.
